MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (12)

Her hal kendi içinde başka halleri barındırıyorsa ve her şeyin tek bir varlık olduğunu farz edersek; geçmişi ve geleceğiyle çok hızlı akıp giden bu zaman için, sadece bir yanılsamadan ibarettir, diyebilir miyiz?

Bu devirde, bir saat bir dakika oldu, o kadar hızlı geçiyor ki hayat, gün adeta saat oldu. Gününü nasıl yaşıyorsun, temeli maneviyat olan bir yere bağlılığın, sevgin var mı? Maddeye ait her şey fanidir. Kişi bir Hakk ehline yüz tutup, oaraya gönlünü bağlar, orayala yaşamını sürdürürse, onun yaşamı boşa gitmemiş olur. Hakk’la yola çıkmış, Hakk’la yürüyor, Hakk’la konuşuyor. Onun her şeyi maneviyat zenginliği ile doludur ama maddeyi gönlüne koyarsa, o anda sıkıntı, gam, kasavet, hüzün başlar. Çünkü Allah’ın dışında her şey fani.

Misal olarak, bin kişi olsak, hepimiz sıdkı bütün imanla bir yere bağlanırsak, sayıda kalabalık görünürüz ama manada bir sayılırız. Çay demlikte bir kapta idi, bardaklara konulunca çok görülür. Her birine sorsak, ne içiyorsun? diye “çay” der. Yani gönlün nerede? Hakk’ta, demektir bu… Sonuç nedir? Hepimizin gönlü Hakk’ta, hepimiz Hakk olduk.

Bu beden bir testidir, yolun sonunda da sonsuz güzelliklerle dolu bir okyanus var. Testi kırılınca, vücuttaki ruh, su misali, gider hedefine ulaşır. Fakat hiç Allah’ı zikretmeden, hep dünya muhabbetleri ile ömür geçirilirse, testi kırılınca, o su toprağa gider. Toprağa gidince ayak altı olur, yani bütün ömrü zayi olmuş olur.

Hazreti Mevlana, şöyle buyurur ve bizlere sorar: “Ey insan! Sen dört anasırın sahibisin. Birincisi anasır, vücudundaki hararet, güneşe ait. İkinci anasır, vücudundaki hava, semavata ait. Üçüncü anasır, vücudundaki su, okyanusa ait. Dördücü anasır, deri ile kemik, o da toprağa ait. Bir gün gelecek bu dördü aslına gidecek, peki sen nereye gideceksin?”
Bu alemde neyi temsil ettiysen, gidişin de orayadır. Hakk’ı temsil edersen, gam yeme, dünya durdukça bakisin. Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana gibi diğer bütün üstadlar hepsi sevenlerine gittiler. Kendilerini insanlara kazandırmak için çalıştılar ve ölüm onlardan gitti. Aklını kullanmayıp, kendini insanlara kazandırmayanlar, ömürlerini boşa geçirirler. Her şeyi kusursuz yapmaya çalış, sonra iman ettiğin yere teslim ol. Seni nereye götüreceğini artık o bilir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (11)

Bizim bir müşkülümüz olduğunda size danışırız. Bize çeşitli yollar gösterirsiniz ve sonra da dersiniz ki: “Allah gönlüne göre versin.” Dualarımız kabul olmadığı zaman Allah gönlümüze göre vermiyor mu? Yoksa gönlümüzün ne istediğini biz mi bilmiyoruz?

Bu sözü her zaman söyler, Allah gönlünüze göre versin, derim. Gönül tam manasıyla, sıdkı bütün imanla bağlı ise o kişi yavaş yavaş muradına erer. Verdiğimiz reçete bir kenara atılır, gönül de başka yerdeyse, muradı da başka yere gider. Gönül temizse kişi muradına erer.

