MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (205)

Hazreti İsa Aleyhisselam’ın bir sözü var, diyor ki: “Ancak çocuk gibi olanlar Tanrı’nın krallığına girebilir.” Ve yine deniliyor ki: “Aşk olduğunda bir kez daha çocuk gibi olursun. Çocuksu olarak hayata bakarsın, hep kaygısızca ve zevk alarak bakarsın.” Bizler biliyoruz ki, çocuk zihninin düşüncesi, büyük bir insanın yetişkin düşünce sisteminden çok daha basittir. Peki o zaman bizim Cenab-ı Hakk’a yaklaşmamıza düşüncelerimiz mi perde oluyor? Ne dersiniz Hasan Dede?

Çocuk dediğimiz zaman, adı üzerinde, çocuk, yani henüz reşit olmamışlar, hala melek sıfatındalar ve bir günah işlememişler. Aşıklar da maşuklarıyla bu aleme nazar kıldıkları zaman, hiç ayrım yapmazlar ve bütün bu alemi bir cennet-i ala görürler. Bu sebeple dilleri hep tatlı olur, yüzleri hep güleç olur ve sözleri sevici olur.

“Bu ahlak, ona ezelden verilmiştir; gözü de sevgilinin cemalinin güzelliğiyle dolmuş, aydın olmuştur. Bu çeşit kul, Allah rızasını görünce güler, neşelenir. Kaza, ona şekerle yapılmış helva gibi gelir. Bu kulun huyu ve yaradılışı böyle olursa âlem, onun emrine, onun fermanına tabi değil de nedir?” (Mesnevi, III/1913)

Bir gün İsa Ruhullah’a bir soru soruyorlar: “Başta Musa olmak üzere, bütün Peygamberler tebessümlü idiler, ama senin gibi gülmüyorlardı. Yahya Peygamber çok ağlardı. Zekeriyya Peygamber de tebessümlü idi. Senin ise devamlı kahkaha atıp gülüyorsun. Bu alemde ne görüyorsun da böyle gülüyorsun ya İsa?” Hazreti İsa onlara şu cevabı veriyor: “Ben bütün bu alemi cennet-i ala görüyorum, bu yüzden de hep gülüyorum.”

“Bütün mezarlar bizce bir. Fakat velilerin gözünde kimisi cennet bahçesi, kimisi cehennem çukuru! Halk, Peygamber ekşi suratlı; neden böyle niye zevki yok ki derlerdi. İleri gelenlerse derlerdi ki: Sizin gözünüze öyle görünüyor o. Bir zamancağız bizim gözümüzle bakın da ‘Heleta’ daki gülüşleri görün hele!” (Mesnevi, IV/3536)

Peygamber Efendimiz de cemaatine daima tebessümlü bir yüzle çıkardı. Hazreti Salih, asık bir yüzle çıkardı. Hazreti Salih’in, yaşadığı devirde, bir küpü vardı. O küp ile halkın kumaşlarına renk verirdi. Halk, ona renklendirmesi için gömlek olsun, pantolon olsun, çeşitli elbiselerle gelirlerdi. Renklerin isimlerini de bilmedikleri için, istedikleri renge sahip ya bir çiçek, ya bir eşya parçasını da beraberlerinde getirirlerdi. Hazreti Salih, herkesin kumaşlarını küpe atar ve istedikleri renkte çıkarırdı. Bir gün meraklı biri sordu: “Ya Salih, senin bu küpünde boyalar hiç birbirlerine karışmıyor mu?” Hazreti Salih, onu şöyle yanıtladı: “Benim küpümün rengi tektir, sizler renk istiyorsunuz, ben de sizleri istediğiniz renklere boyuyorum.” Yine biri daha sordu: “Ya Salih, bütün peygamberlerin yüzleri tebessümlü, özellikle Hazreti İsa çok gülermiş, ama senin yüzün hep asık. Neden?” Ona da şu cevabı verdi: “Benim içim hep İsa gibi güler, yüzüm ise sizlere ağlar. Çünkü hiçbiriniz bir arayışa düşmüyorsunuz. Ömürleriniz boşa gidiyor. Gün gelecek kapınız çalınacak, o zaman bin pişman olacaksınız ama iş işten geçmiş olacak.”

“Allah bana öyle bir ömür verdi ki o ömrün bir gününün kıymetini bile cihanda kimse bilemez. Bense bütün o ömrü, her nefeste zir ve bem perdelerine harç ederek yele verdim. Ah! Arap ve Acem tarzını anmaktan, Irak perdesiyle meşgul olmaktan acı ayrılık zamanı hatırımdan çıktı. Eyvallah olsun ki Kuçek makamının tazeliği yüzünden gönlümün ekini kurudu, gönlüm öldü. Eyvahlar olsun bu yirmi dört makamın sesinden ki kervan geçti, gündüz de bitti! Ey, Allah, bu feryat edenin elinden feryat! Hiç kimseden değil, bu medet isteyen medet! Şikayetim en çok kendimden… Kimseden medet yok. Yalnız ve ancak bana, benden yakın olandan medet var. Çünkü bana bu varlık, her an ondan gelmekte… Varlığım mahvolunca da ancak onu görürüm, başkasını değil.” (Mesnevi, I/2190)

Hazreti Peygamber Efendimiz, bir gece vitr-i vacip namazının onüçüncü rekatındaydı. O esnada perdeler kalktı ve gördü ki, bütün insan sıfatında gezen kişiler, hatta kendine yakın olan kişiler de dahil, hepsi dışardaki mahluklardan bile daha çirkindiler. Onları o şekilde görünce hemen ellerini kaldırdı ve tekbir çekerek, “Allah’ım sana sığınıyorum” dedi.

