🌹KUR’ÂN VE HADÎSLER IŞIĞINDA HASAN ÇIKAR DEDE SOHBETLERİ / 2

“Cenâb-ı Allah, Bakara sûresinde şöyle buyuruyor: ‘İnnâ lillâhî ve innâ ileyhî râciûn – Allah’tan geldik ve Allah’a gidiyoruz.’ Bu âyetin mânâsını açıklar mısınız?”

Sultân’ül-Ulemâ Hazretleri, Belh şehrinde, Cuma namazını edâ edip, okuduğu son hûtbesinden sonra cemaatiyle helâlleşti. Cemaat Sultân’ül-Ulemâ’nın şehirden ayrılacağını anladılar ve çok üzüldüler. Aralarından biri Sultân’ül-Ulemâ’ya dönüp: “Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, Sultân’ül-Ulemâ Hazretleri cemaatine dönerek, onlara şu cevabı verdi:

“Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz; Âdem’den geldik, Âdem’e gidiyoruz.”

Âdem’den maksat, insandır. Hepimiz Âdem’in evlâtlarıyız.

Hazreti Mevlâna, selâm olsun üzerine, insana çok önem vermiştir; hattâ insanı Tanrı sıfatına koymuştur.

Bir gün Hazreti Mevlâna’ya sordular: “Allah ne kadar büyüktür?” Cenâb-ı Mevlâna cevap verdi: “Allah, Âdem’in boyu kadar büyüktür!” Herkes şaşkınlık içerisinde, “Aman yâ Mevlâna, sen Âdem’in Hakk olduğunu mu söylüyorsun?” diye sorduklarında ise, Mevlâna buyurdu, dedi ki:

“Evet, Âdem’in Hakk olduğunu söylüyorum. Çünkü Âdem olmasaydı, Allah bilinmeyecekti, Allah’ın güzellikleri de dile gelemeyecekti.”

Neden böyle söyledi? Çünkü bütün varlıkları yaratan Tanrı, insanı yaratmadan önce hiçbir varlıktan dile gelemedi. İnsan dışında hiçbir varlık Allah’ı dile getiremedi. Allah, en son insanı yarattı ve insanda kendini yarattı. İnsan gözüyle yarattığı eserleri seyretti, insan diliyle eserlerini isimlendirdi ve kendi ismini de yine insandan aldı. Kendi büyüklüğünü, güzelliklerini insanla söyledi.

“Ve Allah, Âdem’e isimlerin hepsini öğretti.”

(Bakara, 31)

Bu âlemde insanın meyli nereye ise, gidişi orayadır. Hakk’ı temsîl edersen gam yeme, dünya durdukça bâkîsin.

Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlâna ve diğer Pîrân, hepsi sevenlerine gittiler. Onlar kendilerini insanlara kazandırmak için çalıştılar ve ölüm onlardan uzaklaştı. Fakat insan, aklını kullanmayıp, ömrünü boşa geçirirse, sonunda gideceği yer, boşluktur.

“Doğrusu bundan önce Âdem’e bir emir verdik, ama o unuttu ve biz onda bir azîm de bulamadık.”

(Tâ Hâ, 115)

Allah’ı kendinde bulan insandan daha mukaddes bir varlık yoktur. O, her şeyin, hattâ meleklerin bile üstündedir.

“Hüzünlenmeyin, eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.”

(Âl-i İmrân, 139)”

(Hasan Çıkar Dede’nin Dilinden Kur’ân ve Hadîsler Işığında Mevlâna Sohbetleri)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 37

BAŞIMI VERECEĞİM🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Bir gün Hazreti Mevlâna’nın huzûrunda birisi üzülüyor, ağlıyor. Mevlâna, onun neden üzüldüğünü soruyor. Adam diyor ki: “Keşke Şems Hazretleri hayatta olsaydı da, kendisini görebilseydim!” Bunun üzerine Mevlâna diyor ki: “Yazıklar olsun, benim her sakalımın teli bir Şems olmuştur!” 

Fakat şöyle bir şey daha var; Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de diyor ki: “Dokuz felekle, yüce babalar anlamına gelen âbâ-yi urbîyyede Zuhâl, Müşteri, Merih, Utarit, Zühre, Neptün, Uranüs ve iki Kutup Yıldızı, her felekte bir müddet kalmak sûretiyle düşüp kaldım. Yıldızlarla beraber burçlarda nice seneler döndüm durdum. 

Bir müddet görülmedim, onunla beraber bir yerde bulundum. O zaman Hakk’a en yakın olma, ‘Ev-ednâ’ mülkünde idim. Orada ne gördümse gördüm. Ben ana karnındaki çocuk gibi besiyi Hakk’tan aldım. 

