HAZRETİ MUHAMMED’İN SEVGİ İLMİ – 1

Âriflerin gönüllerine neşe veren ve sevindiren Mesnevî-i Şerîf’te Hazreti Mevlâna’nın dilinden Hazreti Muhammed konuşur. Anlattığı hakîkat, kendi hakîkatidir. Hazreti Mevlâna, Hazreti Muhammed için şöyle buyurur:

“Hazreti Ahmed’in bedeni ve bedene ait sıfatları şu an Medine toprakları altında uyumakta fakat onun doğruluk makâmındaki o ulu huyu ve bâkî olan ruhu apaydın bir güneş gibidir! O bâkî ruh hiç değişmez, hiç başka bir hâle gelmez. O uykuya ihtiyacı olmayan bir arslandır, fakat kendini öylece uyur gösterir… Hayvanî duyguyla bakanlar, sahiden uyuyor, hatta ölmüş sanırlar!

Ay, baştanbaşa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı var ki? Varsın olmasın! Mustafa, Cebrâil’i görmek istemiş, ‘Ey dost suretin nasıl?’ diye sormuştu. Cebrâil dedi ki: ‘Bu bedenin tâkâti yoktur.’ Peygamber görmeyi istedi, ‘Görün bakayım da bu beden ve bedene ait duygular ne kadar zayıf, bedenim bunu anlasın.’

Peygamber ısrar edince, Cebrâil birazcık göründü… Fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu. Mustafa, onu görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrâil, Mustafa’yı kucakladı, bağrına bastı. Hazreti Ahmed sonsuz bir denizdi, Cebrâil’e baktı da ancak bir köpük gibi olan bedeni yaralandı.

Hazreti Ahmed, eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrâil, ebedî olarak kendisinden geçip gider! Hazreti Muhammed, Miraç’ta Cebrâil’e, ‘Hadi, benimle gel’ dediğinde, Cebrâil, ‘A benim güzel nurlu arkadaşım. Burdan ileri geçersem ben yanarım’ dedi.

O öyle bir kişiydi ki, Miraç’ta yedi göğün hazinesine karşı hem gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı. Hazreti Ahmed’i görmek için yedi kat gök uçtan uca hurîlerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini, O’nun için bezemişti, fakat O’nda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heves yoktu. O, Tanrı ululuğuyla öyle dolmuştur ki, bu dereceye Tanrı ehli bile yol bulamaz.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 11

Teslimiyeti tam olan mürid, asla mürşidini sorgulamaz. 

Hazreti Mevlâna, zamanının Konya emîri Mûiniddin Pervâne’ydi. Emîr, Hazreti Mevlâna’yı çok sevmekteydi. Bir gün kendisini ziyarete geldi. Ancak Hazreti Pîr uzun süre kendisini huzura kabul etmeyip beklettikten sonra, Sultan Veled ile kendisine, bugün kendisine zaman ayıramayacağı haberini gönderdi.

Sultan Veled biraz da çekinerek, Emîr Pervâne’ye durumu iletti. Bunun üzerine Pervâne, “Ben, Mevlâna, benimle meşgul olsun, benimle konuşsun diye gelmiyorum. Sadece şeref kazanmak, kullarından ve müridlerinden olmak için geliyorum. Önceki bir gün Mevlâna yine meşguldü, bana yüzünü göstermedi. Geç vakte kadar, beni beklettikten sonra, başından savdı” diye cevap verdi.

İçeriden konuşmayı duyan Mevlâna, Emîr’i huzuruna kabul etti ve şöyle cevap verdi:

“Sizi beklettikten sonra, başımızdan savmamız, size karşı lütfumuzdur. Halktan birileri kapınıza geldiğinde, onlara karşı böyle davranmamanız için, size bu acıyı tattırdım.”

Anlaşıldığı gibi, mürşidin, müridlerine olumsuz gibi görünen bir davranışının altında, mutlak geçerli bir neden gizlidir.

Şunu unutmamak gerekir ki, iyi bir mürid olan Hüsâmeddin Çelebi’de teslimiyet olmamış olsa idi, bugün bizlere ışık tutan, o yüce kitap Mesnevî’den sohbetler yapılamayacaktı.

