FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 8

İman, Namazdan Üstündür…

Birisi, namazdan daha üstün nedir? diye sordu. 

Mevlâna, bir kere dedi, namazın canı namazdan üstündür diye bu soruya cevap vermiştik, etraflıca anlatmıştık, ikinci cevap da şu: İman namazdan üstündür. Çünkü namaz, beş vakitte farzdır; imansa sürüp giden bir farz. Namaz, bir özürle kılınmayabilir, geciktirilmesi câizdir; burda da imanın namazdan bir üstünlüğü var; çünkü iman hiç bir özürle bırakılamaz, geri atılamaz. Namazsız imanın faydası vardır, imansız namazsa fayda vermez; iki yüzlülerin namazı gibi. 

Her dinin namazı bir başka çeşittir; fakat hiçbir dinin imanı değişmez. Namazın şekilleri, kıblesi, başka şeyleri değişebilir; daha başka farklar da var; dinleyenin zevkine, özleyişine göre meydana çıkar. “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın, fakat onu, ancak bilinen miktarda indiririz.” Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki hamura benzer; söz de suya benzer. Hamura, ne kadar su gerekse o kadar su döker. 

Şiir: 

Gözüm, bir başkasına bakıyorsa ne yapayım ben? 

Kendinden şikâyetlen; çünkü onun ışığı sensin. 

Gözüm başkasına bakıyor, yâni başka bir dinleyen arıyor senden başka; ne yapayım ben, gözümün ışığı sensin. Sen, senliğindesin, kendinden, varlığından kurtulmamışsın ki aydınlığın yüzbin kat artsın.

Müridin Canı…

Şimdi, Tanrı eri tarafından terbiye edilen müridin canı kanatlanır. Fakat bir müzevvir, bir gösterişçi tarafından terbiye edilen ondan bilgi belleyen, terbiyeyi, savaşmayı ondan öğrenen, canı onun yüzünden sararıp solan kişi, tıpkı onun gibi aşağılık, arık, bunalmış, gamlı bir hâle gelir, işkillerden kurtulamaz, duyguları noksan kalır.

“Onlar ki inanmazlar, dostları şeytandır onların, onları ışıktan karanlıklara çıkarır.” 

Canı, gizli şeyleri görsün göstersin diye bütün bilgileri, insanın mayasına katmış, o mayayı öyle yoğurmuş. Hani arı-duru su, dibinde taş mı var; çakıl mı, başka şey mi, ne varsa, yüzünde de ne yüzüyorsa hepsini gösterir ya; bu, sonradan birşey yapılarak suya verilen eğreti bir hâl değildir, onun temelinde, aslında vardır bu, yaratılıştan verilmiştir ona; fakat su toprakla, yahut başka renklerle bulandı mı o hassâ, o hüner, ondan ayrılır, onu unutur gider. 

İşte Ulu Tanrı, bulanmış, bir başka renge girmiş küçük sular, onlara karıştı mı, bulanıklıklarından kurtulsunlar, o eğreti renkten halâs olsunlar diye peygamberleri, erenleri, arı-duru ulu sular gibi gönderdi. 

Küçük su, kendisini arı-duru görünce hatırına gelir, önce böyle arı-duruydum gerçekten de der; bilir ki bulanıklıklar da eğretiymiş, renkler de eğreti. Bu eğreti şeylere uğramadan önceki hâlini hatırlar da, “Bu bir şey ki, bundan önce de bununla rızıklanmıştık biz” der.

Şu hâlde peygamberlerle erenler, insana önceki hâli hatırlatırlar, mayasına yeni birşey eklemezler insanın. Şimdi büyük suyu bilip tanıyan, ben ondanım, onunum diyen her bulanık su, akar, ona kavuşur, karışır gider. Fakat büyük suyu tanımayan, onu kendisinden başka gören, kendi cinsinden başka bir cinsten sanan bulanık su, renklerle, bulanıklıklara sığınır; sonunda da ona karışmaz; denizden uzak mı, uzak düşer.

