MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (161)

Hasan Dede, deniyor ki, bu hayatta herkesin tabiatı ve huyu cenneti ve cehennemidir. Sorum şu: İnsanın tabiatı, huyu, yani ahlak ve davranışları, onun cennetini ve cehennemini mi yaratıyor?

Ne zaman ki bir insan güzel düşüncelerde ise, o cennettedir, cennette yaşamaktadır. Fakat ne zaman ki, karamsar düşüncelerde ise, o zaman da bu düşünceler onu hüzünlere sürüklediği için, o cehennemdedir, cehennemi yaşamaktadır. Çünkü herşey insanın içindedir, insanın dışında bir şey yoktur.

“Yapmış olduğunuz güzel davranışlar sayesinde hak ettiğiniz cennet, işte budur!” (Zuhruf, 72)

“Diğerlerine gelince, onlar da ebediyen cehennemde azap çekecekler!” (Zuhruf, 74)

“Biz onlara zulmetmiş değiliz fakat asıl onlardır kendi kendilerine zulmedenler.” (Zuhruf, 76)

Hazreti Mevlana şöyle buyurur: “Aşıklara karış, onların sohbetleri bahar ile yaza benzer. Aşık olmayanlardan da uzak dur, onların sohbetleri de sonbahar ile kışa benzer.” İnsan insanın cennetidir, insan insanın cehennemidir. Güzel insanlarla beraber olursan sen cennettesin, ama küfürbazlarla beraber olursan sen cehennemdesin.

“Baksana; Allah ne güzel bir misal veriyor: Güzel söz, tıpkı kökleri yere sapasağlam basan, dalları da göğe doğru uzanan hoş bir ağaca benzer.” (İbrahim, 24)

“Kötü söz ise, tıpkı gövdesi yerden koparılmış, bu yüzden ayakta bile duramayan değersiz bir ağaca benzer.” (İbrahim, 26)

Allah, sapasağlam söz sayesinde, iman edenlerin hem dünya hayatında, hem de ahirette dimdik ayakta kalmalarını sağlar.” (İbrahim, 27)

Bizler ibadetlerimizi köşkler, saraylar için yapmıyoruz, bunlar tamamen hayaldir. Bizler ibadetlerimizi Resulallah’ın cemalinden mahrum kalmamak için yapıyoruz; bizler O’nun cemaline koşuyoruz. O köşkler, saraylar burda da var; misal olarak evler var, apartmanlar var, arsalar var…

Yani sonuç olarak, insan neyi düşünüyorsa odur. İnsan neyi düşünürse orayı seyreder. Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi: “Can istiyorsan sen cansın; ekmek istiyorsan sen ekmeksin…” Kısaca, insan neyi çok seviyorsa, onun Allah’ı da odur. İnsan, cennetini de cehennemini de kendisi yaratır.

“Kim ahiret kazancını isterse, onun kazancını artırırız. Kim de dünya kazancını isterse, ona da istediğinden veririz, fakat onun ahirette hiçbir payı yoktur.” (Şura, 20)

  • 399
    Shares

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (160)

Bazı tarikatlarda riyazat var ve nefsi açlıkla terbiye ediyorlar. Ancak deniliyor ki, en büyük riyazat edeb riyazatıdır; riyazat nefsin kötü huylarını güzelleştirmekten ibarettir, arzu ve isteklere karşı koymaktır. Yani düşüncelerdeki olumsuzlukları gidermek ve her şeye güzel bakmak, her yerde Yaradan’ın güzelliklerini görmek. Sorum şu: Huylarını güzelleştiren bir insanın manevi görüşü açılır mı?

Bizim vazifemiz, yolcularımızı Hazreti Muhammed Efendimizin ahlakıyla ahlaklandırmak, O’nun huylarıyla huylandırmaktır. Yolcu bu hallere girdiği zaman ondaki nefs artık nefis olmuş demektir. Ama eğer bu hallere bürünemezse yolcu, yani O ayrı yolcu ayrı, o zaman da nefs arınamaz, bu güzellikler onda zuhur etmez.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (Kötülükten sakınma halini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9)

Bakın Şems-i Tebrizi Hazretleri, “Nefsin kalesini ancak tevhid yıkar” diye buyurur. Ama nasıl bir tevhid? Şems gibi tevhid… Yani büyük bir aşkla bağlandığın yeri zikredeceksin.

