HAZRETİ MEVLÂNA’DA YOKLUK VE MÂNÂSI – 4

Hazreti Mevlâna der ki: “Ey cihanı dolaşan sefâ ehli aşıklar. Bir put için bu kadar hayranlık neden? Onu siz bu cihanda arıyorsunuz. Eğer kendinizde arasaydınız muhakkak ki onun siz olduğunu anlayacaktınız.”

Hazreti Mevlâna, bir damla gibi olan bizleri ebedî güzelliklerle dolu, nur âlâ nur hakîkat denizine doğru çekmekte, yâni bizleri gerçek varlığımıza kavuşturmaktadır. O, iç âlemini bizlerden esirgememiş, ümmetine düşkün olan Hazreti Muhammed gibi, Hazreti Mevlâna da aşıklarının üzerine titremiştir. 

Hazreti Muhammed, Kur’ân-ı Kerîm’de insana gerçek kimliğini, “Hakk’ın halîfesi insandır, Hakk insanla görünür” diyerek verdiği gibi, Hazreti Mevlâna da sayısız tefsîrlerle Hazreti Muhammed’in hakîkatlerini açıklamıştır. O da insan hakkında buyurur ki:

“Onun için Peygamber bunu anlattı, dedi ki: Kim kendisini bilirse Tanrı’sını bilir. Murad sensin. Neden her yöne koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen sakın ‘Ben’ deme, hep ‘Sen’ diye söyle! Senlik, O’luk şaşkınlıktan ileri gelir. Göz dürüst görürse sen O olursun, O da sen olur.”

Hazreti Mevlâna bir yerde de şöyle söyler: “Kimde yakîn aynası varsa, kendini görmüş olsa bile hakîkatte Tanrı’yı görür.”

Bir şeyi sağlam ve şüphe götürmeyecek şekilde bilme hâli tasavvufta “yakîn” sözüyle tâbir edilir. “Yakîn” sözü bir şeyi şüphesiz ve kesin olarak bilme ifadesi olarak kullanılır.

Fakat kendinde Tanrı’yı görmek için kendi varlığından sadece bir isim kalmalı, kendi varlığını bırakıp, Hakk’ın sıfatlarına bürünmelisin.

Kasîde:

“Seni yakından görmek istiyorum. Ne olur, biraz daha yakına gel! Çünkü senin yüzün tamamiyle nurdan ibaret. Nurdan başka bir şey değil. Dünyada senin aşkınla mahmur olmayan kimdir? 

Bu sözü yanlış söyledim. Canlar canını isterken; ‘Yakına gel!’ denir mi? Sen uzakta değilsin, sen benim canımdasın, canımın içindesin. Kendinde olana; ‘Yakına gel!’ demek büyük bir hatadır. 

Düşünce, düşünceye perde olur. Bu sebeple, şu veya bu şekilde düşünceyi bırak! Zaten o gizli değil ki!.. 

Senin ay gibi güzel olan yüzün meydanda iken, herkes tarafından görülürken senin yüzünü göremediği için gussaya dalan, derde düşen kişinin özrü kabul olamaz! 

Şunu iyi bil ki, aşksız gönüle sahip olan, aşık olmayan kişi, padişah bile olsa o, ipek kefene sarılmış, mezara gömülmüş bir ölüden başka bir şey değildir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA YOKLUK VE MÂNÂSI – 3

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de mânâları o derece açar ki, herkesin anlayacağı bir hâlde anlatır, çeşitli misâller verir, yollar gösterir. Yokluğu farklı örnekler vererek, bir yerde şöyle izâh eder:

“Çıplak adam, arıların sokmasından kurtulmak için suya atlar ya!

Arılar, adamın tepesinde dolaşır dururlar… başını bir çıkardı mı hiç affetmezler, hemen sokarlar!

Tanrı’yı anmak sudur, şu kadının veya bu erkeğin anılması da arıdır.

Tanrı’yı anma suyuna dal, nefesini tut, sabret de eski düşüncelerden, vesveselerden kurtul.

Ondan sonra sen, tepeden tırnağa kadar o arı-duru suyun tabîatına bürünürsün. Öyle bir hâle gelirsin ki o kötü arı, sudan nasıl kaçar, çekinirse senden de öyle kaçar, öyle çekinir!

