AŞK VE İMAN – 1

Âriflerin Menkîbeleri’nde Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Bir defa Tanrı’nın güzelliğini görürsen bir daha başkasının yüzüne bakmazsın.”

Hazreti Mevlâna, Hazreti Şems’in hakîki yüzünü gördüğü an, oraya iman edip aşık oldu. O hakîki yüz görününce, gözü ondan başka hiçbir şeyi görmedi. 48 bin kasîde ve beyitlerle, bütün methiyeleri Şems için söyledi. Hazreti Şems’in hakîki yüzünü gördükten sonra kendisi de ona ulaştı, o oldu ve onun nurunda yok oldu.

Yine Âriflerin Menkîbeleri’nde mürşid-i kâmilin hakîki yüzü ile ilgili şöyle bir hikâye nakledilir:

“Semâ esnasında bir mürid daima Hazreti Mevlâna’nın karşısında durur ve şaşkın bir şekilde yüzüne bakardı. Diğer arkadaşlar neşe, sevinç ve eğlence ile meşgul olurlardı.

Mevlâna bir gün bu müride, ‘Niçin karşımda durup dikkatli dikkatli yüzüme bakıyor, semâ yapmıyorsun’ diye buyurdu.

Mürid baş koydu ve, ‘Dünyada senin mübârek yüzünden başka bakılıp seyredilmeye değer bir yüz var mı? Bu kul, mübârek yüzünü seyretmekte bulduğu zevk ve memnuniyeti başka hiçbir kimsenin yüzünde bulmamıştır’ diye cevap verdi.

Mevlâna, ‘Çok iyi, mübârek olsun! Fakat bizim diğer bir gizli yüzümüz vardır ki, sen onu bu gözlerinle göremezsin. O yüze yönelmeye çalış ve o yüzü görmeye gayret göster. Bu gözüken yüz kaybolunca, o gizli yüzü görür ve derhâl tanırsın’ buyurdu.

Rubâi:

“Sevgilinin bize misafir olarak geldiği gün, ne hoş bir gündür. Gözümüz, onun güzel yüzünü görünce, bir güzellikler diyarı olur.

Gönlümüzde ayrılık derdi varsa, onun güneş gibi parlak olan yüzünden o derde dermân bulunur.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 15

Hazreti Mevlâna, Mektûbat’ında, Hazreti Muhammed’in has kulları hakkında buyurduklarını şöyle aktarır:

“Gerçekler padişahı gerçek Peygamber, şöyle buyuruyor: Âhir zamanda bunaldınız mı, dileğinizi has kullarımdan umun; hem de apaçık umun. Karanlıklarda kalanların şüpheli bekleyişleri gibi değil.

Ümmetim için her zaman bir tufan var, her zaman bir Nuh.

Her zamanın Kutbu, o zamanın halîfesidir. Nuh’un gemisi odur. Onun eteğine yapışan tufandan kurtulur.”

Yine Mektûbat’ta şöyle der Hazreti Mevlâna:

“Peygamber demiştir ki: Gerçekten de, Allah’ın, kadri yüce kulları vardır; yeryüzünde onlar, yağmura benzerler; karaya düşerlerse hayır bitirirler, denize düşerlerse inci çıkarırlar.”

Bir kasîdesinde Hazreti Mevlâna bu konu ile ilgili şöyle buyurur:

“Tanrı erleri gönül gibi göklere sefer ederler. Ey Hakk’ın velîlerini Hakk’tan ayrı sayan! Velîlere iyi zan beslesen ne olur? Bundan sonra bizden ayrılmasan, ne olur?”

Ve yine Mektûbat’ta Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali arasındaki şu konuşmayı dile getirir:

“Peygamber, Hazreti Ali’ye, ciğerimi yeryüzünde emekliyor görsen ne yaparsın? diye sordu. Ali, bu soruya cevap veremem, ancak göz çukurumu yurt olarak ona bağışlarım; onu yüreğimin içine sokarım. Bunları yapmakla beraber, kendimi yine de suçlu ve kusurlu sayarım.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 14

Fihî Mâ-Fîh’de “Mustafa, dedesinin ölümüyle yetim kalmamıştı” diye buyuran Hazreti Mevlâna, onun bu dünyadaki yaşamını yüce âlemden gurbete geliş şeklinde ifâde eder ve şöyle der:

“Mekke’den Medine’ye göçmekle gurbete düşmemişti. Hangi dildir ki, onunla aynı dilden konuşsun?

