MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (146)

Hasan Dede, bir zat şöyle buyurmuş: “Eğer çok aşıksan, zaman kaybolur, derinliklere inersin ve müziksel bir ruhun varsa, o ahenk içinde zamanın durduğunu hissedersin… İnsan özgürlükten oluşur. Bilinç özgürlükten oluşur. Ölmekten mi korkuyorsun, ölemezsin. Çünkü hakikatte sen yoksun, nasıl ölebilirsin? Benliğine bak, derinliğine in, göreceksin ki, kendi egondan başka ölecek kimse yok.” Ne dersiniz?

Buyurduğunuz gibi, aşıkta zaman kaybolur. Bu nasıl olur? Çünkü aşık olan kişi akılda durmaz, kendinden geçmiştir. Kendinden geçtiği için de, akşam olmuş, sabah olmuş onun hiç önemi yoktur, çünkü o hala kendini düşündüğü noktada tutmaya devam etmektedir. Öyle bir derinlere dalmıştır ki, o derinlerden çıkamaz, çıkmak da istemez.

“Biz, Allah’ın boyasıyla boyanmışız. Boyası Allah’ınkinden daha güzel olan kimdir? Biz O’na ibadet edenleriz.” (Bakara, 138)

Ölüme gelince; ölümden korkan kişi, nefs sahibidir, ego sahibidir. Ama bir gün gelecek o ego, o benlik ondan gidecek. Gençliği elden gidecek, hastalıklar zuhura gelecek ve o zaman görecek ki, aslında ona ait hiçbir şey yokmuş ve korkmaya başlayacak.

Ama eğer bir kişi, kendini iman ettiği yerde fani kılmış ise, iman ettiği yeri kendinde var etmiş ise, o kişiye ölüm vuslattır. Vuslat ne demektir? Kendinden geçmek ve her an Sevgiliyle beraber olmak, onunla yaşamak demektir. Gün gelip Sevgiliden davet gelince de, ona gülerek gitmektir. O anda insanın yaşayacağı ancak tatlı bir heyecandır, korku değil.

Hakk aşığında ego olmadığı için, o ölümden korkmaz. Zaten o yoktur, onda varolan Hakk’tır. Fakat nefsinde yaşayan, ego sahibi kişinin imanı da tam olmadığı için nereye gideceğini de bilmez ve ölümden korkar.

Hazreti Mevlana şöyle der: “Ey insan, sen dört anasırın sahibisin. Birinci anasır vücudundaki hararet, güneşe aittir. İkinci anasır vücudundaki hava, semavata aittir. Üçüncü anasır vücudundaki su, o da okyanusa aittir. Dördüncü anasır deri ile kemiktir, onlar da toprağa aittir. Bunların hepsi bir gün gelecek aslına gidecekler, peki sen nereye gideceksin? Aklını nerede tuttuysan, nereyi sevdiysen oraya gideceksin.”

‘‘Nasıl yaşarsanız, öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle haşr olursunuz.’’ (Hadis-i Şerif)

Bakın, Sultan’ül-Ulema Hazretlerine soruyorlar: “Bizden ayrılıyorsun, nereye gidiyorsun?” Onlara şu cevabı veriyor: “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Adem’den geldik, Adem’e gidiyoruz.”

Hazreti Muhammed Efendimiz, hayatı boyunca insanlık tohumu ekmeye çalışmıştır. İnsanlık tohumundan maksat, kendini ekmeye çalışmıştır. Ne mutlu o kişiye ki, sıdk-ı bütün bir imanla Hazreti Muhammed’e bağlanmıştır, bütün sevgisini O’na vermiştir ve Hazreti Muhammed Efendimizin varlığı onda tecellisini göstermiştir.

“O gün birtakım yüzler vardır ki, nimet içinde mutludurlar.” (Gaşiye, 8)

Hazreti Muhammed, bindörtyüz sene evvel yaşamıştır ama, bu zamanda da O’nun varisleri vardır. Biz, O’nun varisleriyle dostluk kıldık ve O’nun bendesi olduk.