Sonra dilersen sudan uzaklaş… içten suyun tabîatına sahip olursun, hakîkatte ondan ayrılmamış sayılırsın.

Dünyadan geçen kişiler de yok olmamışlar, fakat Tanrı sıfatlarına bürünmüşlerdir.

Onların sıfatları, Hakk sıfatlarına karşı, güneşin karşısındaki yıldızlara dönmüştür.

Peygamberlerin nurları güneştir; bizim duygu ışığımız ise kandil, mum ve is!

Biri yanıp erir, öbürü parlar durur!

Bu azmini sakın hor görme, ehemmiyetsiz sanma. Bu yolda sabır lâzım, çekilecek mihnetlere tahammül gerek!”

“Aşığın gıdası ekmeksiz ekmeğe aşık olmaktır” diye buyuran Hazreti Mevlâna, aşığın aynı zamanda yoklukta yaşayan kişi olduğunu açıklar. Yokluğa bürünen kişinin aynı zamanda aşık olduğunu yine Mesnevî’de şu sözleriyle açıklar:

“Aşıkların varlıkla işi yoktur. Aşıklar, kârı sermayesiz elde ederler. Kanatları yoktur. Âlemin etrafında uçarlar. Elleri yoktur, topu meydandan kaparlar.”

Kasîde:

“Öyle bir sevgilim var ki, sevgisi içimi yakıyor, kavuruyor. İstiyorum o, benim yüzümü ayakları altına alsın, gözlerimin üstünde yürüsün! Başka bir yerde yürümesin! 

O benim her şeyimdir. O benim ekmeğimdir, suyumdur, havamdır. Ama bütün bunlar da onunla beraber bulunduğumuz günün içinde gizlenmiştir. Bu yüzdendir ki rızkım, gıdam onunla bulunduğum gündür. Asıl benim günüm de o gündür. O gün ne hoştur! Onun gıdası da ne hoştur! 

O bizi yok edip giderse ne olur? Allah’a yemin ederim ki, onun beni yok etmesine razıyım. Allah dilediğini yapar! 

Onun dikeni güllere sermayedir. Hakîkati bizden gizleyen perdeleri açmakta lütuflar, ihsanlar sahibidir. 

Her ne söylediysen, ne duyduysan, onların hepsi de kabuk gibidir, mânâsız sözlerdir. Çünkü aşkın içi, özü açıklanacak, anlatılacak bir şey değildir! 

Hakîkati hisseden, tecellîlere mazhâr olan özlü kişi deriye, kabuğa bakar mı?”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA YOKLUK VE MÂNÂSI – 2

Hazreti Mevlâna, “Yokluk benim iftihârımdır” sözüyle insanlığı aydınlatan Hazreti Muhammed’le ilgili Mesnevî’de şöyle der:

“Muhammed, elde bulunan, görünüp duran yüzlerce kıyâmetti. İşte onun için o güzel haberler veren, ölmeden önce ölünüz demiştir.

Gözü Tanrı’dan başka bir şeye kaymadı da, o yüzden her derdin şefaatçisi oldu. Cebrâil’in bile görmeye tahammül edemediğini O gördü.”

Hazreti Mevlâna’nın bu dünyadan göçme vaktine “düğün gecem” adını verdiği gibi, Hazreti Muhammed’in de bu âlemden geçişine bakışı, Mesnevî’de şöyle anlatılır:

“Hangi ay içinde göçeceğini haber alınca, can ve gönülden o aya aşık olmuş, neşelenmişti. O ay geldiği vakit kim bana haber verirse, onu cennetle müjdeleyeceğim, şefaatçi olacağım, buyurmuştu. Ukâşe isimli bir zât gelip haber verdiğinde, Peygamber de, ‘Ey ulu arslan, cennet senindir’ buyurdu.

Erler görüyorsun ya, âlemden göçmeden dolayı neşeleniyorlar; şu çocuklarsa âlemde kalmalarına seviniyorlar.”

Hazreti Mevlâna, yokluğu iyice anlamamızı ister. Bir yerde şöyle seslenir:

“Yok olmak, Tanrı sıfatlarına nispetle yok olmaktır… fakat hakîkatte ona, yoklukta bir varlık vardır.

Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en iyisi, en ulusu olmuştur. Bizim lütfumuza mağlub olan irâdesiz, ihtiyârsız ve âciz kalmış değildir; o, bizim sevgimizde ihtiyâr sahibi olmuştur.

Dünyada ister yenecek bir lokma olsun, ister içilecek bir şey… onun lezzeti, lezzetten kesilmesinin feridir. İnsan, yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyeceği ve içeceği şeylerden lezzet alamaz. Maddî lezzetlerden kesilmedikçe, mânevî lezzeti bulamaz.

Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırış etmez bir hâle gelir ama hakîkatte kendisi lezzet kesilir, lezzette hiç ayrılmaz olur!”

Rubâi:

“Aferin o yokluğa ki, bizim varlığımızı kaptı gitti. Zaten can âlemi de o yokluğun aşkı yüzünden var oldu. 

Yokluk nereye gelip konarsa, varlık kaybolur gider. Bu ne biçim yokluk ki gölge varlığa varlık katar?”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA YOKLUK VE MÂNÂSI – 1

“Yokluk benim iftihârımdır” diye buyuran Hazreti Muhammed’in derin mânâlar içeren bu sözünü, Hazreti Mevlâna, Mesnevî’nin birçok yerinde açıklar. Zîrâ Mesnevî’nin kendisi yokluk dükkânıdır.

Bir adam yokluğa erişir, kendisine yokluğu süs edinirse o adamın Hazreti Muhammed gibi gölgesi olmaz. Bu çeşit adam, mumun alevi gibi gölgesizdir. Mum, baştan aşağı alevden ibarettir. Gölge onun çevresine uğrayamaz.

Mum kendisinden de kaçtı, gölgeden de. Mumu yapanın isteğine uydu, ışığına sığındı. Mumu yapan der ki: Seni yok olmak için yarattım. O da, ben yokluğa kaçtım, diye cevap verir.

Hazreti Mevlâna, reenkarnasyonu açıklarken de sözü yokluğa getirir. Kâinatta her şeyin bir hareket hâlinde olduğunu söyler ve şöyle buyurur: “Burada dâima yeniden yeniye bozulup düzelen şeyler var. Şu ten hırkası da iğnesiz ve ipliksiz dikilmekte. Fakat bunları gönül gözüyle baktığın vakit görürsün.”

Reenkarnasyon (devrân) konusunda insanın varlığının cansız bir oluşumla başlayıp, en mükemmele doğru gidişini, Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de şöyle açıklar ve sözü yine yokluğa getirir:

“Sen var olduğun gün, ya ateştin, ya yel, ya toprak. Eğer o hâlde ebedîyen kalman mümkün olsaydı hiç sana bu yücelik nasîb olur muydu? Tanrı seni değiştirdi. Önceki varlığın kalmadı. Onun yerine sana daha iyi bir varlık verdi. Böylece yüzbinlerce varlığa büründün ki dâima ikinci varlık, ilkinden iyidir. Bu varlıkları yokluklardan buldun. Öyleyse neden yokluktan yüz çevirdin? O yokluktan ne ziyâna uğradın ki, varlığa yapıştın?”

Mâdemki ikinci evvelkinden daha iyidir, yokluğu ara, insanı hâlden hâle değiştirene tap. Varlığa düştüğün demden beri şimdiye kadar yüzbinlerce haşr gördün. Haberin yokken cemâd âleminden, yetişip gelişen nebâd âlemine geldin. Nebâd âleminden de gelişip, hayat âlemine düştün.

Bu beş duygu ve altı cihet âleminden de kurtulunca deniz kıyısına varırsın. Ayak izleri, deniz kıyısına kadar gider. Deniz içinde bu izler yok olur, biter. Oradaki menzillerin nişânesi, adı sanı yoktur.

Nebâd âleminden sırf ruh âlemine kadar yüzlerce konak vardır. Yokluklarda bu varlığı gördün de nasıl beden varlığına böyle yapıştın? Tanrı hâlden hâle döndürür, şu canı ona vermekten çekinme. Yeniyi al, eskiyi bırak.

Beyit:

“Ruhtan coşup gelen şarap, yokluk kadehine konunca, sonsuz olan aşk gibi insana ölümsüz bir yaşayış verir.”