“Şeyh beraber olunca kötülüklerden uzaksın…gece gündüz gitmektesin; gemidesin. Canlar bağışlayan cana sığınmışsın… gemiye girmiş, uyuyorsun; öyle olduğu halde yol almaktasın! Zamanın Peygamberinden ayrılma… kendi hünerine, kendi dileğine pek güvenme ! Aslan bile olsan değil mi ki kılavuzsuz yol almaktasın; kendini görüyorsun, sapıksın, hor hakirsin. Ancak şeyhin kanatlarıyla uçta şeyhin askerlerinin yardımını gör!” (Mesnevi, IV/540)

Bizler burada her zaman o Allah dostlarını anıyoruz ki, onların güzellikleri bizlerin ruhlarımıza yansıma yapsın ve bizim de nasibimiz onlar gibi güzel insanlar olmak olsun. Ama burada dinleyip de o güzellikleri kendimizde ruh etmezsek, aklımızda o güzel sözlerin muhakemesini yapmazsak, buradan çıkınca yine kendi küçük akıllarımızla hareket edersek, hiçbir şey elde edemeyiz ve bunda hiçbir zaman Hakk’ı suçlayamayız. Suçlu olan biri varsa o da kişinin kendisidir. Burası şefaat yeridir, buraya gelen kayıplara düşmez, ama neden daha da ileri gidip sınıf atlamasın. Hele bir de sınıfta kalırsa, o zaman ne yapacak? Bu nedenle, Hazreti Muhammed Efendimiz, Cenab-ı Mevlana ve bütün Piran, hepsi şefkat dolu varlıklardır. Ceza vermezler, daima irşad ederler. Yeter ki, onların o güzel sözlerine kulak verelim ve böylece kurtuluşa erelim.

  • 393
    Shares

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (204)

Bizler burada toplanıyoruz ve Hakk sohbetleri yapıyoruz. Hepimizin tek bir gayesi var, o da daha güzel ve iyi bir şekilde yaşamak, mutlu olmak ve insanları da mutlu etmek. Sevgi, bağlılık, saygı, doğruluk, öfke, utanç ve kaygı gibi duygularımızı nasıl kontrol edebiliriz ve nasıl yaparsak daha kaliteli yaşarız diye bir arayış içindeyiz. Bu hayatta sonsuz ahiret ve huzuru öğrenmek için, deniliyor ki: “Kendinizi keşfetmeniz lazım. Bunun için de aşka yakalanmak gerekli.” Aşka yakalanmayan bir kişi gerçekten kendisini keşfedemez mi, ne dersiniz?

Eğer bir insan isyanlarda, küfürlerde yaşıyorsa bu demektir ki, bu kişi hala ikrar verdiği yere teslim olmamış. Söz ile ikrar vermiş ve tekrar akıla düşmüş. Akıla düştüğü için de kolay kolay rahata ve huzura kavuşamaz.

“Kafir de istemeyerek Allah’a tapar ama onun maksadı başkadır. Padişahın kalesini yapar amam beylik dâvasındadır. Kale, onun malı olsun diye isyan eder, fakat nihayet kale, padişahın eline geçer. Müminse o kaleyi padişah için tamir eder, makam sahibi, mevki sahibi olmak için değil. Çirkin, ‘Ey çirkini de yaratan padişah, sen güzeli de yaratmaya kadirsin, çirkini de’ der. Güzel de ‘Ey güzellik padişahı, beni bütün ayıplardan arıttın’ der.” (Mesnevi, II/2545)

Peki kendini bilen bir insan nasıl davranır? Bizlere en güzel örnek Hazreti Ali Efendimizdir. Sizlere şöyle bir hikaye anlatayım: Bir gün Hazreti Ali, yanında çalışan kölesine atları hazırlamasını, yola koyulacaklarını söyledi. Köle cevap vermedi ve başını sallamakla yetindi. Hazreti Ali Efendimiz kendi işlerini tamamlayıp tekrar ahıra gelince bir de baktı ki atlar hala hazır değil. Hemen kölesine seslendi, “Neden atları hazırlamadın? Ben sana atları hazırlamanı buyurmuştum.” Köle ona şöyle bir cevap verdi: “Efendi Hazretleri, ben kasten atları hazırlamadım. Seni kızdırmak istedim.” Hazreti Ali Efendimiz, kölenin bu cevabı üzerine, hemen bir tebessümde bulundu. Onu böyle gülerken gören köle şaşkınlıkla, “Efendi Hazretleri şimdi neden böyle gülüyorsun?” diye sordu. Hazreti Ali, “Neden gülmeyeyim? Senin içinde biri var beni kızdırmak istiyor, isyanlara düşürmek istiyor, işte ben de senin o içindeki kızdırmak için gülüyorum.”

“Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm, sizleri birleştirir. Siz susun, dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hâtır verir, hasetçilerin nefesi ise tefrika.” (Mesnevi, II/3691)

Bizler mademki tasavvuf yolundayız, Hazreti Ali Efendimizin yolundayız demektir. O, bütün Piran’ın başıdır. İşte Cenab-ı Mevlana şöyle buyurur: “Velilerde, nebilerde gören göz Ali’dir.” Bütün hakikatler Hazreti Ali Efendimizle sunuldu. Peygamber Efendimiz, sahip olduğu o hakikatleri çevresindeki topluma sunamazdı, çünkü o toplumun çoğunluğu cahildi. Bu yüzden o binbir sırrın anahtarını Ali’ye verdi, bütün hakikatleri verdi. Hazreti Ali Efendimiz bu hakikatleri öğrendikten sonra, O da kendine bir sırdaş aramaya koyuldu, fakat bulamadı. Çünkü bu hakikatler insanın içinde birikim yapar ve insan kendisini anlayacak birisiyle bunları paylaşmak, muhabbet etmek ister. Peki ne yaptı Hazreti Ali? Yemen’e gittiğinde bir kuyu başına geldi, kuyunun başına oturdu ve bütün sırları o kuyuya söyledi ve biraz olsun rahatladı. İşte o kuyuda daha sonraları bir saz meydana geldi. Veysel Karani Hazretleri de, develerini otlatırken, o kuyunun etrafında toplar ve onlara su verirdi. Bir gün yine develerine su vermek için o kuyunun başına geldi ve bir de baktı ki kuyuda bir saz suret bulmuş. Veysel Karani Hazretleri o sazı kesti ve kaval yaptı. Develerini otlatırken o kavala üfledi. Kavaldan çıkan o yanık ses develere tesir etti ve kıyam zikrine kalktılar. O kaval bugünlere gelene kadar yenilendi ve Mevlevilerde ney halini aldı.

“Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah’a perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın? Neyde boğum bulundukça sırdaş değildir; dudağın, sesin mahremi olamaz. Sen, kendi tarafından tavaf edip durdukça nasıl tavafta olursun, kendinde oldukça nasıl olur da Kâbe’ye gelmiş sayılırsın?” (Mesnevi, I/2200)

Bütün dava bulunduğumuz yerin kıymetini bilmektir, nereye teslim olduğumuzu bilmektir, kimi kendimize baş ettiğimizi bilmektir. İnsan bu bilinçle yola koyulmalıdır, yoksa ufak bir şeyden birbirine kızmak, kavga etmek doğru değildir. İşte yine Cenab-ı Mevlana şöyle der: “Bu alemde kusursuz kul aramayın. Çünkü bu alemde kusursuz bir kul yoktur. Eğer yaşamınızı güzel geçirmek isterseniz, herkesin iyi taraflarına bakın ve öyle yaşamınızı sürdürün.”

“Biz, ben diye varlığa düşerek dostu incitme de kimse, düşmanın olmasın! Allah için halka hayır yap, yahut kendi canın için herkese hayırda bulun da. Daima gözüne dost görünsün… gönlüne kin yüzünden çirkin suretler gelmesin!” (Mesnevi, IV/1977)

Bakın Peygamber Efendimiz, akşamları istirahate çekilmeden evvel tam yetmişbeş sefer ‘Estağfurullah’ çekiyor ve bilerek ya da bilmeyerek birine kırıcı bir söz söylemiş ise içindeki Rabbine sığınıyor ki onu affetsin.

Benim nazarıma göre teslimiyette yaşayan bir kişi hiçbir zaman kimseye kırıcı sözler sarfetmez, kırıcı konuşana dahi tebessümle karşılık verir. Yine Mevlana der ki: “Eğer zekat vermek için paran yoksa, bir güler yüz tutarsan o da zekat sayılır.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (203)

Yaşadığımız bu aleme, aşık olan bir kişi ile aşık olmayan bir kişinin bakışı aynı değildir. Aşık olan kişi, aşkın derin ve samimi dünyasında bireyleri, biçimleri, şekilleri görmez. Aşk, onun için evrene açılan bir kapıdır. Aşık olmayan kişi ise, bu aleme bilimsel yönden bakar. Herşeyi bir beden, bir şekil ve bir biçim olarak görür. Bundan dolayı onun zihni aşık olan kişininki gibi değildir. Buna benzer endişe ve şüpheleri olan birisi, bir gün Hazreti Mevlana’ya soruyor, Mevlana ona şu yanıtı veriyor: “Benimle olduğun sürece hiçbir konuda endişe etmene gerek yok, bana bağlan yeter.” Bunu nasıl açıklarsınız?

Aşık olan kişi kurtuluşa ermiş kişidir. O, Hakk ile Hakk olmuştur. O, daima huzur ve neşe içindedir. Sevgilisinin nurunda yanmaktadır. Onsuz bir saniyesi dahi geçmez, devamlı Sevgilisiyle beraberdir.

“Onlar, bu işlerden kurtulmuşlar, gönül nurunun göründüğü pencerenin önüne oturmuşlar… Gölgelerinin, kendilerinden meydana geldiğini bilmişler, çevik bir hale gelmişlerdir. Bu gül bahçesinde felek havanı, onları yüzlerce defa dövüp ezse bile, bu terkibin aslını görmüş olduklarından artık vehmin ferilerinden pek korkmazlar.” (Mesnevi, III/1725)

Aşık olmayan kişi ise sıkıntılar içindedir, huzuru pek yoktur. Devamlı, bu nasıldır, bu neden böyle, şu neden böyle, diye endişeler içindedir. Ona, ne kadar anlatırsan anlat, başkaları kabul eder ama o kabul etmez, yine bir başka soru ile çıkar. Böyle kişiler kolay kolay bir yere varamazlar. Neden varamazlar? Çünkü sevgi nedir bilmemiş, hiçbir yere sevgisini vermemiş, ya da sevgisi aşka dönüşmemiş. Onun önüne istersen Kur’an-ı Kerim’i koy, istersen İncil’i koy, istersen Tevrat’ı koy, ne kadar delil gösterirsen göster, inanmaz, çünkü teslimiyeti yoktur, içinde daima bir endişe ve şüphe vardır.

“Kabuktan ibaret olan akıl, bir işi yüzlerce delille ancak anlayabilir. Fakat Akl-ı Kül, doğru olduğunu bilmediği yola adımını atar mı hiç? Akıl, defterleri baştanbaşa karalar durur. Aklın aklıysa bütün alemi ayla, doldurur, nurlandırır. O, karadan da kurtulmuştur, aktan da. Onun ayının nuru, gönüle de yayılmıştır, sana da. Cüz’i akıl bu karayla akı, yine kadirden,bir yıldız gibi parlayıp alemi aydınlatan Kadir gecesinden elde etmiştir. Keseyle dağarcığın değeri altındadır. İçinde altın olmayan keseyle dağarcığın ne kıymeti var?” (Mesnevi, III/2530)

Hazreti İsa Ruhullah, cemaatiyle oturmuş, onlara Allah’tan gelen tebliğleri sunuyordu. O konuşurken, cemaati durmadan ona karşı çıkarak, “Neden Allah öyle söyledi? Neden böyle söyledi? Neden bu şekil söylemedi? Öyle söylemiş olsaydı daha iyi olurdu…” diye itirazlarda bulunuyorlardı. Yani akıllarınca Allah’tan daha akıllı çıkmaktaydılar. Hazreti İsa, ne kadar, tebliğlerin kendisine ait olmadığını, Allah’a ait olduklarını onlara izah etmeye çalıştıysa da, cemaati tavırlarını değiştirmedikleri için çok canı sıkıldı ve onların yanlarından koşarak kaçmaya başladı. O böyle topukları ensesine vura vura dağalara doğru kaçarken yolda bir oduncuya rastladı. Oduncu, Hazreti İsa’nın bu haline çok şaşırdı, onun neden kaçtığını merak etti, çünkü arkasında onu kovalayan kimseyi göremiyordu ve Hazreti İsa’yı durdurup sordu: “Ya İsa, neden böyle koşuyorsun? Kimlerden kaçıyorsun?” İsa ona şu cevabı verdi: “Kardeş, ben ahmaklardan kaçıyorum. Onlara ne kadar Allah’tan tebliğler versem boşuna, çünkü onlar Allah’a da kafa tutuyorlar…”

Bir insanın içinde sevgi yoksa, aşk yoksa, ona ne kadar anlatırsan anlat boşunadır, aklı almaz. Ama eğer birinde teslimiyet varsa, o kişinin başı artık teslim olduğu yerdir. Teslimiyeti olan bir insan, sevgisi ve aşkı da varsa, çok çabuk yol alır ve güzelliklere kavuşur.

