MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (260)

Hasan Dede, biz hakikatleri sizin bu sohbetlerinizi dinleyerek mi anlayacağız? Yani dini salih olunca mı, yoksa özümüzü pisliklerden arındırarak ve belli bir ahlaki seviyeye gelerek özümüzün ortaya çıkmasıyla mı olgunlaşacağız? İçimizde saklı olan kendi hakikatimizi ortaya çıkarmamız mı gerekiyor? Bunu nasıl yapacağız?

En önemli dava, bizim iç alemimizi bütün pisliklerden boşaltmamız ve tertemiz bir hale getirmemizdir. İç alemimizde bir nebze dahi dünyaya ait bir varlık bırakmamamız lazımdır. O kabı, dünya nimetlerinden, nefsi arzulardan tam manasıyla temizlemiş olduğumuz an, o sonsuz Güzel bizlerde varlığını gösterir ve bizim de halimiz anında değişir.

Şimdi bu sohbetlerde sözler çok güzel ve manalarına eriyoruz, fakat bir türlü temizlenemiyoruz. Temizlenemedikten sonra da hiçbir şekilde o güzelliklere ulaşamıyoruz. Bu iş akıl yürütmekle olmaz, yemekle içmekle, keyif etmekle olmaz, katiyyen. Derin düşüneceksin! Sen kiminle dirisin? O, senden ne istiyor? Düşünüce göreceksin ki, O, O’nu sevmeni istiyor, O’nu sahiplenmeni istiyor. Sana, “Temizle o sarayı!” diyor, “Ne zaman ki o saray benim muhabbetimle mahmur olmuş ise, o zaman ben sende konuk olurum!”

O kadar incedir ki bu yol, dünya varlıklarının hepsinden temizlenmen gerekir. O, senin gönlünde kendisinden başka hiç bir varlığın olmasını istemez. Bu derece büyük bir sevgi ister bizlerden. Ancak bütün bunlar yerine geldiği zaman, O gösterir yüzünü.

  • 399
    Shares

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (259)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mesnevi-i Şerif’de Hazreti Mevlana, Hazreti Resulallah’ın bir hadisinin tefsirini yaparken şöyle buyuruyor: “‘Kendini unutup Allah’ı zikret’ ayetinin manası şudur: Kendinle olduğun vakit Hakk’ı zikretmekle şirk işlemiş oluyorsun” Ne dersiniz Hasan Dede?

Bir kişi, kendinden geçmeden zikre girdiği zaman, ikilik yaratmış olur. O ayrı, sen ayrı. Aslında, O’nun güzelliklerini dile getirdiğimiz zaman, O en güzel şekilde zikredilmiş oluyor. Diğer taraftan da, insan kalkarsa, Allah’ı kendi dışında zikretsin, o zaman tabii ki şirk işlemiş olur, çünkü teslimiyetten, Allah’ın birliğinden çıkmış oluyor.

Yunus Emre, selam olsun üzerine, şöyle der: “Hem sen varsın, hem O var; senin gözünde diken var, sen o dikeni göremiyorsun.”

 

Hazreti Mevlana, Mesnevi-i Şerif’de yine buyuruyor ki: “Ruh deryasına atılmakta ve hakikat aleminde sefer eylemekte yüzücülüğüne güvenme. Akıl ile yol almak ve ümidi aklın fetvalarına bağlamak hiç mi hiçtir. Bu yolda Nuh’un gemisine girmekten başka çare yoktur.” Nuh’un gemisinden maksat nedir? Ne manaya gelmektedir?

Nuh’un gemisinden maksat, senin bedenindir. Eğer sen, O olmuş isen, başka deryalara ne diye atasın kendini? O zaman sen kimliğinden çıkmış olursun. O, sende var etmiş kendini ve senden sayısız hakikatler sunuyor. Onlar artık seninle diri, çünkü sen onlarla dirildin. Ama sen kalkarsan kendini ruh alemine atasın, kendini boşluğa atmış sayılırsın. Sen, kendinde bulduktan sonra o sevgiliyi, senin bedenin artık Nuh’un gemisidir. Sen de o gemide sevgilinle beraber seyir edersin. Ve sana hiçbir tufan işlemez.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (258)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hasan Dede, bir şair diyor ki: “Mecnun’um bugün Leyla derdinden; neylerim aklı, divane geldim.” Deniliyor ki; tevhid ehli, aklı maaş ve aklı maad istemez. Aklı maaşın, dünyaya ait işlere, aklı maadın ise ahirete ait işlere akılları erer. Halbuki tevhid ehli, dünya ve ahiret istemez. O, aklı kamil ashabıdır. Tevhid ehlinin aklı nasıldır? Ne dersiniz?