Hazreti Mevlâna, müridlerini eleştirenlere, âleme geliş sebebini anlatarak şu cevabı veriyor:

“Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onlara mürid olurdum. Kötü ahlâklarını değiştirip, iyi insanlar zümresine girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah’ın rahmetine mazhâr olanlar kurtulmuşlardır. Fakat lânetine uğramışlar, tedaviye muhtaçtırlar. İşte biz bu lânetlikleri, rahmetlik yapmak için dünyaya geldik.”

Şiir:

“Mücevher varken, pul neye yarar,

Aslını bilmeyen kul neye yarar.

Herkes bir yol tutturmuş gidiyor,

Mevlâna’ya varmayan yol neye yarar…”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 10

Yüce Pîr, Mesnevî’de, “Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla birlikte maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar” diye buyurur.

Mürşid-i kâmil öylesine yüce bir makâmdır ki, tâlibi çok olduğu gibi, kendisini mürşid olarak gösteren bir takım kendini bilmez kişiler, yolcuyu yolda bırakmaktan çekinmeyebilirler.

İşte onlara da Hazreti Mevlâna şöyle ders verir: 

“Ey yobazların şeyhi, ihtimâl sen bilmezsin,

Aşk dünyasınınn da bir mahşeri vardır.

Orada ne günâh, ne amel defteri, ne de mizân var,

O mahşerde ne Müslümanlık var, ne de kâfirlik.”

Hazreti Muhammed’i hiç görmeden aşık olup, O’nun aşk ateşinde yanarak, ‘O’ olan kişilerin, yâni mürşid-i kâmillerin yeri tabî ki yüce Pîr’in nazârında bir başkadır:

“O’nun kibriyâsının çatısının altında,

Öyle Allah dostları vardır ki,

Melekleri avlarlar.

Peygamberleri ganîmet alır,

Tuzaklarında Allah’ı tutarlar.”

Mürşid-i kâmile teslim olan kişinin, dünyadan elini ayağını çekmesini asla istemez. Müridinin, elinin işte, gönlünün kendisinde olmasını öğütler.

Ahmed Eflâkî Dede, Hazreti Pîr’in müridlerine şöyle seslendiğini ifâde eder:

“Hepiniz elinizin emeği ile kazanın yiyin. Her müridimiz bir iş yapsın, rızkını kazansın. Bunu yapmayan beş para etmez.”

“İnsanın kazancı da kaybı da çalışmaktan ileri gelir. Takdîr Allah’ındır, ancak, çalışmak da Allah’ın takdîridir.”

“Tevekkül ediyorsan, çalışmak husûsunda tevekkül et kazan, ondan sonra mürşidine bağlan.”

Kasîde:

“Biz senin rüzgârının önünde toz gibiyiz. Sürüp götürdüğün yere nasıl olur da gitmeyiz? 

Biz senin ilkbaharının nuru ile yeşiliz, harâretliyiz. Sonbaharının tesîri ile de sapsarıyız, soğuğuz. 

Senin hilminin aksi ile baş eğmişiz, teslîm olmuşuz. Öfkenizin aksi ile de savaştayız. Onunla bununla çekişir dururuz. 

Bizi yokluğa gönderirsen, yok olur gideriz. Keremini çoğaltırsan, hepimiz adam oluruz. 

Dünyadan da üstün ve ileri olanı görünce, iki dünyayı da kırar geçiririz. 

Aşıkların gözlerine hem canız, hem de cihan! Kötülerin gözlerine ise ölümüz, derdiz! 

Mâdemki sen bize; ‘Yeter!’ dedin, biz gülün ve gül bahçesinin bülbülü olduğumuz hâlde, emrine uyarız, susarız.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 9

Hazreti Mevlâna, “Eğer ahîr zaman âfetlerinden ve fitnelerinden kurtulmak istiyorsan, hiç zaman kaybetmeden onun eteğini yakala” der. Kendisinin de öyle yaptığını bize nakleder. Eteğini tuttuğu ve gölgesine sığındığı Şems-i Tebrizî’yi her fırsatta anar. Üstelik hayalî bir cennete tâlib olmaz, “Senin yüzün benim cennetimdir” der. Çünkü Hazreti Mevlâna’ya göre cennet, aşkın nazârından doğar.