Ona ümmî derler fakat onun yazısı da, bilgisi de, buyruğu da doğuştandır. Sonradan kazanılma değil. Bu sebeple ümmî derler ona. Ayın yüzüne rakamlar yazan, yazı bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki o bilmesin; herkes bildiğini ondan öğreniyor.”

“Ey aşık, Cenâb-ı Ahmed’in hırkasına yapış” diyen Hazreti Mevlâna, Hakk aşıkları için de şunları söyler, mânevî kavuşma yollarını izhâr eder:

“Aklını başına al da bu gece inat et, başını yastığa koyma, yatma da saadetin, mânevî mutluluğun sana ne ihsanlarda, lütuflarda bulunacağını gör!

Halk gece olunca uykuya dalar, uyur. Aşıklar ise bütün gece Allah’a yalvarırlar, dua ederler, âdeta onunla söyleşirler.

Cenâb-ı Hakk, bir gece Davud Peygambere şöyle buyurdu: Kim bizi sevdiğini söyler, aşıklık davasına girişir, sonra tutar bütün gece uyursa, onun sözü de yalandır, davası da yalandır! 

Aşık olanın gözüne uyku girer mi?”

“Kendi hevesin için binlerce gece uyudun, sevgili için de ne olur, bir gece uyuma” diye seslenen Hazreti Mevlâna, gece hakkında şöyle buyurur:

“Duydun ya, büyükler umduklarına gece ererler.

Hazreti Muhammed de mirâca geceleyin çıkmadı mı? Burak, o büyük Peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi? 

Bütün mânevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri vakit gecedir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 13

Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de Hazreti Şems’in Hazreti Muhammed’in nuru olduğunu belirtir. Onu sayısız kez över. Hazreti Muhammed’in nurunun iki cihanda da meşhur olduğunu söyler ve Hazreti Şems için şöyle buyurur:

“Şems-i Din kemâlin nurudur. Aydınlık gün Şems-i Din’dir, parlak ay Şems-i Din’dir. İnsanın tıpkısı Şems-i Din’dir. Gece ve gündüz Şems-i Din’dir. Şems-i Din gönülde oturandır.”

Hazreti Muhammed’in bu dünyaya gelişi ile dünyayı nergis çiçekleri ve amberlerle doldurduğunu buyuran Hazreti Mevlâna, O’nun gelişi ile ve dünyamıza getirdikleri ile ilgili şunları dile getirir:

“O Peygamber, en büyük padişahtır. Çok güzel görünüşlüdür. O’nun gelişi en büyük kurtuluşun ve en büyük ferâhın gelişidir.

Peygamberin gelişi en devamlı bir keremin gelişi, en parlak bir ayın doğuşudur…

O’nun gelişi, bütün hoş yaşayışı, bütün neşeleri veren bir devlettir.”

Rubâi:

“Rab, işte o sakîdir. O’nunla üzüntüsüz, neşeli yaşayış her zaman bizimdir.

Ey korkan! Çekinme… Saadet, işte o her zaman, her derdimize şifâ verendir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 12

Hazreti Mevlâna, bir olayı Mesnevî’sinde şöyle anlatır:

“Hilâl bir köleydi. Kazâra hastalandı, zayıflamaya, erimeye başladı. Mustafa (sav), vahîyle onun hâlini anladı.

Efendisi onu pek hor gördüğünden hastalığından da haberdâr olmadı. Tam dokuz gün yattı. Hiç kimse hâlini bilmiyordu.

Mustafa, kadri yüce Hilâl’i görmek, ona geçmiş olsun deyip hatırını sormak için o tarafa doğru yola çıktı.

Bey; hastalığından haberim yok ama birkaç gündür yanıma gelmedi. Ahırda yatar, dedi.

Peygamber, Hilâl’i görmek için ahıra gidip araştırmaya başladı. Ahır karanlık, pis ve berbattı. Fakat onun gelişiyle bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.

