MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (195)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Cenab-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de buyuruyor ki: “Bu Kur’an gizli kitabın içindedir.” Ayşe Validemiz de Peygamber Efendimiz için diyor ki: “O, yürüyen Kur’an idi.” Yani canlı Kur’an idi. Bizler Kur’an’ı biliyoruz, fakat bu ayette Kur’an’ın gizli bir kitap içinde saklanmış olduğu söyleniyor, bu ne demektir?

Kur’an-ı Kerim rafta dururken, isterse yıllarca dursun, oradan dile gelmez. Kur’an-ı Kerim ancak insanla dile gelir.

Şimdi ayette söylendiği gibi, Kur’an’ın içinde bir gizli kitap var. Bu gizli kitaptan maksat, kimin hitap ettiğidir. Yani Hazreti Muhammed Efendimiz, insanlara hitap ederken hep o içindeki gizli kitaptan konuşmuştur. Onun her zerresinden Allah işlemiştir.

“Ova, baştanbaşa altınla, para ile dolu olsa hiç kimse, Allah’ın izni olmadıkça bir arpa bile alamaz. Tutulmadan, kekelemeden yüzlerce kitap okusan Allah takdir etmediyse aklında hiçbir şey kalmaz. Fakat Allah’a kulluk edersen bir kitap bile okumadan yeninden, yakandan duyulmadık bilgiler bulursun.” (Mesnevi, VI/1930)

Hazreti Muhammed Efendimiz, nefsine ıstırap vermek için akşamları yatsı namazından sonra sol ayağı üzerinde dururdu. Sol ayağı yorulunca sağ ayağı üzerinde durmaya devam ederdi. Bir gün, iki gün, beş gün, derken bir akşam yine bu şekilde nefsine ıstırap verdiği sırada Allah’tan bir nida geldi: “Habibim, hani sen beni çok seviyordun?” Hazreti Muhammed cevap verdi: “Evet çok seviyorum.” “Peki o zaman neden bana ıstırap veriyorsun?” Peygamber Efendimiz şaşırarak, “Ben sana nasıl ıstırap verebilirim Allah’ım?” dedi. Cenab-ı Allah seslendi: “Sen sol ayağın üzerinde duruyorsun ya, senin her zerrende ben varım, sen yorulduğun zaman aslında ben yoruluyorum. Sen beni çok sevmektesin ama böyle yapmakla da bana ıstırap vermektesin.” 

“Güneşte mahvolan zerrenin savaşı, vasıftan, hesaptan dışarıdır. Zerrenin kendisi de, nefesi de mahvoldu mu artık onun savaşı, ancak güneşin savaşıdır. Onun kendiliğinden hareketi de kalmamıştır, duruşu da. Neden? “Biz Allah’a dönenleriz” sırrından. Biz, kendimizden geçip senin denizine döndük. Asıldan süt içtik, geliştik. Ey gulyabaniye aldanıp yolun ferilerine dalan, ey usulsüz kişi, sen asıllardan az bahset.” (Mesnevi, VI/40)

Eğer bizler de mürşidimiz vasıtasıyla Hazreti Muhammed Efendimizi kendimize bende etmeye yola koyulursak haliyle o da bizim kitabımız olur. Zaten bizler de burada içimizdeki o kitaptan konuşuyoruz; yani O ne buyurursa sizlere öyle hitab ediyoruz. Genelde sohbetler akıla hitab eder, fakat bizim sohbetlerimiz hem akıla hem de gönüle hitap eder.

“Ne hoştur Mesih’in hiç eksilmeyen sofrası, ne hoştur Meryem’in bağsız, bahçesiz yetişen meyvesi. Kamil erin canından kopup gelen mucizeler, talibin canına, gönlüne hayat gibi tesir eder. Mucize denizdir, nakıs kişiyse karada yaşayan kuş. Suda yaşayan kuş, helâk olmadan emindir.” (Mesnevi, VI/1307)

  • 393
    Shares

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (194)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Cenab-ı Mevlana, Divan-ı Kebir’de şöyle bir dil sarfediyor: “Evliyalar, kendilerinden fani ve Allah ile bakidirler. Şurası da bir gariptir ki, onlar hem yokturlar hem vardırlar.” Cenab-ı Mevlana’nın bu beyitlerinde belirtmiş olduğu “hem var hem yok” nasıl oluyor?

Evliyaullah, selam olsun üzerlerine, hem yokturlar hem vardırlar. Evliyaullah’ın bütün varlığı Allah’tandır, kendilerinden değildir. Onlar, kendilerini Allah’ta yok etmişlerdir ve onlarda varlık olan Hakk’ın kendisidir. Çünkü kemalata eren bir insan, irfan mertebesine ulaştı mı, eğer bir şey dilerse, onun bu dileği kendisinin dileği değil, Allah’ın dileğidir.