Tevhid ehli, aklını bırakmıştır. O, iman ettiği yeri kendine baş etmiştir, vücuduna Onu ruh edinmiştir. Hep Onu zikretmektedir ve Onun dışına biran dahi çıkmamaktadır. Birşey yapması gerektiğinde ise, ondan gören O, onun elinden tutan O ve ondan söyleyen de yine O’dur. İşte ehli tevhid sahibi bu demektir. Ehli tevhid, Hakk’ın sahibidir, Hakk’ı sahiplenmiştir. Hakk da onu sahiplenmiştir. Onlar sözde iki görünürler fakat manada birdirler. Tevhid ehlinin her zerresinden varlığını gösteren Hakk’tır. Aklı maaş ve aklı maada gelince, onlar akıllarını hep maddede tutarlar ve daima sıkıntıdadırlar. Ama ehli tevhid tüm bunların dışındadır ve huzur içinde yaşamını sürdürmektedir.

Bakın ne güzel buyuruyor Pirimiz Mevlana bir kasidesinde ve diyor ki:

“Ey kalender gönüllü sevgili! Neden üzülüyorsun? Gönlünü sıkıntılara sokuyorsun? Daraltıyorsun? Neden harabelerde yaşayan baykuşla ilgileniyorsun, onu düşünüyorsun? Sen üstün bir varlıksın, devlet kuşunun canısın.

Salına salına gel, aşk uğrunda canlarını vermekten çekinmeyen aşıkların arasına gir! Sen de canınla oyna! Sen de bu uğurda canını vermeğe hazırlan! Ey asıl yerinden yurdundan ayrılıp gelmiş olan aziz varlık! Sen, şimdi neredesin? Şu dünyada gurbette değil misin?

Senin la’l dudakların ayrılıp geldiğin madenin zenginliğini, ihtişamını bildirmededir…”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (257)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hasan Dede, şu anda içinde bulunduğumuz bu yer (Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi), Cenab-ı Mevlana’nın meydanı ve buraya bu sohbete, zikire ve sema ayin-i şerifine ve tefekküre gelen bizlerin, hepimizin kendimize göre bir anlayışımız, heveslerimiz, hayallerimiz ve saplantılarımız var. Bizim burayı, yani bu meydanı nasıl görmemiz lazım? Çünkü Cenab-ı Mevlana, Allah sırrını yüceltsin, şöyle buyuruyor: “Ben kendi Musa-yı Hakikimin elinde bir asayım ve meydandayım. Musa, bizdedir. Kim ki o asaya ihanet ederse, onadır; kim ki riayet ederse, ria onadır.” Siz ne buyurursunuz?

Bir gün, Hazreti Musa’ya bir nida geliyor: “Ey Musa, elindeki asa ne vazife görüyor?” Musa da diyor ki: “Elimdeki asa, koyunlarım uzaklaşırsa onları toplamaya yarıyor. Koyunların arasında keçiler var, asamla onlara ağaçlardan yaprak silkeliyorum, besliyorum. Bir de yorulduğum zaman asaya dayanıyorum.” İçindeki ses soruyor: “Sen bu asayı bu sebeple mi verilmiş sanıyorsun?” Musa cevap veriyor: “Evet, ya Rab!” Rabbi hemen emrediyor: “Bırak o asayı yere!” Musa, emrolunduğu gibi asayı yere bırakır bırakmaz, asa yedi başlı bir ejderha halini alıyor. Musa ejderhayı görünce kaçmaya başlıyor. Rabbinden yine bir nida geliyor: “Geri dön ya Musa! Çık o ejderhanın üstüne ve tut boynundan!” Musa ürkerek geri dönüyor ve ejderhanın üstüne çıkıyor. Ejderhayı boynundan yakalayınca, ejderha tekrar bir asa haline geliyor.