Hilâl uykudayken Peygamberin kokusunu aldı, bu gübrelik içindeki bu güzel koku da nedir ki? dedi.

Derken atların, katırların ayakları arasında o eşi olmayan Peygamberin tertemiz eteğini gördü.

Sürüne sürüne ahırın bucağından gelip o erin ayağına yüzünü, gözünü sürdü. Peygamber, yüzünü yüzüne sürdü. Başını, yüzünü, gözünü öptü.

Hazreti Muhammed, Rabbim dedi, sen ne gizli bir mücevhersin. Ey arş garibi, nasılsın, iyi misin?

Hilâl dedi ki: Uykudan uyanan aşığa gün doğduğunda ne hâle gelirse o hâldeyim.”

Beyit:

“Hazreti Muhammed’in nuru, binlerce ve binlerce defa, iki cihanı bir ucundan bir ucuna kadar kaplamıştır.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 11

Fihî Mâ-Fîh’de, “Peygamber, o görünen şekil değildir; Peygamber, o aşktır, o sevgidir; ölümsüz olan da budur” diye buyuran Hazreti Mevlâna, Peygamber Efendimizin aşk ve sevgi oluşunu bir kasîdesinde şöyle dile getirir: 

“Peygamberlerin seçkini Hazreti Muhammed, şarapla dolu bir kadehtir.”

Peygamber Efendimizin zamanında, onun çevresinde bulunanlarda bu sevgi ve aşkın tesirlerini Hazreti Mevlâna’nın sözlerinden öğrenmekteyiz. Bir yerde Ashâb-ı Kirâm’dan şöyle bir örnek verir:

“Ashâb-ı Kirâm, zırhsız ve kalkansız olarak savaşmışlar, kalkansız olarak kılıca karşı koymuşlardı. Hazreti Muhammed’in sevgisinde fânî ve mest hâldeydiler.”

Hazreti Mevlâna, kasîdelerinden birinde Hazreti Muhammed’in yüceliğiyle ilgili şunları söyler:

“Hazreti Muhammed eğer yüzünden örtüyü kaldırsa, binlerce rahip, binlerce papaz zünnârını yırtar.”

Peygamberin zamanında, ona yakın olanlarla arasında geçen bazı hadiseler Mesnevî’de şöyle anlatılır:

“Efendisi, Bilâl’i terbiye etmek için diken dalı ile dövmekte, o da dikenlere canını feda etmekteydi.

Efendisi, neden Ahmed’i anmaktasın diyordu… Sen kötü bir kulsun, dinini inkâr ediyorsun.

Efendisi onu güneş altında dövmekte, o da ‘Allah birdir’ diye övünmekteydi. Nihâyet, Hazreti Muhammed onu efendisinden satın aldı. Zayıf, hasta bir hâldeydi. Mustafa’nın yüzünü görünce sırt üstü düşüp bayıldı. Uzun müddet kendisinden geçmiş olarak öyle baygın kaldı. Kendine gelince sevinç gözyaşları dökmeye başladı.

Mustafa onu kucakladı. Ona ne bağışladı, ne ihsanlarda bulundu kim bilir? Sanki perişan bir balık denize düşmüştü, sanki yolunu kaybeden kervan yol bulmuştu.

Peygamberin o anda söylediği sözler, geceye söylenseydi gecelikten çıkar, sabah gibi apaydın olurdu. Ben, o sözleri anlatamam ki!..”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 10

Fihî Mâ-Fîh’de yokluk konusunda Hazreti Muhammed Efendimizin bir hâdisesi şöyle anlatılır:

“Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, bir gün bir dosta, seni çağırdım nasıl oldu da gelmedin? diye içerledi. O dost, namaz kılıyordum, dedi. Mustafa dedi ki: Seni ben çağırmadım mı? Adam, çaresizim ben, dedi. Mustafa buyurdu ki: Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Gücün kuvvetin yeterken de kendini çaresiz görmelisin. Çünkü senin gücünün kuvvetinin üstünde bir güç kuvvet var ve sen, Hakk’a karşı yok olmuş gitmişsin. İkiye bölünmüş değilsin ki kimi zaman çaren elinde olsun, kimi zaman çaresiz kalasın.