“Şüphesiz ki, her yüzyılın başında bu ümmete dini işlerini yenileyecek bir alim gelecektir.” (Hadis-i Şerif)

Hakk aşıklarının kulakları dünyaya sağırdır, gözleri de dünyayı görmez. Onlar gönül verdikleri yerle işitir, gönül verdikleri yerle görür, gönül verdikleri yerle yaşarlar. Bu yüzden onların halleri başkadır, huzur içinde yaşarlar.

“Onlar, inananlar ve kalbleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalbler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 28)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (145)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Cennet ehlinin çoğu eblehtir. Kim cenneti isterse eblehtir. Zira cennet nefsin arzusudur.” Bu hadisi yorumlayan bir zat diyor ki: “Ancak aşka mahrem olanlar, aşkın ne olduğunu bilirler. Aşka layık olan, Hüda’ya layık olur. Aşk sözü, aşktan başkasına efsane gelir. Ona aşktan bahsetmek haramdır.” Ne dersiniz?

Aşık, maşuğunun sözünden başka bir söze ne kulak verir ne de dile alır. Neden? Çünkü Sevgiliyi bulmuş, o heryerde O’nunladır, O’nu dile getirir ve heryerde O’nu metheder. Şimdi bir aşığa, aşk hakkında akıl vermeye kalkarsak, onun o saf aşkını bulandırmış oluruz ve haram işlemiş oluruz. Ama eğer biz de aşkımızı dile getirirsek o zaman iki aşık bir oluruz ve aşkı beraber dile getiririz. Ve böylece aramızda çok güzel bir muhabbet doğar.

Misal olarak; Hazreti Mevlana ile Şems-i Tebrizi Hazretleri, üç ay boyunca halvet olmuşlardır. O halvet esnasında birbirlerine gönüllerini açmışlardır ve sayısız güzellikleri paylaşmışlardır. Aynı şekilde Hazreti Muhammed Efendimiz de gönlünü İmam Ali Efendimize açmıştır ve o güzellikleri onunla paylaşmıştır.

“Biz onların kalblerindeki kini söküp attık. Artık onlar sedirler üzerinde, kardeşler olarak karşılıklı otururlar.” (Hicr, 47)

Mevlana’mız Hakk aşıklarının halleri ile ilgili bir kasidesinde çok güzel buyurur:

“Gecem karanlığı senin saçlarından aldı. Gündüzümün aydınlığı, parlaklığı da senin yüzünün nüurundandır. Yüzündeki örtüyü bir kaldırsan ay gökden yere düşer.

Güzelim, sen bir arslansın, bense senin eline düşmüş bir ahuyum. Senin esîrinim. Esîrin olduğum halde beni serbest bırakırsın diye ödüm kopuyor. Dünyada kurtulmaktan korkan bir avı, bir esîri kim görmüştür?

Uykumun yolunu kestin. Hiç olmazsa sevgin ile mest olma yolunu kesme! Beni herkesten, her şeyden ayırdın, barî kendinden ayırma!

Aşıklarının hepsi de dükkanlarını dağıtmışlar, kırıp dökmüşler. Uykunun, yiyip içmenin yolunu bağlamışlar. Bir köşeden çıkar gelirsin diye oturmuşlar, seni bekliyorlar.

Sana karşı bir kişinin ümidinin ne önemi vardır? Sen herkesin, bütün dünyanın ümidisin. Neden şarap elde etmeye çalışıyorsun? Sen kendin lütuf ve ihsan şarabısın.

Yusuf senin içinde. Neden Mısır’a gidip Yusuf arayacaksın. Perdeyi kaldır içeri gir de ne kadar güzel bir yüzün olduğunu gör!

Çalgıcı da senin içinde, başka yerde değil. Bedenin ney’den değersiz değildir. Can da ney üfleyenden aşağı değil!..”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (144)

Hasan Dede, bizler zihinlerimizi Allah dışında herşeyden boşalttığımız zaman mı, Hakk bizlerde tecellisini gösterecek. Ne dersiniz?