Size bir hikaye anlatalım: Bir gün Konya halkı Şems Hazretlerini Konya’nın Kutbuna şikayet etmişlerdi. Bunun üzerine, Sultan’ül-Ulema Hazretlerinin yakın bir arkadaşı olan Kutub, Hazreti Mevlana’yı huzuruna çağırdı. Fakat Mevlana, Şems olmadan gitmek istemedi ve Şems Hazretleri, sonunda, Mevlana’nın ısrarlarına dayanamadı, istemeyerek de olsa gitmeyi kabul etti. Beraberce Kutub’un huzuruna geldiklerinde önce Mevlana, ardından da Şems odaya girdi. Kutub, Şems’i görünce öfkelendi; Şems de onun bu öfkeli haline karşılık Kutub’a öyle bir nazar etti ki, Kutub’un dili tutuldu. Mevlana, bu hali görünce anladı ki Şems ona nazar ediyor, dönüp Şems’e, “Efendi Hazretleri etme, nazarını çek…” diye buyurdu. Mevlana’nın bu niyazı üzerine Şems, Kutub’dan nazarını çekti ve Kutub, onları haddinden fazla ağırladı ve hiç şikayette bulunmadı. Ve bir zaman sonra oradan ayrıldılar. Şems, o zamanlar Kimya ile evli olduğundan dolayı artık Mevlana’nın evinde kalmıyordu ve gündüzleri bir inşaat ustası olarak çalışıyordu. Bir gün Şems işten eve dönerken yolda Kutub’la karşılaştılar. Kutub, Şems’i görür görmez caddenin ortasında, “La ilahe ilallah Şems Resulallah…” demeye başladı; o bunu der demez, etrafındaki halk Kutub’a saldırmaya başladılar. Şems, bunu görünce öyle bir nara attı ki, saldıranların elleri havada kaldı. Şems aldı Kutub’u onların elinden ve bir çeşmenin başına getirdi. “Efendi” dedi, “Deme öyle, La ilahe ilallah Şems Resulallah; de, La ilahe ilallah Muhammed Resulallah. Ceddim Hazreti Resulallah işlenmiş altındır, O’nu bütün dünya biliyor. Ben de Hazreti Muhammed’le aynı ayardayım ama işlenmemişim, beni ancak senin gibi birkaç kişi bilir; Mevlana bilir, başkaları bilmez.” Yani Veliler o dereceye gelirler ama Resulallah’a hürmet ederler ve O’nun önüne çıkmazlar.

“O, sana Kitab’ı indirendir. Onun bazı ayetleri muhkemdir, onlar Kitab’ın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalblerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve yorumlatmak için müteşabih ayetlerinin peşine düşerler. Oysa onların gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Biz ona iman etmişiz, tümü Rabb’imiz tarafından gönderilmiştir’ derler. Bu inceliği ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” (Al-i İmran, 7)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (159)

Dua ederken Cenab-ı Hakk’ın bazı isimlerini zikretmek çok tesirlidir. Örneğin; Kur’an’da, Kamer suresinin son ayetlerinde yer alan “Melik” ve “Muktedir” kelimelerinin, duanın kabul olması için, tesiri çoktur deniliyor. Sizce bu doğru mudur?

Dua, münacat demektir. Eğer bir kişinin zihni ve kalbi bütün dünya muhabbetlerinden arınmış ise, zihni ve kalbi tamamen Allah’a yönelmiş ise, onun her sözü Hakk’tır. Bu nedenle o kişinin her sözü, her duası suret bulur, gerçekleşir.

“Ey iman edenler! Peygamber, yeniden dirilişinizi sağlayacak bir konuda size çağrı yaptığında, bu çağrıya mutlaka uyun! Şunu iyi bilin ki, Allah, kişi ile kalbi arasına girer.” (Enfal, 24)

Hazreti Muhammed, henüz beş yaşlarındayken, kıtlık vardı. Amcası Abdülmuttalib onu aldı ve beraber yağmur duasına çıktılar. Abdülmuttalib duasını bitirdikten sonra Hazreti Muhammed Efendimize dönerek onun da bir duada bulunmasını istedi. İşte Resulallah, başını göke kaldırdı ve nazar etti. Hemen bir bulut belirdi ve her yeri kapladı. Öyle bir yağmur yağdı ki, tam yedi sene bereket hasıl oldu. Resulallah’ın bir nazarından suret buldu.

“Ey Muhammed! Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 107)

Eğer bir kişi, ikrar verdiği mürşid-i kamilin vasıtasıyla, gönlünü Hazreti Muhammed Efendimize bağlarsa ve temiz bir niyetle dua ederse, o dua mutlaka suret bulur ve güzellikler zuhura gelir.