Hazreti Muhammed Efendimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de, Enbiyâ sûresi 7. âyetinde “Eğer bilmiyorsanız, ehl-i zikirden sorunuz” buyurur.

Hazreti Ali de bu konuda şöyle buyurur:

“Akıl gibi zenginlik, 

Cehâlet gibi fakirlik,

Edeb gibi güzel miras,

Danışmak gibi de yardımcı yoktur…”

Kur’ân-ı Kerîm’deki, Kehf sûresinin 17. âyeti, mürşid konusuna net bir açıklık getirir:

“Allah kime hidâyet ederse, işte o hidâyete ermiştir. Kim de sapıtırsa ona doğru yolu gösterecek bir mürşid bulamazsın.”

İşte bu âyetteki mürşid kelimesi yerine, birçok meâlde, dost, yardımcı veya arkadaş kelimeleri kullanılmakta ise de Arapçasında aynen mürşid kelimesi ile ifâde edilmektedir.

Nur sûresi, 35. âyetinde ise, mürşid öylesine şiirsel bir dille anlatılır ki, Hazreti Muhammed Efendimiz âdeta sanatını sergiler:

“Allah, göklerin ver yerin nurudur.

Duvarda ve içinde bir hücre,

Hücre içinde bir kandil,

Kandil içinde bir cam fânus,

Fânus inci gibi parlayan bir yıldız,

Mübârek bir zeytin ağacından tutuşur.

Ağacın yağı, ateş değmese de aydınlatır.

İşte o (mürşid) nur üstüne nurdur.

Allah dilediğini nuruna eriştirir.”

Kasîde:

“Aşk uğrunda pervâne, ateşe atıldı! Alevler içinde kanat çırpıyor, yanıp yakılıyor da; ‘Sen de böyle ol!’ diyordu! 

Yağı konmuş, fitili tutuşturulmuş kandil, kırık boynu ile hem yanıyor hemde yavaş yavaş, yumuşak yumuşak; ‘Sen de böyle ol!’ diyordu!

Mum hem yanıyor, hem de ağlıyordu; kendini ateşe, ızdırâba vermişti fakat gözyaşlarını dökerken etrafa ışık saçıyor ve bana da; ‘Benim gibi de böyle yan yakıl, böyle eri!’ demekte idi! 

Mum; ‘Bu dünyada kazanç elde etmek, yararlanmak için altınlar, gümüşler saçsan, bunlar sana ne fayda sağlar? Mânevî kâr elde etmek istiyorsan benim gibi yanmaya, erimeye bak!’ diye söyleniyordu! 

Derya, eteğini incilerle doldurmuş, baş köşeye çekilip kurulmuş, içindeki incileri belli etmemek için kendisini acı göstermeye kalkışıyor ve bana; ‘Gösterişten kaçın; sen de benim gibi ol!’ demek istiyordu! 

Bahçede bulunan gül, yüzünü yanağını tozlardan, kirlerden arındırmış gömleğini yırtmış, gülüyor; dikenleri verdiği acılara, kederlere sabrediyor ! Âdetâ; ‘Ey insanoğlu; sen de benim gibi ol!’ diyordu! 

Hazreti Âdem, tam kırk yıl özürler getirdi, günâhının bağışlanması için yas tutup ağladı! O da çocuklarına; ‘Siz de babanız gibi olun!’ diyordu! 

Sus, sabret! Dağdaki şu kayaya bak da, ibret al! O bile hiçbir şey söylemiyor; o bile susmakta! Fakat, ağlamakta! Âdetâ; ‘Ey insanoğlu; sus, ağla!’ demek istemekte!..”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 8

Allah ilminin esâsı Hazreti Muhammed’dir. Bu mânâya giriş Hazreti Ali’dir. Hazreti Ali makâmı mürşid-i kâmildir. Hazreti Mevlâna’ya göre mürşidi bulmak cennet ağaçlarının gölgesine sığınmak demektir.