Evet, çok doğru. Ne zaman zihinler herşeyden tamamiyle boşanır, o zaman Hakk ‘Mutlak’ varlığını gösterir.

Bu da nasıl olur? Ancak aşk ile olur. Çünkü insan aşka düştüğü zaman, artık o kişide akıl kalmaz. Akıl gidince de, Sevgili onda ruh olur. Heryerde artık O’nu düşünür. Yemek yerken, yolda yürürken, çalışırken, uyurken bile O’nu düşünür. İnsanın kendine ait hiçbir şeyi kalmaz, herşeyi Sevgilisine aittir.

Bütün dava mecaz aşkı bırakıp, mana aşkıyla yola koyulmaktır. İşte o zaman, sen yoksun, ancak O var.

“Kullarım, beni sorarlarsa, bilsinler ki, gerçekten ben onlara çok yakınım. Bana dua edenin duasına cevap veririm. O halde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara 186)

 

Peygamber Efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Vatan sevgisi imandandır.” Bu hadis-i şerifin batıni manasını ele alırsak, bizlerin manevi tarafımızın, yani ruhumuzun vatanı neresidir ve vatan sevgisi nasıldır?

Bizim ruhumuzun vatanı, Sevgilimizin vücududur. Fakat aynı zamanda Sevgilinin de vatanı seveninin vücududur.

Misal olarak; Hazreti Muhammed Efendimiz, Ehl-i Beyt Efendilerimiz ve Piran Efendilerimiz, hepsinin selam olsun üzerlerine, sureten kalabalık görünüyorlardı, fakat hepsi aynı manayı taşımaktaydılar. Onlar bu alemden göç ettiler ve bizim sünnetlerimiz oldular. Şimdi onların vatanı biziz, onlar bizim ruhumuz. Fakir, onları öyle yakalamışım ki, bizim dışımızda hiçbir yerde değildirler.

“Kur’an’ı farz kılan Allah, şüphesiz seni dönülecek bir yere döndürecektir.” (Kasas, 85)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (143)

Cenab-ı Hakk’a varmak isteyenlere nasıl bir yol gösterirsiniz? Bu yol, bilgi ile midir, imanla mıdır, anlamakla mı, yoksa yaşamakla mıdır? Ne dersiniz?

Cenab-ı Hakk’a varmak için en başta inanç olması lazımdır. İnançtan sonra iman olması gerektir. Yolcunun Hakk’a varması için, ona yol gösteren mürşidine tam bir imanla bağlanması ve onun sözlerini can kulağı ile dinlemesi ve benimsemesi gerektir. Yolcu böyle bir hale bürünürse, onun imanı sahidir ve mürşidi de Hakk’tır.

“Peygambere indirileni dinledikleri zaman onun Hakk olduğuna aşinalıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup boşandığını görürsün. Onlar: ‘Ey bizim Rabbimiz, inandık iman getirdik, şimdi Sen bizi şahitlik yapanlarla beraber yaz!’ derler.” (Maide, 83)

Buna en güzel örnek Hazreti Ali Efendimizdir ve şöyle buyurur: “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne de iman ederim.”

Hazreti Ali Efendimizin inandığı ve iman ettiği kişi Hazreti Muhammed’di. O, Allah’ın sıfatını Hazreti Muhammed’de gördü.

Bir mürşid-i kamil, yolcusunun aklına, ruhuna ve gönlüne en güzel şekilde hitab ederse, onun bütün boşluklarını doldurursa, o zaman yolcu görecek ki, mürşidinin dışında başka gidilecek hiçbir yer yoktur. Bunu görünce de mürşidine ikrar verir ve artık mürşidini Hakk olarak bilir.