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 7

Fedâkarlık…

Tanrı kullarından bir kulda bile kendisini bir dost için fedâ etme gücü vardır. Böyle bir kul, Tanrı’dan dostunun sağlığını istemedeydi. Tanrı kabul etmiyordu. Ses geldi, ben onu istemiyorum dendi. O Tanrı kulu ısrar etmede, duadan vazgeçmemedeydi. Tanrı’m diyordu; onun sağlığını dilemeyi gönlüme veren sensin; bu istek gitmiyor benden. Sonunda ses geldi: Dilediğinin olmasını istiyorsan başını ver, sen yok ol, kalma, geç-git şu dünyadan. O kul, yâ Rabbi dedi, razı oldum. Öyle yaptı, dost için başıyla oynadı da işi oldu. Bir kulda bu lütuf olur, bir günü bile, önü-sonu bütün dünya ömrüne değen ömrünü fedâ ederse o lütfu yaratanda böyle bir lütuf olmaz mı? İmkân mı var buna? Mâdem ki onun yok olması mümkün değil, bâri sen yok ol gitsin.

Mumun Işığı…

Işığın üst yanında olmuşlar, yahut alt yanında olmuşlar, ne farkı var onlarca? Işık yücelik dilerse kendisi için dilemez; maksadı başkalarına fayda vermektir; başkalarının da ışığından faydalanmasını ister. Yoksa mum, nerde olursa olsun, ister aşağıda bulunsun, ister yukarıda, her halde de mumdur o. Mumun da yeri mi? Onlar ölümsüz güneştir. Dünyada mevki, yücelik dilerlerse maksatları şudur: Halkta onların yüceliğini görecek göz yoktur; onlar isterler ki dünya tuzağıyla dünya ehlini avlasınlar da halk, öbür yüceliğe yol bulsun, âhiret tuzağına düşsün. Hani Mustafâ da Mekke’yi, başka şehirleri, onlara muhtaç olduğundan zaptetmiyordu; herkese yaşayış bağışlamak, aydınlık vermek, görüş lûtfetmek için zaptediyordu. “Bir avuçtur bu avuç ki vermeye alışmıştır; almaya alışık değildir.”

Birlik Âlemi…

Din orda, yâni kıyâmet kopunca âhirette bir olur. Fakat burada, dünyada buna imkân yoktur. Çünkü burada herkesin bir dileği var, herkes bir başka havada; bu, burada birliğe imkân vermez. Fakat kıyâmette olur; çünkü herkes bir olur, bir yere bakar, birşey duyar, birşey söyler. İnsanda birçok şeyler vardır. Fare vardır, kuş vardır. Kimi olur, kuş, kafesi yüceye ağdırır; kimi olur, fare, aşağıya çeker. İnsanda yüz binlerce birbirine aykırı canavarlar vardır. Ancak oraya giderlerse fare, fareliği bırakır, kuş, kuşluğundan geçer; hepsi de bir olur-gider. Çünkü istenen şey, ne yücelerdedir, ne aşağılarda. İstenen meydana çıktı mı ne yukarıya uçar insan, ne aşağıya iner. Birisi bir şey kaybetse sağı-solu arar, önde-ardda aranır. Fakat onu buldu mu ne yukarıyı arar, ne aşağıyı; ne solda arar, ne sağda; ne önde arar, ne ardda; her yan derilir, bir yerde toplanır-gider. Kıyâmet gününde de herkesin görüşü bir olur; herkes bir dili söyler, bir sözü duyar, bir şeyi düşünür…

Fakat Ulu Tanrı’nın öylesine kulları da vardır ki kıyâmetten önce de böyledir onlar, gerçeği görür dururlar. Tanrı yüzünü, özünü ululasın. Ali, buyurur ki: “Perde açılsa da yakıynim artmaz.” Yâni “kalıbı kaldırsalar, kıyâmet belirse, yine yakıynim ziyâdeleşmez.”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 6

Dervişlik ve Zâhidlik…

Dervişin biri, bir padişahın yanına vardı. Padişah ona, ey zâhid dedi. Derviş, zâhid sensin dedi. Padişah, ben nasıl zâhid olabilirim ki dedi, bütün dünya benim. Derviş, hayır dedi, ters görüyorsun sen. Dünya da, âhiret de, bütün mal mülk de benim, âlemi ben zaptetmişim; bir lokmayla bir hırkayı yeter bulan sensin. 

“Artık nereye dönerseniz dönün, Allah’ın zâtına dönersiniz.” Bu, boyuna böyledir, tecellî hiç kesilmez, sonsuzdur, ölümsüzdür. Âşıklar, kendilerini o zâta fedâ etmişlerdir, karşılık da istemezler. Âşıklardan başkalarıysa yayılan hayvanlara benzerler.

