Mevlana ve Şems… (6)

Bilindiği üzere, Kirman, İran’da kimyonun en çok yetiştiği şehirdir. Şems-i Tebriz Hazretleri’nin bir benzetmesi vardır, der ki: “Kimyonu Kirman’a götürmekte ne fayda var? Tanrı kapısına da canını götürsen bunun aynıdır, ne faydası var? O kapı canların yaratıldığı yerdir, oraya orda olmayan bir şey götür. Sen O’na niyaz ve yalvarma, yakarma götür. Zira niyazsız olan Allah, niyazı sever. Oraya yokluğunu götür ki, sana lütufda bulunulsun. O da aşktır. Bir kere aşk tuzağına düştün mü? O seni sarar gider.” Bir ayet-i kerimede de, “Allah’ı severseniz, O da sizi sever!” diye buyrulmaktadır.

Şems-i Tebrizi Hazretlerinin, bu menkibede dile getirmek istediği şudur:

Sevgili, senin canını istemekte değildir. Sen O’na canını verirsen, o Sevgili kiminle muhabbetini dile getirecek? Kiminle kendini yadedecek? Sevgili’nin istediği şey sevgidir. O’na sevgini büyüteceksin, gönlünü vereceksin, o sevgi aşka dönüşecek. Sevgi, aşka dönüştükten sonra, senden kimlik kalkacak ve sende Sevgili kimliğini gösterecek.

Hazreti Mevlana’mız da buyurur ki:

“Aşık ölüdür, aşıktan görünen Maşuktur!”

Aşk, insanı hedefine ulaştıracak en hızlı vasıtadır. Hem hedefe ulaştırır, hem de ulaştırdığı yerde yokluğa erdirir. Nereye sevgini ve aşkını verdiysen, orası sende tecellisini gösterir.

Yine Hazreti Mevlana’mız der:

“Ey Aşık! Benim makamıma geldiğinde, bana Maşuk diye hitab ediyorsun.

Ey Aşık! Aşk ile geldiğinde, ziyaret eden de sensin, ziyaret edilen de sen…”

İşte Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin anlatmak istediği de budur. Sevgili’ne sevgini, aşkını, muhabbetini, gönlünü götürürsen, o Sevgili senden hoşnut olur…

Mevlana ve Şems… (5)

Şems olmak kolay değildir, herkes Şems’i taşıyamaz…

Hazreti Şems, Mevlana’nın putlarını kırmak için onu türlü imtihanlara tabi tutmuştur. 

Bu imtihanlardan herkesçe bilinen bir tanesini dile getireyim… Bir gün Şems Hazretleri, Cenab- ı Mevlana’dan meydandaki bir meyhaneden şarap almasını istiyor. Hazreti Mevlana o güne kadar hiç bir meyhaneye girmemiş, şarap da ağzına koymamış; ama diğer taraftan Şems’e de ikrar vermiş, gitmese olmaz. Kalkıyor Cenab-ı Mevlana meyhanenin yolunu tutuyor, giriyor meyhaneye. Meyhaneci karşısında Mevlana’yı görünce çok şaşırıyor, “Buyrun Mevlana Hazretleri, bir şey mi oldu?” diyor. Hazreti Mevlana, “Şurdan bana bir testi şarap doldurur musun?” diye sıkılarak cevap veriyor. Meyhaneci şaşkınlıklar içinde bir testi şarabı Hazreti Mevlana’ya ikram ediyor. Mevlana şarabı alarak çıkıyor meyhaneden, sokakta kimse onu elinde şarapla görmesin diye de şarabı cübbesinin altına saklıyor ama, tam kalabalık halkın arasından geçerken, testi kayıyor, yere düşüyor ve kırılıyor. Her yer şarap oluyor ve etraftaki halk da bunu görüyor ve aralarında söylenmeye başlıyorlar; biri diyor, “Mevlana şarap mı içiyormuş”, öbürü diyor, “Yazıklar olsun, biz kime inanmışız, kime iman edip sözlerini dinlemişiz!..”