Âdemoğlu bir kere doğar, ben çok kereler doğdum. Ten hırkasında yıllarca bulundum. Bir çok işler gördüm. Kendi elimle bu hırkayı hayli yırttım. Zâhidlerle muhabbetlerde birçok geceler sabahladım. Kâfirlerle de puthânelerde putların önünde yattım, uyudum. 

Hem dolaşan kurnaz hırsızlardanım, hem inleyen hastaların elemleriyim. Ben hem bulutum, hem yağmur, bağlara yağar dururum. 

Ey dilenci! Benim eteğime asla fânîlik tozu bulaşmamıştır. Ben bekâ bağında ve bostanında bol bol güller topladım. Benim aslım sudan, ateşten, asabî rüzgârlardan, nakışlı topraklardan değildir. Ben bunların hepsine karşı gülmüşüm. 

Evlâd! Ben Şems-i Tebrizî değilim… Eğer beni görürsen, sakın kimseye gördüm deme, o ben değilim, ben tertemiz nurum.” 

Yani Mevlâna, bir yerde, ‘Benim sakalımın her teli bir Şems’tir’ diyor, diğer tarafta da, ‘Ben, Şems-i Tebrizî değilim’ diyor. Ne dersiniz Hasan Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Cenab-ı Mevlâna, selâm olsun üzerine, bütün bu söylediklerinin hepsinde vardır ve her sözü doğrudur. 

Çünkü Hazreti Mevlâna, bir yerde bizlere şöyle seslenir: 

“Âdem, daha balçık hâlindeyken, ben Nebîydim.”

Hazreti Mevlâna, baştan aşağı O idi. Yani Yaratıcı ile tamamen birleşmiş ve O olmuştu. Onu birinin âşikâr etmesi gerekiyordu. Ne babası, Sultan’ül Ulemâ Hazretleri, ne de ilk şeyhi Seyyid Burhâneddin Efendi, onu âşikâr edemedi. Mevlâna, onların yanında devamlı gizli kaldı. Ne zaman Şems-i Tebrizî ile karşılaştılar, Şems onun kim olduğunu keşfetti ve Mevlâna’ya Hakk olarak nazâr etti ve Şems’in bu nazârıyla Mevlâna bir volkan gibi patlama yaptı ve bütün dünyayı hakîkatlerle donattı. 

Ve Hazreti Şems, Hazreti Mevlâna’nın bu hâlini görünce, şöyle bir seslenişte bulundu: 

“Ben, Mevlâna’yı bir sefer irşâd ettim, o beni sayısız sefer irşâd etti.” 

Şems ile Mevlâna, üç ay hâlvete girdiklerinde, hâlvet boyunca sadece üç simit yemişlerdir, yani öyle ballar, baklavalar, börekler yok. Hâlvetten çıktıkları zaman ikisi de bir deri bir kemik hâlindeydiler. Allah’ın bütün güzellikleri ikisinin gözünde apaçık görünmekteydi. 

Hazreti Mevlâna, kendisini anlayacak, onu tanıyacak, onun gönlünü okuyacak birisini bulmak için sayısız defalar devrân yapmıştır bu âlemde. Şems-i Tebrizî Hazretleri de, Mevlâna gibi bir Hakk dostunu ararken Allah’a münâcatta bulunmuştur ve demiştir ki: “Allah’ım, bu dünyada senin sayısız gizli velîlerin vardır, bana onlardan birisini göster de gideyim ona gönlümü açayım.”

Cenâb-ı Hakk’tan Şems’e şöyle nidâ gelir: “Sana bir mürşid göstereceğim, karşılığında bana ne vereceksin?” Şems-i Tebriz, “Başımı vereceğim!” diye cevap verince, Hakk: “O zaman Rumeli diyârına gideceksin, orada Mevlâna Celâleddin Rumî’yi bulacaksın. O senin mürşidindir” diye seslenmiştir. 

Eğer onlar buluşmasalardı, Mevlâna’nın güzellikleri ortaya çıkmayacaktı. Şimdi bakacak olsanız; Mevlâna, Şems ile anılır; Şems de Mevlâna ile anılır. 

Ve dikkat edin! Hazreti Mevlâna , selâm olsun üzerine, son deminde rûhunu, ne babasına ne de bir başkasına teslîm etmiştir; Şems’e teslîm etmiştir. 

O günlerinde Şeyh Sadreddin Efendi Mevlâna’ya şifâ dilemek için ziyâretine geliyor; Mevlâna ona dönüp: “Sakın bana şifâ dileme” diyor ve devam ediyor: “Nûrun nûra kavuşmasına bir soğan zâresi kadar mesafe kalmıştır. Neyler üflensin, kudûmler vurulsun. Bu akşam benim düğün gecem; Yâr ile buluşma gecem.” 