Zâhid ona derler ki işin sonunu görür, dünya ehliyse âhiri görür. Fakat Tanrı’ya tam yaklaşmış ârifler, ne sonu görürler, ne âhiri. Onlar, öne bakarlar da her işin başlangıcını bilirler.

Söz…

Söz, anlaması için söze muhtaç olan kişiyedir. Fakat söz söylenmeden de anlayan kişiye söz söylemeye hâcet mi var? Gökler, yerler, anlayan kişiye hep sözdür. Bunların hepsi de “Ol der, oluverir” sözüyle bildirildiği gibi sözden doğmuştur. Yavaş söylenen sözü bile işiten kişiye anlatmaya koyulmanın, bar-bar bağırmanın ne lüzumu var? 

Bir Arap şâiri, padişahın birinin tapısına geldi. Padişah Türk’tü, Farsça bile bilmiyordu. Şâir, padişaha Arapça pek güzel bir kasîde düzmüştü. Padişah tahtına oturmuştu. Bütün dîvân ehli huzurdaydı. Beyler, vezîrler, teşrifata göre sıralanmıştı. 

Şâir, ayağa kalktı. Getirdiği kasîdeyi okumaya başladı. Padişah beğenilecek yerlerde başını sallıyor, şaşılması gereken yerde şaşkınlık gösteriyor, gönül alçaklığı gösterilmesi gereken yerlerde iltifatlarda bulunuyordu. 

Dîvân ehli şaşırdılar. Padişahımızın Arapça bir söz bile bilmezdi; tam yerinde nasıl oluyor da başını sallıyor; yoksa Arapça biliyordu da bunca yıldır bizden mi gizliyordu; Arapça edebe aykırı bir söz söylediysek vay bizim hâlimize diyorlardı…

Padişahın pek sevdiği bir kölesi vardı. Ona at verdiler, katır verdiler, mal verdiler; bir o kadar daha vermeyi de boyunlarına aldılar. Bize şu hâli bildir, padişah Arapça biliyor mu, bilmiyor mu? Tam yerinde nasıl baş sallıyordu; yoksa bu, kerâmet miydi, ilhâm mıydı, öğren de haber ver bize dediler. 

Köle bir gün fırsat buldu. Ava gitmişlerdi, birçok av avlanmıştı. Padişahı memnun gördü, hâli sordu. Padişah güldü de vallahî dedi, ben Arapça bilmem; amma başımı sallıyordum, çünkü o şiirden maksadı nedir, onu anlıyordum da başımı sallıyor, anlıyor, beğeniyordum. 

Artık anlaşıldı ya, temel olan, maksattır, o şiirse maksadın parça buçuğudur; o maksat olmasaydı o şiir söylenmezdi. Maksada bakılırsa ikilik kalmaz. İkilik, parça-buçuklardadır; temelse birdir.

Nitekim şeyhlerin yolları, görünüşte çeşit-çeşittir. Hâllerinde, sözlerinde, hareketlerinde aykırılık vardır; fakat maksat bakımından hepsi de bir şeydir; o da Tanrı’yı aramaktan, dilemekten ibârettir.

Hani şu konağa bir yeldir, eser, gelir. Halının bir ucunu kaldırır; kilimleri oynatır; çer-çöpü havalandırır; havuzun suyunu zerre-zerre dalgalandırır; ağaçları, dalları, yaprakları oynatır. Bütün bu birbirine aykırı, çeşit-çeşit hâlleri belirtir amma maksat, temel, gerçek bakımından hep bir şeydir; çünkü hepsinin hareketi bir yeldendir.

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 5

Aşk Dâvâsı ve Şüphe İpi…

Şimdi Ulu Tanrı buyuruyor ki: A tutsaklar, önceki yolunuzdan döner, korkuda da, umutta da beni görür, her hâlde kendinizi yok etmeme karşı yok olmuş sayarsanız sizi bu korkudan kurtarırım; sizden yağmalanan, elinizden çıkan her malı tekrar veririm size; hattâ kat kat fazlasını, daha da iyisini verir, sizi bağışlarım; dünya devletine âhiret devletini de katarım. 

Beyit: 

“Aşk dâvasına girişmek kolay, fakat o dâvâya kesin delil gerek.”

Abbas, tövbe ettim, tuttuğum yoldan döndüm dedi. 

Mustafâ, Ulu Tanrı ettiğin dâvâya delil ister buyurdu. Abbas, hadi dedi, ne delil istiyorsan söyle. 