Hazreti Mevlana’nın canı bu duyduklarına çok sıkılıyor, eve dönüyor ve üzüntüden sakalları titreyerek çıkıyor Şems’in karşısına. Hazreti Şems, Mevlana’nın bu halini görünce gülümseyerek soruyor, “Hayırdır Mevlana ne oldu?” Hazreti Mevlana başına gelenleri olduğu gibi anlatıyor. Şems Hazretlerine tabi ki her şey zaten malum, diyor ki, “O şişeyi gayb aleminden ben düşürdüm. Şimdi söyle bana, seni halkın mı sevmesini istersin, yoksa Hakk’ın mı?” Cenab-ı Mevlana, “Hakk’ın sevmesini isterim” diye yanıt veriyor. Bunun üzerine Hazreti Şems şöyle devam ediyor, “Ben de bunu seni halktan uzak etmek için yaptım.”

Hazreti Şems, Mevlana’yı buna benzer daha birçok imtihanlara tutmuştur. Bundan şunu anlamamız gerekir; bir insan putlarını kırmadıktan sonra hakiki kimliğine ulaşamaz. İnsanı bütün güzelliklerden uzak eden küçük aklıdır. Böyle bir kişi kendi aklını beğenir ve başkalarını hor görür.

Cenab-ı Mevlana, Hazreti Şems’in elinde piştikten ve bir güneş gibi parladıktan sonra bakın ne diyor:

“Ey insan! Kusursuz kul bu alemde arama. Kusursuz insan yoktur bu alemde, herkeste bir kusur vardır. İnsanlarla iyi geçinmek istersen, herkesin iyi taraflarına bak, o zaman huzurlu olursun.”

Mevlana ve Şems… (4)

Bir gün Şems-i Tebrizi, Hazreti Mevlana’ya “Neden ışık altında yazıyorsun?” diye sordu. Mevlana bir an Şems’in gözlerinin içine baktı ve “Gözüm karanlıkta görmez, ışık olmadan nasıl yazacağım?” dedi. O zaman, Şems: “Çalış her zerren göz olsun, bırak artık ışığı, ışıksız yaz” diyerek Mevlana’yı aylarca düşünceye soktu. Gün geldi, perde açıldı, o ışık oldu ve karanlıkları aydınlattı.

Gözün görüş alanı sınırlıdır. Kalb gözü açılırsa dünya küçülür, başka alemler görülür.

Hazreti Mevlana, Fihi Ma-Fih adlı eserinde şöyle der: “Şaşarım insanlara; erenler, aşıklar, yeri yurdu olmayan, şekli bulunmayan, neliği niteliği de olmayan aleme, neliksiz niteliksiz alemine nasıl aşık olurlar, nasıl o alemden yardım görürler, güç kuvvet bulurlar, o alemin tesiri altında kalırlar, derler. Halbuki kendileri gece gündüz o aleme girerler. Bir adam bir adamı görür, ondan yardım görür. Bu yardımı onun lütfundan, ihsanından, bilgisinden, anısından, düşünüşünden, onun neşesinden, üzüntüsünden elde eder. Bütün bunlar da mekansızlık alemindedir.

Allah, sesten, harften münezzehtir. Tanrı’nın sözü, harften sesten dışarıdır. Fakat sözünü de, dilediği her harften, her sesten, her dilden akıtır gider. Hani yollarda, saraylarda havuz başlarına taştan bir insan, yahut bir kuş yaparlar; o heykellerin ağızlarından su akar, havuza dökülür. Bütün akıllılar bilirler ki o su, taştan yapılma kuşun ağzından gelmiyor, bir başka yerden geliyor…”

Hazreti Mevlana, iç aleminden zuhur eden bütün ilhamları şu üç söze bağladı: “Hamdım, piştim, yandım.” Yani demek istedi ki: Zahir ilimde hep okudum, çok şey öğrendim, eşi benzeri olmayan güzel bir bilgin oldum ama ben kimdim bilmiyordum, hamdım; Şems’i tanıdım piştim, yani onda olgunlaştım; şimdi Şems uçtu gitti, ben yandım…”

Akıl, pervaneye benzer, sevgiliyse mum gibidir. Pervane, kendini muma vurur, yakar, helak olur gider; fakat pervane de ona derler ki, o yanıştan zarar görse, elemlere düşse bile muma dayanamasın; kendisini atsın-gitsin…

Divan-ı Kebir’inde çok güzel seslenir bizlere Mevlana ve der ki:

“Ey aşık! Hileyi bırak! Aklı terk et, divane ol, divane! Ateşin tam ortasına atıl, adeta gönlüne gir! Pervane ol, pervane!