Şimdi duaya gelelim… Duanın kabul olması için temiz bir kalb lazım.
Bir gün miskinin biri Hazreti Ali’nin yanına gelerek: “Ya Ali, çoluk çocuğum üç gündür aç, ne olur bana bir yardımda bulun” der.
Hazreti Ali, yerden bir avuç toprak alınca miskin, Ali beni boş çevirmemek için toprak ikram edecek, diye düşünür. Hazreti Ali içinden duada bulunarak elini uzatır, toprak miskinin eline düşer düşmez altın olur. Miskinin gözleri fal taşı gibi açılır.
“Ya Ali, ilerde yine böyle bir sıkıntıya düşersem seni rahatsız etmeyeyim, bir avuç toprak alıp okuyayım, altın olsun. Bana o duaları söyler misin?”
“Tabi söylerim, üç İhlas bir Fatiha okudum, sonra da Hu çektim.”
Miskin, “Aaa! Ne kadar kolay duaymış” der ve hemen yerden bir avuç toprak alarak, üç İhlas bir Fatiha okur ve Hu çeker, fakat toprak altın olmaz.
“Ya Ali, okudum, Hu da çektim, ama toprak altın olmadı.”
“Olmaz kardeşim, olması için gerek ki sana kalbimi de vereyim…”

Duanın kabul olması için, kalb temizliği ister, Onun kapısında ağlamak sızlamak ister; yalnız dille söylemekle olmaz. Allah, diye içten bir bağırsan, O duymaz mı? Gönüllerimizde temizlik yok ki, istekler olmuyor. Ehli değil ise vermiyor.

Allah’tan ümit kesilmez, O’na isyanla çıkılmaz. Gönüller temiz ve saf olursa, istekler olur. Kendimizi temizlemek için çok çalışmamız lazım ki, o güzellikler bizlerden de tecelli etsin. Bazıları bir sürü karmakarışık işlerdedir. Bir şey söylersen, “Onun kalbini Allah bilir, kulla Allah’ın arasına girilmez” derler. Kişilerin yaşamı, hareketi görünüyor. Haksız kişiler, kulla Allah’ın işine karışılmaz, diyemez. Eğer hiçbir menfaat beklemeden bütün insanlara hizmet ediyorsa onun işine karışma, onunla Hakk arasında bir iş vardır. Kendini en güzel yine kişi kendisi bilir. Kendi hatamızı yine kendimiz biliriz, bu beden örtüdür.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (10)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mesnevi’de bir hikayede, “Allah erleri bize benzerler ama onları tanımak zordur” diyor. Bir Allah erini gördüğümüzde nasıl tanıyacağız?

Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Nasıl belli olacak? Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda, oradan anlarız. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Allah’ı insanın dışında uzakta tutmaz, daima birleştirir. Buradan belli olur.

1987’de acizane Konya’da Hazreti Mevlana’yı temsil etmek fakire nasib oldu. Günde iki defa, kalabalık bir mutrib ve çok sayıda semazen ile Şeb-i Arus’da ayin açtık. Her taraftan gönüllüleri çağırdık. Türkler de dahil olmak üzere her milletten insanı misafir ettik. Ayin sonrasında da konakladığımız otelin lobisinde geç saatlere kadar oturduk, onların sorularını cevapladık.
“Ne yaparsak yapalım, beş vakit namaz da kılsak, tam manasıyla ibadet edemiyoruz. Düşününce sırat köprüsünden düşüyoruz, hatalardan kurtulamıyoruz. Bunun çözümü nedir, Allah insanlara ceza verir mi?” diye sordular.
Camiye, kiliseye göre mi, yoksa Mevlana’ya göre mi cevap vermemi istersiniz? dedim. “Mevlana’nın dilinden cevap istiyoruz” dediler.
Mevlana diyor ki: “Allah, kulunun bir kılı ağarsa, Allah onu cezalamaktan münezzehtir. Çünkü ceddim Hazreti Muhammed, Miraç ettiği zaman Cenab-ı Allah’ı onyedi yaşında Şabb-u Emre sıfatında gördü. Allah, onyedi yaşında namütenahi güzellikte bir ben-i adem sıfatında göründü. Ceza vermekten münezzehtir!” diyor.
Misal olarak; kişi doksan yıl yaşadı, son nefesine kadar nefsi arzularından hiç nadim olamadan o hali ile vefat etti ise, ibtidada hocaların söylediği gibi, esafiline gider. Yani kendi kendini ruhi cezaya, cehenneme atar. Burada Hakk üzülür. O kendi kendini cezaya attı. Bu neye benzer? Ana-baba, evladından şefkatini esirgemez, hep nadim olmasını bekler. Ana-babada bu şefkat, bu rahmet varsa, Allah baştan aşağı hep rahmettir. Onun rahmeti Hazreti Muhammed’de tecelli etmiştir. Siz düşünün, eğer kötü huylarınız varsa, onları yavaş yavaş Hakk’ın bir dostuyla, onun güzel huylarıyla güzelleştirin.