Mustafâ, Müslüman olduysan, Müslümanlığın iyiliğini istiyorsan, sende kalan malların bir kısmını müslüman ordusuna bağışla da Müslümanlık kuvvetlensin buyurdu. 

Abbas, a Tanrı Elçisi dedi, bende ne kaldı ki? Hepsini yağmaladılar; bir eski hasır bile bırakmadılar. 

Tanrı rahmet etsin, Mustafâ, gördün mü buyurdu, gerçek değilsin tuttuğun yoldan dönmedin; ne kadar malın var, nerde sakladın, kime ısmarladın, nereye gömdün, gizledin, söyleyeyim mi? 

Abbas, hâşâ dedi. 

Mustafâ buyurdu ki: Bu kadar malı anana vermedin mi; filân duvarın dibine gömmedin mi, ona, dönersem bana verirsin; esenlikle dönmezsem şu kadarını filân işe harcarsın, şu kadarını filâna verirsin, bu kadarı da senin olsun diye etraflıca vasiyette bulunmadın mı? 

Abbas bunu duyunca parmak kaldırdı, tam gerçeklikle inandı. Dedi ki: Ey gerçek Peygamber, ben, Hâman gibi, Şeddad gibi daha başkaları gibi eski padişahlara nasıl felek yâr olduysa sana da yâr oldu, baht elverdi sanıyordum. Fakat bunu buyurdun ya, bildim anladım ki bu devlet, o yandandır, Tanrı’dandır. 

Mustafâ buyurdu ki: Doğru söyledin bu sefer; içindeki şüphe ipi koptu, duydum; sesi kulağıma geldi. Canımın ta içinde gizli bir kulağım vardır, kim şüphe ve kâfirlik zünnârını koparırsa o gizli kulakla o koparma sesini duyarım, can kulağıma gelir. Şimdi doğru söyledin, iman ettin.

Rubaî:

“Eğer sen aşık oldunsa aşkın sana delîl olarak yeter! Yok aşık olmadıysan artık ne diye delîl istersin? 

Bu kadarcık da aklın yok mu ki; bakıp göresin? Padişah yoksa bu gökkubbe otağı ne diye kurulmuş? 

Şu gök duvağının, şu gök kubbesinin ötesinde çok güzel, çok güçlü bir yaratıcı yoksa, şu parıl parıl parlayan sayısız yıldızlar kendi kendilerine mi parlamaya başladılar? 

Ermişlerin gözlerindeki ateş gizlilik perdelerini yaktı, yandırdı. Sen ise perde arkasında oturmuş, görünmeyen bir şeye iman edilir mi demedesin.”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 4

Şükretmek…

Bir Yahudî vardı. Hazreti Muhammed’in ashâbından birinin evinin üst katında otururdu. Yahudî’nin üst kattaki evinden bütün lağımlar, pislikler o zâtın evine akardı. Böyle olduğu hâlde o, teşekkür eder, sıkıntısını belli etmezdi.

Ailesine de, Yahudî’ye teşekkür etmelerini, işi belli etmemelerini buyurdu. Böylece sekiz yıl geçti. Derken ashâbtan olan o zât öldü.

Yahudî, ev halkına tâziyede bulunmak için aşağı kata indi. Evdeki pislikleri, pisliklerin aktığı delikleri görünce bunca zamandır olup biteni anladı. Pek üzüldü, pişmanlık duydu.

Ölen zâtın karısına, ne diye bana haber vermediniz, niçin boyuna teşekkür edip durdunuz? dedi.

Ev halkı, o bizden hep teşekkür etmemizi isterdi. Teşekkürden vazgeçmememizi söylerdi, dediler.

Yahudî imana geldi, Müslüman oldu.

Şükretmek avlanmaktır. Nimeti çoğaltır. Şikâyet yerine şükredin. Şükretmek, nimetleri kendine çeken bir mânevî iptir. Nimetle kuşatılmış olsan bile, onları kendine çekmezsen, nimetten mahrûm kalırsın.

Birisi, Mevlâna’ya sordu: Şükretmemenin nedeni nedir?

Hazreti Mevlâna şöyle buyurdu: Şükre engel olan, ham umut beslemektir. Ham umut besleyenin gönlündeki istek, çok fazla olduğu için, gönlüne koyduğundan daha az şeye ulaşınca şükretmedi.

O kişinin, kendindeki ayıp ve kusurdan haberi yoktur. Ham umut, pişmemiş ekmeğe veya çiğ et yemeye benzer. Bundan da şükretmeme hastalığı doğar.