“Allah, iman sahiplerinin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257)

Kamil bir mürşid, adı üstünde ‘kamil’, yani kemalata ermiş, aklı kemal bulmuş. Mürşid-i kamil kitabi konuşmaz, hitabi konuşur. Neden hitabi konuşur? Çünkü onun bütün vücudunu Sevgilisi sarmıştır ve içinden ne doğarsa, yolcusuna onu sunar. Yolcusunun cemaline bakar, gönlünü okur ve ona göre konuşur. Çünkü insan sohbetle aydınlanır. Biz her zaman şunu deriz: “Nerde muhabbet, orda Muhammed.” Muhabbet olmayan bir yerde Muhammed bulunmaz.

“Gerçek müminler, ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir; karşılarında ayetleri okunduğu zaman, imanlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal, 2)

Peki Hakk’ı bu alemde nasıl bulacağız? Bir mürşid-i kamil, Hazreti Muhammed Efendimize bende olmuş ise, O’nun yüzüyle topluma yüz tutuyorsa, O’nun dilinden konuşuyorsa, onu sevmek Hazreti Muhammed’i sevmektir; Hazreti Muhammed’i sevmek de Allah’ı sevmektir. İşte böylece yolcu Allah’ı görmüş olur.

Hazreti Mevlana ile Şems-i Tebrizi Hazretlerinden misal verelim, her ikisinin de selam olsun üzerlerine. Hazreti Mevlana, son nefesinde, ne babasına yola çıkmıştır, ne de ikinci şeyhi Seyyid Burhaneddin Efendiye yola çıkmıştır. O’nun yola çıktığı Zat, Şems-i Tebrizi Hazretleridir.

Hazreti Muhammed Efendimiz, selam olsun üzerine, Hakk’a yürümeden önce Hazreti Ali’de varlığını göstermiştir ve O’nun ruhu Hazreti Ali’de ikamet etmiştir. Hazreti Ali Efendimiz de, selam olsun üzerine, son nefesinde şehadet getirirken Hazreti Muhammed’e yola çıkmıştır.

“O gün bütün insanları imamları (önderleri) ile çağıracağız.“ (İsra, 71)

Bizlerin de yolumuz, mürşidlerimizin ve Pirimizin vasıtasıyla, Resulallah’a çıkar. Yolcu, bir mürşid-i kamile varmadan, Resulallah’ın hakikatine varamaz.

“Ey Rabbimiz, gerçekten biz: ‘Rabbinize iman edin!’ diye imana çağıran sesini işittik ve derhal iman ettik. Ey Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizleri, Sana ermiş kullarınla birlikte yanına al!” (Al-i İmran, 193)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (142)

Cenab-ı Allah, Bakara suresinde şöyle buyuruyor: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun – Allah’tan geldik ve Allah’a gidiyoruz.” Bu ayetin manasını açıklar mısınız?

Size şöyle bir örnek vereyim: Sultan’ül-Ulema Hazretleri, Belh şehrinde, Cuma namazını eda edip, okuduğu son hutbesinden sonra cemaatiyle helalleşti. Cemaat Sultan’ül-Ulema’nın şehirden ayrılacağını anladılar ve çok üzüldüler. Aralarından biri Sultan’ül-Ulema’ya dönüp: “Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, Sultan’ül-Ulema Hazretleri cemaatine dönerek, onlara şu cevabı verdi: “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz; Adem’den geldik, Adem’e gidiyoruz.”

Adem’den maksat, insandır. Hepimiz Adem’in evlatlarıyız.

Hazreti Mevlana, selam olsun üzerine, insana çok önem vermiştir; hatta insanı Tanrı sıfatına koymuştur.

Bir gün Hazreti Mevlana’ya sordular: “Allah ne kadar büyüktür?” Cenab-ı Mevlana cevap verdi: “Allah, Adem’in boyu kadar büyüktür!” Herkes şaşkınlık içerisinde, “Aman ya Mevlana, sen Adem’in Hakk olduğunu mu söylüyorsun?” diye sorduklarında ise, Mevlana buyurdu, dedi ki: “Evet, Adem’in Hakk olduğunu söylüyorum. Çünkü Adem olmasaydı, Allah bilinmeyecekti, Allah’ın güzellikleri de dile gelemeyecekti.”