“Allah buyurdu ki: Bu mağlup, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmuş değildir, iyice anlayın bunu! Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en iyisi, en ulusu olmuştur. O, Allah sıfatlarına nispetle yoktur… fakat hakikatte ona yoklukta bir varlık vardır. Bütün ruhlar onun tedbirindedir… bütün suretler onun hükmündedir.” (Mesnevi, IV/397)

Cenab-ı Mevlana şöyle buyurur: “Her kim, ben Allah’a kulluk ediyorum, der ise, bu söz tamamen ikiliğe düşmektir.” Mevlana’ya bunun nedenini sorduklarında ise onlara şu cevabı verir: “Ey kul, sendeki kudret kime ait?” “Allah’a” “O zaman hem o hem sen, bu nasıl olabilir? Desene, hakikatte senden kulluk eden yine kendisi…”

“Hâşa… o padişaha, padişahlıkta kimse şerik olamaz. Mülk ve devlette tektir, eşi yok. Kullarına ondan başka başbuğ yoktur. Halkına ondan başka kimse sahip değildir. helake düşmüş kişiden başka kimse ona şeriklik davasına kalkışamaz. Beni nakşeden, bana bu sureti veren odur; nakkaşım odur benim… başkası bu davaya kalkışırsa zalimdir.” (Mesnevi, IV/2324)

Bu nedenle teslimiyette olan bir kişi tamamen yokluktadır, ondan varlığını gösteren de teslim olduğu yerdir, yani ondan Hakk dile gelmektedir, varlık olan Allah’tır, kişiye ait hiçbir şey yoktur.

“Kendinden geçen fanidir, kurtulmuştur… ebedi olarak emniyet bucağında oturur. Sureti fanidir; o bir ayna kesilmiştir… o aynada başkalarının yüzünden gayrı bir şey görünmez. Tuh der tükürürsen kendi yüzüne tükürmüş olursun… aynaya vurursan yine kendine vurursun. Orada çirkin bir surat görürsen gördüğünde sensin… İsa ve Meryem’i görürsen yine gördüklerin senden ibarettir. O ne budur, ne o… her şeyden arı durudur… yalnız senin önüne senin suretini kor. Söz buraya gelince dudak yumuldu… kalem buraya gelince kırıldı, durdu!” (Mesnevi, IV/2139)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE…(193)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Cenab-ı Mevlana buyuruyor ki: “Bizim bir ayağımız şeriatta sabittir, diğer ayağımız ise bir pergel misali yetmişiki milleti dolaşmaktadır, sizler o yetmişiki milletin sırrını bizden dinleyin…” Cenab-ı Mevlana’nın bu sözleri çok büyük bir özgüven duygusunun eserleridir. Mevlana’nın bu özgüveni nereden gelmektedir?

Cenab-ı Mevlana buyuruyor: “Ben bir pergele benzerim. Sol ayağım pergelin dikmesini andırır, sağ ayağım ile de çark atarken yetmişiki milletin gönlünü tavaf ederim.” Bir başka yerde de şöyle diyor: “Ben bir ney’e benzerim, yetmişiki millet sırrını benden dinler.” Cenab-ı Mevlana’nın bu sözleri, sıdk-ı bütün bir iman ve teslimiyetle bağlı olduğu Efendisi Şems-i Tebrizi’den gönlüne tecelli edenlerdir. Çünkü Mevlana, tamamen kendisini Şems’de yok etmiş ve O olmuştur.

“Kabe her ne kadar onun lütuf ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi. Allah, Kabe’yi kurdu ama kurdu kuralı ona gitmedi. Halbuki bu eve, benim vücuduma, o ebedi diri olan Allah’dan başka kimse gelmedi. Beni gördün ya, bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin, hakiki Kabe’nin etrafında tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakk’ı benden ayrı sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin.” (Mesnevi, II/2245)

O devrin hükümdarı Alaaddin ve sadrazamları da bir gün Cenab-ı Mevlana’nın sohbetine teşrif edeceklermiş, fakat daha onlar gelmeden hükümdarın bir dostu gelmiş ve Mevlana’ya şöyle buyurmuş: “Ya Hüdavendigar Mevlana, bugün hükümdar sizin sohbetinize katılacak, ne olur onlara göre bir muhabbet aç.” İşte Mevlana ona şu cevabı vermiş: “Efendiler, sohbet bana ait değildir, sohbet yolcuya aittir. Onların gönülleri okunur ve sohbet onların gönüllerine göre varlığını gösterir. Benim ağzımdan çıkan sözleri hem onlar dinler hem fakir dinlerim.”

“Onun ruhu Padişahın ruhiyle birdi. Bu ten aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş, tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş, arifindir. Çünkü arif, şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.” (Mesnevi, II/1050)

Bir insan teslimiyetli konuştuğu vakit, bu demektir ki, o kişiden Allah konuşuyor. Ve madem Allah konuşuyor, ona kimse karşı gelemez; hatta dinleyen kişinin bir buğzu bile olsa o sözleri duyunca kalbi yumuşar, o da söylenenleri can kulağı ile dinler.

“Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan… gizli dertlerin tabibi bulunan o erler; muhabbetin, adaletin, rahmetin ta kendisidirler. Onlar, Hakk gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine ‘Can ve gönülden ettiğin bu yardım için, neden yardım ediyorsun?’ denilse ancak ‘Yardım isteyenin gamından, çaresizliğinden’ der. Erin avı merhamettir. İlaç, alemde dertten başka bir şey aramaz. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Su, neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç, sarhoş ol.” (Mesnevi, II/1935)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (192)

Öyle bir zaman geliyor ki, insan hoşgörüsünü kaybedebiliyor ve buyurduğunuz gibi herkesi sevgiyle kucaklayamayabiliyor. Bu gibi durumlarda ne yapmamız lazım?

Hazreti Pir Mevlana, hoşgörüsü ve hilmi ile hısımlarının dil uzatmalarına, sataşmalarına hiçbir zaman karşılık vermemiştir. Kemal içinde kemaldir. Peygamberler, Veliler hep bu anlayıştadır. Eğer sizler, Hazreti Muhammed Efendimizin davranışlarını benimsemez, bildiğiniz gibi davranırsanız O’nu incitmiş olursunuz. O’nu incitmek Hakk’ı incitmek demektir. Peki, ne olur incinirse? Yüce Pir Mevlana diyor ki: “Minareden düş parçan bulunur, ama bir Hakk dostunun gönlünden düşmeye gör, tek bir parçan bulunmaz.”

“Güneşin doğduğu yer, kapkara bir burçtur. Bizim güneşimizse doğu yerlerinden dışarıdır! Onun doğduğu yer, zerrelerine nispetle doğu yeridir. Halbuki zatı ne doğar, ne dolunur! Onun arta kalan zerreleri olan bizler de iki cihanda gölgesiz bir güneşiz. Ne şaşılacak şey! Böyle olduğu halde yine Şems’in etrafında dönüp dolaşmaktayım. Buna sebep de yine Şems’in ışığı, aydınlığı! Şems, hem sebepleri, vesileleri meydana getirmede, hem de sebepler, vesileler ona erişememekte! Yüz binlerce defa ümidimi kestim. Kimden mi? Şems’ten. Buna inanır mısınız? Ben güneşten ümidimi keseyim, balık suya sabretsin! Bu sözüme inanma sakın! Ümitsizliğe düşersem ümitsizliğim de güneşin işidir, onun tecellisidir ey Hasan!” (Mesnevi, II/1107)

Size yapılan kötülüklere, verilen zararlara nefs hemen karşılık vermek ister. Ama bu davranış sizleri, karşınızdakinin seviyesine çekerken, manen geriletir, mahkumiyete sürükler. Bunun idrakinde olan kişi aynı yanlışı tekrar yapmaz. Hatta kendisinin kusurunu düzeltmesine vesile olduğu için bu tecrübeden memnuniyet duyar. Onun için her şeye rağmen sevmek, hoşgörmek, affetmek gerekir. İnsan kendi inançlarına bağlı olmakla birlikte, kendisinden farklı duygu, düşünce ve davranışları da olgunlukla karşılamalı, onları yargılamadan kabul edebilmelidir.

“Akılların aydınlığı, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle bir doğanım ki Hüma bile bana hayran olur. Baykuş kim oluyor ki sırımı bilsin. Padişah, benim kurtulmam için zindanı açtı, yüz binlerce mahpusu azad etti. Bir zamancağız beni baykuşlara hemdem etti de benim yüzümden baykuşları doğanlaştırdı. Ne mutlu o doğana ki uçuşuma uyar; talihi yâr olur da sırrımı anlar. Bana yapışın da doğan olun, baykuşsanız bile doğanlaşın! Böyle bir padişaha sevgili olan nereye düşerse, düşsün, nasıl olur da garip olur.? Padişah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasız kalmaz. Ben mülk sahibiyim, başkasının sofrasına oturup yemeğini yemiyorum. Padişah, uzaktan benim davulumu çalmakta, nöbetimi vurmakta. Benim davulumu döven ‘İrcii’ sesidir. Benimle davaya girişenlerin rağmine şahidim, Allah’dır.” (Mesnevi, II/1160)

Bütün Peygamberler sevgi sunmayı, şefkatle kucaklamayı nasihat etmişlerdir. Nimetlerin en büyüğü akıldır. Aklını kullanır, dilini hoş tutarsan mesele kalmaz. Bunun aksi davranışlar insan olana yakışmaz. O zaman güneş görmemiş ham meyve olarak kalırsın. Konuşurken ağzımızdan çıkacak her sözü, Muhakeme-i Kübradan geçirmemiz lazım. Sarfettiğin sözler senin kulağına hoş geliyor mu, geliyor ise başkalarına da hoş gelir, ikram et. Eğer kırıcı olacaksan, tenkit edeceksen hiç konuşma. Malum; söz gümüşse, sükut altındır.