Rubaîler:

“Yaşayışın rahatı, huzuru o güzelle beraber bulunmadadır. Ondan ayrı düşersen, o güzel rahatı da, huzuru da alır götürür. Sen de rahattan ve huzurdan ayrı düşersin. 

Senin sevgin eteğimi tutmuş da bana diyor ki: ‘Benim bu sevgim, o sevgilinin sevgisinden; aslında bu sevgi benim sevgim değil, gerçek sevgilinin sevgisidir.’ Sana bu sevgiyi lütfettiği için ona şükret!”

“Allah’a binlerce hamd, binlerce şükür ki, senin aşkın bütün dünyaya kanat açtı. 

Senin güzel yüzünün sabahına kavuşmak için, ihtiyar dünya, bir ömürdür seher vaktinde evrâd okuyor.”

“Kalbine aşk ateşi düşen her varlık, aslına kavuşmak için çırpınmada, dönüp durmaktadır. Aslının aslı ile buluşmak için yokluk da apaşikâr el çırpmadadır. 

Her ot yeşermiş, güzel, hoş bir hâlde gülümsüyor. Her zerre; ‘Sabır sıkıntı’nın anahtarıdır!’ ‘Şükür de Allah’tan razı olmanın anahtarıdır!’ diye nârâlar atmaktadır.”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 3

Tanrı Erine Delîl Arayan Adam…

Birisi Hazreti Mevlâna’ya sordu: Tanrı eri, Tanrı’ya ulaşmış kişi kimdir? Ne sözde, ne kerâmetlerde, ne hiçbir şeyde buna kesin bir delîl yok; çünkü söz, öğrenilmiş olabilir. Kerâmetlere gelince, keşişlerde de var; onlar da gönülden geçeni okuyabiliyorlar, büyü yoluyla pek çok şeyi bilebiliyorlar.

Mevlâna buyurdu ki: Senin birisine inancın var mı, yok mu?

Adam: Eyvallah, dedi. İnancım da var, aşkım da var.

Mevlâna tekrar buyurdu: Senin o adam hakkında inancın, bir delîle, bir ize dayanıyor mu; yoksa gözünü açmışsın, onu görmüşsün de, öyle mi ona sarılmışsın?

Hâşâ, dedi adam. Bu inanç, delîlsiz, izsiz ve esersiz değil.

Mevlâna buyurdu ki: Peki, neden inanca, bir delîl, bir iz yok diyorsun da, birbirini tutmaz sözler söylüyorsun?

Peygamber Ve Tanrı Erleriyle Dostluğun Faydası…

Tanrı eri tarafından terbiye edilen müridin canı kanatlanır. Fakat aşağılık bir kişinin yanında yetişen onun gibi aşağılık ve gamlı bir hâle gelir, canı onun yüzünden sararıp solar.

Böyle kişileri dost tutan duru bir su olsa dahî bulanır, toprakla karışık bir hâle gelir, berraklığını yitirir. İşte ulu Tanrı, peygamber ve velîleri, arı duru ve ulu sular olarak gönderdi. Bu küçük kirlenmiş sular, o duru suyla karıştı mı, hatırına eski berrak hâlleri gelir. Anlar ki, o bulanıklık ona sonradan geldi, aslında yoktu.

Peygamberler ve velîler, insana önceki hâli hatırlatırlar. Aslına yeni bir şey eklemezler. Şimdi o berrak denizlere benzeyen velîleri bilip tanıyan, ben ondanım, onunum diyen her bulanık su, akar, ona kavuşur, karışır gider. Fakat o ulu suyu tanımıyorsa ve inkâr ediyorsa bu da, küçük suyun aslından gelen bir hâl değildir. Kötü bir dosta yüz tuttuğu için, o küçük su ulu denizi inkâr etmekte, ondan ürküp kaçmaktadır.

Rubaî:

“Ey can! Sevgilinin belâsından kaçma! Belâlara uğramazsan, ızdırap çekmezsen pişmezsin, ham kalırsın. 

O ay yüzlü sevgili ile beraber olunca gece ne hoş geçer? O öyle bir aydır ki her tarafı yüzdür. Her tarafı aydınlıktır. Onun karanlık tarafı yoktur. 

Allah’ın kölesi kulu olan padişah ne de hoş bir padişahtır. Dostundan hiç ayrılmayan sevgili ne kadar da hoştur, vefâlıdır, güzeldir! 