Sizlere yine Hazreti Muhammed Efendimizden bir misal vereyim: Bir gün Hazreti Muhammed, sahabesi ile otururken içlerinden biri, “Ya Resulallah, dünya ateşinin, cehennemin ancak bir zerresi olduğunu buyuruyorsunuz. Ne kadar dikkat edersek edelim hatasız zamanımız geçmiyor. Bizim halimiz ne olacak?” diye sormuş.
O sırada bir hanım dört yaşında çocuğuyla oradan geçiyormuş.
“Efendi, bu kadın çocuğunun ateşte yanmasına razı mıdır?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Ana şefkat doludur. Çocuğu ateşe düşerse kurtarmak için kendini ateşe atar.”
“Annede bu kadar şefkat varsa, Allah baştan aşağı şefkattir. Kişi Allah’a uymazsa, kendini ateşlere atar.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (9)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Bazen aklımızla bazen de kalbimizle kararlar alıyoruz. Her hangi bir karar alırken aklımızla mı, kalbimizle mi almalıyız?

Mevlana’mız, bir iş yapmaya kalkıştığın zaman, istersen bin kiiye danış, işi yapacağın an kalbine danış, diyor. Kalpteki ses üstündür. Oradan güzel bir ses gelirse o sese uy. Akıl yenilebilir ama kalb yenilmez, orası tevhid yeridir. Oraya biraz kulak verirsen; Allah, Allah, Allah… diye daima tevhidde olduğunu duyarsın. Akıl her yerde gezer, kalb ise bir yerde durmuş, zikrini yapar. Hele o kalbe güzel bir Dost koymuşsan, hiç yenilmezsin.
Kalbinin sesini dinleyeceksin. Hazreti Muhammed, kimsenin aklıyla yola çıkmadı.
Misal, bir iş yapılacağı zaman sahabeye anlatır, fikirlerini dinlerdi. Daha sonra kendi düşüncesini söylediği zaman sahabe onun parlak düşüncesine hayran olur, o yönde hareket ederdi. Çünkü Hazreti Muhammed hep tefekkürdeydi, hep kalbinin sesini dinlerdi.
Hazreti Muhammed’e Nebi olmadan önce toplum tarafından Emin ismi verildi. Yani onun söylediği bütün sözler suret bulacaktır, emin olun, demek istediler. Hazreti Muhammed’in o güzel aklı, Cebrail (as) ismini almıştır. Hocalarımızın, “Hazreti Muhammed’e Cebrail vasıtasıyla, Cenab-ı Allah Kur’an-ın Kerim’i indirdi” diye anlattıkları, o en büyük melek Cebrail, insanın başındaki akıldır. Eğer akıl, güzel bir yerden aşı almışsa, insanı çok güzel yerlere götürür, almamışsa neuzübillah isyanlara düşürür. Onun için Hazreti Muhammed kimsenin eserini okumadı, kimseden akıl almadı, kendi iç duygularıyla Yaratıcıyı kendinde buldu ve hep oradan söz etti.
Allah, insanı bu kadar mukaddes kılmış, cihana hakim kılmış, kendisine temsilci seçmiş. İnsan kişiliğini bulursa hatalara düşmez. Çünkü o Yaratıcı, o Allah, kendi dışında aramaz. O, senin içinde…

Ne güzel buyuruyor Yüce Mevlana ve diyor ki:

“Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma!
Kendini yaratandan uzak düşen kişinin işi yolunda, uygun olur mu?
Benim gözümle neşelenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevi zevkden ötürü mahmurlaşır.
İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevi güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur…”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (8)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Kader nedir?