“Cins oluş, sade şekil ve zat bakımından değildir. Su, nebatta toprağın cinsinden sayılır. Rüzgar, ateşi yaktığı, yanmasına yardım ettiği için rüzgârın cinsi demektir. Nihayet şarap, tabiata neşe verdiğinden onun cinsidir. Cinsimiz, padişah cinsinden olmadığı için varlığımız onun varlığına büründü, yok oldu. Varlığımız kalmayınca da tek olarak onun varlığı kaldı. Ben onun atının ayağı önünde toz gibiyim, toz gibi! Can da, canın nişaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi var. Bu izi bulmak için ayağı altında toprak ol ki başı dik kişilerin tacı olasın.” (Mesnevi, II/1171)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (191)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Allah’a giden yol, yokluk yoludur diyorsunuz, ama Mevlevilikte de sikke, hırka ve tennure var, yani bunlar insana benlik ve gurur vermiyor mu, bunu açıklar mısınız?

Mevlevilikte zerre kadar benlik, gurur yoktur. Mürşid de, yolcu da hep Allah’ın ikramı ile yaşar, konuşur, susar. Mevlevilik, Hazreti Mevlana’yı tanıyarak, onun gibi olmaya çalışmaktır. Ayrım gözetmeden insanlık alemine hizmet etmek, Tanrı’dan söz etmektir. Mevlevilik hırkada, sikkede, tennurede değil, gönüldedir.

“Kim eli boş pazara giderse ömrü geçer, tamamı ile ham ve eli boş olarak geri döner. Kardeş neredeydin? Hiçbir yerde. Ne pişirdin? Hiçbir şey! Müşteri ol da elim oynasın, gebe olan madenimden lâl doğsun. Fakat müşteri, gevşek ve soğuk bile olsa yine sen onu çağır. Çünkü böyle emredilmiştir. Doğan kuşunu uçur, ruh güvercinini tut. Dâvet yolunda Nuh’un yolunda yürü. Allah için hizmette bulun. Halkın kabul etmesiyle, ret etmesiyle ne işin var senin.” (Mesnevi, VI/840)

Onlar ancak simgelerdir. Mevlana o sikkede, hırkada durmuyor. Burası umutsuzluk kapısı değil, tamamen umut kapısıdır. Allah ile yaşayan hep umut içindedir, Allah’sız yaşayanın umudu çabuk biter. Allah dostları ile birlikte yola çıkıldığı zaman umutlar artar, umutsuzluklar azalır.

“Gidin… yeryüzüne Peygamber gelmiştir; ne istiyorsanız ondan isteyin, ondan elde edin. Değer biçilmez inciler istiyorsanız ‘Evlere kapılarından girin!’ kapı halkasını dövün, kapıda durun… gökyüzü damından sizlere yol yok! İhtiyacınızı bu uzun yoldan gideremezsiniz… biz, sırların sırlarını topraktan yaratılan kulumuza verdik. Hain değilseniz onun huzuruna gelin… boş kamışsanız bile onun himmetiyle şeker kamışı olun! O kılavuz, senin toprağından yeşillikler bitirir… bu, Cebrail’in atının nalından uzak bir iş değil! Bir Cebrail’in atının ayağına toprak olursan yeşillik kesilir, yenilenir tazelenirsin!” (Mesnevi, IV/3326)

Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Sözleri bilinçlidir, irşad eder. Tanrı’yı insan dışında tutmaz, daima Tanrı ile birleştirir. Hazreti Muhammed, muhabbetlerinde Allah’ın güzelliklerini sunarken, fakirle de zenginle de bir arada oturmuştur. Çünkü Allah’ın sınıf ayrımı yoktur. Nitekim Hazreti Mevlana da şöyle buyurur: “Din, dil, ırk, ayırd etmeden, kimsenin suçunu gözetmeden, bütün insanlık alemine sevgiyle, saygıyla bakmaya, hepsini kucaklamaya geldim.”

“Ey apaçık alemi aydınlatan güneş, gökyüzünde övülmüşsün sen… yer de seni tanısın, yeryüzünde de ebediyen övül! Övül de yere mensup olanlarda, yüce gök ehliyle gönülleri bir, kıbleleri bir, huyları bir olsunlar! Ayrılık kalksın, şirk ve ikilik kalmasın! Zaten manevi varlık da ancak birlik vardır. Benim canım senin canını tanıdı mı görüp geçirdikleri şeylerin aynı şeyler olduğunu hatırlarlar. Yeryüzünde Musa ve Harun kesilirler… sütle bal gibi güzelce birbirlerine karışır, kaynaşırlar.” (Mesnevi, IV/3827)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (190)

Yokluk nedir? Yokluğa nasıl erilir?

Her şey yokluktan varlığa kavuşmuştur. Ölmekteki mana nefsin kötü huylardan arınması, manevi güzelliklere kavuşmasıdır. Bir kişi bu şekilde ölmediyse eğer, diri olamaz. Benliğinde yaşamaya devam ettiği ve ikilikte kaldığı sürece diri değildir. Ne zaman nefsinin isteklerinden kurtulur, çalışır, özverili bir yaşama yönelir, talep eden değil, talep edilen olursan o zaman ölümün arkasından dirilik doğar. Sen doğarsın!