“İman edenlerin kalblerinde haset, öfke ve kin adına ne varsa hepsini söküp almışızdır. Onlar Rab’lerine el açıp yalvararak, ‘Bizi bu harika cennet yurduna ulaştıran Allah’a şükürler olsun! O bize yol göstermeseydi, biz doğru yolu asla bulamazdık! Rabb’imizin peygamberleri bize gerçekten de hakikati bildirmişlerdir!’ diyecekler. Ve onlara şöyle nida edilir: ‘İşte çabalarınızın karşılığı olarak size bahşedilen cennet, budur!” (A’raf, 43)

Önemli olan Kur’an’ın sahibine, yani Hazreti Muhammed’e gönül vermektir, çünkü Hakk O’ndan dile geldi ve bu güzel kelamları O’nun dilinden söyledi.

“Gerçek dua ancak O’nadır. O’ndan başka yalvardıkları ise, onların isteklerine ancak, ağzına ulaşmayacağı halde, ulaşsın diye avuçlarını suya uzatan kimsenin isteğine suyun cevap verdiği kadar cevap verirler. Onların duası daima boşa çıkar.” (Rad, 14)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (158)

Mana alemine kendini veren kişiler mecazı da duysalar veya görseler hakikati anlıyorlar ve idrak ediyorlar. Bizler ise hakikati duysak bile zihnimiz o hakikati mecaz olarak algılıyor. Zihinlerimizi hakikatleri anlamaya nasıl yönlendirebiliriz Hasan Dede?

Kişinin düşüncesi ne ise, ona göre hesap yapar. Bir insan sevgiye, aşka düşmemişse ve tam bir imanla bağlı olduğu yere sarılmamışsa eğer, defalarca hakikatleri duymuş olsa dahi, daima kendine uygun geldiği şekilde dinler ve öyle algılar.

“Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.” (Necm, 28)

Cenab-ı Hakk, kendisini Hazreti Muhammed’e verdi. Bütün Piran Efendilerimiz de Hazreti Muhammed Efendimizin manevi kardeşleri olarak dünyaya yüz tuttular, O’nun güzelliklerinden dil döktüler ve kendilerini sevenlerine kazandırdılar.

“Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var ettik, güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik.” (Meryem, 50)

Yine Hazreti Mevlana şöyle buyurur: “Bana gelen evlatlarımdan, kimisi lokmama gelir, kimisi kisveme gelir, bana geleni daha göremedim.” Yani kimsinin karnı aç, sofrasında karınlarını doyurmak için gelmişler. Kimileri de, ben de derviş oldum demek için, kisvesine gelmişler. Fakat benim için geleni daha göremedim, diyor.

Galib Dede Hazretlerinin zamanında da bir adam Galata Mevlevihanesine gelmiş, “Dünyadan soyunmak istiyorum, derviş olmak istiyorum” demiş. Adamı Galib Dede’nin huzuruna çıkarmışlar. Galib Dede, adama bakmış ve demiş ki: “Zaten bu adamın dünyalığı yok, her tarafı yırtık pırtık, belli ki elbiselerini yenilemek için gelmiş.” Buna benzer şeyler o devirlerde de vardı, bu devirde de var. Dergaha belki bin kişi gelir, aralarından bir kişi çıkarsa ne mutlu. Peki eğer çıkmazsa ne olacak? Onların da kaybı yoktur, onlara da şefaatimizi gösteririz. Ama gönül iman sahibini ister. İster ki, arkadaş olsunlar, beraber halvet olsunlar.

Mevlana’mızın kasidesindeki şu beyitlere kulak verelim, bakın ne güzel buyuruyor ve diyor ki:

“Biz kadim olan, önüne evvel düşünülemeyen bir zamandan beri aşka düşen kişileriz. Bizden olmayanların, bizden geri kalanların hepsi de bize seyirci olmuşlardır.

Fakat seyirciler usandı. Ortada yalnız kızgın aşk şuleleri ile beslenen gönül kaldı.

Biz, gökyüzü gibi güneşin arkadaşıyız, dostuyuz. Biz onun ışığında yıldız gibi gizli kalmayız.

Biz minarenin üstündeki deve gibi parmakla gösteriliyoruz, tanınmışız.

Bizde bir hayalden başka bir şeycik kalmadı. 0 da parça parça oldu, ortadan kayboldu.

Hakk sevgisi yolunda yürüyenler, çare aradılar. Anladılar ki, varlık kaldıkça çare yoktur.

Demir, bakır, kaya gibi aşk ateşinde yanmak için sıraya girdiler.

Ercesine, korkmadan, sonsuz olan, kıyısı bulunmayan aşk denizine daldılar…”

 

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE…(157)

Sultan Veled Hazretleri diyor ki: “Bir gün babam Hüdavendigar Mevlana, bana, ‘Bahaeddin, gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır. Allah’ın sevgisini de, O’nun aziz olan isimleriyle elde etmek mümkündür. Nitekim Allah, ‘Ey kullar, kalbinizde safa hasıl olması için, daima beni anmaktan geri kalmayın. Safa ne kadar çok olursa, Allah’ın nurunun parlaklığı da o nisbette çok olur’ buyurmuştur.” Ne dersiniz Hasan Dede?