AŞK VE İMAN – 15

Hazreti Mevlâna, bizleri sürekli olarak Tanrı aşkına çeker ve Mesnevî’de şöyle söyler:

“En güzel olan Tanrı’nın aşkından başka ne varsa; can çekişmedir, hatta şeker yemek bile olsa.”

“Aşıklar sevgiliye gönülden yol buldular. Biz de sevgiliye gönülden yol bulalım” diye buyuran Hazreti Mevlâna, aşkın yolunun gönül olduğunu dile getirir.

Âriflerin Menkîbeleri’nde “Bana kul olan saadet mülkünü götürür, kim kapımı seçerse, dünya ve ahiretin şahı olur” diyen Hazreti Mevlâna, aşık olmayan kişinin insanlığını dahî inkâr eder. Böyle bir kişiyi insan olarak görmez. Dîvân-ı Kebîr’de şöyle buyurur:

“Ben senin aşkına aşığım. Bundan başka benim işim yoktur. Ben aşık olmayan kişinin insanlığını inkâr ederim.”

Mesnevî’de aşıkla maşuk arasında ikiliğin ortadan kalkması ile ilgili şöyle bir hikâye misâl verilir.
“Bir sevgili aşığına sordu: Beni mi çok seversin, kendini mi? Aşık dedi ki: Ben kendimden ölmüş, kurtulmuş, seninle dirilmişim. Kendi varlığımdan, kendi sıfatlarımdan yok olmuşum, seninle var olmuşum. İlmimi unutmuşum, seninle bilgi sahibi olmuşum. Kudretimi hatırdan çıkarmışım, senin kudretinle kudretlenmişim. Kendimi seversem, seni sevmiş olurum.”

Aşık, böyle bir birlik hâli içinde olduğunu, onda ikilik kalmadığını, kesin ve şüphe götürmeyecek bir şekilde bilir.

Aşık, sevgilisiyle tepeden tırnağa dolmuştur. Varlığında bir addan başka bir şey kalmamıştır. Sevgilisinde fânî olmuştur. Böyle bir kişinin vücudunda sevgilisinden başka bir varlık yoktur.

Yokluğa daldın da âciz oldun mu sevgi davasına düşeceksin diye buyuran Hazreti Mevlâna, aşk olmadan da varlığın olmayacağını yine Mesnevî’de şöyle dile getirir:

“Aşk olmasaydı, varlık nereden olurdu? Ekmek nasıl olur da gelir senin vücuduna katılırdı? Ekmek varlığa katıldı neden? Aşktan, istekten. Yoksa ekmeğin can olmasına yol var mı? Aşk, ölü olan ekmeği can hâline getirmede, fânî olan canı ebedîleştirmede.”

Rubâi:

“Biz mest olmuşuz; başımız dönmede, başkalarının yaptıkları işlerle bizim ilgimiz yok. Dünya alt üst olsa, yakılsa, yıkılsa umurumuzda değil. Yeter ki senin aşkını kaybetmeyelim. Yeter ki senin aşkın ebedî olsun!”

AŞK VE İMAN – 14

Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de, Hakk aşıklarının bu dünyadan geçişi ve onların ölümsüzlüğünü şöyle dile getirir:

“Gerçeklerden haberi olarak ölen Hakk aşıkları, sevgilinin huzurunda şeker gibi erirler.

Ölürken Hakk aşıklarının gönül gözleri açılır da, öteleri, gayb âlemini görürler. Başkaları ise, ölüm korkusuyla kör ve sağır olarak ölürler.

Aslında, Hakk aşıklarına ölüm tuzaktır. Onlar, ne ölürler, ne de yok olurlar.”

Aşığın nasıl bir hâl içinde bulunduğunu, benlik ve varlıkla işinin kalmadığını, Mecâlis-i Sebâ’da şöyle açıklar Hazreti Mevlâna:

“Aşıklık nedir? Kendi varlığından, benliğinden söz etmemektir.”

Hazreti Mevlâna, Hakk’tan başkasına olan aşkların geçici bir heves olduğunu söyleyerek bizleri hakîki aşka davet eder. Onun bizleri davet ettiği aşk, gelip geçici bir heves değildir. 

İbtidânâme’de Sultan Veled Hazretleri şöyle buyurur:

“Dünyadan el, etek çekerek Allah’a yönelen, kendini O’na ibâdete veren kişilere zâhid denir. Aşıklar, varlıklarını bırakırlar; boyuna Allah’a yüz tutarlar.