“Ölmüş ruhların hepsi dirildiler, kanat çırptılar… öldüler, ten mezarlarından baş kaldırdılar! Birbirlerine “Bak… gökten bir sestir geldi” diye müjde vermeye başladılar. O sesten dinler gürbüzleşti… Gönüllerin dalları, yaprakları yeşerdi! Süleyman’dan gelen o nefes, Sur üfürülmüş gibi ölüleri mezarlarından kurtardı. Ey dinleyen, yakini Allah daha iyi bilir ya, bu devir geçti… Kendi zamanına ve zamanının Süleyman’ına dikkat et de bundan böyle kutluluk senin olsun!” (Mesnevi, IV/840)

Dünyevi arzulara gem vurun derken bu, dünyadaki her şeyi bırakıp, bir kenara çekilip, hiçbir iş yapmamak demek değildir. Dünyadan el çekiş; her şeyin içinde olup, gönlümüzü onlara bağlamamaktır. Topluma yararlı olmaya, hizmet etmeye devam etmektir. Kainattaki her canlı, her insan çalışıp çaba göstermek, hayata dahil olmak zorundadır. Bu hem doğa, hem de ilahî yasa gereğidir. Hangi şartta olursa olsun insanın yapısına, kabiliyetine uygun işler, hizmetler bulunur. Önemli olan bunları tespit ederek heves ve istekle çalışmayı sürdürmektir. Çalışmadan hiçbir şey olmaz.

“Ey güzel toprak, mademki dış yüzün iç yüzünle savaşta, çekişte… Kim kendisiyle savaşa girişirse nihayet hakikati, bulur, rengin, kokunun (görünüşün) düşmanı olur. Karanlığı nuruyla muharebeye girişenin can güneşine zeval yoktur. Bizim için sınamalara giren, bizim için çalışan kişinin ayağına gök bile sırt verir! Zâhirin karanlıklardan feryat etmede ama iç yüzün gül bahçesi içinde gül bahçesi!” (Mesnevi, IV/1020)

Hiç hatırdan çıkarmayın; çalışanın hakkını Allah teslim eder! İstek, arzu ve heyecanla gösterilen gayret, aslında Allah’a kavuşabilmek için gösterdiğiniz gayrettir. Bu neye benzer; sen türlü yollarla elinden geleni yapıyorsun, çapa elinde denize yol açıyorsun. İnsan gerçekte sudur, ancak testi olduğunu zannediyor… Yolu açan kişinin bedeni bir testi, bir gün gelecek o testi kırılacak. Testideki su, yani ruhun, açılan yola dökülecek. Yol açıksa denize kavuşacak, aslını bulacak. Açılamamışsa o su toprağa gidecek, toprak olacak…

“Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur. Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. ‘Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir müjdeci olmasın’ ayetini oku. Allah, ‘Hiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Allah halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın’ dedi. O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz. Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara ‘Tek bir nefis’ demiştir. Onlar Allah Resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri, öbürüne tam bir düşmandı.” (Mesnevi, II/3705)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (189)

İman ve bağlılıkta Hazreti Mevlana’yı kendimize nasıl örnek almalıyız?

Hazreti Mevlana’nın Mesnevi’sine bakın, Divan-ı Kebir’ine bakın; Hakk’ı gönlünde nasıl büyütmüş? Allah ondan nasıl dile gelmiş? İnsan yaradanına, Peygamberine böyle bir aşkla bağlanırsa, gönlünde O’nu her şeyin üstünde tutarsa, O’na layık hizmetlerde bulunursa bir gün gelir perde kalkar; hakikatler ona görünür. Gördüğü güneş yanında gökteki güneş bir muma döner.

“Pirin eli, kısa değildir, gaiptekilere de erişir. Onun eli, Allah kabzasından başka bir şey değildir ki. Gaipte bulunanlara böyle bir hil’ati verirlerse huzurda bulunanlar şüphesiz gaiptekilerden daha iyidir. Gaiptekileri bile doyururlar, onlara bile ihsan ederlerse artık konuğun önüne ne nimetler koymazlar? Huzurlarında hizmet kemeri bağlanan nerede, kapı dışında bulunan nerede? Piri seçip ona teslim oldun mu, nazik ve tahammülsüz olma; balçık gibi gevşek ve sölpük bir halde bulunma. Her zahmete, her meşakkate kızar, kinlenirsen cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?” (Mesnevi, I/2975)

Cenab-ı Mevlana’ya, “Allah katına nasıl çıkılır?” diye sorduklarında, onlara şu cevabı vermiş: “Yoklukla çıkılır.” Bizlerdeki bütün varlık, dirilik hepsi Allah’a aittir. Bize ait hiçbir şey yoktur. Göz O’nun kudretiyle görüyor, dil O’nun kudretiyle konuşuyor, kulak O’nun kudretiyle duyuyor, burun O’nun kudretiyle koku alıyor. Yok eğer bunlar senin elindeyse, o zaman hastalanma ya da yaşlanma bakalım. Bunlara hakim olamadığına göre, demek ki kudret sahibi biri var. O kudret sana ait değil; o kudret sahibi, bir olan Allah’tır.