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur: Bahaeddin Mevlâna Hazretlerinin huzurunda bulunan müridler namaz vakti geldiğinde onun huzurundan ayrılıp namaza durdular. Yalnız iki müridi kalkmadı, şeyhe uydu. O iki müritten biri can gözüyle apaçık gördü ki, imamla beraber namaza duranların hepsi de kıbleye arka çevirmiş; yalnız şeyhe uyan o iki müridin yüzleri kıbleye dönük. Çünkü şeyh, bizden-benden geçmiştir. Onun o oluşu yok olup gitmiş, varlığı kalmamıştır. Tanrı ışığında helâk olmuş; ölmeden önce ölünüz sırrına ermiştir.

Namazı icâd eden Hazreti Muhammed’dir. Halk yüzlerini kıbleye dönerler, o Kâbe’yi bir Peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı için dünyanın kıblesi olmuştur. O ev, kıble olursa, Peygamber fazlasıyla kıble olur.”

Makalat’ta Hazreti Şems şöyle buyurur: “Sözün en hayırlısı kısa fakat mânâsı geniş olan sözdür. Hazreti Mustafa’nın sözlerindeki güzellik bundan değil mi?”

Yine Makalat’ta, “İnsanlar içinde yaşa ama tenhada daima Allah ile beraber ol, hep tek başına kal” diyen Hazreti Şems, Peygamberin ‘İslâm’da rahiplik yoktur’ dediğini unutma” buyurur.

Hazreti Mevlâna, Peygamberi hayal etmenin dahî bir nur olarak bizi aydınlatacağını belirtir ve şöyle der:

“İnsan, Hakk’tan sayısız lütuflara, ihsânlara nâil olmakla birlikte, hatalarını ve kusurlarını tekrarlamaktan vazgeçememektedir. Hakk’ın kendi içinde olduğunu görememektedir. Biz, bizle kaldığımız zaman, benlik hâlinde suçlar işleriz, fakat insan düştüğü bu suçlardan aydınlığa kavuşma yolunu Hazreti Mustafa’yı hayal etmenin nuruyla bulabilir, bu yolla içini aydınlatır.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 9

Bir kasîdesinde, “Küfür, insanlığın elbisesini karartmıştı. Muhammed’in nuru imdada yetişti” diyen Hazreti Mevlâna, Mektubat’ında, Hazreti Muhammed’in, insanlığa sevgi konusunda gösterdiği yolu şu şekilde bildirir:

“Mustafa, mescitte oturuyordu; birisi, mescidin kapısının önünden geçti. Dostlardan biri, ey Allah elçisi dedi, ben şu geçen kişiyi seviyorum. Mustafa, kalk buyurdu, bu sevgiyi ona bildir. Sizden biri, birisini sevdi mi, sevgisini ona bildirsin.”

“Sevgiyi göstermek gösteriş değildir” diyen Hazreti Mevlâna, yine der ki:

“Yüce Allah’a en sevgili olan, Allah katında en üstün olan şey, yüce Allah için birisini sevmektir.”

Ve yine Mektubat’ta Hazreti Muhammed’den şu sözleri nakleder:

“Kim, işi darmadağın olan birisinin işini düzene koyarsa, Allah da onun işini düzene koyar.”

“Dervişliğin nişânesi, belirtisi nedir?” diye soran Hazreti Mevlâna, yine şöyle cevap verir:

“Herkese elinden geldiği kadar iyiliklerde bulunan, yardımcı olan, etrafa inciler saçan cömert kişi; tatlı dilli olup, kimseyi incitmeyen, değerli sözler söyleyen seçkin insan derviştir. Yoksa herkesi aldatmak için yüz parçadan dikilmiş yamalı hırka giyen kişi derviş değildir.”

Rubâi:

“Bir yükseklerdeniz, yükseğe gideriz. Biz denizdeniz, denize gideriz.

Hazreti Muhammed’in hırkasına yapış da içinden Bilâl’in aşk sâlâsını her zaman dinle.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 8

Hazreti Mevlâna, Mektubat’ında, Hazreti Muhammed’in has kulları hakkında buyurduklarını şöyle aktarır:

“Gerçekler padişahı gerçek Peygamber şöyle buyuruyor: Ahir zamanda bunaldınız mı, dileğinizi has kullarımdan umun; hem de apaçık umun. Karanlıklarda kalanların şüpheli bekleyişleri gibi değil.