Kendini yabancı say, kendine yabancı ol! Hem de evini yık, harap et! Sonra gel; aşıklarla, aynı evde otur, onlarla düş, kalk!

Git, gönlünü siniler gibi yedi kere yıka, kinden, nefretten temizlen! Sonra gel aşk şarabına kadeh ol!

Sevgiliye layık olmak için tamamıyla can halini al! Mest olanların yanına gidince sen de mest ol mest!

Güzellerin takdıkları küpelerin sohbet yeri, buluşma yeri onların yanaklarıdır. Güzel yanaklarla, güzel kulaklarla dost olmak istiyorsan; inci tanesi ol, inci tanesi!

Düşüncen nereye giderse seni peşinden sürükler, oraya çeker götürür. Sen düşünceden vazgeç de, kaza ve kader gibi en ileride yürü, en öne geç!

Şehvete kapılmak, heva ve hevese meyl etmek bir kilittir ki, gönüllerimiz onunla kilitlenir. Sen anahtar ol, anahtarın dişi ol!

Mustafa (s.a.v) Hannane direğini okşadı. Sen bir ağaçtan da aşağı değilsin ya, haydi Hannane direği ol, Hannane direği!

Hazreti Süleyman sana; ‘Kuş dilini duy, öğren!’ diyor. Halbuki sen öyle bir tuzaksın ki, kuş senden ürker kaçar, sen tuzak olma, yuva ol, yuva!

Bir güzel sana yüz gösterirse, ona ayna ol, onu içine al, onunla dol! Güzel sana karşı saçlarını yüzer açarsa, sen ona tarak ol, tarak.

Zenginleştin, armağanlara, mallara sahip oldun da bunlara karşılık şükran olarak aşkı verdin. Malı bırak, mal şöyle dursun, sen aşka şükrane olarak kendini ver, kendini.

Bir müddet ateş oldun, rüzgar oldun, su oldun, toprak oldun. Bir müddet de hayvan oldun, hayvanlık aleminde dolaştın. Madem ki, bir müddet can haline geldin, hiç olmazsa sevgiliye layık bir can ol, sevgiliye layık bir can.”

Mevlana ve Şems… (3)

Hazreti Mevlana buyuruyor ki: “Ben bir pergele benzerim. Sol ayağım pergelin dikmesini andırır, sağ ayağım ile de çark atarken yetmişiki milletin gönlünü tavaf ederim.” Bir başka yerde de şöyle diyor: “Ben bir ney’e benzerim, yetmişiki millet sırrını benden dinler.” Mevlana’nın bu sözleri, sıdk-ı bütün bir iman ve teslimiyetle bağlı olduğu Efendisi Şems-i Tebrizi’den gönlüne tecelli edenlerdir. Çünkü Mevlana, tamamen kendisini Şems’de yok etmiş ve O olmuştur.

Mesnevi-i Şerif’inde şöyle der Mevlana…

“Kabe her ne kadar onun lütuf ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi. Allah, Kabe’yi kurdu ama kurdu kuralı ona gitmedi. Halbuki bu eve, benim vücuduma, o ebedi diri olan Allah’dan başka kimse gelmedi. Beni gördün ya, bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin, hakiki Kabe’nin etrafında tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakk’ı benden ayrı sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin.” (Mesnevi, II/2245)

O devrin hükümdarı Alaaddin ve sadrazamları da bir gün Hazreti Mevlana’nın sohbetine teşrif edeceklermiş, fakat daha onlar gelmeden hükümdarın bir dostu gelmiş ve Mevlana’ya şöyle buyurmuş: “Ya Hüdavendigar Mevlana, bugün hükümdar sizin sohbetinize katılacak, ne olur onlara göre bir muhabbet aç.” İşte Mevlana ona şu cevabı vermiş: “Efendiler, sohbet bana ait değildir, sohbet yolcuya aittir. Onların gönülleri okunur ve sohbet onların gönüllerine göre varlığını gösterir. Benim ağzımdan çıkan sözleri hem onlar dinler hem fakir dinlerim.”

