MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 53

MÜRŞİD-I KÂMİLİ BULMAK…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, bir şâir diyor ki: “Mecnûn’um bugün Leylâ derdinden; neylerim aklı, dîvâne geldim.” Deniliyor ki; tevhid ehli, akl-ı maaş ve akl-ı maad istemez. Akl-ı maaşın, dünyaya ait işlere, akl-ı maadın ise ahirete ait işlere akılları erer. Hâlbuki tevhid ehli, dünya ve ahiret istemez. O, akl-ı kâmil ashâbıdır. Tevhid ehlinin aklı nasıldır? Ne dersiniz? 

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Tevhid ehli, aklını bırakmıştır. O, iman ettiği yeri kendine baş etmiştir, vücuduna Onu rûh edinmiştir. Hep Onu zikretmektedir ve Onun dışına bir an dahî çıkmamaktadır. Bir şey yapması gerektiğinde ise, ondan gören O, onun elinden tutan O ve ondan söyleyen de yine O’dur. İşte ehli tevhid sahibi bu demektir. Ehli tevhid, Hakk’ın sahibidir, Hakk’ı sahiplenmiştir. Hakk da onu sahiplenmiştir. Onlar sözde iki görünürler fakat mânâda birdirler. Tevhid ehlinin her zerresinden varlığını gösteren Hakk’tır. Akl-ı maaş ve akl-ı maada gelince, onlar akıllarını hep maddede tutarlar ve daima sıkıntıdadırlar. Ama ehli tevhid tüm bunların dışındadır ve huzur içinde yaşamını sürdürmektedir. 

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Mesnevî-i Şerîf’de, Cenâb-ı Mevlâna’nın şöyle bir beyiti var: “Beytullah, Beytullah olalı, Allah girip orada oturmadı. Benim gönlümün hânesinde ise Hayy’dan gayri hiçbir şey yoktur.” Siz ne buyurursunuz Hasan Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Kâbe, Allah’ın evidir. İşte Şems-i Tebrizî Hazretleri de şöyle güzel bir dil sarfediyor:

“Allah, Kâbe’de doğdu. Kâbe’den çıktı ve bir daha oraya girmedi. Fakat gönlümde bir doğdu, bir daha oradan çıkmadı.”

Hazreti Ali Efendimiz, selâm olsun üzerine, Kâbe’de doğmuştur. Resûlallah Efendimiz, ona soyununca, yani Allah’ın binbir sırrının anahtarını Hazreti Ali’ye verince, Hakk’ın kendisi olmuştur. Onun için Hazreti Şems öyle buyurmuştur, “O, Kâbe’de doğdu ve oradan çıktı. Fakat gönlüme bir girdi, bir daha da çıkmadı.”

Kâbe’de birşey yoktur. Hakîkatte Kâbe, mürşidi temsîl eder ve Hacer’ül-Esved diye bilinen taş ise, mürşidin elini temsil eder. İnsanlar Kâbe’ye gidiyorlar, o taşı öpüyorlar ve günahlarından arınmayı umuyorlar. Hattâ rivâyet ederler ki, o kadar çok günahkâr o taşı öpmüş ki, taş bu yüzden kararmış. Öyle bir şey yoktur, bunlar aslı olmayan söylentilerdir. Sen o mürşidi âyânda bulursan, taşa gerek kalmaz. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 52

YEDİ BAŞLI EJDERHANIN MÂNÂSI…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Bir söz var; ama bu bir atasözü müdür, yoksa bir deyim midir, tam olarak bilmiyorum. Şöyle ki: “Temizlik imandandır.” Buradaki temizlikten kasıt nedir? Yani şerîattaki temizlik mi, yoksa ki dergâhdaki temizlik mi, hakîkatteki temizlik mi, mârifetteki temizlik mi? En önemli temizlik hangisidir?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): En önemlisi, insanın hem içi hem de dışı temiz olmalıdır. İç temizliğinden maksat, kişinin gönlün bağladığı yerler ilgilidir. Bir müridin gönlünde Hazreti Muhammed Efendimiz ve mürşidi varsa, onun iç âlemi temizlenmiştir. 

Ama dikkat edin; gönlünde diyoruz, yani gönlünü tamamen onların güzellikleriyle donatmışsa ve gönlünde onlardan başka hiçbir şey yok ise, temizdir. Aynı zamanda dışını, yani bedenini de temiz tutması lâzımdır ki, etrafına huzursuzluk vermesin. 

Hazreti Muhammed Efendimiz, selâm olsun üzerine, toplum içine çıkarken her zaman saçlarına misk sürermiş, gözlerine sürme çekermiş ve böylece çevresindekilere kendini imrendirirmiş. 