Cenab-ı Mevlana, tabii ki çok doğru söylemiş ve yine başka bir yerde de şöyle buyurur: “Aşıkların en zengin varlığı gecedir.” Çünkü gece oldu mu herkes dinlenmeye çekilir, uykudadır. Aşık o sırada uykuyu terketmiş, zikire koyulmuştur. O zikirler hiçbir zaman boş kalmaz, gün gelir yüzünü gösterir. O, yüzünün güzelliğini gösterdi mi, artık aşık o güzelliği kolay kolay kimseyle paylaşamaz. Ancak kendi gibi bir aşık bulursa onunla konuşur, birbirlerinde hasbuhal ederler.

Şeyhim Hakkı Dede, selam olsun üzerine, bir mürid gelip ona, “Ben rüyamda Peygamberi gördüm” dediğinde, “Oğlum, sen hayal görmüşsün” derdi. Çünkü bunu söyleyen bir mürid, şeyhinin dışına çıkmış demektir. Eğer rüyasında, şeyhi müride o mukaddes zatları gösteriyor olsaydı, yani şeyhinin rehberliğinde Peygamber Efendimizi görmüş olsaydı, o zaman o rüya, rüya olmaktan, yani hayal olmaktan çıkar mana olurdu, gerçek olurdu. Bir mürid, böyle bir mana görürse, artık o manayı ömrünün sonuna kadar unutamaz, hep o güzellikte kalır.

“Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi gaflet perdeni açtık, artık gözün keskindir.” (Kaf, 22)

Eğer mürid, sıdk-ı bütün bir imanla şeyhine bağlanmışsa, müridin gördüğü manayı aynı zamanda mürşidi de görür.

Mürid de, mürşidinin manalarını görür ve beraber seyir ederler, akılların almayacağı güzellikleri beraber yaşarlar. Ve bu güzellikler günlerce, haftalarca, aylarca aynı şekilde zuhur etmeye devam ederse, şeyhi müridine soyunur, yani mürid artık mürşidi olur, aralarında hiçbir perde kalmaz, ikilik kalkar, artık bir olurlar, bir okunurlar.

“Allah da, ‘Her ikinizin de duası kabul edildi. Öyleyse dürüst olmakta devam edin ve sakın bilmeyenlerin yolunda gitmeyin’ dedi.” (Yunus, 89)

“Çifte ve teke andolsun ve ışırken geceye.” (Fecr, 3-4)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (156)

Bir müridin manevi derecesi mürşidine olan inancının derecesi kadar mıdır?

Evet, çok doğru. Biz isteriz ki, hepsinin derecesi aynı olsun. Ama çalışmadan olmaz, müridin kendisini tamamen vermesi lazım, istemesi lazım. Sadece bizim vergilerimizle olmaz.

“Bana bir adım gelene ben on adım giderim, bana yürüyerek gelene ben koşarak gelirim.” (Hadis-i Şerif)

Bizler insanlık tohumunu ekiyoruz, ama müridin de o tohuma bakması, büyütmesi lazım. Eğer çalışılırsa, gün gelir o tohumdan yine bir suret doğar. Hayat nefesledir, hiçbir şeyi boşvermemek gerek. İnsana boşverme yoktur, daima çalışmak vardır.

“Gerçek şu ki: İman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz.” (Kehf, 30)

Hazreti Peygamber Efendimizin, selam olsun üzerine, bir ismi de Muhammed Cabbar’dır.

Cenab-ı Pirimizden bir örnek verelim: Hazreti Mevlana’yı bir gün misafirliğe davet etmişler, o da icabet etmiş ve gitmiş. Fakat muhabbet uzamış, ev sahibi Mevlana’yı bırakmak istememiş ve kalmasını istemiş. Hazreti Mevlana da kalmış. Evsahibi, Mevlana’ya yatak hazırlamış ve O’nu buyur etmiş. Hazreti Mevlana, teşekkür etmiş ve ev sahibine artık istirahate çekilebileceğini söylemiş. Fakat ev sahibi Mevlana yatmadan istirahete çekilmek istememiş ve bir kenara çekilerek Mevlana’yı izlemeye koyulmuş. Hazreti Mevlana, birkaç rekat nafile namazı kılmış ve tefekküre oturmuş, sabaha kadar da başını yastığa koymamış. İyi ama… Evsahibi bitkin ve yorgun bir halde, Mevlana ise zinde bir halde, yorgunluktan bir eser yok. Evsahibi, Mevlana’yı öyle görünce sormuş: “Ya Mevlana, hiç dinlenmeye çekilmediniz, neden?” Hazreti Mevlana, ona şu cevabı vermiş: “Efendi, kainat uykuda, eğer ben de uyursam bu cihanın hali nice olur…”