Hazreti Mevlâna bir rubâisinde şöyle buyurur:

“Ey oğul yârini bulduysan,

Niye coşmuyorsun?

Bulamadıysan niye aramıyorsun?

Ya ara bul, ya da bulduğunu duyur…”

İlim sahipleri her zaman hikmet sahibi olmayabilir. Hazreti Musa, bir peygamber iken Hızır’a ihtiyaç duymuştur. Öyle ki, ay bir ışık kaynağı olmadığı hâlde güneşin ışığını aksettirmektedir. Hazreti Mevlâna, güneşi bile bir ışık kaynağı olarak görmemektedir. Ona göre güneş, velîlerin nurunu aksettiren bir aynadan ibârettir. Velîler güneşlerin güneşidir.

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’sinde, mürşid-i kâmil için delil arayan kişilere şöyle seslenir:

“Güneşin varlığına delil, yine güneştir. Güneşe karşı gözlerini kapayan, gözünün önüne bir engel koyan veya türlü sebeplerle güneşi göremeyen, güneşi inkâr etti. Bundan güneşe ne zarar geldi?”

Mürşidi görmeyen, inkâr eden pek çok kişi olabilir ama onlar mürşide bir noksanlık veremez. Nasıl ki güneş, yaradılışı icâbı her yeri ısıtıyor ve aydınlatıyorsa, mürşid-i kâmil de her karanlık kalbi aydınlatır ve ısıtır.

Kasîde:

“Ey canların canlarının canı! Sen cansın, hatta candan da öte bir şeysin. Ey madenlerin kimyâsı! Sen bir madensin ama daha da ileri bir şeysin! 

Ey bâkî olan, batmak nedir bilmeyen güneş! Ey her yerin çarşısının, pazarının sakîsi! Ey zevk ve neşe kaynağı! Sen güzelliksin, güzellikten de öte başka bir güzelliksin, başka bir şeysin! 

Ey Hakk mazhârı, ey eşi bulunmaz, şaşılıp kalınacak varlık! Sen her gaybı, her gaibi bilirsin. Daha da neler bilirsin neler. 

Afyona benzeyen aşkla, bazılarını Leylâ edersin, bazılarını Mecnûn! Ey nuru ile gökleri aydınlatan! Sen daha başka bir şeysin! 

Ey göğüslere nur, sabırlara ümit olan azîz varlık! Göklerdeki bulutları meçhul ufuklara doğru sürersin. Daha da neler edersin neler! 

Ey peygamberlerin övündükleri azîz varlık, ey velîlerin mânevî yiyeceği, ey gönül köşkünü yapan! Sen daha da neler yaparsın neler.

Ey mağfiret hazinesi, ey merhamet denizi! Kapından başka dayanılacak kapı yok! Zaten senin kapından başka kapı yok!”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 7

Mesnevî-i Şerîf, bütün varlıkların Tanrı’yla bir çeşit yakınlığı bulunduğundan bahseder. Çünkü Tanrı her şeyi yaratan, her şeye rızkını verendir. Bu bakımdan herkesin Tanrı’ya bir çeşit yakınlığı vardır. 

Hazreti Mevlâna, velîlerin Tanrı’ya yakınlığının farkını bizlere şöyle izâh eder: “Yakınlık da çeşit çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da. Fakat güneşin altına öyle bir yakınlığı var ki, söğüdün bundan haberi bile yok! Bu ulular Tanrı aşkının vahyi yakınlığına sahiptirler.

Velîlerle, velîlerin sözleri Musa’nın âsâsı ile İsa’nın ölüyü diriltmek için gösterdiği sihire benzer. Âsâ, görünüşte bir sopadan ibârettir ama ağzını açtı mı bütün varlık, ona bir lokmadır. İsa’nın sihrindeki harfe, söze bakma. Ondan ölüm bile kaçıyor, sen ona bak!”

Mürşid-i kâmile imanla bakanların Nuh’un gemisinde olup, tufandan emîn bulunduklarını söyleyen Hazreti Mevlâna yine şöyle buyurur: “Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın, gece gündüz gitmedesin, gemidesin. Gemide uyuduğun hâlde yol almaktasın. Zamanın Peygamberinden ayrılma… Mürşid-i Kâmil, birinin kötülüğünü söylerse bu, Tanrı emriyledir. Kızgınlığa, hevâ ve hevese uymaktan değil! Onun şikayeti islâh etmek içindir.”