Bir insan bilinçsiz hizmetlere kalkışır, o hizmetler suret bulmaz da kayba giderse, “Şans yaver gitmedi, kader böyleymiş kaybettim” diyerek kadere yükler ve oradan teselli bulur.
Bir Veliye kader işlemez. Çünkü o Hakk’la Hakk olmuştur. Allah’a kanun, kader işlemez. O, her yerde özgür, her yerde galiptir. Kişi batıl inançlarla yola çıktı mı en sonunda kaderi ortaya çıkarır. Kader toplumda geçerli ama maneviyatta geçerli değildir. Allah sayısız nimet ihsan etti. Bütün nimetlerden en üstün nimet olarak akıl verdi, onu da başa koydu. Bir insan cüz’i akılla yola çıkarsa her zaman hüzünlere, kaygılara düşebilir. Fakat araştırır, Allah’ın bir dostuna el uzatır, onu etüd ederek onun kişiliğini öğrenip oraya gönül verir, orayla aklını büyütürse, bu kişinin hayatı daima huzur içinde geçer. Bir yere muhabbet vermek, oraya kendini bırakmak lazım. Eğer öyle güzel bir yer bulur da oraya temiz bir gönülle bağlanmazsa, ömrünün sonuna kadar oraya gitse de yararlanamaz, boşuna gelip, gider. Bu yol, hırkada taçta değildir. Kişinin temiz gönlüne bakar. Kişi kendi benliğinde, küçük akılda kalırsa, her zaman üzülmeye, sıkılmaya mahkumdur.
Nitekim Hazreti Mevlana, Mesnevi-i Şerif’inde şöyle buyurmaktadır:

“Kaza ve kader, bizi azaba düşürse o huy, bizim o güzel tabiatımız nasıl olur da değişiverir?
Yoksul olduysam bile nasıl olurda yoksulca hareket ederim? Elbisem eskidiyse ben yeniyim…”

Aklın en büyüğü Hazreti Muhammed’de, o Akl-ı Küll. Bütün Evliyaullah orayla akıllarını büyüttüler ve sevilerek kendilerini kazandırdılar. Ne güzel isimleri var, Evliya… Peygamberler, Evliyalar yaratıcıda kendilerini fani kıldılar, daima güler yüzlü oldular, dilleri tatlı, bakışları hoş oldu. Cemaatleri onları dinleyerek huzura kavuştu.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (7)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana’nın insana bakışı nasıldır? (devam)

Yunus Emre’ye sormuşlar:
“Ey Yunus! Sen bu dünyaya ne için geldin?”
“Ben bu dünyaya Allah’ı yad etmeye geldim.”
“Allah’ı yad edersen eline ne geçecek?”
“Bir gün gelecek dünya ömrüm bitecek. Madem ki sevgim ve gönlüm Allah’a sunulmuş, bu ruhum bedenden çıktıktan sonra Allah’a gidecektir. Allah anıldıkça ben de anılacağım. Çünkü O’na yöneldim, O’ndan söz ettim, O’nu yaşattım, O’nunla yaşadım.”

Sevgisini, gönlünü, her şeyini Allah’a verdiği için, Allah’la bütünleşti. Yunus, yaşamı boyunca, Allah’a onsekizbin beyit yazarak Divan’ın da çok güzel bir dil döktü. Cenab-ı Hakk, Yunus’dan o kadar güzel işledi ki, bir yerde Hakk, Yunus ismini aldı.
İnsan, dünyada yaratılmışların en şereflisi, Allah’ın elçisidir. İnsandan daha yüce, daha güzel bir varlık yoktur. İnsan, Allah’tan konuşursa, eşref sahibidir. Öbürünün de bedeni mukaddestir ama hiç Allah’tan konuşmaz, hep nefsinde yaşar ise, neuzübillah hayvan ondan daha mazlum kalır.