“Allah, kendisinden başka hiçbir ilah olmayandır. Diridir, kayyumdur. Onu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku. Göklerdeki herşey, yerdeki herşey O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir. Onlar, O’nun ilminden, kendisinin dilediği kadarından başka bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na güç gelmez. O yücedir, büyüktür.” (Bakara, 255)

İşte bunların hepsi manevi birer mesajdır bizlere. Ama hiç çalışmadan ilerlemek isteniyor, olmaz. İnsanın önünde sayısız perdeler vardır, çalışmadan o perdeler kalkmaz. Bütün nefsani arzular giderilmiş, o arzular arasında Allah’ı görmek isteniyor. O’nu görmek, bu şekil olacak şey değildir.

Bakın Mevlana’mız bir kasidesinde bizlere, miskince bir yerde oturup kalmamayı, çalışıp çabalamayı, çalışkan olmayı, şu beyitleriyle tavsiye ediyor ve diyor ki:

“Eğer ağaç hareket etseydi, yani bir yerden başka bir yere gidebilseydi, ne testere eziyetini çeker, ne de çeşitli işlerde, çeşitli yerlerde kesilir, biçilir, cefalar çeker, yaralanır, berelenirdi.

Eğer güneş ve ay, dönüp durmasalardı, sağır kayalar gibi oldukları yerde durabilselerdi, ne güneş ışıklar saçarak dünyayı aydınlatır, ne de ay ışığı geceleri hoş bir şekilde nurlar saçardı.

Fırat, Dicle ve Ceyhun nehirleri akıp durmasalardı; deniz gibi bir yerde takılıp hareketsiz kalsalardı, kokarlar ve acırlardı.

Deniz suyu yolculuğa çıktı. Önce buhar halinde havaya yükseldi, orada bulut oldu. Acılıktan kurtuldu, helvaya döndü.

Bak da gör, Yusuf (a.s.) babasının kucağından ayrıldı. Yolculuğa çıktı. Ta Mısır’a kadar gitti de orada eşsiz bir makama ulaştı.

Şunu da gör ki: Ahmed (s.a.v.) Mekke’yi bıraktı, Medine’ye hicret etti; sonra ordu çekti, gelip Mekke’yi zabtetti.

Hazreti Muhammed mi’rac gecesi Burak’a bindi, yola çıktı. Hakk’a manen yaklaştı, yakınlaştı, aralarında iki yay kadar bir yakınlık kaldı, hatta daha da yakına vardı, makamını buldu.

Usanmasaydın, bıkmasaydın dünyadaki misafirleri, yola düşmüş yolculuğa çıkmış erleri birer birer, ikişer ikişer, üçer üçer sayardım.

Birazını gösterdim, birkaçını saydım. Geri kalanını sen bil, sen öğren. Kendi huyundan, Hakk’ın huyuna ulaş!..”

 

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (155)

Sultan Veled Hazretleri buyuruyor ki: “Mertlik başkalarıyla savaşmak değildir. Asıl mertlik ve Rüstemlik kendi nefsiyle savaşmaktır. Sen bir insanı sevmediğin zaman onu, sövmek, kötü konuşmak, korkutmak gibi şeylerle evinden uzaklaştırabilirsin. Eğer bunu başaramazsan, o evi boşaltır, çıkar başka bir eve gidersin.” Cenab-ı Mevlana da diyor ki: “Eğer o seni sıkıyorsa, kalk git. O senin ayağını tutmuyor ya…” Bizlerin, kendimizi sıkan düşünce ve fikirlerden uzaklaşma imkanımız varken, bir türlü uzaklaşamıyoruz ve onları kafamızdan çıkartıp atamıyoruz. Ne yapmalıyız?

Evet, malesef bizler bu düşüncelerden arınamıyoruz ve bu düşünceler bizlere fayda vereceğine zarar veriyor.

İnsanı bu karamsar düşüncelerden kurtaracak en etkili ilaç, imandır. Eğer kişi, kalbinin en üst mertebesini iman ettiği yere verirse ve kendi aklını bırakıp, iman ettiği yerin aklını başına koyarsa, o kişide artık hiçbir karamsar düşünce olmaz. Bu karamsar düşüncelerin sebebi tamamen iman zayıflığıdır. Bir kişide karamsar düşünceler varsa, dili ile iman ettiğini söylüyor ama demek ki kalbine tam manasıyla yerleşmemiş demektir.