Şimdi Hazreti Mevlana’nın bu beyitlerinde bizlere anlatmak istediği şey şudur: Bizler, kendimizi yokluğa bırakırsak, Hakk varlığını bizlerden gösterir ve her işimiz âsân olur. Çünkü biz yokuz artık, O var. Eğer biz kendimizi Hakk’a teslim etmezsek, bizler de Musa gibi, o asadan kaçarız. O yedi başlı ejderhanın manası da şudur: İki göz, iki burun deliği, iki kulak ve bir de ağızdır. Bunlar eğer nefse yönlenirse, işte her biri bir ejderha olur ve sahibini mahveder. Yani bütün dava, Mevlanamız gibi teslimiyetli yaşamaktır. Eğer böyle olursa bu meydan yürür, yoksa başka türlü yürümez.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (256)

Mısri Niyazi Hazretleri bir deyişinde şöyle buyuruyor: “Şol ki gafletle yatup etmez talep, gövdesinde yok mu ola canı aceb. İşte vahdet gülleri açıldı hep, bülbülün efgân edecek çağıdır.” Yani bir kimse ki, gafletle yatıp kalkar ve hiçbir şeyi dert etmez. Onun gövdesinde acaba can yok mudur? diye söylemektedir. Çünkü bir ayet-i celilede Cenab-ı Hakk, “Herşey Hakk’ı tesbih eder”, yani canlı veya cansız bütün herşey Hakk’ı anar, diye buyuruyor. İnsanın vücudu da Allah’ı anar ve kalbi ‘Allah! Allah!’ der, zira herşeyin zat’ı zikri vardır. Fakat insan vücudunun zikrinden habersizdir. Sorum şu: Biz her zerredeki bu zikri nasıl görüp, anlayacağız Hasan Dede?

Dünya ehli tamamen gaflettedir ve onun her zerresi maddeyi zikretmektedir. Böyle olduğu için de bütün vücudu onu dünyaya, yani maddeye sürüklemektedir. Mana ehline gelince, o da tamamen Allah aşıkıdır, Resulallah aşıkıdır. Resulallah’ın aşıkı olduğu için ve O’nun nurunu manada keşfettiği için, onun da bütün azaları O’nunla yanar. Nereye baksa baksın, nereye giderse gitsin, hep O’nu zikreder. Bir mana erinin yüzü gülerdir, dili tatlıdır ve daima huzur içindedir. Madde erinin ise, yüzü asıktır, gam içindedir, sıkıntı içindedir ve onun muhabbetleri hep maddeye yöneliktir. Böyle olduğu için de vücudunda hiç hafiflik, neşe ve huzur yoktur.

Galib Dede Hazretleri, selam olsun üzerine, şöyle der: “Aşıkta gam, keder, gaflet ne eyler? Gam, keder ve gaflet dünya ehlinindir.”

Bizler bu yüzden burada devamlı, Hazreti Muhammed Efendimizi, Hazreti Mevlana’mızı, İmam Ali Efendimizi ve bütün Piran Efendilerimizi, hepsinin selam olsun üzerlerine, ‘sünnet’imiz olarak anıyoruz, çünkü bizler onların farzlarıyız. Onlardan sonra geldik ve onların muhabbetlerini yapıyoruz. Nasıl aşklarla, nasıl sevgilerle yola koyulduklarını sizlere anlatarak, yol gösteriyoruz. Bütün dava, sevgilerimizi maddeye yönlendirmemek ve gönlümüzü maddeye bağlamamaktır. Eğer sevginizi dünyaya verirseniz, işte o zaman her zerreniz de dünyaya bağlanmış olur. Bizlere sunulmuş olan en büyük nimet akıldır. Ama eğer o akıl çamura saplanırsa, vücudu da peşinden sürükler, çamura batırır. Fakat aklımızı güzelliklere yönlendirirsek, o güzellikler sayesinde bizleri devamlı aşağılara çeken çamurlardan kurtuluruz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (255)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hasan Dede, insan vücudunda hased, inat, gurur, kibir varsa, başka cehennem arama, o vücud cehennem çukurudur. Ama eğer güzellikler varsa, o vücud cennet bahçesidir. Sorum şu Hasan Dede; bir insan vücudunu nasıl cennet bahçesi haline getirir?

Çok güzel bir soru… Bir insanda hased, kıskanma, inat, kibir gibi duygular varsa, bu kişi zaten ateşler içindedir, yani cehennemdedir. Neden? Çünkü cehennem ateşi gibi bir ateştir bu. İnsanı, bildiğimiz ateşe atsalar, o ateş insanı hemen öldürür; fakat hased ateşi hemen öldürmez, günlerce hatta haftalarca seni yer, bitirir.