Hazreti Mevlana’nın o kadar geniş bir görüşü, bakışı var ki, ateisti bile çağırıyor. Allah’ı inkar eden ateisti, Allah’ı tasdiklemiş sayıyor. Neden? Allah var ki, yok der, diyor. Allah’ı inkar etmek, öncelikle insanın kendisini inkar etmesidir. Allah yoksa, sen de yoksun. Ben varım işte konuşuyorum, derse; o zaman Allah da var. Göz, kulak, vücudumuzdaki bütün organların hepsi O’nun kudretiyle diri. Madem inkar ediyorsun, öyleyse yaşlanma, hastalanma, ölme… hep genç kal. Elinde değil, hastalanıyorsun, yaşlanıyorsun, ölüyorsun. Demek ki bir kudret var, başka yerden kendini yeniliyor, senin devrin bitiyor. Bilinçsiz yaşayanın, diyor Mevlana, ömrü boşa gider. Kabule den kişi hem gönlünde, hem gözünde büyütüp Allah’la yola çıkarsa, korkular biter. Hiçbir ayet senin dışına okunmamıştır. Tekbir çektiğin zaman, kimin kudreti ilahisi ile senden o ses çıktı? Allah’ın… “Allahü ekber” dediğin zaman, senden sanadır bu tekbir, sanma ki başkasına sesleniyor, o seni diri tutan kudret sahibi Yaratıcı… O, kendi büyüklüğünü senden konuşuyor. Neden kişiliğini yakalamıyorsun? Ayetleri okuyorsun, namazda rükuda “Subhane Rabbiyel azim” diyorsun, sonra “Semi Allahü limen hamideh” diyorsun… Allah görücü, Allah işitici diyorsun; görüyor, işitiyor, konuşuyorsun… Secdeye kapanıyorsun, “Subhane Rabbiyel ala” diyorsun; secdede ikrar veriyorsun O’nun güzelliğine… ama O ayrı, sen ayrı sanıyorsun. Benimse bu güzellikleri kendinde, secdeden öyle kaldır başını. Yakala o güzellikleri, güzel bir insan olarak çık topluma. O’nun nuruyla bak insanlara, O’nun tatlı diliyle konuş insanlarla, sen de güzel bir insan ol, Allah ile yaşa, Allah’ı yaşat…

Hazreti Mevlana’ya göre insan…

Hazreti Mevlana’da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir birleştiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaşamak için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:

“Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir. Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur. Şekil ve cisim bizden vücuda geldi. Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil.”

Hazreti Mevlana, varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan Hakk’ın gözü ve aynasıdır.

Hazreti Mevlana şöyle seslenir:

“Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki alemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgardan başka nedir?”

Yüce Hüdavendigar “Mümin müminin aynasıdır” hadisini açıklarken şöyle konuşur:

“Tanrı’nın adlarından biri de el-mümin’dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek,Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.” O halde Hakk’ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlana şöyle seslenir:

“Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”

“Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu. Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Alemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende, sen her şeysin…”

İnsanın bu şerefi bedava değildir. Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlana’nın kavgası eşyaya boyun eğen insanı, eşyayı boyun eğdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.

İnsan, ne olduğunu anlamak için nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlana’ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir.

“Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne kabe olur.”

Mevlana yine bir beyitinde:

“Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; O da senden ibaret.”

İnsan geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır.

“Ademoğlu dediğin, dünya sandığına konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün.”

“İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikayelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.”

Din, dil, ırk ayrımı yapmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana’nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. O’na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur.

Dolayısıyla maddi alemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.

Hazreti Mevlana aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm aleme vermiştir.

Mesnevi’sinde, “Kadın bir nurdur sevgili değil, kadın yaratıcıdır yaratılmış değil…” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak belirtmiştir.

Hazreti Mevlana öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.

En güzel görüş Mevlana’nın nazarıyla beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana’nın konservatuarında ahenkleşmiş, beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş, en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana, kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde yetiştiren bir “İnsanlık üniversitesidir”.