“İnsan hırsından her şeyi kıldan kıla görür, bilir ama oynayıp salınmasında hayır yoktur, bu oynayış şerle doludur. Benliğini kıracak yerde oyna, salın da şehvet yarasının üstündeki pamuğu çek, kopar. Erler, meydanda oynar, dolanır, kendi kanları içinde raksederler. Varlıklarından kurtuldular mı ellerini çırpar… noksanlarından ayrıldılar mı raksa girerler. Çalgıcıları, içlerinden def çalar… denizler, onların coşkunluğunu görüp köpürür. Sen görmezsin ama onların gayretinden yapraklar bile dalların üstünde el çırpar.” (Mesnevi, III/94)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (202)

Deniliyor ki: “Bir insan aşka girmişse, aşkı yaşıyorsa onun inanca ihtiyacı yoktur. Aşkı denemeye, aşka kendini bırakma cesareti göstermek yeterlidir. O zaman zihin değişir, bakışlar değişir, farklı bir alem görünür ve işte insan o zaman Kur’an’ın daha derin anlamlarına ulaşır, gelişir dönüşür.” Siz bu konuda ne dersiniz?

Öncelikle bir insan aşka düşmüşse eğer artık o kişide kişilik kalmaz. Nerede sevgisini çoğaltıp aşka dönüştürdüyse orası artık o kişide varlığını gösterir.

“Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Allah’nın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olma, geçici bir hevestir.” (Mesnevi, VI/971)

“Aşk ıstırabına hiçbir yâr, hiçbir ortak yoktur. Aşığa alemde bir tek mahrem bile bulunmaz. Aşıktan daha deli kimse yoktur. Akıl, onun sevdasına karşı kördür, sağırdır.” (Mesnevi, VI/1978)

Misal olarak, Hazreti Muhammed Efendimize bakalım, ki zaten o bizim tacımızdır, bütün Piran kendi mürşidleri vasıtasıyla onunla yola çıktılar, onunla varoldular. Eğer bir insanın bendeninde O varlığını gösterirse, artık o kişinin inancı da kendinden kendinedir, imanı da kendinden kendinedir. Artık başka bir yer aramaya kalkmaz, çünkü aradığı zirveyi bulmuştur. O, artık o kişiden konuşmaktadır. Mademki O bütün varlığın rahmetidir, o kişi artık O’nun gözüyle bakar bu aleme ve bir topluluğa girdiği zaman da orada bulunan herkesin hallerini izler, gönüllerini okur ve onlara göre muhabbet eder, herkesi kendine çeker.

“Gel de hemen şu eşi olmayan alışverişi durmayan pazarda eskileri sat, hazır ve elde bir olan beyliği al. Eğer bir şüphe gelir de yolunu vurursa ticarette bulunan peygamberleri kendine senet yap. O padişahlar padişahı, onların talihlerini öyle yaver etti, onlara öyle bir baht verdi ki dağlar bile onların pılı pırtılarını çekmeye muktedir değildir.” (Mesnevi, VI/885)

Aşık yoktur, her zaman maşuk vardır. Aşık, maşukta ölmüştür. Eğer ki bizler hem aşık hem maşuk var dersek, ikilik yaratmış oluruz. Bu nedenle, aşık olan kişinin ismi aşıktır ama sureti maşuktur.

“Yüce göklere çıkmak, ancak doğru yolu bulma kuvvetiyle olabilir. İnsan, doğru yolu ancak Allah’dan çekinen kulun ruhunu, göklerden şeytanları kovan şahaplardan koruyan kuvvetle bulabilir. Yok olmadıkça hiç kimseye ululuk tapısına varmaya yol yoktur. Göklere yücelme nedir? Şu yokluk. Aşıkların yolu da yokluktur, dini de.” (Mesnevi, VI/230)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (201)

Bir hadis-i şerifte şöyle söyleniyor: “Cenab-ı Hakk, ahirette gerçek yüzünü gösterecek. Fakat herkesin zannı farklı olduğu için, herkes diyecek ki, ‘Senden biz Allah’a sığınırız, sen bizim Allah’ımız değilsin.’ Bundan dolayı Cenab-ı Allah, herkese kendi zannına göre tecelli edecek ve herkes ‘Sen bizim Rabbimizsin’ diyerek secdeye kapanacak.” Yine başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyruluyor: “Alem-i ahirette Rabbinizin yüzünü mehtabı seyreder gibi seyredeceksiniz.” Ne buyurursunuz Hasan Dede?

Cenab-ı Mevlana, bizlere şöyle bir dil sarfeder: “Mahşeri görmek isterseniz gündüze bakın, ahireti görmek isterseniz geceye bakın.” Çünkü sabah oldu mu bütün insanlar uyanırlar ve vazifelerinin peşine koşarlar. Çoğu zaman birbirlerine selam vermeye bile vakit bulamazlar. İşte size mahşer… Ve gece oldu mu, mahşer günü geçmiş, artık dükkanlar kapanmış, müşteriler yok, koşuşturma yok. İşte size ahiret… Gece, aşıkların en zengin varlığıdır. Allah’ı kendilerine sevgili edinmiş olan aşıklar, kalb gözleri açık olduğundan geceleri Allah’ı tefekkür ederler, O’nunla konuşurlar, O’nu zikrederler.

“Eğer gece olmasaydı bütün halk, hırstan, isteklerinin üstüne titremeden kendilerini yakar, helâk ederlerdi. Herkes bir şey elde etmek, bir kâr kazanmak hevesiyle bedenini ateşlere atmış, yanıp yakılmıştır. Bir müddet hırslarından kurtulsunlar diye gece, Allah rahmeti gibi zuhur etti.” (Mesnevi, III/3731)

Fakat çoğumuzun ahiretleri boş geçmektedir. Neden? Çünkü dükkanlar hiç kapatılmıyor, evlerde de iş peşinde koşuluyor, sabahlara kadar televizyon karşısında oturuluyor, diziler, filmler seyrediliyor, bir vakitten sonra da gaflet basıyor, uyku basıyor. Ertesi gün tekrar yeni bir mahşer gününe uyanılıyor ve böylece günler, haftalar, yıllar geçip gidiyor. İnsanların her günü gam, keder, gasabet dolu, yüzleri hiç gülmüyor. Hiç kimse asıl ihtiyaçları olan o manevi güzelliklere bir türlü ulaşamıyor. Peki suç kimde? Tabii ki bizlerde. Mürşidi suçlayamayız, Peygamberi suçlayamayız, Allah’ı suçlayamayız. Çünkü onlar hep insanları uyandırmaya çalıştılar, kurtarmaya çalıştılar, insanları hep güzelliklere çekmeye çalıştılar, yol gösterdiler.