Ey beden, sen sus da gönlüm söylesin! Çünkü gönlün sözünde ne ‘sen’ vardır, ne ‘biz’ vardır!”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 2

İnsana Perde Olan Nedir?..

İnsan, pek büyüktür. Onda her şey yazılmıştır. Fakat perdeler, karanlıklar, kendisindeki o bilgiyi okumasına meydan vermez. Perdeler ve karanlıklardan maksat, çeşit çeşit, renk renk oyalanmalardır. Yâni çeşitli dünya tedbîrleri, türlü türlü istekler bu perdeleri meydana getirirler.

İnsan, perdeler ve karanlıklarla beraber yine de birşeyler okuyor, bazı şeylerden haberi ve bilgisi var. Peki ya, şu karanlıklar ve perdeler kalkarsa ondan nasıl bilgiler meydana çıkar bir kıyaslayın… Sayılamayacak kadar çok bilim ve sanat insandan meydana gelir.

Hani insan ölüleri gömmeyi bir kargadan öğrendi, derler ya; bu da insandaki bilginin kargaya yansımasından meydana gelmiştir. O işi kargaya yaptıran, yine insanın dileği ve isteğidir.

Tanrı’nın Dileği, Kulun Tedbîrinden Önce Gelir…

İbrahim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti. Atın üzerinde, bir ceylanın ardına düşmüştü. Atını süre süre ordudan iyice uzaklaştı. Yine de ceylanın peşini bırakmadı.

İş, haddini aşınca ceylan dile geldi; yüzünü geri çevirdi ve dedi ki: Bunun için yaratmadılar seni. Tut ki beni avladın, ne olur bundan?

İbrahim Edhem, bu sözleri duyunca bir nârâ attı, kendini attan yere fırlattı. O ovada bir çobandan başka kimse yoktu. Ona yalvardı, yakardı, mücevherlerle süslü elbisesini ona verdi, çoban kıyafetini o giydi. Hâlimi kimseye söyleme, dedi ve yola düştü.

Onun maksadı ceylanı avlamaktı, Ulu Tanrı’ysa bir ceylanla onu avladı. Dünyada her zaman Tanrı’nın dileği oluyor.

Kasîde:

“Gerçek aşka tutulmamış, o sevgiyi kendine iş edinmemiş ruhun yok olması daha iyi. Çünkü onun varlığı ayıptan, ârdan başka bir şey değildir. 

Hakîki aşkla mest ol! Kendinden geç! Çünkü dünyada ne varsa hep aşktan ibârettir. Aşkla meşgul olmaktan başka dosta lâyık bir iş güç yoktur. 

‘Aşk nedir?’ diye sorarlarsa de ki: ‘Aşk dileği, isteği, yapıp yapmama arzusunu, irâdeyi terk etmektir. İhtiyârı terk etmeyende hayır yoktur, iyi insan değildir.’ 

Ebedî olarak bâkî kalan ancak aşktır. Bundan başkasına gönül verme, hepsi eğretidir. 

Ne vakte kadar fânî olan, ölü sayılan sevgiliyi kucaklıyacaksın? Öyle bir canı kucakla ki, ona son yoktur. 

Baharda doğan şey, güz mevsiminde ölür. Aşk gül bahçesine bahardan imdât yoktur. Aşk çiçeklerinin ilkbaharın yardımına ihtiyaçları bulunur mu? 

Beden atının üstünde titreyip durma! İn aşağı! Yaya olarak yürü! Git, bedene ait arzulardan kurtul! Beden atına binmeyenlere Allah mânevî kanatlar verir. 

Dünya ile, maddî isteklerle ilgili düşüncelerle kafanı yorma! Gönlün, içine fânî sevgililerin hayali aksetmeyen bir ayna gibi tertemiz olsun.”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 1

Azarlayış Sevgiye Delildir…

Biri Hazreti Mevlâna’ya dedi ki: “Kusurumuz var.”

Hazreti Mevlâna şöyle buyurdu: “Kim kusurlu olduğu düşüncesi içine düşüp, acaba ben ne hâldeyim, ne yapıyorum derse bu, dostluk ve yardıma uğrayışına bir delildir. Azarlayış kaldıkça sevgi de vardır. Çünkü dostlar azarlanır, yabancılar değil.

Azarlanmak seni dertlendiriyor ve akıllandırıyorsa, bu sevgiye ve yardım gördüğüne delildir. Kardeşinde gördüğün ayıp sendedir. Birinden inciniyorsan, sen kendinden inciniyorsun demektir.