Yine Mevlana’ya kulak verelim…

“Onun ruhu Padişahın ruhuyla birdi. Bu ten aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş, tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş arifindir. Çünkü arif, şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.” (Mesnevi, II/1050)

Bir insan teslimiyetli konuştuğu vakit, bu demektir ki, o kişiden dile gelen Hakk’tır. Ve o kişiden madem Hakk sözü dile geliyor, onun bütün sözleri ruha hitab eder; hatta dinleyen kişinin bir buğzu bile olsa o sözleri duyunca kalbi yumuşar, o da söylenenleri can kulağı ile dinler.

Bakın ne güzel söyler Mevlana, Mesnevi-i Şerif’inde…

“Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan… gizli dertlerin tabibi bulunan o erler; muhabbetin, adaletin, rahmetin ta kendisidirler. Onlar, Hakk gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine “Can ve gönülden ettiğin bu yardım için, neden yardım ediyorsun?” denilse ancak ‘Yardım isteyenin gamından, çaresizliğinden’ der. Erin avı merhamettir. İlaç, alemde dertten başka bir şey aramaz. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Su, neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç, sarhoş ol.” (Mesnevi, II/1935)

Mevlana ve Şems… (2)

Hüdavendigar Mevlana buyurur, der ki: “Hazineyi açtılar, hepiniz elbiseler giyin. Mustafa yine geldi iman edin. Dokuz felek ile her felekte bir zaman dönüp dolaştım. Senelerce yıldızlar da, burçlarda devrettim. Bir müddet görünmedim O’nunla idim. Lahutiyette Hakk’a en yakın idim. Ana karnındaki çoçuk gibi gıdamı Hakk’tan aldım. İnsan bir kere doğar, ben bir çok defalar doğdum. Cisim hırkasını giydim işler gördüm. Çok kere bu hırkayı kendi ellerimle yırttım. Geceleri zahitlerle mabedlerde sabahladım. Kafirlerle puthanede putların içinde uyudum. Kıskancın acısı benim. Hastanın şifası benim. Hem bulut, hem yağmurum, çayırlara yağarım. Ey Derviş! Benim eteğime asla fanilik tozu konmadı. Sonsuzluk aleminin bağında ben bol bol gül topladım. Ben sudan, ateşten, inatçı rüzgardan şekle girmiş topraktan değilim. Evlat ben tertemiz nurum. Tebrizli Şems’te yok olmuşum. Eğer beni gördüysen kimseye gördüğünü söyleme.”

İşte insan da bu tas gibi yahut da aktar gibidir. Yahut da aktar dükkanıdır ki orda Allah’ın sıfatlarının hazinelerinden avuç avuç, parça parça şeyler vardır. Bu dünyada, layığınca alış verişte bulunsun diye onları kaplara, taslara koymuşlardır. Duymaktan bir parça, görmekten bir parça söylemekten bir parça akıldan bir parça, kerem ve ihsandan bir parça, bilgiden bir parça şu halde insanlar Allah’ın gezip dolaşan satıcılarıdır. Dönüp dururlar.

“Ben görünen ve görünmeyenim.

Uykudaki göz gibi açığım ve gizliyim.

Varım ve yokum.

Gül suyundaki koku gibi.

Söyleyen ve susanım,

Kitaptaki yazı gibi…”

Mesala gözün aydınlığını görüyorsun ya; o dünyada da bu dünyada da gözler var, bakışlar var, görüşler var; hem de çeşit çeşit. Sana ondan bir örnektir, yolladılar ki dünyayı seyredesin. Yoksa görüş, bu kadar değildir; fakat bundan fazlasına tahammül edemez insan. Kur’an’da, “Hiç bir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın’’ diye buyrulmuştur. Artık bir düşün; bu kadar binlerce yüzyıllar, bunca insanlar geldiler; bu denizde doldular derken gene boşaldılar; bir seyret de gör.

Mevlana ve Şems… (1)

“Ey Tebrizli Şems,

Dinim aşktır benim, senin yüzünü gördüm göreli,

Benim dinim senin yüzünde övünür, ey sevgili…”

Hazreti Mevlana’nın, her zerresi aşktan sarhoştu ve tamamen teslimiyetteydi. Ne dünya ile ne de ahiret ile bir pazarı vardı. Onun pazarı tamamen Allah ileydi. Hüdavendigar Mevlana patlamaya hazır bir volkan gibiydi ve bu patlamayı yapacak bir kıvılcım bekliyordu. İşte Hazreti Şems, Mevlana’nın kıvılcımı oldu. Hüdavendigar Mevlana, Hazreti Şems’in ateşinde öyle bir parladı ki, hem Şems yandı hem de bütün dünya onun muhabbet ateşinin nuruyla aydınlandı.