“Bazıları, ‘Bize öyle bir er bulmaya, öyle bir ulu kişinin huzuruna varmaya yol yoktur’ diyebilir. Bunu demeyin. Kerîm olan kişilere, hiçbir iş güç değildir. Onu bulan, fakat geç buldum diye düşünen kişiler ise gam yemesin. O ihmâl etmez. Tanrı rahmeti geç erişir ama adamakıllı erişir, seni bir ân bile huzurundan ayırmaz, her ân seninledir.”

Kasîde:

“Ey benim canım! Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senden gelen belâ bana candan da tatlıdır. Bu yüzden ben, tatlı canı bıraktım. Varsın senin için yansın, yakılsın. 

Can, seni görünce kendinden utanır. Gönlüm şaşırır, ayağı balçığa saplanır. Benim gönülle alâkam kalmadı. Çünkü o, gönülde yaşamaktadır. Gönül onun yeri yurdu oldu. 

Sen bir güneşsin, gönül ise bir kuyuya düşmüştür. Arada sırada ışığını kuyuya düşür. Çünkü gönül, cana canlar katan aşkınla eriyip gitmededir. 

Ben kendimde olunca bakırım. Seninle olunca altın kesilirim. Kendimde olunca taşım, seninle olunca inci hâline gelirim. Senin kaftanını giymek ümidi ile aşka düşmüşüm, kemer bağlamışım. 

Ey ay yüzlüm! Dökülsem de sana muhtâcım, bitsem de sana muhtâcım. Senin kehribârının aşkı ile saman çöpü gibi uçar giderim.

Ey güzel yurdum Tebriz! Şemseddin yüzünden hayhuya düştüm. Ben senin buluşma Kâbe’ne ‘Lebbeyk’ diye diye geliyorum.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 6

Hazreti Mevlâna, mürşid-i kâmile teslim olduktan sonra ondan doğan işlere sabırla bakmamızı ister ve der ki: “Hızır’ın yaptığı işlere sabret ki Hızır ‘Hadi git, ayrılık geldi’ demesin. Gemiyi kırarsa ses çıkarma, çocuğu öldürürse saçını başını yolma. Mademki Hakk, onun eline ‘kendi elimdir’ dedi; şu hâlde Tanrı eli onu öldürse de yine diriltir. Hatta diriltmek nedir ki? Ona ebedî hayat verir.

Velîlerin huzurundan uzaklaşırsan hakîkatte Tanrı’dan uzaklaşırsın diyen Hazreti Mevlâna, bir velînin gönlünün kırılması yüzünden nefse uyanların önüne bir perde çekildiğini söyler ve Mesnevî-i Şerîf’de bu mânâları daha fazla açar: “Nefsi, Pîrin gölgesinden başka hiçbir şey öldürmez. O nefs öldürenin eteğine sımsıkı sarıl. Baş kesmek nedir? Dünyada nefsi öldürmek, nefsin dileklerini terk etmek. Nefsin dileğini terk etmekten maksat, öldürülmekten kurtulsun diye akrebin iğnesinin çıkarılmasına benzer.”

Bir mürşid-i kâmilin eteğini sıkıca tutmak, onun bizi kendisine çekmesinden, onun bizi dileyişinden meydana gelir. Çünkü hakîkatte elimizi tutan, yükümüzü yüklenen odur. 

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur: “Gönül, seninle nurlanan yere, belâlardan sana siper olanların meclisine git! Sana canlarında yer verenlerin, seni şarapla dopdolu bir kadeh hâline getirenlerin yanına git! Sana sövse bile öyle bir kişinin sövmesi, sapıkların övmesinden iyidir.”

Hazreti Mevlâna, insan yaşamında kâmil insanın hakîkatine o derece önem verir ki: “Nerde bir çıplak, bir yoksul görürsenin, bilin ki bir kâmilden kaçmıştır” buyurur. Eğer üstâdının dileğine uysaydı kendisini bezer, akrabalarını bile donatır, yardımcı olur, böyle çıplak ve yoksul kalmazdı. Dünyada kim üstâdından kaçarsa, devletten kaçar; bunu böyle bilin.”