Bugün, Hazreti Mevlâna’nın bu mânevî düğünü seyretmek için, Şeb-i Arûs’da, bütün dünyadan yüzbinlerce insan geliyor. Hazreti Mevlâna, bu konuda bizlere de büyük bir ders veriyor. Bizler de imanımızı güçlendirelim, kimliğimize ulaşalım, iyi bir insan olalım ve onlara lâyık birer kul olalım, çünkü ömür su gibi gidiyor.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 29

İNSAN OLMASAYDI ALLAH BİLİNMEYECEKTİ!..🌹

Mahmut Efendi: Yine Hazreti Mevlâna şöyle buyuruyor: “Dünya sevgisinden gûsul ediniz ki, vücudunuzun bir zerresinde dahî o sevgiden eser kalmasın. Günde beş kere dünya muhabbetinden elinizi yıkayınız ve Hakk’tan yana, yani cemâl kıblesine karşı yüzünüzü çeviriniz ve Hakk’tan yardım dileyiniz.” Bir hadîs-i şerîfte de Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor: “Her kim hikmet bilmezse, hikmetten haberdâr olmazsa, bu kimse Allah mârifetinde er değildir.” Siz ne dersiniz Dede?

Hasan Dede: Bizler zikirlerimizi bilinçli yaparsak, kimi zikrettiğimizi bilerek onun kimliğinde kendimizi fânî kılarsak, bizler her zaman mânevî yönden güçlü oluruz, hiçbir zaman küfrîyâta düşmeyiz. Ama bilinçsiz zikirler yaparsak, istersek sabahalara kadar zikir yapalım, yine küfürde kalmış oluruz.

Cenâb-ı Mevlâna’ya bir gün soruyorlar: “Allah ne kadar büyüktür?” 

Mevlâna şöyle cevap veriyor: “Allah’ın büyüklüğü insanın boyu kadardır.” 

Bu yanıtı alanlar: “Aman yâ Mevlâna, sen âdemin Hakk olduğunu mu söylüyorsun?” 

Mevlâna yine cevap veriyor: “Evet, öyle söylüyorum. Âdem olmasaydı, Allah bilinmeyecekti. Allah, kâinatı yarattı, en son insanı yarattı ve insanda kendini yarattı. İnsan ile hem semâvattaki varlıkları, hem yeryüzündeki varlıkları isimlendirdi ve kendi büyüklüğünü de yine insanla dile getirdi.” 

Bu yüzden bizler, tasavvuf ehli olarak, dâima insan üzerinde dururuz ve insan dışına çıkmayız. Hayalî bir Allah peşinde koşmayız. Eğer hayalî bir Allah peşinde koşarsak, bizler evlâtlarımızı bugüne ve yarına göre yetiştirmemiş oluruz. Bu nedenle bizler her zaman ne kadar hakîkatler varsa, onları dile getirmeye çalışırız. Bilinçli ibâdet nedir? Biz, Allah, dediğimiz zaman, Mürşidimiz vasıtasıyla Pîrimize ve Resûlallah’a yolumuz çıkar. 

İşte Hazreti Mevlâna şöyle buyurur: 

Hazreti Muhammed’in dışında bir Allah aramaya kalktığınız ân, kendinizi boşlukta bulursunuz.” 

Hazreti Peygamber Efendimiz de Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah dilinden şöyle konuşuyor: 

“Beni bu âlemde göremezsen, öbür âlemde hiç göremezsin.” 

Pekâlâ biz onu bu âlemde nasıl göreceğiz? Kim bu âlemde Hazreti Muhammed Efendimize bende olmuş, onun hâline bürünmüş ve onun dilinden konuşuyor ise, işte o kişiyi seyretmek Hakk’ı seyretmektir. Onun dışına çıkmak Hakk’ın dışına çıkmaktır. Allah esmâsı kamufledir, örtüdür; zâtını aradın mı insan çıkar. Zâten insan olmadıktan sonra, sen nereye yola çıkıyorsun, kime gidiyorsun?

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…


MANEVİ MENKIBELER – 37

İnsan, dünyadan çok büyüktür, çook…

Bir gün Mevlana’nın müridleri, oturmuşlar kendi başlarına, konuşuyorlar kerametten.

Mevlana da geliyor, “Evlatlar” diyor, “muhabbetiniz ne idi sizin? Ne konuşuyorsunuz?”