Hazreti Şems şöyle buyurur ve der ki; “Ben Mevlana’yı bir sefer irşad ettim. O beni sayısız sefer irşad etti.”

Şems-i Tebrizi, Mevlana ile yolları birleşmeden önce şöyle bir münacaatta bulundu: “Allah’ım bana bir mürşit ihsan et, çünkü senin sayısız bilinmeyen kulların var.” Bunun üzerine Cenab-ı Hakk kendisine şöyle seslendi; “Sana öyle birini ihsan edersem bana ne hediye edeceksin?” İşte Şems’in verdiği cevap; “Sana başımı vereceğim.” Cenab-ı Hakk yine seslendi; “Git, Rum diyarında Celaleddin isminde birini ara, onu bulursan, işte aradığın kişi odur.”

Bunun üzerine, bir gün Şems-i Tebrizi Hazretleri Şam’da dolaşırken, Hazreti Mevlana da o sırada Şam’da bulunuyordu, ikisi ilk defa orada karşılaştılar. Şems-i Tebrizi Hazretleri onun aradığı kişi olduğunu hemen anladı ve koşup Cenab-ı Mevlana’nın kolundan tutarak durdurdu ve Mevlana’ya şöyle seslendi; “Ey cihanın sarrafı! Ara beni bul!” Daha sonra Hazreti Şems-i Tebrizi Konya’ya geldi ve bir hana konuk oldu. Handakilere Mevlana’yı sordu. O sırada handa konaklayan birkaç bilgin Mevlana’yı tanıdıklarını söylediler ve şöyle buyurdular; “Cenab-ı Mevlana gibi aramızda bir bilgin daha yoktur. Kendisi katıra biner ve kırk tane bilgin arkasında gider, bunların da hepsi atlara binerler. Ve Mevlana Hazretleri kilise avlularında ve cami avlularında durur ve Allah’ın büyüklüğünden söz eder. Ayrıca sayısız da müftü yetiştirmiştir.” Hazreti Şems-i Tebriz, Peki giyimi nasıldır?” diye sorunca bilginler şöyle cevap verdiler; “Hırkası ipektendir, güzel giyinir, saltanatlıdır.” Bunun üzerine Hazreti Şems biraz durakladı, sonra tekrar sordu; “Peki bu zat buralardan geçer mi?” Bilginler,  “Sabah saatlerinde atların ayak seslerini duyarsan, bil ki geçen odur” diye cevapladılar. Bunun üzerine Hazreti Şems sabahı beklemeye koyuldu ve gün ağarmaya başladığında atların seslerini duyar duymaz cübbesini giydi, tacını taktı ve aşağı indi. Şems-i Tebrizi Hazretlerinin asasında Lavza-i Celal yazıyordu, yani ‘Allah’. Harakiyesinde ise ‘La ilahe illallah Muhammeden Resulullah’ yazıyordu. Cenab-ı Mevlana atının üzerinde karşıdan gelirken, tekrar çıktı karşısına, tuttu atının dizginlerini ve gözlerini Mevlana’ya dikerek, “Ya Mevlana, sana bir sorum var.” dedi. Hazreti Mevlana, Şems’in yüzüne bakar bakmaz onun halinden kim olduğunu okudu ve cevap verdi, “Buyur ya Şems, sorun nedir?” Şems sordu, “Hazreti Muhammed mi daha büyüktür, yoksa Beyazid-i Bestami Veli mi?” Bu soruyu işitince Hazreti Mevlana celali ve cezbeli bir tavırla dedi ki, “Bu ne biçim bir soru?! Tabii ki Hazreti Muhammed daha büyüktür.” Hazreti Şems devam etti, “Peki” dedi, “Hazreti Muhammed Efendimize ‘Allah’a karşı ibadetini yaptın mı?’ diye sorduklarında dedi ki, ‘Yapamadım.’ Aynı soruyu Beyazid-i Bestami Veli’ye sorduklarında, o dedi ‘Yaptım’. Biri dedi ‘Yaptım’ diğeri dedi ‘Yapamadım’, şimdi bunlardan hangisi daha büyük?”