“Diri aşk, ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder. O‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkıyla kuvvet ve kudret buldular, iş güç sahibi oldular. Sen ‘Bize o padişahın huzuruna varmaya izin yoktur’ deme. Kerim olan kişilere, hiçbir iş güç değildir.” (Mesnevi, I/218)

Çalış, her zerren göz olsun; çalış, her zerren kulak olsun. O zaman senden ne gizlenebilir?

İnsanın her zerresi göz olursa, ondan artık birşey gizlenmez; güneşten de üstündür. İnsanın her zerresi kulak olursa, o artık herşeyden haberdardır, herşeyi işitir. Çünkü artık Hakk ile Hakk olmuştur, Hakk’tan da hiçbir şey gizli değildir.

“Bu günün sahibi de O’dur, yarının sahibi de. Her ana sahip olan, önünde durup durur da o, hazineden bir pul bile görmez. Bir zere bile o güneşten haber verir ve güneş; o zerreye kul, köle kesilir. Birlik denizinin elçisi olan katraya yedi deniz esir olur. Bir avuç toprak bile onun yüzünden çevikleşirse felekler, o, bir avuç toprağın önüne baş koyar. Ademin toprağı Allah’tan çevikleşince Allah melekleri o toprağın önünde secde ettiler.” (Mesnevi, II/1610)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (188)

Hakk yolunda imanlı olmak çok önemlidir. İmanın sağlamlığı nasıl belli olur? İman etmek ne demektir?

İman etmek, ‘Sen Allah’sın, senden görünen Hakk’tır’, demektir. Yani Hazreti Ali Efendimizin buyurduğu gibi: “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim” demektir. Hazreti Ali, Hazreti Muhammed Efendimizde Allah’ın nurunu gördü, O’nun sözlerine inandı ve O’na iman etti. Hazreti Musa ise, Allah’ı kendi dışında aradı ve bu yüzden de Cenab-ı Allah, nurunu ona, bir dağa tecelli ederek gösterdi. Hazreti Musa, bu tecelli karşısında tam kırk gün kendine gelemedi. Ama Hazreti Ali Efendimiz, Allah’ı her an Hazreti Muhammed’de gördü, dinledi ve bir an olsun O’nun yanından ayrılmadı. Hatta her an O’na canını vermeye hazırdı.

“Ben kıyamet günü bu sözüme şahit olsun diye yere baş koyuyorum. Yerlerin şiddetle sarsıldığı kıyamet gününde bu yeryüzü, insanların hallerine şahit olur. Gizlediği haberleri apaşikâr söyler. Yeryüzü ve dikenler söze gelir. Filozof; kendi fikrince, kendi zannınca bunu inkâr eder. Ona de: Sen var, başını o duvara vura gör! Gönül ehlinin duyguları; suyun, toprağın, çamurun sözünü duyar durur.” (Mesnevi, I/3275)

Herkes bir yere kadar Hazreti Peygamber için hizmetlerde bulundular ama bir zaman geldi geri adım attılar. Ama Hazreti Ali Efendimiz, hiç geri adım atmadı, hep ön saflarda savaştı, yeter ki Hazreti Muhammed’e bir zarar gelmesin, O’na bir kılıç, bir ok isabet etmesin diye hep kendini O’na siper etti. Hazreti Ali’nin bir lakabı vardır: Allah’ın arslanı. Fakat hakikatte o, Hazreti Muhammed Efendimizin arslanıdır. Arslan, ateşten kaçar ama bu arslan öyle değil, o hiç sakınmaz, ateşe de dalar Sevgilisi için.

“Biz umumiyetle aslanlarız ama bayrak üstüne resmedilmiş aslanlar! Onların zaman zaman hareketleri, hamleleri rüzgârdandır. Hareketimiz de, varlığımız da senin vergindir. Varlığımız umumiyetle senin icadındır. Yoksa, varlık lezzetini gösterdin. Yok olanı kendine âşık eylemiştin! O İn’am ve ihsanın lezzetini… mezeyi, şarabı ve kadehi esirgeme! Esirgersen kim arayıp tarıyabilir? Nakış nakkaşla nasıl mücadele eder? Bize, bizim ef’alimize bakma; kendi ikramına, kendi cömertliğine bak!” (Mesnevi, I/603)

Bir dost dedi ki: “Ali’den başka genç yoktur. Çünkü Vasi ve Veli olan O’dur. Genç, ilm-i sırra sahiptir. Kendini genç gören ve iddia eden genç değildir. Genç dediğin, Hakk’la konuşan olandır.” Bu, çok yerinde söylenmiş bir sözdür. O’ndan daha genç yoktur ve hiçbir zaman da yaşlılık sıfatına girmez, ama yaşlıdan da daha yüce bir akıla sahiptir.