Hüsameddin Çelebi Hazretleri, hem çok çalışkan hem de çok güzel bir delikanlıymış. Hazreti Mevlana’mız onun hakkında şöyle bir dil sarfetmiştir: “Ey benim gözümün nuru Hüsameddin! Eğer bende, senin bu hizmetlerine karşı bir hased görürse gözlerin, kasem ederim Hazreti Muhammed’e, yüzümdeki nuru hemen alsın.”

Bir insan, cehenneme veyahut cennete nasıl girer? Şimdi bu hasedler, kıskanmalar, kin, nefret gibi duygular, insanı cehennem içinde tutuyor ya; bunun için de Hazreti Mevlana’mız yine buyuruyor ki: “Ey insan! Sen düşünceden ibaretsin. Eğer huzurlu yaşamak istersen, kendini güzel düşüncelere ver.”

Güzel düşüncelerin mana-i sureti hakkında şöyle bir örnek verelim: Bir kişi, eğer güzel düşüncelerle evinin önünü bir çiçek bahçesi haline getirmişse, gecenin hangi vaktinde olursa olsun, uyanıp da ışıkları yaktığı zaman, gözüne o gül bahçesi görünür ve o kişiye huzur verir. Ama eğer bir kişi, karamsar düşüncelerle evinin bahçesini dikenliklerle donatırsa, ki onların da dostları akrepler ve yılanlardır. Gecenin hangi vaktinde olursa olsun, uyanıp ışığı yakarsa, o kişiye de yılanlar, akrepler görünür ve huzursuz olur.

İnsan neyi düşünürse, bakışı orayadır. Bu yüzden güzel düşüncelere verin kendinizi ki, geceniz de gündüzünüz de devamlı huzurlu olsun.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (254)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hasan Dede, Cenab-ı Mevlana Hazretleri buyuruyor ki: “Eğer vuslat gününde o dildardan başka görürsen, o dildar başkadır, ben başkayım. O gördüğün dildar benim maşuğum değildir, yoksa ikimizi bir görecektin.” Ne buyurursunuz?

Hazreti Mevlana’mız her ne söyler ise hep yerinde söylüyor. Bakın bir kere şu beyitlerinde nasıl birliyor herşeyi: “Aşık yoktur bu alemde, aşık ölmüştür. Aşık olan kişide varolan maşuktur.”

Burada ikilik kalkmıştır, artık sen ben yoktur. Şimdi, bu toplumda böyle bir aşk yaşanmadığı için bu güzelliklere varamıyorlar.

Dilerseniz Leyla ile Mecnun’dan bir örnek verelim: Mecnun’un bir gün dişi ağrımış, dişçiye gitmiş. O devirde diş hekimliğini berberler yaparmış. Berber hekim, Mecnun’un dişine bakmış ve dişini çekmesi gerektiğini söylemiş. Mecnun, tabi adı üstünde, mecnun bir halde olduğu için hiç cevap vermemiş, sessizce dinlemiş. Hekim de Mecnun’un bu halinden zannetmiş ki, Mecnun dişinin çekilmesini kabul etti, almış kerpeteni eline, tam çekecekken, Mecnun kendine gelmiş ve uzanmış hekimin elinden yakalamış, demiş ki: “Ne yapıyorsun?” Hekim demiş: “Dişini çekiyorum.” Mecnun, “Müsaade yok!” diye karşı çıkmış. Hekim, “Neden?” diye sormuş. Mecnun’un cevap vermiş: “Korkarım, Leyla’mın çenesi incinmesin!” Hekim bu cevabı duyunca şaşırarak, “Leyla nerede, sen nerede? Onunla senin aranızda dağlar kadar fark var, nasıl incinecek?” İşte Mecnun’un verdiği cevap: “Bende bana ait hiçbir şey yok, herşey ona ait.” Aşka bakın bir kere… Yine bir gün Leyla’ya bir mektup yazmak istemiş, şu satırları yazmış kağıda: “Kalbimde tevhid oldun, dilimde zikir oldun. Her zerremi muhabbetin sardı, ben bu mektubu kimden kime yazayım?” Yazamıyor bakın, mektup dahi yazamıyor…

Bunlar geçici aşk, peki ya manevi aşk? Manevi aşk herşeyin üstündedir.