Kasîde:

“Bana şarap gerekmez, ben şarabın durusundan da, tortusundan da vazgeçtim. Ben kendi kanıma susamışım, nefsle savaş zamanı geldi. 

Keskin kılıcı kınından çek! Haset edenlerin kanlarını dök, tâ ki bedensiz baş kendi bedeni etrafında çırpınarak dönüp dursun! 

İnsan kellelerinden dağ yap! Dökülen kanımızdan deniz meydana getir, tâ ki toprak ve kum, akan kan damlalarını içsin! 

Ey gönlümden haberdâr olan! Yürü git, ağzımı tutma, yoksa gönlüm yarılır da yarığından kan fışkırır. 

Bırak söyleyeyim, sözümden belki kavga çıkar ama kavgaya kulak verme, hiç aldırış etme. Bizim saltanâtımız ve kahrımız insanlar tarafından meydana gelmez. 

Ateşin gönlüne atılırım, ateşine sevine sevine lokma olurum. Kibrit gibi olan canın göbeğini neyin üstünde kestiler biliyor musunuz? 

Ateş bizim oğlumuzdur ve kanımıza susamıştır. Bizim bağımızla bağlanmıştır. Aramızda ayrılık olmaması için, her ikimiz beraber bulunuruz. 

Ateş oduna der ki: ‘Git, sen siyahsın, ben beyazım.’ Odun da der ki: ‘Sen yanmışsın, ben yanmamışım, kurtulmuşum.’

Ne bu tarafta, ne de o tarafta yüz bulamaz. O da iki karanlık arasındaki siyahta gizlenir kalır. 

O anka gibi bütün kuşları geçmiştir. Göklere yol bulamadı da o zavallı, Kaf dağında kaldı. 

Ey fitne, karışıklık arayan, haydi kalk! Sendeki o idrâk testisini taşa vur kır, tâ ki hakîkat nehrinin suyunu onunla çekemezsin, taşıyamazsın. Senin kusurunu söyleyeyim. 

Bedenleri toprak altında uyuyan, toprağı bedenlerine yorgan edinen temiz ruhlar gibi artık biz de susalım.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 5

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de, Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali arasındaki bir konuşmayı şöyle anlatır:

“Peygamber, Ali’ye dedi ki: Yâ Ali, Tanrı arslanısın, korkusuzsun, kuvvetlisin, yüreklisin. Fakat arslanlığına dayanma, güvenme. Hiç kimsenin rivâyetlerle, masallarla yoldan ayıramayacağı bir kişinin gölgesine gir. O, ümit ağacı gibidir.

Öyle bir ağacın gölgesine sığın! Bu akıllı kişinin gölgesi yeryüzünde Kafdağı’na benzer. Ruhu ise çok yücelerde uçan Zümrüd ü Ankâ gibidir. Kıyâmete kadar onu övsem, söylesem tükenmez. Bu övüşün sonu gelmez.

Güneş, insan görünümüne bürünerek yüzünü örtmüştür. İnsan kıyafetinde gizlenmiştir; artık sen anlayıver. Doğrusunu Tanrı daha iyi bilir.

Hazreti Mevlâna, kendini bilen, Tanrı’ya ulaşmış bir kişi ile dostluk etmeyi, böyle bir kişiye yakınlaşmayı bir ibâdet sayar. Hattâ bütün ibâdetler içinde en büyük ibâdetin bir mürşid-i kâmile teslim olmak olduğunu söyler.

Hazreti Ali’ye der ki: “Yâ Ali! Sen, Tanrı yolundaki bütün ibâdetler içinde Tanrı’ya ulaşmış kişinin gölgesine ulaşmayı seç. Herkes bir çeşit ibâdete sarılmıştır. Herkes kendisi için bir kurtulma çaresine yapışmıştır. Sen, akıllı bir kişinin gölgesine kaç ki gizli gizli savaşan düşmandan ancak böyle kurtulabilirsin. Bu, senin için bütün ibâdetlerden daha iyidir. Böylece yolda ilerlemiş olanların hepsinin geçer, hepsinden ileri olursun.