Şu Velinin kerametinden, bu Velinin kerametinden, ordan burdan…

Mevlana dönüp onlara diyor, “Kuş havada uçuyor, sana ne? Odun suda duruyor, batmıyor, sana ne? Sana akıl verilmiş, insan toplumuna faydalı hizmetlerde bulunasın, onların rızasını kazanasın. Siz bırakmışsınız lüzumlu olanları, kalkmışsınız boş şeylerle uğraşıyorsunuz. Bir daha duyarsam sizlerden bu şekil muhabbetler yapıyorsunuz, affetmem sizi!”

Bakın sekizyüz sene öncesinde bile boş muhabbete müsaade yok…

Dünyaya bir bakın nerelere geldi. Yolda arabayla gidiyorsun, arabanda rehber var, sana yolu gösteriyor, götürüyor ta o adrese kadar. Kalmıyor vakit ona buna sorasın da hangi yoldan gidesin. 

Dünya artık küçüldü, artık küçüldü. İnsan, dünyadan çok büyüktür, çook… Ama insan daha insan olmadığı için kalmış çok küçük.

İşte koca Mevlana… “Adem” diyor, “yani insan, hala sandığın kapağını kıramadı, duruyor sandık içinde. Bir kırsın da, o zaman görecek ne kadar yüce bir varlıkmış, dünya ne kadar küçükmüş.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (142)

Cenab-ı Allah, Bakara suresinde şöyle buyuruyor: “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun – Allah’tan geldik ve Allah’a gidiyoruz.” Bu ayetin manasını açıklar mısınız?

Size şöyle bir örnek vereyim: Sultan’ül-Ulema Hazretleri, Belh şehrinde, Cuma namazını eda edip, okuduğu son hutbesinden sonra cemaatiyle helalleşti. Cemaat Sultan’ül-Ulema’nın şehirden ayrılacağını anladılar ve çok üzüldüler. Aralarından biri Sultan’ül-Ulema’ya dönüp: “Bizi bırakıp nereye gidiyorsunuz?” diye sorunca, Sultan’ül-Ulema Hazretleri cemaatine dönerek, onlara şu cevabı verdi: “Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz; Adem’den geldik, Adem’e gidiyoruz.”

Adem’den maksat, insandır. Hepimiz Adem’in evlatlarıyız.

Hazreti Mevlana, selam olsun üzerine, insana çok önem vermiştir; hatta insanı Tanrı sıfatına koymuştur.

Bir gün Hazreti Mevlana’ya sordular: “Allah ne kadar büyüktür?” Cenab-ı Mevlana cevap verdi: “Allah, Adem’in boyu kadar büyüktür!” Herkes şaşkınlık içerisinde, “Aman ya Mevlana, sen Adem’in Hakk olduğunu mu söylüyorsun?” diye sorduklarında ise, Mevlana buyurdu, dedi ki: “Evet, Adem’in Hakk olduğunu söylüyorum. Çünkü Adem olmasaydı, Allah bilinmeyecekti, Allah’ın güzellikleri de dile gelemeyecekti.”

Neden böyle söyledi? Çünkü bütün varlıkları yaratan Tanrı, insanı yaratmadan önce hiçbir varlıktan dile gelemedi. İnsan dışında hiçbir varlık Allah’ı dile getiremedi. Allah, en son insanı yarattı ve insanda kendini yarattı. İnsan gözüyle yarattığı eserleri seyretti, insan diliyle eserlerini isimlendirdi ve kendi ismini de yine insandan aldı. Kendi büyüklüğünü, güzelliklerini insanla söyledi.

“Ve Allah, Adem’e isimlerin hepsini öğretti.” (Bakara, 31)

Bu alemde insanın meyli nereye ise, gidişi orayadır. Hakk’ı temsil edersen gam yeme, dünya durdukça bakisin.

Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana ve diğer Piran, hepsi sevenlerine gittiler. Onlar kendilerini insanlara kazandırmak için çalıştılar ve ölüm onlardan uzaklaştı.

Fakat insan, aklını kullanmayıp, ömrünü boşa geçirirse, sonunda gideceği yer, boşluktur.

“Doğrusu bundan önce Adem’e bir emir verdik, ama o unuttu ve biz onda bir azim de bulamadık.” (Ta Ha, 115)

Allah’ı kendinde bulan insandan daha mukaddes bir varlık yoktur. O, herşeyin, hatta meleklerin bile üstündedir.

“Hüzünlenmeyin, eğer gerçekten iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran, 139)

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (88)

Maneviyatla temizlenmek nasıl olur?