“Genç ve terü taze talihe Pir adını taktım. Fakat o, halk tarafından Pir olmuştur, günlerin geçmesiyle değil. O öyle bir Pirdir ki iptidası yoktur, ezelîdir. Öyle tek ve eşsiz inciye eş yoktur. Eski şarap esasen kuvvetlidir, hele “Min ledün” şarabı olursa… Piri bul ki bu yolculuk, Pirsiz pek tehlikeli, pek korkuludur, afetlerle doludur. Bildiğin ve defalarca gittiğin yolda bile kılavuz olmazsa şaşırırsın.” (Mesnevi, I/2940)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (187)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Bir mürid ile mürşidi arasında nasıl bir bağlılık olması gerektir? Müridin yol alabilmesi mürşidine olan bağlılığı nispetinde midir?

Hz. Mevlana’ya, “Mürşidini niye bu kadar büyütüyorsun, putlaştırıyorsun? Dinde insanı bu kadar putlaştırma yoktur” dediler. Hz. Mevlana, “Şükürler olsun o puta! O put olmasaydı, bu güz

elliklere kavuşamazdım. Allah’ın nurunu o putta gördüm” diye cevap verdi. Çünkü Mevlana, Tanrı’yı Şems’de gördü, bir an dahi mürşidinin dışına çıkmadı. Ve bu yüzden hep korkusuz konuştu.

“Eğer körsen köre teklif yoktur. Değilsen yürü, var; sabır kurtuluşun anahtarıdır. Sabır ilâcı, gözlerin perdesini de yakar, göğüsleri gönülleri de yarıp açar. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler görürsün. Nakşı da müşahede edersin, nakkaşı da. Devlet yaygısını da, onu döşeyeni de. Sevgilimin hayali bana Halil gibidir. Sureti put ama manası putları kırmakta. Allah’a şükür olsun ki o zahir olunca can, onun hayalinden, kendi hayalini gördü. Kapısının toprağı, gönlümü teshir etti. Senin toprağına karşı ululananın toprak başına.! Dedim ki; eğer güzelsem bu güzelliği onun lûtfu olarak kabul ederim. Değilsem zaten çirkinlikler bile bana güler! Çaresi şu: Kendime bakayım kendime çeki düzen vereyim. Bakalım, ona lâyık mıyım, değil miyim?” (Mesnevi, II/70)

Hz. Muhammed, dünyada maşuk sıfatını almıştır. Maşuk sıfatı sevgili sıfatıdır. Allah hiçbir peygamberine sevgilim diye hitap etmedi. Sevgili sıfatını bir tek Hz. Muhammed’e verdi. Habibullah, Allah’ın sevgilisi. O Yaratıcı var ya, o Allah diyor ki: “Ya Muhammed! Senin yüzü suyun hürmetine bu alemi yarattım, sen olmasaydın, bu kainatı yaratmazdım.” Çünkü O’nun gibi Allah’ı yadeden, O’nun gibi Allah’ın emirlerine uyan, O’nun gibi sevgi sözleri söyleyen, O’nun gibi merhamet, şefkat dolu bir peygamber ne gelmiş, ne de gelecektir. Bu aleme gelmiş geçmiş yüzyirmidörtbin peygamberde O’nun nuru vardı. Hz. Mevlana, o nuru gördü de, bütün peygamberlere “Ahmed” diye hitab etti. İslam’ın kemalatı Hz. Resulallah’ta tecelli etmiştir. Allah en güzel yüzünü Resulallah’tan göstermiştir.

“Ben kafiye düşünürüm; sevgilim bana der ki: Yüzümden başka hiçbir şey düşünme! Ey benim kafiye düşünenim! Rahatça otur, benim yanımda devlet kafiyesi sensin. Harf ne oluyor ki sen onu düşünesin! Harf nedir? Üzüm bağının çitten duvarı.! Harfi, sesi, sözü birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü de olmaksızın konuşayım! Âdem’den bile gizlediğim sırrı, ey cihanın esrarı olan sevgili, sana söyleyeyim. Halil’e bile söylemediğim sırrı, Cebrail’in bile bilmediği gamı, Mesih’in bile dem vurmadığı, hatta Allah’ın bile kıskanıp biz olmadıkça kimseye açmadığı sırrı sana açayım.” (Mesnevi, I/1727)

Dünya kuruluşundan beri canlı varlıklar, hep devrandadır. Tekamülü tamamlamak için bütün dünya varlıklarından gönlü çekmek lazımdır. Kişi gönlünü tamamen Yaratıcı’ya bağlar, O’nun sevgisi, O’nun muhabbeti, O’nun bakışıyla hareket ederse yol alır. Eğer hem orayı, hem burayı, hem de Allah’ı severim, derse, bu kişi kemalata eremez. Tekamül edenler içinde en büyük örnek Hz. Muhammed’dir, sonra Hz. Mevlana ve diğer Evliyaullah gelir. Onlar da bizler gibi beşerdi ama gönüllerinde Allah’tan başka birşey olmadığı için konuşmalarında hep Allah muhabbeti vardı. Bir kişi iman ettiği yerin haline bürünürse, ancak o zaman o kişide tekamül başlar.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (186)

Hasan Dede, bizler ne kadar istesek ve uğraşsak da malesef bazı zaman geliyor kendimizi yine sıkıntı ve hüzünlerde buluyoruz. Bu hüzün ve sıkıntılardan nasıl kurtulacağız?