“Allah’ın, göğsünü İslam’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir? Allah’ın zikrine karşı kalbleri katı olanların vay haline! İşte onlar açık bir sapıklık içindedirler.” (Zümer, 22)

Yine Cenab-ı Mevlana’dan misal verelim: Hazreti Mevlana, Şems Hazretlerinden önce, babası Sultan’ül-Ulema Hazretlerinin eğitimde yetişti, ondan bir sürü ilim tahsil etti. Fakat ne zaman ki Şems ile buluştular, Mevlana’da büyük bir değişiklik zuhur etti, bambaşka bir Mevlana oldu. Ne yaptı? Camiyi terketti, vaaz vermeyi bıraktı ve kendini tamamen sevgiye, aşka, muhabbete verdi. Böyle olunca herkes Şems-i Tebrizi Hazretlerine düşman oldular, dedikodu çıkardılar, hatta bir gün Hazreti Mevlana’nın kapısına dayandılar. Mevlana, kalkıp kapıyı açmak istedi, ama Şems onu durdurdu ve, “Dur Mevlana, onlar seni değil, beni istiyorlar” dedi. Sonra gitti kapıya gelenlere, “Buyrun ne istiyorsunuz?“ diye sordu. Onlar da, “Hocamızı istiyoruz” dediler. Bunun üzerine Şems, “Güzel, fakat hediye olarak ne getirdiniz ki, ben de sizlere hocanızı vereyim?” diye sordu. Hepsi şaşırdı, hiçbir şey diyemediler. İçlerinden biri, “Peki sen ne getirdin?” diye sorunca, Şems onlara şu cevabı verdi: “Ben ona başımı verdim…”

Bizler, malesef lafta başımızı veriyoruz, lafta teslim oluyoruz, lafta iman sahibi oluyoruz. Hal böyle olunca, bir de bakıyoruz ki, kafalarda yine karamsar düşünceler meydana geliyor.

Tasavvuf ehline ne derler? Erenler. ‘Eren’ dediğimiz zaman, eren kişinin erdiği yerden konuşması lazım. Bugün, erdim, diyorlar ama, sohbet edince bir de görüyoruz ki, başka yere ermişler. Netice itibariyle, kişi iman sahibi olmadan, karamsar düşüncelerden kesinlikle kurtulamaz.

“İşte onların ilimden ulaşabildikleri nokta! Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.” (Necm, 30)

“Andolsun ki, biz içinizden cihad edenlerle, sabredenleri ortaya çıkarıncaya ve yaptıklarınızla ilgili haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi deneyeceğiz.” (Muhammed, 31)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (154)

Peygamber Efendimiz, yağmur yağdığında başını açıp yağmurun altında dururmuş. Ona, neden böyle durduğunu sorduklarında da şu cevabı vermiş: “Çünkü yağmur Allah’ın katından yeni gelmektedir.” Peygamber Efendimiz, aynı zamanda iftarını açarken taze hurmayı tercih edermiş. Yani Peygamber Efendimiz, yeni yaratılana ilgi gösteriyor, sizce bunun hikmeti nedir?

Hazreti Peygamber Efendimiz, bazen yolda Ayşe Yengemizle yürürken yağmur yağarmış. Peygamber Efendimiz hiç başını örtmezmiş, ama hiç de ıslanmazmış. Ayşe Yengemiz ise kendini korumaya aldığı halde ıslanırmış. Bir gün Peygamber Efendimize sormuş: “Ya Resulallah, yağmur yağıyor, ben ıslanıyorum ama sen hiç ıslanmıyorsun. Bu nasıl oluyor?” Peygamber Efendimiz ona şu cevabı vermiş: “Ya Ayşe, sen akıl gözüyle baktığın için ıslanıyorsun, oysa ben o gözle bakmadığım için yağmur bana nur olarak görünüyor, öyle gördüğüm için de ıslanmıyorum.”

Yani o yağmur suyu bile Hazreti Muhammed’e varmadan nur haline geliyor, ona zarar vermiyor.

“O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye layık olandır.” (Şura, 28)

Taze hurma yemesine gelince; zaten Peygamber Efendimiz, herşeyin tazesini yemek istermiş, bayata meyil etmezmiş. Yani hurmanın da, ekmeğin de, meyvenin de tazesini severmiş. Tabii ki, taze olan her zaman bayat olandan daha ziyade sevilir.

Peygamber Efendimizin şöyle bir sözü de vardır: “İki günü bir olan benden değildir.” Yani demek istiyor ki: Bugün güzel bir halde yaşadın, ama öyle kalma. Yarın daha güzel bir halde yaşa. Eğer o halde kalırsan ve kendini daha güzel bir hale sürüklemezsen, sen benden değilsin.

“Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.” (Meryem, 25)

Hazreti Peygamber Efendimiz, hiçbir zaman tembelliğe, müsrifliğe yer vermemiştir. Cenab-ı Mevlana da şöyle buyurur: “Benim tezgahımda eski mala yer yoktur, daima yeni mal üretiriz.” Başka bir yerde de diyor ki: “Cancağızım, bugün seninle çok güzel muhabbet ettik ama, eğer yarına varsak yarına göre konuşalım. Bugünün muhabbetini yarın yapmayalım.”

“Göklerde ve yerde bulunanlar, herşeyi O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilahi tasarruftadır.” (Rahman, 29)

Fakat malesef genelde hep geçmişten konuşulur, gelecekte neler yapılması gerektiği pek konuşulmaz. Oysa büyüklerimizden bizlere kalmış olan çok değerli sermayelerimiz var. Biz bu sermayeleri çoğaltırsak, yani Hazreti Muhammed Efendimizin, Hazreti Mevlana’nın ve diğer büyüklerimizin bizlere bıraktıkları sermayeleri sahiplenir, onlardan faydalanır ve çoğaltırsak, o zaman onlar bizlerden hoşnut olur ve bu şekilde topluma da faydamız dokunur.

Ama eğer o sermayeleri bilgisizce saçıp savurursak, gün gelir iflas ederiz. Neden? Çünkü öylesine dinledik, bir kulağımızdan girdi, öbür kulağımızdan çıktı, o sermayeleri özümüzde benimsemedik, onların güzelliklerini kendimizde ruh edinmedik ve böyle olunca da haliyle ne kendimize ne de topluma bir faydamız dokundu, boşa yaşadık, koca bir ömrü boşuna geçirdik. Ama olan yine bizlere olur, onlara hiçbir şey olmaz. Biz burada tezgahımızı açıyoruz, alan alır, faydalanır; almayan kendisi bilir. Biz bugün toplarız tezgahımızı, yarın başka bir yerde yeni bir tezgah açarız.

“Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın hidayete erdirdiği kimselerdir. İşte onlar akıl sahiplerinin ta kendisidir.” (Zümer, 18)

Demek istediğim şu ki; elimizde olanla yetinmeyelim, devamlı yeni şeyler üretmeye bakalım, elimizde olanı çoğaltalım, bilgisizce tüketmeyelim.

Şems-i Tebrizi Hazretleri şöyle buyurur: “Mevlana’nın bugünkü sohbetlerine kanmayın. O’nun daha derinlerine inin, göreceksiniz ki O’nda daha ne güzellikler var.”

“Kitap ehlinden öyleleri var ki, Allah’a, size indirilene ve kendilerine indirilene, Allah’a derinden saygı duyarak inanırlar. Allah’ın ayetlerini az bir değere satmazlar. Onlar var ya, işte onların, Rableri katında mükafatları vardır.” (Al-i İmran, 199)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (153)

A’raf suresinin 143. ayetinde, Hazreti Musa diyor ki: “Rabbim bana kendini göster.” Cenab-ı Hakk da ona: “Sen beni göremezsin, ya Musa. Beni görmek istiyorsan, dağa bak” diye cevap veriyor ve Cenab-ı Hakk, dağa tecelli edince, dağ dağılıveriyor. Bunun üzerine Hazreti Musa kendinden geçiyor ve diyor ki: “Sana tövbe ettim ve ben mümin kullarının ilkiyim.” Hazreti Ali Efendimiz de, “Ben görmediğim Allah’a ibadet etmem” diye buyuruyor. Cenab-ı Hakk, bir peygamber olan Hazreti Musa’ya görünmüyor, fakat Hazreti Muhammed Efendimizin gözdesi olan Hazreti Ali Efendimize görünüyor. Burada ne gibi bir hikmet vardır?

Hazreti Musa, selam olsun üzerine, ismi üstünde, Musa Kelamullah’tır. Yani, Allah’tan söz ediyor. Allah, onun her zerresini sarmış fakat onun bundan haberi yok. Hazreti Ali Efendimiz ise, selam olsun üzerine, Hazreti Peygamber Efendimizin eğitiminde yetişmiştir. Zaten bebekliğinde, annesinin memesi yerine, ilk önce Hazreti Peygamber Efendimizin dilini emmiştir. Peygamber Efendimiz, daha sonra onun ağzını kulağına götürmüştür ve Hazreti Ali’nin nefsinden birçok güzellikler dinlemiştir. Daha sonra büyüyüp kemalata erince gördü ki, Hazreti Muhammed Efendimizin söylediği her söz suret buluyor, böylece O’na karşı inancı her geçen gün daha da arttı ve en sonunda Peygamber Efendimize iman etti.