Neden böyle söyledi? Çünkü bütün varlıkları yaratan Tanrı, insanı yaratmadan önce hiçbir varlıktan dile gelemedi. İnsan dışında hiçbir varlık Allah’ı dile getiremedi. Allah, en son insanı yarattı ve insanda kendini yarattı. İnsan gözüyle yarattığı eserleri seyretti, insan diliyle eserlerini isimlendirdi ve kendi ismini de yine insandan aldı. Kendi büyüklüğünü, güzelliklerini insanla söyledi.

“Ve Allah, Adem’e isimlerin hepsini öğretti.” (Bakara, 31)

Bu alemde insanın meyli nereye ise, gidişi orayadır. Hakk’ı temsil edersen gam yeme, dünya durdukça bakisin.

Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana ve diğer Piran, hepsi sevenlerine gittiler. Onlar kendilerini insanlara kazandırmak için çalıştılar ve ölüm onlardan uzaklaştı.

Fakat insan, aklını kullanmayıp, ömrünü boşa geçirirse, sonunda gideceği yer, boşluktur.

“Doğrusu bundan önce Adem’e bir emir verdik, ama o unuttu ve biz onda bir azim de bulamadık.” (Ta Ha, 115)

Allah’ı kendinde bulan insandan daha mukaddes bir varlık yoktur. O, herşeyin, hatta meleklerin bile üstündedir.

“Hüzünlenmeyin, eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran, 139)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (141)

Hazreti Mevlana,  “Hamdım, piştim, yandım..” diye buyuruyor. Bize Mevlana’nın bu sözündeki manayı açıklar mısınız Hasan Dede?

Mevlana bu sözüyle şunu demek istemiştir? “Hamdım” dedi, yani zahir ilimi tahsil ettim; şeref sahibi, ilim sahibi, gurur sahibi oldum, fakat bana bir fayda vermedi, demek istedi. Sonra, “Piştim” dedi, yani Şems, benim O olduğumu söyledi, ama ben bu noktada kalsaydım, benlikte kalmış olurdum, demek istedi. En sonunda da, “Yandım” dedi, bu sözüyle de şunu anlatmak istedi: Sevgili, aşığına her dakika değişik bir yüzle zuhurunu gösterir ve onu yakar. İşte Mevlana yandı. Aşk, yanmaktır.

Hazreti Muhammed Efendimiz, sayısız sefer iç aleminin güzelliklerini gördüğü için her an aşktaydı, sevgideydi.

Bu yolun güzelliklerinin sonu yoktur.

Hazreti Mevlana’ya bir soru soruyorlar: “Senin yolun nedir ya Mevlana? Bu yolun başı var mıdır?”

Mevlana şu cevabı veriyor: “Bu yolun başı olsaydı, sonu da olurdu. Benim yolum baştan aşağıya güzelliklerle doludur.”

İnsan, kendini bir defa o güzelliklere verdiği zaman, artık o yolun sarhoşu olur ve akıl artık işlemez. Yolun ne başını ne de sonunu sorabilir.

Mecaz aşkı örnek alalım. Bir erkek bir kızı görüyor veya bir kız bir erkeği görüyor, birbirlerine aşık oluyorlar. Aşk, aşktır. Ama konu manevi aşka gelince, hiçbir şey onun yerini tutamaz. Fakat o aşka ermek için de içimizdeki bütün kirlerden arınmamız lazım.

Hazreti Şems, selam olsun üzerine, Mevlana’ya bunu yapmıştır, demiştir ki: “Sen yola çıkacaksın ve bana geleceksin. Peki beni tanıyabilecek misin?” İşte Mevlana, Şems’e şu cevabı vermiştir: “İster Yemen kumaşı giy, Yemenli gibi çık; ister Hint kumaşı giy, bir Hintli gibi çık; ister Batı kumaşı giy, Batılı gibi çık; her nasıl çıkarsan çık, seni tanırım!” Şems, “Peki nerden tanırsın?” dedi. Mevlana yine cevap verdi: “Sesinden tanırım!”