Bir Pîr ele geçirdin mi hemen teslim ol; Musa gibi, Hızır’ın hükmüne girip, yürü…”

Kasîde:

“Ey Yusuf, gözleri görmeyen Yakub’a gel. Ey gözlerde gizlenmiş olan İsa, sen de şu gökkubbenin üstünden bir görün… 

Ayrılıktan ötürü gündüz karardı, gece gibi oldu. Gönlüm yay gibi idi, inceldi ok gibi oldu. Dertli Yakub ihtiyarladı, ey genç Yusuf artık gel!

Ey İmran oğlu Musa! Senin Hakk’a yalvarman için, ne Tûr-i Sîna’lar var! İsrailoğulları buzağıya tapıyorlar. Artık Tûr-i Sîna’dan dön!… Bizi kurtarmaya gel! 

Benzim safran gibi sarardı. Boynum büküldü, çene düştü. Beden mezarında sıkıştım kaldım. Ey ruhu darlıktan kurtaran, rahata kavuşturan! Gel, beni benden, beni bedenden kurtar! 

Hazreti Muhammed’i gözleyen gözüm, gamınla sana müştâkım diyor. ‘Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik’ âyetinin sırrı, gel de o dağınık saçlar arasından yüzünü göster!

Sen, öyle büyüksün, öyle büyük bir nur kaynağısın ki, şu güneş senin nuruna karşı sanki akşam kızıllığı, ey bütün dünya padişahlarını geride bırakan azîz varlık, ey Hakk ile gören göz, ey her şeyi bilen gönül! Gel! 

Dünyada mevcut bütün canlar, sana karşı canlıktan çıkıyorlar, beden oluyorlar. Hâlbuki sen, cansın, canlar canısın, cansız beden ne işe yarar? Ben çok eskiden, sana gönül vermiştim. Gel, ey Sevgili gel de şimdi sana canımı da vereyim! 

Ey Sevgili, ilacım de sensin, çarem de sensin. Yüz parça olmuş gönlümün nuru da sensin, çaresiz gönlümde, senden başka ne varsa hepsi yok oldu, beni kimsesiz bırakma! Gel!..”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 4

Padişahlık kaydından kurtulup Hakk yolunda kendini arayanlar için Âriflerin Menkîbeleri’nden bir hikâye…

Bir gün Muîneddin Pervâne emîrlerle birlikte Mevlâna’nın ziyaretine geldi. Ancak, Mevlâna meydanda yoktu. Bekleme haddi aştı. Fakat Mevlâna hiç görünmedi. 

Pervâne’nin hatırından, ‘Zamanın şeyh ve bilginleri emîrlerin iltifatlarını mumla arıyor ve bunun için ölüyorlar. Mevlâna ise bizden neden kaçıyor’ diye geçti.

Bu sırada Mevlâna birdenbire medresenin toplantı yerinden çıktı ve şu hikâyeyi anlattı: Vezîrler ve devletin ileri gelen adamları, İslâm Sultanı’nın gelmekte olduğunu şeyhe haber vermek için önceden koştular. Şeyh hiç tınmadı. Sultan, adamları ile beraber bahçe kapısına kadar geldi. Şeyhten, Tanrı rızası için kapıya kadar gelmelerini rica ettiler. Şeyh hiç yerinden kımıldamadı. 

Sultan, şeyhin odasının kapısına kadar geldiği vakit, vezîr ileri koşup şeyhe, “Ey din ulusu! Sen, Kur’ân’da ‘Tanrı’ya onun elçisine ve sizden emir sahibi olanlara itaat ediniz’ âyetini okumadın mı? dedi.

Şeyh cevabında, “Tanrı’ya itaat ediniz’e kadar daldık ve baktık ki, daha ‘elçisine itaat ediniz’e bile başlamadık; nerde kaldı ki, emir sahiplerine” diye buyurdu. Bunun üzerine Sultan hemen baş koyup hâlis bir mürid oldu.

Şiir:

“Sema vaktinde, aşk şarkıcısı der ki, ‘Efendilik baş ağrısıdır.’