Aşıkların yürüyüşleri böyledir, zâhidlerin yürüyüşleri ise kulluğa yönelmektir, hayra gidiştir.”

Yine İbtidânâme’de Sultan Veled Hazretleri bu iki hâle sahip olan kişileri, yâni aşıkları ve zâhidleri karşılaştırarak şöyle der:

“Aşk denize benzer, zâhidlik ise katreye; aşk güneştir, zâhidlik ise sanki zerre.

Zâhidlik, akılla buraya dek gelir; aşıklık ise, ey arayan, seninle beraber gelir, durur. 

Çünkü her aşık, Allah’ın şehididir. Aşık, canını başını verdi mi, sırlara sahip olur.

Baş veren aşık sırra erer; baş vermeyen ise yelle savrulur gider.

Bir sinek denizleri aşamaz; Kaf Dağı’na, Zümrüd-ü Ankâ’dan başka kuş uçamaz.

Aşık, Zümrüd-ü Ankâ kuşu gibidir, aşık olmayansa sinek.”

Kasîde:

“Ne mutlu o kimseye ki, bizim gibi o da tamamıyla Allah’a teslim olarak onun verdiği her şeye razı oldu. Böylece cefâdan, gamdan gussadan, kurtuldu. Baştan başa neşe vefâ oldu. 

Ne mutlu neşe kaynağı olana, şarapla aklını, fikrini dağıtana, aşka, deliliğe rehin olarak mânâ denizinde inci olana. 

Onun bakışı ay oldu, güneş oldu. Toprak onun bakışıyla altın kesildi. Kerem de incilerle dolu bir deniz hâline geldi. Yürüyüşte seher rüzgârı oldu. 

Aşk padişahı, onu çekti bağrına bastı. Böylece o da bütün halktan kurtulmuş oldu. Aşkın bakışı onu seçti de bütün dilekleri yerine geldi.

Yürüyüşte tıpkı, gökteki ‘ay’ gibi oldu. Geceleyin ayın on dördüne döndü. İlâhî bakışla bir anda nerelere ulaştı, nerelere gitti! 

O yeryüzü gibiydi, gökyüzü oldu. Baştan başa tat, tuz kesildi. İnsan melek oldu, sinek de Zümrüd-ü Ankâ.”

AŞK VE İMAN – 13

Hazreti Mevlâna, bir rubâisinde, aşkın, Peygamberimizin yolu olduğunu buyurur. Hatta bizlerin de aşkın çocukları olduğumuz haberini verir ve der ki:

“Peygamberimizin yolu aşktır; aşk oğullarıyız biz, anamız aşktır.”

Sevginin ve aşkın ne kadar önemli olduğu, Fihî Mâ-Fîh’de şöyle ifade edilir:

“Nerede olursan ol, ne hâlde bulunursan bulun, sevmeye, aşık olmaya çalış.”

Âriflerin Menkîbeleri’nde, sevginin artması için Tanrı erinin yakınında olmanın gerekli olduğu, şu olayla nakledilir:

“Bir gün Mevlâna Hazretlerinin yanında birinden: Falan kişi, canım ve gönlüm hizmettedir, diyor diye bahsettiler. Mevlâna: Sus, insanlar arasında söylenen bu yalan, miras kalmıştır. O, erlerin hizmetinde olan öyle gönül ve canı nerede buldu? dedi ve mübarek yüzünü Çelebi Hüsâmeddin’e çevirerek: Allah Allah! Tanrı velîleri ile diz dize oturmak lâzımdır. Çünkü o yakınlığın büyük tesirleri vardır, buyurdu.”

Hazreti Mevlâna, sevginin yakınlıkla doğacağını söyleyerek, hiçbir zaman uzakta olmamızı istemez, ayrılık ve uzaklığı bir zehire benzetir.

Âriflerin Menkîbeleri’nde bununla ilgili şöyle söyler:

“Onu görmekte senin ruhun, onun ruhu ile birleşir. Ayrılığı niçin denemeye kalkıyorsun. Bir insan, zehiri nasıl denemeye kalkar. Sen temiz de olsan pis de, ondan uzak bulunma. Çünkü temizlik, yakınlıktan artar.”