“Allah huzurunda, gözyaşları dökerek ayakta durmak, kıyamet gününde kabirden kalkıp mahşer yerinde dikilmeye benzer. Hakk, “ Sana bunca zamandır mühlet verdim, bana ne getirdin? Ömrünü neyle bitirdin, verdiğim gıdayı, ihsan ettiğim kuvveti ne uğruna mahvettin, gözünün nurunu nerelerde tükettin, beş duygunu nerelerde yıprattın? Gözünü, kulağını, aklını, arşa ait bütün cevherlerini harcadın… ferş âleminden bunlara karşılık ne satın aldın? Sana kazma ve bel gibi el ve ayak verdim. Onları sana bizzat ben bağışlamıştım, ne yaptın onları?” der.” (Mesnevi, III/2148)

Bakın Cenab-ı Mevlana’nın yatağına uzanıp da bütün gece uyku uyuduğuna dair hiçbir eserde bir belge yoktur. Çünkü Mevlana hep diz üstünde otururdu ve devamlı tefekkür halindeydi, her an Rabbine niyazda dururdu. Şems-i Tebriz Hazretlerine baktığımızda, o da bir tuğlayı kendine yastık yapmış onun üstünde başını dinlendirirdi. Yani hep nefslerine ıstırap vermişlerdir, hiç rahatlarına düşkün olmamışlardır. Hatta Cenab-ı Mevlana bizlere şöyle seslenir: “Eğer biz uyursak dünya üzerinde uykuda olanları kim koruyacak.” Yani eğer güneş uyursa yüzünü göstermezse dünyada hayat biter, yaşam olmaz.

“Ey ulumuz, rehberimiz, kıyamette bizi bırakmaz diyoruz, ümidimiz sende. Mahşer günü tahtı bezedikleri zaman o şiddetli günde bize sen şefaat edersin diyoruz. Öyle bir amansız günde senin ihsanına ümit bağlamışız. Hiçbir mücrime aman verilmeyen o gün el bizim, etek senin!” (Mesnevi, III/1779)

Beden uyur ama ruh uyumaz. Aşk ne demektir? Kendinden geçmektir. Aşk, sevgilide ölmektir. Tek varlık olarak O’nu bilmektir. Eğer bir insan hep bu şekilde yaşamını sürdürürse, devamlı Allah’ı anar, onunla yaşar ve yaşatırsa, Allah ona yüzünü göstermeyecek de kime gösterecek? İnşallah hepimiz böyle aşıklar oluruz. Allah, bizleri Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehl-i Beyt Efendilerimizin, Piran Efendilerimizin muhabbetlerinden, onların aşklarından bir an dahi mahrum etmesin.

“Naz ederek baş gözlerini yummuş ama arş da gözlerinin önünde, ferş de! Gözleri açık, fakat gönlü uykuda nice adamlar var… zaten su ve toprak ehli olanın gözü ne görebilir ki? Fakat gönlü uyanık olanın baş gözü uyusa bile gönlünde yüzlerce göz açılır. Gönül ehli değilsen uyanık ol, uyuma. Bir gönül iste, mücadeleye giriş. Gönlün uyandı mı güzelce uyu. Gayri gözünden ne yedi kat gök kaybolur, ne altı cihet! Peygamber, “Gözüm uyur ama kalbim nasıl uyur, buna imkan mı var?” dedi. Gönül gözleri açık olduğu halde uyuyanlara can feda! Ey mânevi er, gönül uyanıklığını anlatmaya kalkışsam binlerce Mesnevî’ye sığmaz.” (Mesnevi, III/1221)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (200)

Cenab-ı Mevlana, ilk onsekiz beyitinin başında diyor ki: “Dinle ney’den!” Şimdi Mevlana neden ben’den veya bir başkasından dinle demiyor da ney’den dinle diyor?

Misal olarak, eğer bir neyzen mana eriyse, Hakk’a aşıksa ve tasavvufta yol almış ise, onun ney üflemesi bizleri bizden alır götürür. Çünkü ney nefidir, hayat vericidir. Ney, Hazreti Ali’nin sırlarının sesidir.

“Biz ney gibiyiz, bizdeki nağme senden. Biz dağ gibiyiz, bizdeki seda senden. Ey huyları güzel! Ey bizim canımıza can olan! Biz kim oluyoruz ki seninle ortada olalım, görünelim! Biz yokuz. Varlıklarımız, fâni sûretle gösteren Vücud-u Mutlak olan sensin.” (Mesnevi, I/599)

Cenab-ı Mevlana’nın neyzeni Hamza Dede, Hakk’a yürüdüğünde Mevlana o sırada bir toplulukta muhabbetteydi. Ona Hamza Dede’nin Hakk’a yürüdüğü haberi gelince Mevlana hemen ayağa fırladı, “Hayır, o ölemez” diye nara attı, “O benden destur almadan bir yere gitmez…” diye seslendi. Koşarak gasilhaneye geldi, mermerin üzerinde yatmakta olan Hamza Dede’ye bir nazar ettikten sonra şu sözleri dile getirdi: “Ya Hamza, benden bir destur almadan yola koyuldun gittin, şimdi yattığın yerden bir kalk da son defa bize bir ney üfle!” Mevlana bunu der demez oradakilerin şaşkın bakışları arasında Hamza Dede yerinden kalktı, eline ney’ini aldı ve semahaneye geldiler. Evet bunları akıllar almaz. Hazreti İsa’nın nefesi ölüleri diriltir ama Mevlana’nın nefesi bin tane ölüyü diriltir. Semahaneye geldikten sonra Hamza Dede ney üflemeye başladı, Mevlana belki yedi sekiz saat sema etti ve sonsuz güzellikte beyitler dile getirdi. Bir zaman sonra Mevlana semayı bitirdi, Hamza Dede, Mevlana’dan destur istedi, onun elini öptü ve teslim olup Hakk’a yola koyuldu gitti. Cenab-ı Mevlana, onun ney’ini de onunla birlikte kabrine koydurmuştur. Çünkü her dudak o ney’e nefes veremez. Onlara katiyyen ölüm yoktur, onlar her an hay’dırlar.