Bizler de Hazreti Muhammed Efendimize uyarsak, O’nun huylarıyla huylanırsak, hem içimizi hem de dışımızı temiz tutmuş oluruz.

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Hasan Dede, şu anda içinde oturduğumuz bu yer, Cenâb-ı Mevlâna Hazretlerinin meydanı ve buraya bu sohbete, zikire ve semâ âyin-i şerîfine ve tefekküre gelen bizlerin, hepimizin kendimize göre bir anlayışımız, heveslerimiz, hayallerimiz ve saplantılarımız var. Bizim burayı, yani bu meydanı nasıl görmemiz lâzım? 

Çünkü Cenâb-ı Mevlâna, Allah sırrını âlî etsin, şöyle buyuruyor: “Ben kendi Musa-yı Hakîkimin elinde bir âsâyım ve meydandayım. Musa, bizdedir. Kim ki o âsâya ihanet ederse, onadır; kim ki riâyet ederse, riâ onadır.” Siz ne buyurursunuz?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Bir gün Hazreti Musa’ya bir nidâ geliyor: “Ey Musa, elindeki âsâ ne vazife görüyor?” Musa da diyor ki: “Elimdeki âsâ, koyunlarım uzaklaşırsa onları toplamaya yarıyor. Koyunların arasında keçiler var, asamla onlara ağaçlardan yaprak silkeliyorum, besliyorum. Bir de yorulduğum zaman âsâya dayanıyorum.” 

İçindeki ses soruyor: “Sen bu âsâyı bu sebeple mi verilmiş sanıyorsun?”

Musa cevap veriyor: “Evet, yâ Rab!” 

Rabbi hemen emrediyor: “Bırak o âsâyı yere!” 

Musa, emrolunduğu gibi âsâyı yere bırakır bırakmaz, âsâ yedi başlı bir ejderha hâlini alıyor. Musa ejderhayı görünce kaçmaya başlıyor. 

Rabbinden yine bir nidâ geliyor: “Geri dön yâ Musa! Çık o ejderhanın üstüne ve tut boynundan!” 

Musa ürkerek geri dönüyor ve ejderhanın üstüne çıkıyor. Ejderhayı boynundan yakalayınca, ejderha tekrar bir âsâ hâline geliyor. 

Şimdi Hazreti Mevlâna’nın bu beyitlerinde bizlere anlatmak istediği şey şudur: Bizler, kendimizi yokluğa bırakırsak, Hakk varlığını bizlerden gösterir ve her işimiz âsân olur. Çünkü biz yokuz artık, O var. Eğer biz kendimizi Hakk’a teslîm etmezsek, bizler de Musa gibi, o âsâdan kaçarız. O yedi başlı ejderhanın mânâsı da şudur: İki göz, iki burun deliği, iki kulak ve bir de ağızdır. Bunlar eğer nefse yönlenirse, işte her biri bir ejderha olur ve sahibini mahveder. Yani bütün dava, Mevlâna’mız gibi teslîmiyetli yaşamaktır. Eğer böyle olursa bu meydan yürür, yoksa başka türlü yürümez.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 50

İNSANIN VÜCUDU…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, şimdi yaşanmış bir olaydan bahsetmek istiyorum. Bildiğiniz gibi, 1956 senesinde, Üsküp’ten buraya bir hicret oldu. Melâmî dergâhından, Allah rahmet eylesin, Yunus Efendi vardı, o da Üsküp’ten Bursa’ya göç etmişti. O geldikten bir süre sonra etrafındakilere, “Burada bizim tanıdığımız kimler var?” diye sormuş ve Nakşî şeyhi Ali Efendi isminde bir zâtın olduğunu öğrenmiş. Bir gün onu ziyaret etmek üzere yol koyulmuş. 

Onu bulduğunda dükkânında fıçı îmal etmekle meşgulmüş. Selâmlaşıp hâlini sorduktan sonra ona demiş ki: “Ustacığım, senden bir isteğim var. Sen bana bir fıçı yap, içine gireyim. Fıçının bir deliği olsun, ben herkesi göreyim ama kimse beni görmesin.” 

Yunus Efendi bu sözleri söyler söylemez, Ali Efendi bir “Allah!” demiş ve kendinden geçmiş. 

Daha sonrasında bu olayı bana anlattığında demişti ki: “Söylediğime bin pişman oldum! Ben bu kelâmı eder etmez, cezbeye girdi!’ Ne dersiniz bununla ilgili?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Yunus Efendi, gizlenmek istiyor. Fıçıdan bir göz deliği açılsın ve oradan kâinatı görsün istiyor. Biz de diyoruz ki; Yunus Efendi’nin bahsettiği fıçıdan maksat bizim bedenimizdir. Allah, insanın bedenini yaratmış; sen buna ister fıçı de, ister teneke de, ister elbise de, ne dersen de… Göz deliği de yaratmış, yani göz de vermiş. Şimdi senin eğer kalbinde biri varsa, kalb gözüyle baktığın zaman bu dünya başka görünür. Ama eğer kalb gözün açık değil ise, kırk fıçıya da girsen, herkesin gördüğünden farklı bir şey göremezsin. 