Bakın, Şems’i ne güzel yakalıyor. Şems, ona sayısız elbiselerle çıkıyor, ama Mevlana tuzağa düşmüyor. Bulmuş Nokta-yi Hakk’ı!

Hakk aşığı olmak kolay değildir, hem de hiç kolay değildir… Ancak öbür yüzünü gösterecek ki aşık olacaksın. Bunun için de dediğimiz gibi, Hakk’ın dışında ne varsa gönlünde, hepsinden kurtulacaksın. Sen, o aşkta yanıp kendinden yok olunca, işte o zaman Hakk senden yüzünü gösterecek. Ve Hakk ile Hakk olup, dünya durdukça Onunla baki kalacaksın!..

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (140)

Hasan Dede, biz hakikatleri sizin bu sohbetlerinizi dinleyerek mi anlayacağız? Yani dini salih olunca mı, yoksa özümüzü pisliklerden arındırarak ve belli bir ahlaki seviyeye gelerek özümüzün ortaya çıkmasıyla mı olgunlaşacağız? İçimizde saklı olan kendi hakikatimizi ortaya çıkarmamız mı gerekiyor? Bunu nasıl yapacağız?

En önemli dava, bizim iç alemimizi bütün pisliklerden boşaltmamız ve tertemiz bir hale getirmemizdir. İç alemimizde bir nebze dahi dünyaya ait bir varlık bırakmamamız lazımdır. O kabı, dünya nimetlerinden, nefsi arzulardan tam manasıyla temizlemiş olduğumuz an, o sonsuz Güzel bizlerde varlığını gösterir ve bizim de halimiz anında değişir.

Şimdi bu sohbetlerde sözler çok güzel ve manalarına eriyoruz, fakat bir türlü temizlenemiyoruz. Temizlenemedikten sonra da hiçbir şekilde o güzelliklere ulaşamıyoruz. Bu iş akılla olmaz, yemekle içmekle, keyif etmekle olmaz, katiyyen. Derin düşüneceksin! Sen kiminle dirisin? O, senden ne istiyor? Düşünüce göreceksin ki, O, O’nu sevmeni istiyor, O’nu sahiplenmeni istiyor. Sana, “Temizle o sarayı!” diyor, “Ne zaman ki o saray benim muhabbetimle mahmur olmuş ise, o zaman ben sende konuk olurum!”

Ama sen, ‘Ben namaz kıldım,  zikir yaptım, hatim indirdim’ dersen, bunların hepsi hikayedir. Katiyyen insan bunları yapmakla temizlenemez. İnsan bunlarla kendini kandırmış olur. Ve hatta gurura da kapılır.

O kadar incedir ki bu yol, dünya varlıklarının hepsinden temizlenmen gerekir, hatta evladının, karının veya kocanın bile yeri yoktur orada. O, senin gönlünde kendisinden başka hiç bir varlığın olmasını istemez. Bu derece büyük bir sevgi ister bizlerden. Ancak bütün bunlar yerine geldiği zaman, O gösterir yüzünü.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (139)

Mesnevi-i Şerif’de Hazreti Mevlana, Hazreti Resulallah’ın bir hadisinin tefsirini yaparken şöyle buyuruyor: “‘Kendini unutup Allah’ı zikret’ ayetinin manası şudur: Kendinle olduğun vakit Hakk’ı zikretmekle şirk işlemiş oluyorsun” Ne dersiniz Hasan Dede?

Bir kişi, kendinden geçmeden zikre girdiği zaman, ikilik yaratmış olur. O ayrı, sen ayrı. Aslında, O’nun güzelliklerini dile getirdiğimiz zaman, O en güzel şekilde zikredilmiş oluyor. Diğer taraftan da, insan kalkarsa, Allah’ı kendi dışında zikretsin, o zaman tabii ki şirk işlemiş olur, çünkü teslimiyetten, Allah’ın birliğinden çıkmış oluyor.

Yunus Emre, selam olsun üzerine, şöyle der: “Hem sen varsın, hem O var; senin gözünde diken var, sen o dikeni göremiyorsun.”