Suyla yıkanmak, ayrı bir ferahlıktır. Bir de iç ferahlığı, maneviyat var, o insanın içinin temizler. Gerek Hazreti Muhammed, Hazreti İsa, Hazreti Musa, Hazreti Davud, Hazreti Süleyman, Hazreti Yakub olsun, gerek Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Abdülkadir Geylani Hazretleri olsun, hepsi küfürlerden arınmış tertemiz bir insan olarak ortaya çıktılar. Onlara bütün varlıklar hizmet ediyor. Çünkü varlıklar onun zuhuru, Hakk oradan yüzünü gösteriyor. İnsanın oraya erişmesi için hep nefsiyle kavga etmesi lazım. İnsanı bu güzelliklerden mahrum eden nefstir. Cenab-ı Hakk bu nefsi, şeytanını tanıman için yarattı. Ona uydukça başın belaya girer, uymazsan yolun düzlük olur.
Peygamberler, hiçbir menfaat beklemeden bizlere bu güzel reçeteleri yazdılar. Kim bu reçeteleri uyguladıysa maneviyatta sıhhatli yaşadı. Bu reçeteleri uygulamayanların tüm yaşantısı boşa gider. Ne kilise de haç çıkarmak, günah çıkarmak kurtarır, ne de camide kuru tövbe etmek kurtarır. Sadece kendi kendini kandırır. Kişi, kendimi değiştireceğim, Hazreti Mevlana’nın güzellikleri ile kendimi donatacağım, temiz bir insan olmaya ve topluma kendimi kazandırmaya çalışacağım, diye düşünerek uğraşırsa hiçbir zaman kayba girmez. Hep uğraşma, mücadele ister. Semalar, zikirler, namazlar bütün ibadetler yapılırken, Üstada karşı sevgi varsa o ibadetten zevk alınır. Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönül bağlanmamışsa o ibadetlerden zevk alınmaz, yine boşlukta kalınır.
Temiz gezmek her zaman güzledir. Vücud daha sıhhatli, daha latif olur. Su her şeyin can damarı, dünyanın ruhu sudur, dünya suyla bir de güneşle can buluyor. İnsandaki su oranı dörtte üçtür. Nasıl dünyanın dörtte üçü su ise, insan da aynı.
Hazreti Mevlana’nın çok güzel bir kasidesi vardır, şöyle buyurur:

“Bizden bıkma biz çok güzeliz! Başkalarının kıskanmasından ötürü ürktük, güzelliğimizi gizledik.
Birgün beden örtüsünü canın üstünden atınca görürsün ki; canı ay da, firkad yıldızı da kıskanmaktadır. Onların hiç birinde canın parlaklığı yoktur.
Bizi görmek için yüzünü yıka, temizlen, kirliliklerden kurtul! Çünkü kirli bir insan bizi göremez. Kendini nefsani kirlerden temizleyemeyeceksen bizden uzak dur! Kendi güzelliğimiz bize yeter.
Biz yarın ihtiyarlayacak bir güzel değiliz, biz ebediyyen genciz. Gönlümüz rahattır, hoştur. Biz kadimiz, önümüze ön, sonumuza son yoktur.
Giydiğimiz beden elbisesi eskidi, yıprandıysa da, ne gam? O elbisenin içindeki ihtiyarlamadı. Ömür örtümüz fanidir. Fakat kendimiz uçsuz bucaksız bir ömürüz.
İblis Adem’in hakikatini göremedi. Örtüsünü gördü de ondan yüz çevirdi. Hazreti Adem ona, ‘Sen Hakk dergahından sürülmüşsün, kovulmuşsun, biz sürülmedik, kovulmadık’ diye seslendi.
İblis secde etmedi ama meleklerin hepsi secde ettiler de, ‘Gönlümüz örtü altında bir güzele düştü.
Örtü altında öyle bir güzel var ki; güzelliği aklımızdan başımızdan aldı da o güzelliğe karşı secdeye kapandık’ dediler.
İhtiyarlamış kişileri güzellerden ayırdedemezsek, aklımız, aşk aleminde bu seçmeyi yapamazsa, biz aşkta dinimizden dönmüş sayılırız.
Güzelin sözü mü olur? O Allah arslanıdır, biz çocukça sözlere daldık. Zaten de çocuklarız. Biz aşk bilgisinde daha alfabedeyiz, ebced okumadayız.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (76)

Hazreti Ali diyor ki: “Kur’an’ın sırrı Fatiha, Fatiha’nın sırrı Besmele, Besmele’nin sırrı altındaki noktada gizlidir.” O noktayı bize anlatır mısınız?