Mektûbat adlı eserinde Hazreti Mevlâna, aşık olmayan kişiler için şunları söyler:

“Sen aşık olmadıysan, sevgi nedir bilmiyorsan; yürü git, ot otla; eşeksin sen.”

Aşkla beslediği müridleri için ise Âriflerin Menkîbeleri’nde şöyle söylediği nakledilir:

“Aşkla beslediğim her mürid feleğin okundan kurtulur.”

Rubâi:

“Aşk, misk gibi kokar; onun için gizli kalmaz, belli olur! 

Aşk, ağaç gibidir; aşıklar da, ağacın gölgeleridir! Gölge gerçi ağaçtan uzak düşse de, yine orada kalmak gerektir!”

AŞK VE İMAN – 12

Makalat’ta, “Aç kalmış birini arıyorum, susamış bir insan arıyorum” diye buyuran Hazreti Şems der ki: “Berrak ve temiz su, iyilik ve cömertlikle susamış insan arar.”

Yine Makalat’ta bir bilginden bahseden Hazreti Şems, onun şu hâlini bizlere anlatır:

“Bilginin biri, bir gün uykudan uyandı. Eşya, kitap her nesi varsa attı. İnliyor, ağlıyor ve şöyle söylüyordu: Ömrümüzü tüketip, Tanrı kitabını arkamızda bıraktık.”

Hazreti Şems, bilginin “Tanrı kitabı” demesindeki maksadı bizlere şöyle izah eder: 

“Bilginin burada, Tanrı kitabı, demekten maksadı Kur’ân değildir. Yol gösteren adam, yâni mürşittir. Tanrı kitabı odur, âyet odur, sûre odur. O âyet içinde âyetler vardır. Bu açık Kur’ân’da, bu apaçık kitapta neler yok…”

Hazreti Mevlâna, Fihî Mâ-Fîh’de Mecnûn’un zamanından bahsederek der ki: 

“Mecnûn’un devrinde güzeller vardı ve onlar Leylâ’dan daha güzeldi. Fakat Mecnûn bunlara sevgi göstermemişti. Ona; Leylâ’dan daha güzelleri var, sana bunları getirelim, dediler. O; ben Leylâ’yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından sevmiyorum. O, görünüşten ibaret değildir. Leylâ benim elimde kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum ve bu şaraba aşığım. Sizin gözünüz sadece kadehte, içindeki şaraptan haberiniz yoktur, dedi.”

“Şarabı kadehten anlamak için aşk ve şevk lâzım” diye buyuran Hazreti Mevlâna şöyle örnek verir:

“On gündür bir şey yememiş bir açla, günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan ekmeğin dışını ve şeklini, aç olan ise canını, özünü görür. Çünkü bu ekmek kadeh, onun tadı ise kadehteki şarap gibidir. Bu şarap ancak iştah ve şevk gözüyle görülebilir. Bunun için sen de kendinde bir şevk ve iştah meydana getir ki, sadece dışı gören bir insan olmayıp, bu âlemde her zaman sevgiliyi göresin.”

Kasîde:

“Seher vakti içtiğin şarap, sana tesir etmediyse, ben sana başka türlü bir şarap vereyim; onu iç. Benim şarabım gerçekten de acayip bir şaraptır. Bir kıyâmet gibidir. İnsanı diriltir. 

Daha ilk kadehi içer içmez, nereleri gezersin? Neler görürsün? Neler.. İkinci kadehten Allah’a sığınırız. Üçüncü kadehi içince ne olacağını söyleyemem. 

Ne gam kalır, ne iş güç kalır. Herkes yerlere yıkılır, ondan sonra da sizi alırlar, nereye çeker götürürler, Allah bilir! 

Sen kokuya, renge takılıp kalmışsın. Onların esiri olmuşsun; taşa, taştaki resme benziyorsun Şu taşın kalbinden, kaynak suyu gibi kayna da, fışkırarak çık. 

Hele ey kerem sahibi sakî! O kırmızı şarabı sun da öyle bir hâle geleyim ki, çekinmeden korkmadan senden, senin güzelliğinden bahsedeyim. 

O büyük kadehi bana, kendi kuluna sun da, onun mahmurluğuyla nasıl başımı, yukarılara daldırmışım, seyret!..”