Hem Ben Varım Hem Sen Varsın…

Hakk’a karşı iki ben sığmaz. O var ama ben de varım dersen, ya sen onun önünde öl, veya o senin önünde ölsün de ikilik kalmasın. Fakat o ölmez, buna imkân yok. O ebedî diri olduğu için ne dış âlemde, ne de zihinde ölür. Öyle lütuf sahibidir ki, mümkün olsaydı, ikilik kalksın diye senin önünde ölürdü. Fakat mâdemki onun ölmesine imkân yok, sen öl de ikilik kalksın, o sende tecellî etsin.

Namaz…

Birisi yine, “Namazdan üstün ne var?” diye sordu.

Hazreti Mevlâna buyurdu ki: “Namazın canı namazdan üstündür. Bu imandır. Namaz kazâya kalır ama iman kazâya bırakılmaz.

Namaz beş vakit içindir, iman ise beş vakitle sınırlı kalmaz. Sürüp giden bir farzdır. İman namazdan üstündür. Çünkü, namazsız imanın faydası vardır, imansız namazın ise hiçbir faydası yoktur.

Rubaî:

“Gül bahçesine benzeyen, güzel yüzünü gördüm. İnsanı büyüleyen o yüz, nurun kaynağı, nurun nuru gibi parlaktı. 

O yüz, can kıblesi idi, canların secde ettikleri yerdi. O yüze bakınca insan, kendini emniyette hissediyor. İfade edilmez mânevî zevkler, safâlar duyuyordu. 

Bu hâli görünce gönül coştu da; ‘O yüze canımı vereyim, o yüze canım kurban olsun, onun uğrunda varlığımı, benliğimi fedâ edeyim’ dedi. 

Can da heyecana kapıldı, semâ dönmeye başladı. O hem dönüyor, hem de durmadan ellerini çırpıyordu.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL VE MÂNÂ – 3

Hazreti Mevlâna, suret hakkında der ki:

“Dostlar, suretten geçerseniz, her yer sizin için cennettir. Gül bahçesidir. Suretini kırdın, yaktın mı her şeyin suretini kırdın demektir. Her sureti kırar, Haydâr gibi Hayber kapısını çekip koparırsın.”

Sultan Veled Hazretleri, Maarif’te şöyle söyler:

“Tanrı, surete, hırkaya ve şekile bakmaz. Gönüle bakar.”

“Yokluk esastır” diyen Sultan Veled, “Surî varlığı olan şeye meyletme, gönül bağlama! Çünkü onun sonu yok olmaktır. Yok olanı elde et. Varlık arada eğreti ve ölümlüdür” buyurur.

“Her şey aslına döneceği gibi, varlığın da aslı yokluktur. İşte bunun için varlık yine yokluğa döner. Bu sebepten yokluğa göz açmalısın, yokluğun yüzünü görmeye çalışmalısın ve varlığın, yokluk denizinden bir köpük olduğunu bilmelisin.

Aşk ile, bu varlık köpüğünden geçip, kendi ihtiyârın ve aşkın vasıtasıyla yokluk denizine, kendi aslına kavuşmaya çalışmalısın.

Eğer bu mânâdan ‘Bana ne!’ der ve surete aşık olursan, bu deniz seni tamamiyle yok eder. Yok olup gider ve gerçek dirilikten ebedîyen yoksun kalırsın!”

Sultan Veled Hazretleri, suretlerin fânî oluşunu yine şöyle açıklar:

“Bilmeliyiz ki, suretler fânîdir, sonu yok olmaktır. Dünyanın güzelliği, çirkinliği geçicidir. Çünkü suret âlemindedir. Dünya da bu suretlerin evidir, o da bir gül gibi fânîdir. Bekâ, mânâya mahsustur.”

İbtidânâme’de görünüşten geçmemizi isteyen Sultan Veled der ki:

“Sen görünüşten geç de mânâyı ara; aslı ele al, ona yapış da dâvâyı bırak. Aklın varsa anla; gönüldeki bağı çöz, ne diye bağlanıp kalırsın? Bilgisizler gibi görünüşte kalma, nasîbin varsa, gizli âleme doğru yürü.”

Rubaî:

“Ey gönül, sen gül bahçesinin güzelliğine mi hayrân oldun da gülüyorsun? Veya aşk bülbüllerinin ötüşleri mi seni güldürüyor? 