Yunus Emre ne diyor? “İlim bir nokta idi, ahmaklar bin etti.” O nokta Adem’dir. ‘B’ okunması için yazının altına bir nokta konması lazım. ’S’ okunması için üç tane nokta lazım. Yani hep noktayla bağlanıyor. Nokta, elif oldu. Elif, gökte güneş oldu, ay oldu., yıldız oldu, dünya oldu. Elif, Allah oldu, Muhammed oldu, hep o Elif yazıldı. Hep sensin, hep insandır. Besmele, “Allah’ım senin adınla başlıyorum” demektir.
Fatiha suresine tam olarak mana vermeye kalktın ı, bütün dünyadaki varlıkların hepsini zikretmen gerekir. “Elhamdülillahi Rabbil alemin – Hamd ederim ya Rab bütün alem senin.” Bütün alemi yazamazsın, zikredemezsin. “Maliki yevmiddin – Ne kadar din sahibi geldiyse bu aleme hepsinin Malik’i sensin.” Fatiha suresini okurken bu kelam, dilinde kimin kudretiyle zuhura geldi? Allah’ın. Bunu senden sana söyledi. Sen Hakk’ı gayrıda arama. Bu alemin fatihi ve hakimi insandır. Hayvanlar, yeryüzünde dört ayak üstünde yaratıldı. Allah, insanı iki ayak üstünde yarattı, dünyayı insanın ayakları altına serdi ve insanı kendine elçi etti. Bakara suresinde Allah, Adem’i kendine halife olarak yarattı, bütün canlıları, melekleri secdeye davet etti. Adem’e secde bana secdedir, dedi. Hazreti Muhammed’den sonra Peygamberlik devri kapandı. Çünkü insanın kimliği ortaya çıktı. Veliler devri başladı, Evliyaullah geldi. Allah’ı en güzel bir dille tanıtmaya çıktılar. İnsan dünyamızda en mukaddes varlıktır. İnsan, kimliğini bilmediği için küfürdedir, hatadadır, isyandadır, benliktedir. Bu nedenle hüzünlerden de kolay kolay kurtulamaz. Bir kere kendine sorsa; ben kimim, ne yapıyorum, neden bu hallere düşüyorum, bu yaptığım işlerden ne bekliyorum? Biraz düşünse, elini ayağını çeker. Düşüncesizce hareket ediyor, sonra başına bir sürü iş geliyor. İnsan bir düşünürdür, insandan düşünce alındı mı deriyle kemik kalır.
Madem ki biz Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönül verdik, daima onların büyüklüğünü düşünmemiz, onların güzelliklerini kendimizde çoğaltmamız, onlarla yola çıkmamız, onların diliyle topluma konuşmamız, onları gönlümüzde taşımamız lazım. O zaman onların ruhları bizimle şad olur, biz de onlarla şad oluruz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (46)

Dünya yaşamında aklımızı nasıl kullanmalıyız?

Dünyayı elden bırakmayacak ama gönlüne de koymayacaksın. Bazısının gözleri maddeden başka bir şey görmez, kendini kaptırmış gider.
Akıl, Allah’ın bir sevgilisinin aklıyla büyütülürse o akıl toprağa girmez. Misal olarak, Hazreti Mevlana’nın aklını beğenmiş, onun yaşamını, fikirlerini benimsemiş, onun aklı ile kendi aklını büyütmüş kişide büyük akıl vardır. Hazreti Muhammed’in, Hazreti Mevlana’nın, Velilerin akılları tasavvufta akl-ı külldür. Onlar akıllarını Hakk’ta yok ettiler. Hakk’ı gönüllerinin en güzel yerine koyarak, onunla yola çıktıkları için aklın büyüğü onlardadır. Bizlerse akl-ı cüz, akl-ı ma’ş, akl-ı ma’d, bu üç akılda dolaşıyoruz. Kainat akl-ı cüz, küçük akılda. Akl-ı ma’ş, aklını menfaate yorar. Akl-ı ma’d da sabit fikirlidir, Nuh der Peygamber demez. Güzeli akılda baş etmek, en güzel akıl o. O akıl artık güzelleşir, ışık olur. Benliğinde kalmış, bir Hakk dostuna yüz tutmamış, onun fikirlerini, güzelliğini benimsememiş kişinin yaşantısı boştur. Küçük akıldan vazgeçilir, Hazreti Pir’in eserleri okunarak, onun güzel fikirleri vücutta ruh, başta akıl edilirse hayat güzelleşir. En büyük alim, İblis’ti. Onun ismi İblis olmadan önce, Azazil Efendi idi. Yani bedenimizdeki bütün azaların efendisiydi. Adem’e, ondan daha mütevazı birine, bir rençbere baş kesmesi için emir geldiği zaman, “Hayır, ben ateştenim o topraktan, nasıl eğilirim, o hiçbir şey bilmiyor” dedi. Orada kim (Hakk) gizlenmiş görmedi. Ondan sonra lanet halkasını boynuna aldı. Azazillikten İblisliğe geçti. İblis kimdir? İnsan insanın İblis’idir, insan insanın Rahman’ıdır. Bir insan arkadaşlarını doğru yola götürür, güzellikler ikram ederse onun Rahman’ıdır, kötü yola götürürse onun İblis’idir.