 

Hazreti Mevlana, Mesnevi-i Şerif’de buyuruyor ki: “Ruh deryasına atılmakta ve hakikat aleminde sefer eylemekte yüzücülüğüne güvenme. Akıl ile yol almak ve ümidi aklın fetvalarına bağlamak hiç mi hiçtir. Bu yolda Nuh’un gemisine girmekten başka çare yoktur.” Nuh’un gemisinden maksat nedir? Ne manaya gelmektedir?

Nuh’un gemisinden maksat, senin bedenindir. Eğer sen, O olmuş isen, başka deryalara ne diye atasın kendini? O zaman sen kimliğinden çıkmış olursun. O, sende var etmiş kendini ve senden sayısız hakikatler sunuyor. Onlar artık seninle diri, çünkü sen onlarla dirildin. Ama sen kalkarsan kendini ruh alemine atasın, kendini boşluğa atmış sayılırsın. Sen, kendinde bulduktan sonra o sevgiliyi, senin bedenin artık Nuh’un gemisidir. Sen de o gemide sevgilinle beraber seyir edersin. Ve sana hiçbir tufan işlemez.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (138)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Deniliyor ki; tevhid ehli, aklı maaş ve aklı maad istemez. Aklı maaşın, dünyaya ait işlere, aklı maadın ise ahirete ait işlere akılları erer. Halbuki tevhid ehli, dünya ve ahiret istemez. O, aklı kamil ashabıdır. Tevhid ehlinin aklı nasıldır? Ne dersiniz Hasan Dede?

Tevhid ehli, aklını bırakmıştır. O, iman ettiği yeri kendine baş etmiştir, vücuduna Onu ruh edinmiştir. Hep Onu zikretmektedir ve Onun dışına biran dahi çıkmamaktadır. Birşey yapması gerektiğinde ise, ondan gören O, onun elinden tutan O ve ondan söyleyen de yine O’dur. İşte ehli tevhid sahibi bu demektir. Ehli tevhid, Hakk’ın sahibidir, Hakk’ı sahiplenmiştir. Hakk da onu sahiplenmiştir. Onlar sözde iki görünürler fakat manada birdirler. Tevhid ehlinin her zerresinden varlığını gösteren Hakk’tır. Aklı maaş ve aklı maada gelince, onlar akıllarını hep maddede tutarlar ve daima sıkıntıdadırlar. Ama ehli tevhid tüm bunların dışındadır ve huzur içinde yaşamını sürdürmektedir.

 

Mesnevi-i Şerif’de, Hazreti Mevlana’nın şöyle bir beyiti var: “Beytullah, Beytullah olalı, Allah girip orada oturmadı. Benim gönlümün hanesinde ise Hayy’dan gayri hiçbir şey yoktur.” Siz ne buyurursunuz Hasan Dede?

Kabe, Allah’ın evidir. İşte Şems-i Tebrizi Hazretleri de şöyle güzel bir dil sarfediyor: “Allah, Kabe’de doğdu. Kabe’den çıktı ve bir daha oraya girmedi. Fakat gönlümde bir doğdu, bir daha oradan çıkmadı.”

Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, Kabe’de doğmuştur. Resulallah Efendimiz, ona soyununca, yani Allah’ın binbir sırrının anahtarını Hazreti Ali’ye verince, Hakk’ın kendisi olmuştur. Onun için Hazreti Şems öyle buyurmuştur, “O, Kabe’de doğdu ve oradan çıktı. Fakat gönlüme bir girdi, bir daha da çıkmadı.”

Hakikatte Kabe, mürşid-i kamili temsil eder ve Hacer’ül-Esved diye bilinen taş da, mürşidin elini temsil eder. Sen o Kabe’yi bulup, gönlünde ona en güzel yeri verdikten sonra, sen her yerde onunlasındır.