Yâhut gizli sevgilinin yanağındaki gül gibi mi açılıyor ve gülüyorsun? Galiba sende ona benzer bir şey var. Bu yüzden neşeleniyor, bu yüzden gülüyorsun.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL VE MÂNÂ – 2

Hazreti Şems, gönül ehli erenlerin sözlerinin ardındaki mânâyı anlamanın önemine dikkat çeker ve der ki:

“Gönül ehli erenlerin sözleri hoştur. Bunlar, belki öğretmek için konuşmazlar, ama o sözlerden çok şeyler öğrenmek mümkündür.”

Öğrenmemize engel olan sadece dikkat eksikliği midir? Esenliğe ulaşmamıza engel nedir? Mânâlarla dolu Makalât’ta kendi bilgisi ve hüneriyle dolu olan bir insan, içi acı su ile dolu bir testiye benzetilir:

“O insana, içindeki o acı suyu dök de, seni bu tatlı ve temiz su ile dolduralım derler. O can bağışlayan suyun bir damlası bile insanın yanaklarını kızartır, sağlık, esenlik verir. Ne gibi hastalık izleri varsa hepsini giderir. Fakat su ile dolu bir midenin, tekrar serin su içmek için iştahı olabilir mi? Kendi benliği ile dolu olan insandaki benlik duygusu da onun yüzüne ve gözüne yüz türlü perde çekmiştir.”

Hazreti Şems, Hazreti Pîr’in şu sözlerini aktarırken, onun mânevî bakışından da bir misâl verir. Hazreti Mevlâna sözleriyle nasıl bir mânâ bakışında olduğunu açıklar:

“Senin avucunda ağaçlar, bağlar, bahçeler görüyorum. Cana can katan deryâ gibi geniş, berrak su görüyorum. Öyle ağaçlar var ki, kökleri çok derinde, demiyorum; ama dalları sidretü’l-müntehâ’yı geçmiş; gölgeleri, yeşillikleri pek hoş. Bunu onlar göremiyorlar.”

Anlatırlar ki; Sultan Mahmud, havada uçan Hümâ (devlet) kuşu görmüştü. Hemen emir verdi; “Bütün ordu yürüsün! Belki o sizin üstünüze konar ve sizin olur” dedi. 

Herkes sağa sola koşmaya başladı. O sırada, Ayâz gözden kaybolmuştu.

Sultan sordu; “Ayâz’ım gitmedi mi? Belki Hümâ kuşunun gölgesi onun da üzerine düşer.”

Etrafına bakınırken, Ayâz’ın sırtı boş duran atını gördü, bir inilti işitti. Bir de ne görsün; Ayâz atının altında, hem başı açık, hem de feryâd ediyor.

Sultan sordu; “Sen ne yapıyorsun orada? Niçin Hümâ kuşunun gölgesini aramaya gitmedin?”

Ayâz şu karşılığı verdi; “Benim Hümâ kuşum sensin, aradığım gölge de senin gölgendir. Nasıl olur da şimdi seni bırakır onu ararım?”

Sultan Mahmud onu şefkatle kucakladı. Her ikisinin gölgesi birbirine karıştı. Öyle ki, nice bin Hümâ kuşu onun gölgesine erişemedi.”

Kasîde:

“Ey güzelliği yüzünden aynaya sık sık bakan sevgili; aynaya böyle sık sık bakmayasın diye, istiyorum ki, aynan yansın yakılsın da, artık işe yaramaz olsun.

Benim canım, aşk denizinden ateş gibi bir su içti. Bu yüzden, benim can kadehimde su bile ateşe döndü, ateş oldu.

Onun nergis gibi güzel bakışları ile ayna gülbahçesi hâline gelince, can ve gönül ona hased ettiler de, yakıcı ateş kesildiler.

Ben, varlığımdan geçtim, kayboldum; sen, eğer onu bulabilirsen, benim selâmımı söyle de, ona de ki: ‘Nasılsın, hoş musun; eski hâlinden daha da hoş musun?’

Eğer sen, benden kaçıp kaybolan beni bulabilirsen, ben’e de ki: ‘Ben peri gibi âvâre oldum, gizlendim!’

Dostum! Ben sarhoş değilim; aklım da başımdan gitmedi! Onun o sihirli bakışı, benim canımı büyüledi, beni de büyücü yaptı. 

Senin aklın başında ise, ona bir bak da anla ki, sevgilim o iş yanlış değildir, doğrudur.”