Aşk ve aşkın mezhebi ve milleti yetmişiki milletten başkadır.

Padişahların tahtı, aşk ve aşıkın tahtı yanında tahtadan bir kerevettir.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 3

Tanrı neden niyâz ister sorusuna cevâben, Sultan Veled Hazretleri, Maarif’inde şöyle der: “İçinde olan düşünceleri hiçbir hile ve tedbirle kendinden uzaklaştıramazsın. Bu ancak Tanrı’nın yardımı ile senden uzaklaşabilir. Bu yüzden iç ile savaşmak büyük bir iştir, dış ile savaşmak küçüktür. Bu bakımdan ibâdetin Tanrı’nın yanında başka bir kadir kıymeti olur.”

Tanrı’nın neden sadece gönlümüze baktığını Hazreti Mevlâna, Dîvan-ı Kebîr’inde şöyle açıklar: “Çünkü gönül hafiftir, çeviktir; hareketlerinde ve yürüyüşünde yorulmaz. Tenin topallığından, gönlün çevikliğinden ötürüdür ki, Hakk vefâkârlığı tenden değil, gönülden istedi.”

Tanrı’nın bizdeki bu gönül çekişini o güzel Sultan Hazreti Mevlâna, yine Dîvan-ı Kebîr’inde şöyle dile getirir: “Güneşin sıcaklığından suyun yüzü ısınır; sonra güneş, o ısınan kısmı hemen yükseğe çeker. Böyle azar azar hep yükseğe çeker; öyle çeker ki, onun sen ne kadar çektiğinin farkında olmazsın. İşte Kibriyâ’nın parıltısı, duruyu tortudan böyle çalar.”

Hikâye:

İbrahim Edhem, Belh Sultanlığından çekilmeden önce, bu hevesle mallar bağışlıyor, bedenini türlü ibâdetlerle yoruyordu.

“Ne yapayım?” diyordu, “Ne yapmak gerek ki kendimde bir gönül açıklığı bulayım?”

Bir gece taht üzerinde uyumuştu. Fakat içi uyanık, gözleri uykuda idi. Bekçiler davullara tokmaklar vuruyorlar, gürültüler koparıyorlardı. 

İbrahim Edhem kendi kendine dedi ki: “Siz hangi düşmanı uzaklaştırmak istiyorsunuz? Düşman benimle birlikte uyumaktadır. Biz, Allah’ın merhamet nazarlarına muhtaç zavallılarız; sizden ne güvenlik gelebilir? Bize onun lütfu sığınağından başka bir yerde kurtuluş yoktur.”

Gönlü bu düşüncelerle ayaklanmış, başını yastıktan kaldırmış, sonra tekrar yatmıştı.

Ansızın köşkün tavanından sert ayak sesleri, gürültüler işitti. Sanki damda büyük bir kalabalık yürüyüş yapıyordu. Şah, kendinden geçmiş düşündüğü şeyleri unutmuştu. Bağıramıyor, nöbetçileri çağırmaya gücü yetmiyordu. 

Bu arada biri köşkün damından başını aşağı uzattı, “Ey taht üzerinde oturan zât, sen kimsin?” dedi.

İbrahim Edhem cevap verdi: “Ben Şahım, dam üstünde gezen sizler kimsiniz?”

“Biz iki üç sürü deve kaybettik de bu köşkün damında arıyoruz.”

İbrahim Edhem, “Divâne misiniz? Burada deve aranır mı?” dedi.

Adam şöyle cevap verdi: “Allah, Padişah tahtında mı aranır? Sen Allah’ı burada mı arıyorsun?”

İşte o saatten sonra İbrahim Edhem’i kimse göremedi.

Rubâi:

“Ermiş kişiler, varlarını yoklarını yokluk diyârına çekerler de varlık da lütfeder, onları kendine doğru çeker… Nice canlar Yakub gibi daima zehirler tadarlar da sonunda can Yusuf’u onları tutar, şeker diyârına; tatlılıklar, hoşluklar yurduna çeker götürür… Kim aşıkların gözlerinde gözbebeği olursa, o bakış onu alır, insanın özüne doğru çeker götürür.”