Bizim vazifemiz buraya gelenlerin beklentilerini bir yere kadar akıl yoluyla onlara hitab ederek karşılamak ve daha sonra o güzelliklere yolcuyu çekmek, sevgisini çoğaltmak ve aşka dönüştürmektir. Yolcu aşka düştüğü zaman aradığını bulmuş sayılır ama aşka düşmedi mi yolda kalmış sayılır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (253)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hasan Dede, bu insanların inançlarındaki şüphelerine bir örnek vermek istiyorum. Hazreti Resul-ü Ekrem, hicret edip Medine’ye teşrif ettikleri zaman, Medinelilerle civarı gezerken görmüş ki hurma ağaçlarına aşı yapıyorlar. Bunun üzerine Medinelilere, neden bunu yaptıklarını sormuş. Onlar da demiş ki: “Ya Resulallah, biz aşı yapmazsak hurmalar ham kalır.” Cenab-ı Peygamber bunun üzerine demiş ki: “Yapmasanız da olur!” Peygamberin bu sözü üzerine hemen aşı yapmayı durdurmuşlar. Aradan zaman geçmiş ve hurma mevsimi gelmiş, hurmalar büyümüş. O zaman görmüşler ki, aşı yapılmamış hurmalar onların söyledikleri gibi ham kalmış ve aşı yapılmış olanlar da olgun ve güzel olmuşlar. Hemen gitmişler Cenab-ı Peygamberin huzuruna çıkmışlar ve demişler: “Ya Resulallah, senin sözünü dinledik hurmalara aşı yapmadık ama hurmalar ham kaldı.” Peygamber hemen cevap vermiş: “Dünya işlerini bana sormayınız, bildiğiniz gibi yapınız.” Cenab-ı Peygamberin bu cevabından dolayı asırlarca, sanki Onun dünya işlerini bilmediği gibi bir anlayış ortaya çıkmış. Fakat bu olaydan altıyüz sene sonra Kuzey Afrika’lı Ümmi Abdüldebba Hazretleri şöyle bir sonuca varmış, demiş ki: “O aşı yapılmayan hurmaların ham kalmasının sebebi, Medine halkının o dönemdeki inançlarının zayıflığıydı. Hazreti Muhammed’in sözü Hakk sözüydü. Medine halkı tam manasıyla ona iman etmiş olsalardı, hurmalar ham kalmayıp, hatta daha da güzel olacaktı. O hurmaların ham kalmış olmasının sebebi, esasen, onların inançlarının hamlığındandı.” Ne buyurursunuz Dede?

Çok yerinde söylemiş… Hurmalara veya diğer meyvalara aşı yapıldığı zaman o meyvalar güzelleşir. Meyvaların yanısıra insana da aşı yapılır. İnsan da kendi kendini yetiştiremez. Bir insan ancak bir mürşid-i kamile gelir ve oraya tam manasıyla kendini verip teslim olursa, onun yaşamı değişir. İnsan ne demektir öğrenir. Yoksa kimse kendi kendine, bütün gün kitap okusa dahi hiçbir yere varamaz.

İşte koca Mevlana şöyle buyurur: “Ne kadar bilgin olursan ol, bir mürşid-i kamile baş kesmedin mi, edindiğin o bilgi ile sen ancak meyvanın kabuğuna varırsın, ama tadını alamazsın.”

Neden? Çünkü egonda, benliğinde yaşadın, kendi zahiri bilgini beğendin, başka kimseyi beğenmedin, hor gördün. Misal olarak, İblis’i ele alalım. İblis’in ilk ismi Azazil Efendi idi. Bunun manası nedir? Vücudumuzdaki akıldır, en üstün ve en büyük nimettir. Bizler, akıl ile bir sürü bilgiye sahip oluyoruz. Yaratıcı, akılı yarattığı zaman, akıla dedi ki: “Adem’e secde et! Ben ondan yüz tutuyorum.” İşte İblis, ne dedi? “O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ona baş kesmem, secde etmem!” Ve Allah’a karşı geldi. Cenab-ı Hakk, bunun üzerine onun ismini değiştirdi, Azazil iken, İblis ismini aldı. Bir kişi de eğer çok bilgiye sahip olur ama benliğinde yaşarsa, onun İblis’ten hiçbir farkı yoktur.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (252)

Hasan Dede, ‘İman’ kafadaki bütün soruların çıkarılmasıdır deniyor. Ne dersiniz?