Ümmetim için her zaman bir tufan var, her zaman bir Nuh.

Her zamanın Kutbu, o zamanın halîfesidir. Nuh’un gemisi odur. Onun eteğine yapışan tufandan kurtulur.”

Yine Mektubat’ta Hazreti Mevlâna şöyle söyler:

“Peygamber demiştir ki: Gerçekten de, Allah’ın kadri yüce kulları vardır; yeryüzünde onlar, yağmura benzerler; karaya düşerlerse hayır bitirirler, denize düşerlerse inci çıkarırlar.”

Bir kasîdesinde Hazreti Mevlâna bu konu ile ilgili şöyle buyurur:

“Tanrı erleri gönül gibi göklere sefer ederler. Ey Hakk’ın velîlerini Hakk’tan ayrı sayan! Velîlere iyi zan beslesen ne olur? Bundan sonra bizden ayrılmasan, ne olur?”

Hazreti Mevlâna, Peygamberin evlâtlarının bütün âlemdekilere haklarının geçtiğini dile getirir ve Mektubat’ta Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali arasında geçen şu konuşmayı nakleder:

“Peygamber, Hazreti Ali’ye, ‘Ciğerimi yeryüzünde emekliyor görsen ne yaparsın?’ diye sordu. 

Hazreti Ali, ‘Bu soruya cevap veremem, ancak göz çukurumu yurt olarak ona bağışların; onu yüreğimin içine sokarım. Bunları yapmakla beraber, kendimi yine de suçlu ve kusurlu sayarım.’

Bunun üzerine Peygamber buyurdu ki, ‘Fatıma bedenimin bir parçasıdır. Evlâtlarımız ciğerlerimizin parçalarıdır, yeryüzünde yürüyen ciğerpârelerimizdir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 7

Hazreti Muhammed, bu âleme gelişi ile dünyayı nergis çiçekleri ve amberlerle doldurduğunu buyuran Hazreti Mevlâna, O’nun gelişi ile ve dünyamıza getirdikleri ile ilgili şunları buyurur:

“O Peygamber, en büyük padişahtır. Çok güzel görünüşlüdür. O’nun gelişi en büyük kurtuluşun ve en büyük ferahın gelişidir. Peygamberin gelişi en devamlı bir keremin gelişi, en parlak bir ayın doğuşudur… O’nun gelişi, bütün hoş yaşayışı, bütün neşeleri veren bir devlettir.”

Hazreti Mevlâna, bu kasîdesinde de Hazreti Muhammed’in kimliğini açık verir ve şöyle söyler:

“Yâ Rab, işte o sakîdir, O’nunla üzüntüsüz, neşeli yaşayış her zaman bizimdir. Ey korkan! Çekinme… Saadet, işte o her zaman, her derdimize şifâ verendir.”

“Ey aşık, Cenâb-ı Ahmed’in hırkasına yapış” diyen Hazreti Mevlâna, Hakk aşıkları için de şunları söyler, mânevî mutluluğa kavuşma yollarını şöyle izâh eder:

“Aklını başına al da, bu gece inat et, başını yastığa koyma; yatma da saadetin, mânevî mutluluğun sana ne ihsanlarda, lütuflarda bulunacağını gör!

Halk, gece olunca uykuya dalar uyur. Aşıklar ise bütün gece Allah’a yalvarırlar, dua ederler; âdeta O’nunla söyleşirler. 

Cenâb-ı Hakk bir gece Davud Peygambere şöyle buyurdu: Kim bizi sevdiğini söyler, aşıklık davasına girişir, sonra tutar bütün gece uyursa, onun sözü de yalandır, davası da yalandır! Aşık olanın gözüne uyku girer mi?”

“Kendi hevesin için binlerce gece uyudun, sevgili için de ne olur, bir gece uyuma” diye buyuran Hazreti Mevlâna, gece vaktinin önemi hakkında da şöyle söyler:

“Duydun ya, büyükler umduklarına gece ererler. Hazreti Muhammed de miraca geceleyin çıkmadı mı? Burak, o büyük Peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi? Bütün mânevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri vakti, gece vaktidir.”