Mevlana’mız, selam olsun üzerine, der ki: “Ey oğul, bana evlad olarak gelmeye kalktığın zaman, temiz bir kağıt gibi gel. O kağıtta hiç bir yazı olmasın. O kağıda ben seni yazacağım.” Bu sözlerinde Hazreti Mevlana şunu demek istiyor, mademki buraya gelmeden önce sıkıntıların üzüntülerin vardı, hiç bir türlü huzur ve neşe bulamadın, namaz kılıyorsun oruç tutuyorsun, ama bu sıkıntı ve hüzünler yine sende tecelli ediyor. Şimdi artık buraya geldiğinde sana şimdiye kadar sıkıntılar vermiş olan o aklını bırakacaksın. Aklını burayla büyütmeye çalışacaksın. Gönlünde mala, mülke, dünyevi herşeye karşı ne sevgi beslemişsen, onları da gönlünden sileceksin. Gönlünü, iç alemini, kalbini temizleyeceksin ve gönlünü tamamen buraya vereceksin. Kafandaki şimdiye kadar olan bütün boş bilgileri bırakıp, burada sana sunulan bilgilerle kendini yetiştirmeye başladın mı, sen yarınların çok güzel bir insanı olursun.

Bize en büyük ayna Şems ile Mevlana’daki buluşmadır. Şems, Mevlana’ya şöyle seslenmiştir: “Bihamdülillah, aldı fikrimi Zikrullah. Küll isen safi, eğer isen sufi, açılır sana bir kapı, ayan olur Cemalullah. Bu tevhidden maksat, murada ermektir. Görünen kendi Zat’ıdır, sanma gayrullah. Şems-i Tebriz bunu bilir, Ehad kalmaz fena bulur, bütün bu alem külli mahvolur, yine baki Allah kalır..”

“Hazreti Ahmet’teki o batmış olan duygu, şimdi Medine topraklarında uyumakta… Saflar yaran o ulu huysa hiç değişmemiş… doğruluk makamında! Değişenler bedene ait sıfatlar… baki olan ruhsa apaydın bir güneş. O hiç değişmez, hiç başka bir hale gelmez… çünkü ne doğudandır ne batıdan!” (Mesnevi, IV/3786)

Ne diyor Şems, “Küll isen safi”, peki ne demektir bu? Misal olarak, mangalda ateş vardır ya, o mangalda bir kıvılcım dahi olmasını istemiyorum, o kıvılcım bile kül haline gelsin, o kıvılcım kadar bir yere bir muhabbetin olmasın senin, demektir. Eğer olursa, o bir tek kıvılcım senin varmak istediğin yere ulaşmana engel olur. Artık Mürşidinin huzurunda yeniden doğuyorsun, bundan sonra annen de baban da O senin, peygamberin de O senin, Allah’ın da O senin, Sevgilin de O senin. Yolcu kendini bu şekilde yola koymalı ki varmak istediği o yere ulaşabilsin. Yolcu temizlendiğinde bakacak görecek ki, ne yüzlerle gelecek O.. Allah’tır süsleyen bu alemi, bir bakarsın, girmiş bir hırka içine, sakal da bırakmış gizlemiş kendini; bütün güzellikler, bütün güzel yüzler Onunla donatılmış, O bir açsa yüzünü yer gök yerinden oynar, Şems-i Tebrizi’nin buyurduğu gibi; nizam bozulur, bütün alem mahvolur gider. İşte bu nedenle bu yol, insanlık yoludur; saflık ister, temizlik ister.

“Her şeyin bir saf ve tortusuz tarafı vardır, adını da tortu gibi aleme bırakmıştır. Kim toprak yemeyi adet edinmişse tortuya yapışmıştır. Sofi ise hemencecik safın bulunduğu tarafa gider. Elbette tortunun bir safı vardır der ve gönül, bu delaletle saflığa varır, ulaşır. Tortu güçlüktür, safı da kolaylığı. Saf, hurmaya benzer, tortu da hurma çağlasına. Güçlük kolaylıkla beraberdir, kendine gel, ümidini kesme. Bu ölümden sonra hayata yol var. Oğul ferahlamak istiyorsan cüppeni yırt da o saflıktan hemencecik baş çıkarsın. Sofi saflığı dileyen kişidir. Sofilik, sof elbiseyle, terzilikle, yavaş yavaş yürümekle olmaz. Fakat bu alçak ve aşağılık kişilerce sofuluk, terzilikten ve oğlancılıktan ibarettir.” (Mesnevi, V/357)