İman, herşeyin üstündedir, herşeyin üstünde… Bizim iman bakımından rehberimiz Hazreti Ali’dir.

Hazreti Ali bizlere şöyle seslenir: “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim.”

Hazreti Ali Efendimiz bu sözüyle ne demek istemiştir? Hazreti Muhammed Efendimizin her sözüne inandım, Allah’ın nurunu Onun cemalinde gördüm ve Ona iman ettim, demek istemiştir. Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, Resulallah’a sıdk-ı bütün bir imanla bağlandığı için savaşlarda hep kendini ön saflara atmıştır ve her zaman da başarılı olmuştur.

Hazreti Ali Efendimiz yine şöyle buyurur: “Efendiler! Ben, Hayber kalesini beden gücüyle yerinden sökmedim. Tam aksine, riyazatlı bir halde iman ettiğim yere teslim olduğum için, gücüm bağlandığım yerden geldi.”

Bir insan, tam manasıyla teslimiyette durursa, artık o kişi ne ölümden korkar, ne de başka bir şeyden. Çünkü onun artık kendi kişiliğine ait hiçbir şey yoktur. Bizlerin bu güzelliklere varamamızın sebebi hep şüphe içinde yaşamamızdan ve devamlı acaba mı, veciba mı, öyle midir, yoksa böyle midir, doğru mudur, yanlış mıdır diye sormamızdan kaynaklanmaktadır. Bırakın şüphe etmeyi, soru sormayı artık, bakın, önümüzde birçok örnekler var, Peygamber Efendimiz var, İmam Ali Efendimiz var, bütün Evliyaullah var. Onlar Hazreti Muhammed Efendimizin nurunda yandılar, oraya teslim olarak yürüdüler, etraflarındaki insanlara da hep güler yüz, tatlı dil sarfettiler ve dünya durdukça ölümsüzlüğe yol almaktadırlar. Tasavvuf yolu tamamen teslimiyet ister ve bu yolda şüphelere hiç yer yoktur. Şüpheyle, akılla yola koyulundu mu hiç yol alınamaz.

Bakın, Hazreti İsa, selam olsun üzerine, bir gün cemmatine Allah’tan tebliğler veriyormuş. Cemaati ona demiş: “Ya İsa, neden öyle değil de böyle söylemiyorsun? Neden Allah öyle söylememiş?” İsa Ruhullah cevap olarak, “Efendiler, bu sözler bana ait değil, Allah’a ait. Size bu söylediklerim Allah’ın tebliğleri” diye anlatmaya çalışmışsa da, cemaati yine ona, “Yok öyle olmaz, böyle olsun” diye karşı çıkmış. Yani cemaati Hazreti İsa’ya akıl veriyor ve istiyorlar ki, Allah onlara göre konuşsun. İsa da bakıyor ki başa çıkılacak gibi değil, terkediyor cemaatini ve onlardan kaçmış. Kaçarken de topukları ensesine vuruyormuş. Bir oduncu da İsa’nın koşarak kaçtığı dağdan inmek üzereymiş, İsa’yı o halde kaçarken görmüş ama bakmış ki İsa’nın arkasında onu kovalayan kimse yok. Sormuş demiş: “Ya İsa, sen böyle kimden kaçıyorsun?” İsa cevap vermiş: “Ahmaklardan kaçıyorum!”

İşte böyle, herşeyin başı imandır, teslimiyettir. Bir kişinin teslimiyeti tam değilse, imanı da zayıf olur. Böyle bir kişinin aşkı da sahi değildir. Ne güzel söylemişler: “Aşksız derviş imansız softaya benzer.” Aşksız derviş olmaz, imansız sofi olmaz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (251)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Cenab-ı Resul-ü Ekrem bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Mutu kable ente mutu – Ölmeden evvel ölünüz.” Hazreti Mevlana da diyor ki: “İnsan düşünceden ibarettir.” Şimdi, bizim, ‘Ölmeden evvel ölünüz’ hadisinden anlamamız gereken, ölmeden evvel vücudumuzu, yani düşüncelerimizi mi öldürmek zorunda olduğumuzdur, yoksa bunda başka bir sır mı vardır? İnsanın benliğinden kendi düşüncesiyle, yani kendi kendini telkin ederek kurtulması mümkün müdür?