İşte Mevlana Hazretlerinin verdiği cevap;

“Beyazid-i Bestami Veli bir havuzdu, o havuza bir gölün suyu döküldü, havuz taştı ve ‘Hırkamın altında Allah’tan başka bir şey yoktur’ dedi. Hazreti Muhammed ise bir okyanustur, bütün denizler O’na aksa, O taşmak nedir bilmez.”

Hazreti Şems, Cenab-ı Mevlana’dan bu cevabı duyar duymaz başını secdeye vurdu. Hazreti Mevlana atından indi, Şems’in koluna girdi ve tam üç ay boyunca halvet oldular, halvet boyunca sadece üç simitle karınlarını doyurdular. Birbirlerine sayısız manevi inciler döktüler. Ne zaman ki halvetten çıktılar, ikisi de muma dönmüşlerdi…

Hazreti Mevlana ve Sema

Hazreti Mevlana’nın yolundan gidenlerin, aşk yolunu takip edenlerin, içlerindeki ilahı arayanların, hayatlarının her anında yaşadıkları manevi yolculuğun sadece görünen bir ksımıdır sema… Sema, aşıklar için ibadettir, zikirdir. İlahi bir kavuşmadır, vuslattır…

Evrende, atomlardan güneş sistemine, vücutta dolaşan kana kadar herşey dönmektedir. Sema, ruhun olgunlaşarak birliğe ulaştığı ve Allah’a doğru yaptığı manevi bir yolculuk, bir ibadettir. Bu yolculuktan sonra tekrar hayatına ve insanoğluna hizmet etmeğe döner.

Vaktiyle Mevlevihanelerde neyzen, kudümzen, naathan ve ayinhanlar “mutrib” adı verilen müzik grubunu oluştururlardı. Mevlevihanelerde, mutribhanenin önünde semahane yer alır. Semahaneye girişin tam karşısında şeyh postu vardır. Post ile giriş arasında olduğu var sayılan çizgiye “Hatt-ı İstiva” denir. Bu gerçeğe ulaşan birliğe giden en kısa yoldur. Bu çizgiye ayinde şeyhten başka kimse basamaz. Şeyh, Mevlana’yı temsil eder. Post ise en büyük manevi makamdır. Kırmızı rengiyle doğuşu ve var oluşu temsil eder.

Mutrib, semazenler ve ardından şeyh de posttaki yerlerini aldıktan sonra naathan tarafından “Naat-ı Şerif” okunur. Itri Dede’nin bestelediği bu eserle Hazreti Muhammed methedilir. Naat’tan sonra “Kün” (Ol) emrini temsil eden kudüm sesi duyulur. Ardından ney taksimi başlar. Ney, kainata ruh verilmesini temsil eder. Taksim bitince peşrevle birlikte “Devr-i Veled” başlar. Şeyh ve semazenler müziğin temposuyla semahanede üç devir yaparlar. Birinci devir Allah’ın; güneşi, ayı, yıldızları ve bütün cansız varlıkları yaratışını anlatır. İkinci devir nebatatın yaratılışını, üçüncü devir ise hayvanatın yaratılışını anlatır. Semazenler Devr-i Veled sırasında postu geçerken birbirlerine niyaz ederek birbirlerinin gönül kıblesinde secdeye varırlar. Devr-i Veled’ den sonra posttaki yerini alan şeyh, ayinin birinci selamının başlamasıyla hırkalarını çıkaran semazenlerle görüşür ve semazenler semaya girer.

Bu insaniyete doğuşu temsil eder. Semazen, nefsinin ölümünü temsil eden özel bir kıyafet giyer. Sikke mezartaşını, hırka mezarını, tennure de kefeni temsil eder. Semazen meydana girerken elleri omuzunda çapraz olarak bağlıdır. Bu haliyle elife benzer ve Hakk’ın birliğine şehadet eder. Semaya başladıktan sonra sağ el yukarı sol el aşağı dönük olacak şekilde kollarını iki yana açar. Bu, “Hak’tan alır halka saçarız, kendimize birşey maletmeyiz” manasına gelir.