“Ben, ben değilim. Ben, canımdan öldüm, varlığımı terk ettim. Allah ile diriyim. İnsanlık duygularımı değiştirdiğim için Allah bana duyuş, anlayış, görüş oldu. Çünkü ben, ben değilim. Bu nefes ondandır. Bu sözün karşısında söz söyleyen, inkârda bulunan kâfirdir.” (Mesnevi, I/3124)

Şimdi bakın yine bir dost Hakk’a yürüdüğünde Mevlana da onun cenazesinde bulunmuştu. Demişlerdi ki: “Ya Mevlana, bu cenazeyi toprağa tabutla mı yoksa tabutsuz mu verelim?” İşte koca Mevlana onlara dönüp, “Aramızda Hafız Kemal var, o hatiptir, müderristir. Bize o bir fetva versin” diye buyurdu. Cemaat, Hafız Kemal’e gidip, Mevlana’nın kendisinden bir fetva vermesini istediğini ilettiler. Bunun üzerine Hafız Kemal onlara şu fetvayı verdi: “Efendiler, cenazeyi tabutla toprağa verirsek, evlat ellerine teslim etmiş oluruz; ama kefenle toprağa verirsek, ana kucağına bırakmış oluruz.” Bu fetva Mevlana’nın çok hoşuna gitti ve Hafız’a dönerek şöyle seslendi: “Kur’an’da yazılı olmayan doğru ve güzel bir söz dile getirdin, işte sana bir hilafet veriyorum.” Yani hitab edilen şey akıla ve mantığa uygun ise Kur’an’da yazmasa dahi Kur’an’ın dışında değildir ve geçerlidir.

“Usul ilmini bilen üstadın yanında zihni çevik, istidatlı talebe usul okur; Fakîh üstadın yanında da usul okumaz, fıkıh tahsil eder. Nahiv üstadının talebesi nahiv üstadı olur. Hakikat yolunda mahvolan üstadın talebesi ise üstadının sayesinde padişahta mahvolur, yokluğa erişir. Ölüm günü bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olanı da yokluk bilgisidir.” (Mesnevi, I/2830)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (199)

Bazı tarikatlarda kırk gün halvet var; yani kırk gün boyunca kendilerini bir hücreye kapatıyorlar ve yemeden içmeden zikir yapıyorlar. Siz ne dersiniz bu konuda?

Cenab-ı Mevlana ile Şems-i Tebriz Hazretleri üç ay halvet ettiler. Bu üç ay halvetin içinde bir ay boyunca bir simidi paylaştılar, yani üç ayı üç simitle geçirdiler ve onların bedenleri deri ile kemik halini aldı. Her ikisi de gönül sahibi oldukları için birbirlerine sayısız inciler döktüler, gönül sırlarını paylaştılar. Tabii onların bu hallerini akıl almaz.

“Hal güzel bir gelinin cilvesidir; makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir. Gelinin cilvesini padişahta görür, başkaları da. Fakat onunla vuslat, ancak aziz padişaha mahsustur. Gelin, havassa da cilve eder, avama da. Ama onunla halvete giren ancak padişahtır. Sufiler içinde hâl ehli çoktur, fakat aralarında makam sahibi nadirdir. O, elçiye can menzillerini söyledi, ruh seferlerini anlattı. Zamandan dışarı olan, zamana sığmayan bir zamandan, azamete mensup kutsiyet makamından, Ruh simurgunun, bu aleme gelmeden önceki geniş uçuşlarından bahsetti. Ruhun, o alemde bir uçuşu, ufukları aşıyordu; iştiyak çekenlerin ümitlerinden de ileri gidiyordu, hırslarından da! O, o yabancı çehreli zatı tam dost buldu, canının Allah sırlarını dilediğini anladı. Şeyh, kamildi, talibin de tam bir isteği vardı. Yolcu çevikti, at da kapıdaydı. O mürşid, onun irşad edilmeye kabiliyeti olduğunu gördü; tertemiz tohumu, temiz yere ekti.” (Mesnevi, I/1435)

Peygamber Efendimiz iki günde bir lokma yerdi, yani fazla yemeye içmeye düşkün değildi. Hatta zayıflığından dolayı elbisesi üzerinde düzgün durmadığı için karnına taş bağlardı. Cenab-ı Mevlana ise, üç günde bir lokma yerdi. O da bir gün boy abdesti alırken bedenine bakıyor, bedeninde zayıflıktan bütün kaburga kemikleri bir bir görünüyor; hemen içinden bir ses geliyor, “Ah benim Efendim, hem beni çok seviyorsun, hem de sana verdiğim emaneti bak ne hale getirmişsin.” İşte Mevlana şu cevabı veriyor: “Eğer ben bu emaneti bu hale getirmemiş olsaydım, seni apaçık göremeyecektim.” Yani açlık dediğimiz zaman, eğer insan o açlık içinde gönül verdiği yere yönelirse gıdanın en güzelini alır.

Onlar, yani bizim büyüklerimiz, bizler için çileler çektiler, halvetler yaptılar ve bizler için çok güzel bir sofra kurdular. Peki bizlerden ne istiyorlar şimdi? Bizlerden istedikleri sadece bir gönül… Şimdi bizler madem ki onlara gönlümüzü verdik, artık nefisimize ait hizmetlere koşamayız. Neden? Çünkü sevgilimizi incitiriz. Eğer bizler sevgilimize sunduğumuz aklımızı, gönlümüzü başka yerlere dağıtırsak işte asıl o zaman çilelerden kurtulamayız. Fakat bizler aklımızı da gönlümüzü de devamlı bir yerde tutarsak, oranın güzellikleri bizlerde yansıma yapar ve kurtuluşa erer, sonsuz hürriyete kavuşuruz.