AŞK VE İMAN – 11

Mesnevî’de, aşıkların yanıp yakılmasının bir gelişme olduğu anlatılır. Nitekim, ay da yanıp yakılarak taze bir yüz kazanır.

“Bütün hastalar, iyileşmeyi umarlar” diye buyuran Hazreti Mevlâna şöyle söyler:

“Hâlbuki aşk hastası, derdimi arttırın diye sızlanır.”

“Bu zehirden daha güzel, daha hoş bir şerbet görmedim. Bu hastalıktan daha iyi bir sıhhat olamaz. Bu suçtan daha iyi bir ibâdet yoktur. Bu yüzden cehennem aşığın ateşinden söner. Der ki: Ey ulu er, çabuk geç. Yoksa ateşinden ateşim sönecek. Cennet de ona der ki: Yel gibi geç, yoksa neyim varsa mahvolup gidecek.”

Mesnevî’de aşk hakkında “Ondan cehennem de titrer, cennetler de. Ondan ne buna aman vardır, ne ona” diye buyuran Hazreti Mevlâna, sözü yine sevgilinin suretine getirir. Bizlere mânâ aşkına ulaşmamız için aşacağımız yolların ipuçlarını söyler:

“Derken sevgili aşıktan gizlendi. Aşık da sevgilinin mânâsıyla eş oldu. Ben bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Vuslat makâmının en ilerisinde salınmaktayım.”

Ve Hazreti Mevlâna sözü burada sırlayarak daha fazla söyleyemeyeceğini anlatır ve der ki:

“Bu bahisler buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra ne zuhûra gelirse gizlenmesi gerektir. Söylersen de faydasız. Yüzbinlerce gayret göstersen de anlatmaya çalışsan yine açığa çıkmaz.”

Kasîde:

“Hakk’ın merhameti, keremi her zavallı, fakir adamın evine, can kaynağından kazmasız küreksiz bir ümid arkı açar! 

Gönül! Yüzünü cana doğru çevirdi de; ‘Ey aşık, ey dertlere dalmış sevdalı!’ dedi. ‘Evinde oturup durma; sevgilinin penceresinin önüne gel, ağla, yalvar! Ağlamayan çocuğa süt verilmez!’ 

Ey sevdalı hoca, ey kâr derdine düşmüş tacîr! Ovalara doğru yönel, neşe bahçesine git; gamlıların gamına bakma!.. 

Bu gönül, deriye benzer; gam ise ateş gibidir! Gam ateşinin tesiri ile, deriden yapılmış sofra gibi bir hâle gelir. 

Gönül gözün gam yüzünden toprakla dolarsa, nerden Tebriz’i bulacaksın nasıl Hazreti Şemseddin’e ulaşacaksın? 

Daha fazla sabredemiyorum; artık sırrını açığa vuracağım! Çektiğim derdi, ne göğün sırtı çekebilir, ne de yeryüzünün sırtı!.. 

Benim gönlüm gamlarla dolu; senin gönlünse, kayıtsız, gama karşı duygusuz! Senin yüzün, Çin güzellerinin yüzü gibi çok güzel; benim yüzümse, kırışıklarla dolu! 

Şu dünya ateşler içinde; neredeyse yanıp gidecek! Bilmem, benim gönlüm ne zamana kadar yanıp gidecek? Görelim, ne vakte kadar bu böyle sürecek? 

Dayanamıyorum; bin yıllık sırrı açığa vuracağım! İster gözünü kapa, ister aç, durumu seyret! 

Gökyüzünde dolaşıp duran ay, benim coşkunluğumu gördü de yolundan geri döndü, benim yanıma geldi. ‘Kimseye söylemem!’ dedi. ‘Ben, seni seviyorum, senin dostunum; hep seninle düşüp kalkmadayım!’ 

Onu görünce gözlerim kamaştı; bir an yüzüne hayranlıkla baktım. ‘Ey güzel dilberim!’ dedim. ‘Ey sudan yaratılmış ateşli güzel! 

Ey benim güzelim! Onun cana canlar katan yüzü tıpkı bu yüz! Allah hakkı için söylüyorum; gönüller kapan çalgıcım bu mu? İşte bu!.. 