Sema, insanı gerçek varlığa ulaştıran bir araç ve bir can sarhoşluğudur. Semanın ilk devresi alemleri seyretmektir. Hakk’ın büyüklüğüne ve yüceliğine bu yolla ulaşılır. Birinci selamda aşıklar, şüphelerden kurtulur ve Hakk’ın birliğine iman ederler. İkinci selam ise tüm varlığı bu İlahi birlik içinde eritmektir. Üçüncü selamda aşıklar kendilerini arındırıp “oluş” mertebesine ulaşırlar. Dördüncü selamda ise “varlık” içinde “yok” oluşun vuslatına erişilir. Bu selamda şeyh de semaya girer. Hatt-ı İstiva’da semazenlerin ortasında sema eden şeyh sağ eliyle hırkasının yakasını açar, sol eliyle hırkasının iki ucunu tutar. Bu haliyle gönlünü herkese açtığını ifade eder. Ayinin bitiminde yapılan ney taksimiyle şeyh postuna çekilir. Posta vardığında okunan Kur’an-ı Kerim’le ayin sona erer.

Ve böylece yolculuk biter. Fakat aslında bu, Hazreti Mevlana’nın yolundan gidenlerin, aşk yolunu takip edenlerin, içlerindeki ilahi aşkı arayanların, hayatlarının her anında yaşadıkları manevi yolculuğun bir bölümüdür. Yani Hazreti Mevlana’nın sözleriyle:

“Sema’a girdin mi, iki dünyadan da dışarı çıkacaksın;
Sema’ın şu alemi, iki alemden de dışarıdır…”

Hazreti Mevlana ve Mevlevi Kültürü

Mevlevi Kültürü; tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuştur. Hazreti Mevlana, Yaradana gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları Yaradandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir Aşk Piri’dir.

“Denizi bir testiye dökersen ne kadar alır? Bir günün kısmetini…”

İşte deniz nasıl testiye kabın genişliği kadar sığarsa Mevlana da kelime kalıplarına ve bizim idrakimize, istidadımız nisbetinde sığar. Zaten Mevlana en kuvvetli, en üstün idrakin de ötesindedir.

“Aşık ol aşık, aşkı seç ki sen de seçilmiş bir insan olasın” diye seslenir.

Kendi varlığından geçerek Allah’ta fani olmak; yani Allah’a tam bir gönül bağlamak Allah’a giden en kısa yoldur. Gönlünü Hakk’a vermiş bir insanın artık kendi benliği kalmamıştır. Onun her zerresinden işleyen Allah’tır. Böylece o kişi nefsine uyup başkasına zarar verecek kötü işlerde bulunmaz. Allah ahlakına bürünmüştür. Hazreti Muhammed ve Hazreti Mevlana bize bu vasıflarıyla örnek olmuşlardır.

Mevlana cihana sığmayan hudutsuz bir varlıktır. Güzeli, doğruyu, iyiyi, aşkı, hakikati arayanlara müjdeler veren lahudi sestir. Zulmette kalanlara teselli sunan Rahmani sedadır. Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir. İnsana insanı öğretendir. Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

Mevlana büyük bir Hakk aşığıdır. Aşkın efendisidir. Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara;

“Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamiyle bilemezsin” buyurur.

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir pir, bir mürşid olan insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir.

O, hiçbir şeyi inkar etmez, ama her şeyi birleştirir, bütünleştirir ve sevdirir. O kimseyi ayrı görmez; çünkü O, herşeyin Allah’ın zuhur ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu gönlüne ve insan aklına hal olarak yansıtır.

Mevlana, aziz ve yüce bir üstattır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve herşeyi ile yüceliği öğreten bir hal abidesidir. Peygamber’in gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

İnsan yaratılmışların en şereflisidir düsturuyla; her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hazreti Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (3)

Bütün dünyaya, ne din farkı ne mezhep farkı gözetmeksizin hitap eden Mevlana, hepimizden de bu görüşü, bu duyuşu, bu cesareti ister ve bizlere şöyle seslenir:

“Birlik şarabını ver, hepimizi aynı gecede sarhoş et de hepimiz toplanalım,

Görünüşteki ayrılıkları, aykırılıkları bir anda giderelim.

Benliğimizden geçtik mi, su rengini alır, her kabın şekline uyarız.

Biz bir ağacın dallarıyız, hepimiz de kapı yoldaşlarıyız.”

Ona öyle bir aşık gerektir ki kalktı mı her yandan ateşli kıyametler koparsın. Cehennem gibi bir gönül gerektir ki ona, cehennemi unuttursun, yüzlerce denizi yakıp kurutsun. Bir dalgadan bir deniz meydana getirsin, gökleri eline alsın, sıksın, bir mendil gibi buruştursun. Zevalsiz ışığı bir kandil gibi gök kubbeye asakoysun.