Bakın ne güzel buyuruyor Hazreti Mevlana…

“Ey gönül gibi hem benimle beraber olan, hem de benden gizlenen sevgili! Sana gönülden selam veriyorum. Sen, Kabe’sin. Nereye gidersem gideyim, sana yönelirim, sana varmak isterim.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (137)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana buyuruyor ki: “Ben kendi Musa-yı Hakikimin elinde bir asayım ve meydandayım. Musa, bizdedir. Kim ki o asaya ihanet ederse, onadır; kim ki riayet ederse, ria onadır.” Ne buyurursunuz Hasan Dede?

Bir gün Hazreti Musa’ya bir nida geliyor: “Ey Musa, elindeki asa ne vazife görüyor?” Musa da diyor ki: “Elimdeki asa, koyunlarım uzaklaşırsa onları toplamaya yarıyor. Koyunların arasında keçiler var, asamla onlara ağaçlardan yaprak silkeliyorum, besliyorum. Bir de yorulduğum zaman asaya dayanıyorum.” İçindeki ses soruyor: “Sen bu asayı bu sebeple mi verilmiş sanıyorsun?” Musa cevap veriyor: “Evet, ya Rab!” Rabbi hemen emrediyor: “Bırak o asayı yere!” Musa, emrolunduğu gibi asayı yere bırakır bırakmaz, asa yedi başlı bir ejderha halini alıyor. Musa ejderhayı görünce kaçmaya başlıyor. Rabbinden yine bir nida geliyor: “Geri dön ya Musa! Çık o ejderhanın üstüne ve tut boynundan!” Musa ürkerek geri dönüyor ve ejderhanın üstüne çıkıyor. Ejderhayı boynundan yakalayınca, ejderha tekrar bir asa haline geliyor

Şimdi Hazreti Mevlana’nın bu beyitlerinde bizlere anlatmak istediği şey şudur: Bizler, kendimizi yokluğa bırakırsak, Hakk varlığını bizlerden gösterir ve her işimiz âsân olur. Çünkü biz yokuz artık, O var. Eğer biz kendimizi Hakk’a teslim etmezsek, bizler de Musa gibi, o asadan kaçarız. O yedi başlı ejderhanın manası da şudur: İki göz, iki burun deliği, iki kulak ve bir de ağızdır. Bunlar eğer nefse yönlenirse, işte her biri bir ejderha olur ve sahibini mahveder. Yani bütün dava, Mevlanamız gibi teslimiyetli yaşamaktır. Eğer böyle olursa bu meydan yürür, yoksa başka türlü yürümez.

Hazreti Mevlana’mız ne güzel buyurur ve der ki:

“Sevgili! Sen Hz. Musa gibisin. Ben de senin elinde asanım. Bazen halkın dayanağı oluyorum. Bazen de senin ejderhan!

Ey bakî olan, ölümsüz ve sonsuz olan Allah’ım! Senin varlığına ne gün sığar, ne de zaman! Gönlüm de senin sevdana kapılmış, zamanım da!

Bana yüzlerce gün, yüzlerce zaman bağışlasan,onların hepsi de, senin aşkına, muhabbetine feda olsun.

Gözlerim, yarattığın güzelleri, güzellikleri, çeşit çeşit hayvanları, bitkileri, gökleri, yıldızları gördü de, senin eşsiz vasıflarını, yaratma gücünü, dilsiz dudaksız olarak gönle söyledi. Gönül, gözün anlattıklarını duyunca, kendisi baştan başa göz oldu.

Bu gözlerim, senden gönüle haber götüreliden beri, gönül iki gözüme, dua edip durmada.

Gökyüzü, yüzlerce mumla, senin gönüller alan o güzel gözlerini, gece gündüz aramada, telaşla dönüp durmadadır.

Ey can! Gönlümün gam yemesinden ötürü beni seviyor, benden razı oluyorsan; ben gama yüzlerce gönül verirdim.

Beni, senin gam havanında yüzlerce defa döv, ez. Bu ezilişle, senin tutiya’n olurum. Gözlere çekilir, gözleri aydınlatırım.

Can da nedir? Senin güzelliğinin gül bahçesinden bir yarım bayraktır. Peki gönül dediğin nedir? Senin bağında açılmış bir çiçek.”