Sevgilim! Senin aşkının yoluna döşenmişim; basıp geçmen için yerlere serilmişim! Yanıyorum; ne olur ateşime su serp! Ey dünyadaki gizli ay, ey Tebrizli Şemseddin!..”

AŞK VE İMAN – 9

Mesnevî-i Şerîf’te “Nereye dönerseniz Tanrı yüzü vardır” sözü şöyle açıklanır:

“Susayınca bir bardaktan su bile içerseniz suyun içinde Tanrı’ya bakmaktasınız. Fakat aşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür. Bununla birlikte aşığın sureti, Tanrı’da fânî olursa söyleyin bakalım, suda kimin suretini görür?”

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de, aşıkların baktığı her yerde Tanrı’yı gördükleri hakîkatini şöyle açıklar:

“Aşıklar güneşte Tanrı güzelliğini görürler. Ay nasıl suda görünürse, güneşte de Hakk görünür. Fakat bu aşık ve sadık kişiler için geçerlidir; şeytana ve hayvana tecellî etmez. Bununla birlikte şeytan bile aşık olsa bir Cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür. Bu makâmda ‘Şeytanım benim elimde Müslüman oldu’ sırrı belirir.”

Yine Mesnevî’de, ‘İmr’ül Kays’ isimli bir Arap padişahından bahseden Hazreti Mevlâna, bu padişahın zamanın Yusuf’u gibi çok güzel olduğunu söyler. Aynı zamanda şair olan ve Arap kadınlarının hepsinin aşık olduğu bu zât, şunu bildi ki onların hepsi suret güzelleridir. Onlar âdeta tahta üzerine yapılmış resimlerdir. 

Nihâyet bu padişahta bir hâl belirir ve gece yarısı ülkesinden kaçar. Bir hırkaya bürünüp gizlenir. Kusurdan ve her türlü noksandan uzak olanı aramaya başlar.

Hazreti Mevlâna, bu padişahın ülkesinden kaçıp arayışa düşmesinin sebebini ‘aşk’ olarak açıklar ve şöyle buyurur:

“Aşk, o padişahı dudakları kurumuş ve susuz bir hâlde Arap ülkesinden çekti. Bir şehre geldi ve orada kerpiç ameleliği yapmaya başladı. O ülkenin padişahına, Arap padişahlarından İmr’ül Kays bu diyâra geldi, aşka av olmuş, kerpiç ameleliği yapıyor, dediler.

Padişah kalktı, gece vakti onun huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü padişah! Sen, zamanın Yusuf’usun. İki ülke de sana tâbî olmuştur. Ben de senin kulunum, ülkem ve saltanâtım da. Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbâle erişelim.

Böyle bir hayli hikmetler söyledi. Padişah öylece susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı. Kulağına eğilip aşk ve derde ait ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan çıkardı. Diğer padişah da onun elini tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan, kemerden bezdi.

Bu iki padişah, uzak ülkelerin yolunu tuttular…”

Kasîde:

“Beşer sevdası olmayan başımda, bir heves var! Bir sevda var! Bu sevda yüzünden öyle bir hâldeyim ki, kendimden bile haberim yok!

Aşk padişahı, bana her zaman binlerce memleket bağışlar. Benim ise, ondan, onun cemâlinden başka hiç bir isteğim yok! 

Bana iki cihanda da onun aşkının kemeri ve külâhı yeter! Benim kendi külâhım başımdan düşse, belimde de kemerim olmasa, benim için tasa değil, hiç üzülmem 

Seher vakti onun aşkı, benim hasta gönlümü öyle bir yere götürdü ki, ben orada nice geceler, gündüzler geçirdim de seherlerden haberim bile olmadı. 

Canım ise mânâlar diyârına öyle bir sefer etti ki, gökler ve ay; ‘Biz ömrürnüzde böyle bir sefer yapmadık’ dediler. 

Ayrılıktan ötürü canım, iki gözünden kanlı yaşlar saçıyorsa da, sen, bunu gördüğün hâlde, incilerle dolu bir gönlüm yok sanma! 

O eşsiz varlığın cemâlinden, güzelliğinden bir nişâne, bir iz gösterirdim ama, iki cihan birbirine girerdi. Ben kavga ve gürültü çıkarmak niyetinde değilim.”