“Halvet yurdu, güneş değirmisidir, artık ona nasıl olur da yabancı gece, perde kesilir? Hastalık ve perhiz zamanı geçti, buhran kalmadı. Küfür, iman oldu, küfran kalmadı. Elif gibi, doğruluğu yüzünden öne geçmiştir. Onda kendi sıfatlarından hiçbir şey kalmamıştır. Kendi huylarından çıkmış tek olmuş… canı, canına can katan sevgiliyse çırçıplak bir hale gelmiştir. O tek ve benzersiz, eşsiz örneksiz padişahın huzuruna çırçıplak gidince padişah, ona kendi kutlu sıfatlarından bir elbise giydirmiştir.” (Mesnevi, V/3610)

“Bir” dediğimiz zaman, o “bir” Peygamber Efendimiz’dir ve bütün yaşamı boyunca hep gönüllere insanlık tohumları ekmiştir. Ondan sonra gelen veliler ise ondan daha açık konuşarak, yine onun sonsuz iç alemini dile getirmişlerdir. Ve onlar bir iken binler olmuşlardır. Evet, binler olmuşlardır, hatta milyonlar olmuşlardır ama bugün onun iç alemini en güzel şekilde dile getirenler, onu en güzel şekilde yaşatanlar yine tasavvuf ehli olmuştur. Ne kadar tasavvuf ehli varsa hepsinde Hazreti Muhammed’in sıfatı vardır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (198)

Bir hadis-i şerifte buyruluyor ki: “Bizi arayan bizi bulur. Beni bulan beni bilmeye başlar. Beni bilip tanıyan beni sevmeye başlar. Beni seven bana aşık olur. Kim bana aşık olursa ben de ona aşık olurum. Ben kime aşık olursam onu öldürürüm. Kimi öldürürsem onun diyetini ödemek bana vacip olur. Ve o diyet de benim…” Bir ayette de: “İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın” (Necm, 9) buyrulmaktadır. Hazreti Mevlana da sevgilinin iki kaşını yaya benzetir ve iki kaşın ortasında Allah yazdığı söylenir. Allah yazan o noktada Hazreti Muhammed vardır diye bilinir. Aynı zamanda o noktaya üçüncü göz derler. Bu üçüncü göz açıldığı takdirde bütün perdeler kalkmış olur ve kişi orada Allah’ı bulur… Siz ne dersiniz?

Bir insanın cemaline baktığımız zaman, orada Pençe-i Ali Aba okunur. Kulaklar, Muhammed okunur; gözler Hasan Hüseyin okunur; burun Ali okunur; ağız Fatma okunur ve iki kaşın arası da Allah okunur. İnsan elini açtığında, o beş parmak da yine Allah okunur. İnsan canlı bir Kur’an’dır, hakikatte Hakk’ın kendisidir. Fakat Hakk’tan haberi olmadığı için kimliksiz yaşamaktadır.

“O güzele kendi gözünle bakma… isteneni isteyenlerin gözüyle gör! Kendi gözünü yum… gözünün yerine, ona aşık olanlardan ariyet bir göz edin… Hatta ariyet olarak ondan bir göz, bir görüş, al da onun yüzüne, onun gözüyle bak! Bak da bıkmadan, usanmadan emin ol. İşte ululuk ıssı Peygamber, bunun için ‘Kim kendini Allah’a verirse Allah, kendisini ona verir’ dedi… ‘Onun gözü de ben olurum, eli de, gönlü de… bu suretle devleti, bahtsızlıktan kurtulur’ buyurdu.” (Mesnevi, IV/75)

İbrahim Gülşeni Hazretleri, Mevlana’dan şöyle bir dil dökmektedir: “Tanrı’dan başkasını istemek, artış istemek sayılır. Ama çokluk eksiliş demektir. Niyaz ile O’nu O’ndan iste. Senin canında zaten O’ndan başka isteyen hani? Senin içinde isteyen kendisidir. Dervişe bu nükteler belirdi. Bu istek senin içinden doğuncaya kadar, o yaratan Tanrı türlü türlü sebepler yaratır. Sen aşık olup O’nu isteyinceye kadar, o isteği yaratan şaşılacak sebepler gösterir. Sebepler perdesini yırt! Asıl o isteyeni kendinde idrak etmeye bak…”

Bir insan, bir mürşid-i kamile bağlanmadan, ne kadar zahiri bilgi elde ederse etsin bir yere varamaz. Zahiri bilgi insanı ancak meyvanın kabuğuna ulaştırır, ama tadına vardırmaz. Bir mürşid, yolcusu için bütün manevi güzelliklerin rehberidir. Eğer yolcu mürşidinin yüzünde Hazreti Muhammed’in, Hazreti Ali’nin, Pirinin yüzünü göremezse, onun ne ikrarı ne de teslimiyeti sahidir, bu nedenle de varmak istediği yere varamaz.

“Şeriat, dirilerle zenginler içindir. Hiç mezardaki ölülere şeriat hükümleri tatbik edilebilir mi? Yoklukla kendilerinden geçmiş olanlar, o ölülerden yüz kat daha ölüdür. Ölü, bir kere ölmüş, bu âlemden geçip gitmiştir. Halbuki aşıklar, yüz taraftan ölmüşlerdir. Ölüm, bir kere öldürülmedir. Halbuki bu, üç yüz ölümdür, her birine de sayısız diyet vardır. Allah, bunları defalarla öldürmüştür ama diyetleri için de ambarlar dökmüştür.” (Mesnevi, VI/1536)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (197)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Bizler burada sizin sohbetlerinizi dinlerken, söylediğiniz sözler bizim bir kulağımızdan girip diğer kulağımızdan çıkabileceği gibi, diğer taraftan da eğer bu sözler kalblerimize inerse orada bir tohum gibi yeşerip “Veled-i Kalb”i meydana getirebilir. Bu durumda insanda bir coşku hali oluşur ve içinde bir sema yapma isteği uyanır. Sema kelimesinin Arapça karşılığına baktığımızda da, görüyoruz ki, sema kelimesinin kökü ‘semi’ kelimesinden, yani işitmekten gelmektedir. Demek ki, insan işiterek uyanıyor ve tabii bir şekilde sema etmeye başlıyor. Ne dersiniz?

Yüce Mevlana’mız der ki: “Aşk gözden doğar. Aşk, üniversitelerde, medreselerde öğrenilmez. Aşk edepten doğar.” Diyelim ki iki sevgili birbirlerini çok seviyorlar ve sevgileri aşka dönüşmüş. Onlar birbirleriyle buluştuklarında korkarlar ağızlarından yanlış bir kelime çıkmasın, sevgilisini incitmesin. Geceden yazılmış şiirler dahi sevgilinin yüzü görüldü mü unutulur, bu yüzden söylenemez. Bir insan görmediği şeye aşık olamaz.

“Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur. Yine edepten dolayı melekler mâsum ve tertemiz olmuşlardır. Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.” (Mesnevi, I/90)

“Ey sermayesizler, gönül sahiplerinin huzurunda gönüllerinizi koruyun! Ten ehlinin yanında edep, zahiri muameleden ibarettir. Çünkü Allah, onlardan gizli şeyleri örtmüştür. Fakat gönül ehillerinin yanında edep, bâtıni bir muameledir. Batına aittir. Zira onların gönülleri, gizli şeyleri anlar.” (Mesnevi, II/3218)

Allah’ın sevgilisi Hazreti Muhammed Efendimiz’in dış sureti bir örtüdür ve o örtünün içinde de Allah’ın namütenahi güzellikteki yüzü bulunmaktadır. Bütün Evliyaullah da O’nun bu güzel yüzüne nail olabilmek için geceler boyunca uykuyu kendilerine haram edip sabahlara kadar dua etmekte ve O’nunla kalben muhabbet etmektedirler. Ve bir gece Resulallah merhamet edip onlara kaplarının taşıyabilecekleri kadar yüzünü açtıktan sonra artık O’nunla nikahlanmış sayılırlar ve artık onlar hangi mecliste sohbet ederlerse etsinler onların sohbetleri artık Allah’tandır. Yani önce de söylediğim gibi, körü körüne hiçbir yere aşık olunmaz.

“Allah gölgeyi nasıl uzattı ayeti Evliyanın nakşidir. Çünkü Veli, Allah güneşi nurunun delilidir. Bu yolda bu delil olmaksızın yürüme, Halil gibi ‘Ben batanları sevmem’ de! Yürü, gölgeden bir güneş bul. Şah Şems-i Tebrizi’nin eteğine yapış! Bu düğün ve gelinin bulunduğu yerin yolunu bilmezsen Hakk ziyası Hüsameddin’den sor!” (Mesnevi, I/425)

Hazreti Mevlana yine şöyle buyurur: “Ey benim aşığım, sana hakiki yüzümü gösterecek olsam, sen anında bir su damlası haline gelirsin, seni eritirim. Semavata yüzümü tutsam, güneş, ay, yıldızlar, yerlerinden oynar ve nizam-ı alem bozulur.” Çünkü Allah solmayan bir güzeldir, dünya üzerindeki bütün güzeller de O’nun nuruyla süslenmişlerdir. Bir sarraf onlardan birini görse, onun güzelliğinin nerden geldiğini bilir ve hemen salavat getirir.

“Gözler, perdeleri delip hakikati görmeye başladı mı bu nur, onun nurudur artık. Bu nura sahip olan, dışa bakar, içi görür. Zerrede ebedî varlık güneşini görür, katrada bütün denizi.” (Mesnevi, VI/1481)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (196)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Batı mütefekkirlerinin sohbetleri ve yazıları insana biraz kasvet veriyor, halbuki Hazreti Mevlana’nın sohbetleri, şiirleri insanların içini açıyor, ferahlık veriyor. Bunun nedeni Hazreti Mevlana’nın kullandığı dilin, gönül dili olması mıdır?

Buyurduğunuz gibi, batılı mütefekkirlerin yaptıkları sohbetlerde kasvet var, gam var, sıkıntı var, yük var. Ama Hazreti Mevlana, sevgilisini gönlünde o kadar büyütmüş ki, kainat onun nazarında bir zerre halini almış ve devamlı aşktan ve sevgiden bahsetmiş.

“Her ümmetin gönlünde Hakk’tan bir tat vardır. Peygamberlerin yüzü ve sesi de mucizedir. Peygamber, dışardan seslendi mi ümmetin canı, içerden secde eder. Çünkü can kulağı, alemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır. O misilsiz ruh, o misli olmayan sesten neşelenir, Allah’a yaklaşır.” (Mesnevi, II/3598)

Bir sohbet esnasında aşk ve sevgi zuhura geldiği zaman, dinleyenler kendi özlerini dinlemiş olurlar. Neden? Çünkü dünya üzerindeki bütün canlı varlıkların temelinde sevgi ve aşk vardır, hepsi sevginin ve aşkın suretleridirler. Bizler dahi, eğer anne ve babamızın birbirlerine karşı sevgileri ve muhabbetleri olmamış olsaydı, suret haline gelemezdik. Ama ne yazık ki, evlerde sevgi dolu, temiz muhabbetler olmadığı için ve hep dünyevi muhabbetler yapıldığı için toplumun yüzleri hep asıktır. Eğer insan toplumuna sevgi tohumu atılmış olsaydı hepsinin yüzleri güler olacaktı, çünkü sevgi insanın içindeki güneşe benzer. Nasıl ki dünyamız güneş olmadan bir işe yaramazsa, insan da sevgisiz bir işe yaramaz.

“Kibriya güneşinin şuasından mahrum ve ışıksız olan gönül evi, Yahudilerin canı gibi dar ve karanlıktır; muhabbet ihsan eden Allah’nın zevkinden mahrumdur. Ne güneşin o gönüle ışığı parlar, ne o gönlün sahası genişler, ne kapısı açılır. Sana böyle bir gönülden mezar yeğdir. Gönül mezarından çık artık! Ey şuh ve neşeli can, dirisin, diri oğlusun. Bu dar gönül mezarında nefesin daralmıyor mu? Sen vaktin Yusuf’usun, gökyüzünün güneşi. Bu çölden, bu zindandan çık yüzünü göster!” (Mesnevi, II/3129)

İşte Cenab-ı Mevlana şöyle buyurur: “Sevgisiz ve aşksız geçen ömrünü ömür sayma; sevgisiz ve aşksız bir insan ölüdür, o yaşarken ölmüştür..” Fakat insanın bir yere bir sevgisi, bir muhabbeti varsa o insan diri sayılır. Bu nedenle gönül diliyle, gönülden, sevgiyle aşkla yapılan muhabbetler daima insanın içini ısıtır, ferahlık verir.

“Evin içindeki aşıklar, sevgilinin cemali çırağına pervanedirler. Gönül, seninle nurlanan yere, belâlardan sana siperlerden olanların meclisine, sana canlarında yer verenlerin, seni şaraplarla dopdolu bir kadeh haline getirenlerin yanına git! Onların canlarında yurt kur; ey aydın dolunay, gökyüzünde mekan tut! Onlar, sana sırları belirtmek için Utarit gibi gönül defterini açarlar.” (Mesnevi, II/2575)