Bu sorunuza Hazreti Mevlana’mızdan bir örnek vererek cevap verelim: Bir gün Cenab-ı Mevlana, selam olsun üzerine, yine Meram’a çıkmış. Oraya çıktıklarında hep Hazreti Muhammed Efendimizin büyüklüğünden, Onun güzelliklerinden konuşup, muhabbet ederlermiş. Tam muhabbet esnasında bir grup papaz gelmiş. İçlerinden bir papaz Hazreti Mevlana’nın huzuruna çıkmış ve demiş ki: “Ya Hazreti Mevlana, var mısın bir imtihana girişelim?” Mevlana sormuş: “Nasıl bir imtihandan bahsediyorsunuz?” Papaz demiş: “Bir ateş yakalım ve hem siz hem biz hırkalarımızı ateşe atalım. Hangi tarafın hırkaları ateşte yanarsa, onların Allah’a olan bağlılıkları tam değildir, zayıftır. Hangi tarafın hırkaları da ateşte yanmazsa, onlar Allah’a daha yakındır.” Bunu duyan Hazreti Mevlana papazlara şu cevabı vermiş: “Mademki böyle bir imtihana girişmeyi teklif ettiniz, kabul ediyorum. Ben, bütün dervişlerime kefilim, onların hırkalarını çıkarttırmayacağım.” Hazreti Mevlana, kendi hırkasını çıkarmış ve ateşi yakmak için hazırladıkları çalıların üzerine koymuş. Sonra Kardinala dönüp, “Sen de papazlarına kefil ol, çıkar hırkanı, koy benim hırkamın üzerine, sonra yakın ateşi, bakalım kimin hırkası yanacak?” diye buyurmuş. Kardinal, “Ben kendime o kadar güvenmiyorum, papazların hırkalarını da ateşe koyalım” demiş. En üstte Kardinalin ve papazların hırkaları, en altta Hazreti Mevlana’nın hırkası, yakmışlar ateşi. Bir vakitten sonra ateş kül haline gelmiş. Hazreti Mevlana buyurmuş: “İmtihanı teklif eden sizdiniz, şimdi gidip hırkalarınızı alın bakalım.” Kardinal demiş: “Önce sen hırkanı koydun, sen al.” Mevlana, “Peki” demiş, külün başına gitmiş ve “Destur ya Hakk!” diyerek elini külün içine daldırmış. Hırkanın yakasından tutup çıkarmış ve üzerindeki külleri silkelemiş. Sonra dönüp, “Bu hırka size mi ait?” diye sormuş. Papazlar, “Hırka sana ait ya Mevlana!” deyince, Mevlana öpmüş hırkasını ve giymiş, gitmiş. Papazlar hırkalarını aramış aramış, ama bulamamışlar.

Bir insan, kendinde yaşarsa hiçbir şey yapamaz. Onu ateşte yakar, çivi de deler ve bir sürü acı da duyar. Ama eğer düşüncede kendinden geçerse, ona ne ateş tesir eder ne acı duyar, ona hiçbir şey tesir etmez.

Hazreti Ali Efendimizin, selam olsun üzerine, savaşta iki omuz arasına bir ok saplanıyor. Arkadaşları ona, “Ya Ali, müsaade et, omuzundaki bu oku çıkaralım” diyorlar. Hazreti Ali dönüp onlara diyor ki: “Oka dokunmayın! Ben huzura durduğum zaman tutun oku çıkarın.” Sonra Hazreti Ali Efendimiz huzura duruyor, oku çıkarıyorlar. Hazreti Ali’den bir ses dahi çıkmıyor. Hazreti Ali Efendimiz namazını eda ettikten sonra, arkadaşları ona, “Ya Ali, biz senin dediğin gibi sen huzura durduğunda oku çıkardık, ama senden hiçbir ses çıkmadı” dediklerinde, Hazreti Ali Efendimiz onlara şu cevabı veriyor: “Ben o anda kendimde değildim, kendimden geçmiştim, çünkü Hazreti Muhammed ile rabıtadaydım.”

İşte insan, bir mana eriyle rabıtaya girdiği zaman ona ateş ne yapabilir ki, çünkü ateş de bir kuldur. Ateş bizim hizmetimizdedir, istersek büyük ateş yakarız, istersek küçük ateş yakarız.