“O, beşikte de, yetişkin çağında da insanlarla konuşacak, salihlerden olacaktır (Al-i İmran, 46)

İman etmek ne demektir? Sen Allah’sın, senden görünen Hakk’tır, demektir. Yani Hazreti Ali Efendimizin buyurduğu gibi: “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim” demektir.

“Görmeyenle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (En’am, 50)

Hazreti Ali, Hazreti Muhammed Efendimizde Allah’ın nurunu gördü, O’nun sözlerine inandı ve O’na iman etti. Hazreti Musa ise, Allah’ı kendi dışında aradı ve bu yüzden de Cenab-ı Allah, nurunu ona, bir dağa tecelli ederek gösterdi. Hazreti Musa, bu tecelli karşısında tam kırk gün kendine gelemedi. Ama Hazreti Ali Efendimiz, Allah’ı her an Hazreti Muhammed’de gördü, dinledi ve bir an olsun O’nun yanından ayrılmadı. Hatta her an O’na canını vermeye hazırdı.

Herkes bir yere kadar Hazreti Peygamber için hizmetlerde bulundular ama bir zaman geldi geri adım attılar.

“Şüphesiz, aranızda öyle kimseler var ki, onların her biri savaşa gitme konusunda hakikaten pek ağır davranır. Eğer savaşanların başına bir musibet gelirse, ‘Allah lütfetti de onlarla beraber bulunmadım’ der.” (Nisa, 72)

Ama Hazreti Ali Efendimiz, hiç geri adım atmadı, hep ön saflarda savaştı, yeter ki Hazreti Muhammed’e bir zarar gelmesin, O’na bir kılıç, bir ok isabet etmesin diye hep kendini O’na siper etti.

“Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve Allah’ın kelamını okuyanlara andolsun ki, sizin ilahınız gerçekten bir tek ilahtır.” (Saffat, 4)

“Şüphesiz biz saf duranlarız.” (Saffat, 165)

Hazreti Ali’nin bir lakabı vardır: Allah’ın arslanı. Fakat hakikatte o, Hazreti Muhammed Efendimizin arslanıdır. Arslan, ateşten kaçar ama bu arslan öyle değil, o hiç sakınmaz, ateşe de dalar Sevgilisi için.

“La feta illa Ali, ya seyfe illa Zülfikar.” (Hadis-i Şerif)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (152)

Kur’an kesilmeyen daimi vahiydir. O, eskimeyen yenidir, deniliyor. Yani Kur’an-ı Kerim, devamlı yenileniyor. Ne dersiniz?

Şöyle misal vereyim: Bir ustaya, ama gerçek bir ustaya, bir hamur verdiniz mi, o usta o hamurdan sayısız suretler meydana getirir. Yani simit yapar, poğaça yapar, börek yapar… Hepsinin ana maddesi nedir? Hamur. Pekala, aynı hamur usta olmayan birinin eline geçse, o ne yapar? O da sadece ekmek yapar, çünkü işlemesini bilmez.

“O, göklerdeki ve yerdeki her şeyi Kendi katından bir nimet olarak sizin hizmetinize verendir. Elbette bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Casiye, 13)

Kur’an, Hazreti Muhammed Efendimizin dilinden suret bulmuştur. Her zaman diyoruz: Eğer Hazreti Muhammed’in sadece dışına bakılırsa, bir yere varılmaz, O’nun dış kısmı bizler gibi görünür. Ama O’nun içi, yani hakiki yüzü, nur ala nurdur. O, hakiki yüzünü gösterirse yer gök yerinden oynar. Başta güneş, ay, yıldızlar ve bütün varlıklar O’na rücu ederler. O’nun yüzü bu sebeple örtülüdür.

“Bu Kur’an, insanlar için kalb gözlerine bir nur, kesin olarak inanan bir toplum için de bir hidayet ve bir rahmettir.” (Casiye, 20)

Ashabı, kendisine kıyameti sorduklarında, bu yüzden onlara, “Kıyametin büyüğü benim. Ben eğer yüzümü açarsam, işte o zaman kıyamet kopar size. Çünkü siz beni kendiniz gibi görüyorsunuz” diye cevap vermiştir.

“Sana kıyametin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu vakti geldiğinde ancak O ortaya çıkaracaktır.” (A’raf, 187)

İsmi üzerinde, Kur’an-ı Kerim, yani kurdu bir an ve kerametlerle doldurdu. Peki kimden çıktı bu güzel bilgiler? Hazreti Muhammed Efendimizden. Neydi Hazreti Muhammed’in ilmi? Sevgi. O’nun okuma yazması yoktu, fakat her neye baktıysa sevgi ile baktı ve bütün varlıklar hal diliyle O’na kimliklerini söyledi.

“Ey Muhammed! De ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah’ın hepinize gönderdiği Peygamberim. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde o ümmi Peygambere iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf, 158)