Hazreti Mevlana’mızın çok bir kasidesi vardır, şöyle buyurur:
“Ay mı istiyorsun, güneş mi arzu ediyorsun? İşte; ay da burada, güneş de burada! Yok, feyizli seher vaktinin gelmesini, sabah olmasını mı istiyorsun? Onlar da, işte şurada, sevgilinin yanında!..
Ey Kenan Yusufu, ey Süleyman’ın canı; taç ve taht mı istiyorsun? İşte taç, işte taht; onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey savaşların Hamzası, ey cenklerin Rüstemi! Kılıç, kalkan istiyorsanız, başka yerde aramayın; onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey hoş gül kokuları koklayan bülbül, ey tatlı sözler söyleyen papağan; gül mü istiyorsunuz, şeker mi arzu ediyorsunuz? Geliniz, geliniz; gül de burada, şeker de burada, sevgilinin yanında!..
Ey Hakk yoluna düşen, Hakk’ı arayan, ilahi tecelliye mazhar olmak dileyen zamanın Musa’sı! Hakk’ı görecek mana gözü, O’nun buyruklarını duyacak mana kulağı istiyorsan, işte, onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey gönlü kinle, nefretle dolu şeytan, ey bizim eski düşmanımız; fitne mi istiyorsun, fesat mı istiyorsun, şer mi arzu ediyorsun? O kötülüklerin hepsi burada, sevgilinin yanında!..
Sus; bu kadar fazla söyleme! Kalk Hakk yoluna düş! Yol arkadaşı mı istiyorsun? İşte burada; sevgili yol arkadaşı! Başka ne arıyorsun?..”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (42)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana’nın din anlayışında Peygamberler… (devam)

Peygamberlerden görünen o güler yüz Hakk’ın yüzüydü. Çünkü onlar Hakk’la Hakk oldukları için en güzel örnek olarak topluma çıktılar ve insanları birliğe davet ettiler. Toplum biri iki gördü. Küfürde olanlara el uzatarak onları oradan kurtarmaya çalışacağına küfre, daha da küfürle çıktı. İşte bu yüzden kavgalar çıkıyor. Peygamberler birlikçidir. Kim Peygamberine tabi ise bu alemde birlikçi olması lazım. Hazreti Mevlana’nın felsefesinde Müslüman, Hıristiyan, Musevi ayrımı yoktur. Amaç hangi dinden olursa olsun insan olmaktır.
Hepimiz Adem’in evlatlarıyız. Kırksekiz Peygamberin hepsi, dünyaya Hazreti İbrahim’in neslinden geldi. Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim’in büyük oğlu İsmail’in neslinden, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, Davud, Süleyman, Yakup, Yusuf, İsa, hepsi diğer oğlu İshak neslinden geldiler. Hazreti İbrahim, Hazreti Muhammed’in yirmidördüncü, Hazreti İsa’nın da yirmiüçüncü dedesi, bu Peygamberler İbrahim Halilullah’ın torunları, yani bir ağacın dalları gibidir. Madem ki kök Hazreti İbrahim, hepimiz kardeşiz. Neden birbirimizi hor görüyor, kavga ediyoruz? İnsanlar kişiliklerini bilmiyorlar. Peygamberler birbirlerine hep saygı gösterdiler. Yusuf Peygamberin babası Yakup da Peygamberdir. Yusuf Peygamber, babasına, “Rüyamda bir ay gördüm ve yıldızlar ona secde etti” deyince babası oğlunun Peygamberliğini görerek oğluna baş kesti, onu tasdikledi. Peygamberler arasında hiç ikilik doğmadı.
Hazreti Musa, Tevrat’ında, Hazreti İsa da İncil’inde Hazreti Muhammed’i zikrediyor, hepsi Hazreti Muhammed’i güzel bir önder olarak görüp, yetişenler selam söylesinler bizi ümmetinden saysın, diyorlar. Yani Nebi, Nebi’ye rücu etti.
Hazreti Mevlana diyor ki: “İnsanlar yeryüzünde Hakk’ın temsilcisidir, biraz aydan örnek alsınlar. Ay bu kadar yıldıza erdemlik yapar, hiç yıldızlar birbiriyle savaşmazlar.” İnsan, bütün cihanın temsilcisidir. Kişiliğini unutmuş, bu yüzden kavgaya giriyor. Mevlana yaşıyor, Şems yaşıyor. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre hepsi birbirlerine saygıda yaşıyorlar. Onlar da Peygamber gibidir; bir yerde öyle bir yüceliğe çıktı ki Hazreti Mevlana, bütün Peygamberler onunla iftihar ediyor.
Hazreti Ali, “Dünyamızda ne kadar Müslüman varsa hepsinin din kardeşiyim, dünyamızdaki bütün insanların, insan kardeşiyim” diyor. İnsanlar farklı dinlere bağlı olabilirler ama insan iseler hiç kavga etmeden kardeş gibi yaşarlar.
Mevlana’mızın dünyaya güzel bir seslenişi var: “Sevgiye dair ne varsa bu alemde ben oradayım. Kavgaya, savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
Bütün olay kendini tanıyarak, insanca yaşamak, Yaratan’dan ötürü bütün varlıklara sevgiyle bakıp, yüz tutana sevgiden söz ederek hayatı sürdürmektir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (10)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mesnevi’de bir hikayede, “Allah erleri bize benzerler ama onları tanımak zordur” diyor. Bir Allah erini gördüğümüzde nasıl tanıyacağız?

Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Nasıl belli olacak? Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda, oradan anlarız. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Allah’ı insanın dışında uzakta tutmaz, daima birleştirir. Buradan belli olur.

1987’de acizane Konya’da Hazreti Mevlana’yı temsil etmek fakire nasib oldu. Günde iki defa, kalabalık bir mutrib ve çok sayıda semazen ile Şeb-i Arus’da ayin açtık. Her taraftan gönüllüleri çağırdık. Türkler de dahil olmak üzere her milletten insanı misafir ettik. Ayin sonrasında da konakladığımız otelin lobisinde geç saatlere kadar oturduk, onların sorularını cevapladık.
“Ne yaparsak yapalım, beş vakit namaz da kılsak, tam manasıyla ibadet edemiyoruz. Düşününce sırat köprüsünden düşüyoruz, hatalardan kurtulamıyoruz. Bunun çözümü nedir, Allah insanlara ceza verir mi?” diye sordular.
Camiye, kiliseye göre mi, yoksa Mevlana’ya göre mi cevap vermemi istersiniz? dedim. “Mevlana’nın dilinden cevap istiyoruz” dediler.
Mevlana diyor ki: “Allah, kulunun bir kılı ağarsa, Allah onu cezalamaktan münezzehtir. Çünkü ceddim Hazreti Muhammed, Miraç ettiği zaman Cenab-ı Allah’ı onyedi yaşında Şabb-u Emre sıfatında gördü. Allah, onyedi yaşında namütenahi güzellikte bir ben-i adem sıfatında göründü. Ceza vermekten münezzehtir!” diyor.
Misal olarak; kişi doksan yıl yaşadı, son nefesine kadar nefsi arzularından hiç nadim olamadan o hali ile vefat etti ise, ibtidada hocaların söylediği gibi, esafiline gider. Yani kendi kendini ruhi cezaya, cehenneme atar. Burada Hakk üzülür. O kendi kendini cezaya attı. Bu neye benzer? Ana-baba, evladından şefkatini esirgemez, hep nadim olmasını bekler. Ana-babada bu şefkat, bu rahmet varsa, Allah baştan aşağı hep rahmettir. Onun rahmeti Hazreti Muhammed’de tecelli etmiştir. Siz düşünün, eğer kötü huylarınız varsa, onları yavaş yavaş Hakk’ın bir dostuyla, onun güzel huylarıyla güzelleştirin.

Sizlere yine Hazreti Muhammed Efendimizden bir misal vereyim: Bir gün Hazreti Muhammed, sahabesi ile otururken içlerinden biri, “Ya Resulallah, dünya ateşinin, cehennemin ancak bir zerresi olduğunu buyuruyorsunuz. Ne kadar dikkat edersek edelim hatasız zamanımız geçmiyor. Bizim halimiz ne olacak?” diye sormuş.
O sırada bir hanım dört yaşında çocuğuyla oradan geçiyormuş.
“Efendi, bu kadın çocuğunun ateşte yanmasına razı mıdır?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Ana şefkat doludur. Çocuğu ateşe düşerse kurtarmak için kendini ateşe atar.”
“Annede bu kadar şefkat varsa, Allah baştan aşağı şefkattir. Kişi Allah’a uymazsa, kendini ateşlere atar.”