Hazreti Mevlana’nın yolu aşk ve edep yoludur. Söylediği şu sözler ile Hakk yolunun tamamen edepten ibaret olduğunu belirtir:

“Efendi! Bilmiş ol ki edep, insanın bedenindeki ruhtur.

Efendi! Edep, Hakk erinin göz ve gönlünün nurudur.

Eğer şeytanın başını ezmek dilersen, aç ve gör, şeytanın katili edeptir.

İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o insan değildir.

İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.

İman nedir diye akıldan sordum. Akıl, kalbimin kulağıma seslenerek

‘İman edeptir’ dedi…

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (2)

Mevlana’ya göre süluk, yani bir tasavvuf yoluna girmek kendini unutmak değil, kendine gelmek, kendini bulmaktır.

Mevlana’ya göre hakikati arayan kişi bunu ancak kendisinde bulabilir ve hakikati kendisinde görebilir. İnsanın dışında bir hakikat yoktur. Kişi nefsani isteklerinden arınıp rahmaniyete önem verirse gün gelir aradığı hakikatin bizzat kendisi olur.

O yüce sultan ise baştan başa hakikatin kendisiydi.

Onun Tanrıya doyumsuzluğu o derecede idi ki meşhur bir şiirinde:

“‘Enel Hak-Ben Hakkım’ kadehinden bir yudum içen sızdı. Şişelerle, küplerle içtim ben, yine de sızmadım ” der.

Hazreti Muhammed’e bağlılığı o derecededir ki o artık O olmuştur.

“Bugün Ahmed benim. Ama dünkü Ahmed değilim” der.

Hazreti Mevlana’ nın gerçeği tekamülü, şiirlerinde safha safha ve büyük bir açıklıkla görülmektedir. Günlük hadiselere kadar her şeyi bizlere söyleyen Hazreti Mevlana,

“Kanlar içine düştüğünü, bir sele kapılıp gitmekte olduğunu, paramparça bir gönülle yıldızlar gibi bütün gece dolanıp durduğunu” söyler.

“Hakikatten bir işarette bulunan Hallac’ı, halkın dara çektiğini; fakat sırlarını duysa Hallac’ın onu dara çekeceğini” bildirir.

“Aşk sofrasına oturup o sofranın tuzuna bandığını, aşkın kendisine boğaz olduğunu, bu sebeple de varlığını bir lokma yapıp yuttuğunu” anlatır.

Şems’in gelişiyle bütün kaygılardan kurtulan, bir şiirinde kendi tabiri ile “Sarığını rehin verip seccadeden bezecek” bir hale düşen Mevlana yine kendi sözleriyle,

“Ercesine adamcasına bir hamle etmiş, bilgiyi vermiş, bilinene erişmiştir.”

Artık, “Toprağı inci haline getirecek, çalgıcıların teflerini altınla dolduracak, susuzlara sakilik edecek, kupkuru toprakta Kevser suları akıtacak, yeryüzünü cennete çevirecek, gamlıları Sultan ve Bey, yüzlerce kiliseyi mescid, yüzlerce darağacını minber yapacak” bir haldedir.

“Buyruğunu bozacak yoktur O’nun. Dilediğini kafir, dilediğini mümin eder O”, “Bir kuldur ki, sahibini azat etmiştir. Daha dün şu alemde doğmuştur ama eski dünyayı bayındır hale getiren O’dur.”

“Kimin hırkasını dikerse o çıplak kalmaz artık. Kime çare olursa, çaresiz hale düşmez o. Kimin mevkii, kimin rütbesi olursa, kimse elinden alamaz o mevkii. İnci haline gelen katı taş, tekrar taş olmaz. Özlem çekenlerin kıblesi kesilen, yıkılmaz.”

Kendisini seveni, ona gönül vermiş canları öyle temin eder.

“Seni bir an bile yalnız bırakmam.

Her an seni biraz daha yüceltir, biraz daha fazla ağırlarım.

And olsun tertemiz zatıma, and olsun saltanatımın güneşine ki,

Seni lütuflarımla yüceltirim.

Yüzünü nurumla nurlandırır, başını on parmağımla kaşırım.”