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, insan vücudunda hased, inat, gurur, kibir varsa, başka cehennem arama, o vücud cehennem çukurudur. Ama eğer güzellikler varsa, o vücud cennet bahçesidir. Sorum şu Hasan Dede; bir insan vücudunu nasıl cennet bahçesi hâline getirir?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Çok güzel bir soru… Bir insanda hased, kıskanma, inat, kibir gibi duygular varsa, bu kişi zaten ateşler içindedir, yani cehennemdedir. Neden? Çünkü cehennem ateşi gibi bir ateştir bu. İnsanı, bildiğimiz ateşe atsalar, o ateş insanı hemen öldürür; fakat hased ateşi hemen öldürmez, günlerce hattâ haftalarca seni yer, bitirir. 

Hüsâmeddin Çelebi Hazretleri, hem çok çalışkan hem de çok güzel bir delikanlıymış. Hazreti Mevlâna’mız onun hakkında şöyle bir dil sarfetmiştir:

“Ey benim gözümün nûru Hüsâmeddin! Eğer bende, senin bu hizmetlerine karşı bir hased görürse gözlerin, kasem ederim Hazreti Muhammed’e, yüzümdeki nûru hemen alsın.”

Bir insan, cehenneme veyahut cennete nasıl girer? Şimdi bu hasedler, kıskanmalar, kin, nefret gibi duygular, insanı cehennem içinde tutuyor ya; bunun için de Hazreti Mevlâna’mız yine buyuruyor ki:

“Ey insan! Sen düşünceden ibaretsin. Eğer huzurlu yaşamak istersen, kendini güzel düşüncelere ver.”

Güzel düşüncelerin mânâ-i sureti hakkında şöyle bir örnek verelim: Bir kişi, eğer güzel düşüncelerle evinin önünü bir çiçek bahçesi hâline getirmişse, gecenin hangi vaktinde olursa olsun, uyanıp da ışıkları yaktığı zaman, gözüne o gül bahçesi görünür ve o kişiye huzur verir. Ama eğer bir kişi, karamsar düşüncelerle evinin bahçesini dikenliklerle donatırsa, ki onların da dostları akrepler ve yılanlardır. Gecenin hangi vaktinde olursa olsun, uyanıp ışığı yakarsa, o kişiye de yılanlar, akrepler görünür ve huzursuz olur. 

İnsan neyi düşünürse, bakışı orayadır. Bu yüzden güzel düşüncelere verin kendinizi ki, geceniz de gündüzünüz de devamlı huzurlu olsun.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 49

SEVGİ İLMİ…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Hepimizin bildiği gibi, Hallâc-ı Mansûr Hazretleri, “Ene’l-Hakk” diye hitâb etti ve asıldı. Üç günde onu infâz ettiler. İlk gün kollarını ve ayaklarını kestiler. O da, kesilen kolundan akan kan ile abdest aldı. Bir sözü vardır ve der ki: “İnsanın hayatta iki rekât namaz kılması kâfîdir, ancak abdesti kendi kanıyla alması gerektir.” 

İkinci gün, kafasını kesip, derisini yüzdüler; üçüncü gün de bedenini yakıp, küllerini Dicle’ye attılar. Ve külleri, Dicle suları üzerinde ‘Ene’l-Hakk’ yazdı. Bu, Hallâc’ın namazı tabii…

Dede, sorum şu: Deniliyor ki; insana en başta lüzumlu olan ilimdir, ilimden başka bir şeyin değeri yoktur. Önce derde düşülecek, aranacak; hakîkate ermenin yolu bulunacak; ilmi, yani mürşid-i kâmili bulan, Hakk’ı bulmuş olur. Siz ne dersiniz bu konuda?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Çok yerinde söylenmiş; hakîki mürşid ilimdir. Hazreti Resûlallah, selâm olsun üzerine, ne buyuruyor? “İkre!” yani “Oku!” Biz, ilim tahsîl etmeseydik, okuma yazma bilmeden, kalkıp Hazreti Muhammed Efendimizin eserlerine el atamazdık ve O’nun kimliğini öğrenemezdik. Peygamber Efendimizin, Hazreti Mevlâna’mızın eserlerine el atmadıktan sonra, onların kimliklerini öğrenmedikten sonra, onların büyüklüklerine, onların güzelliklerine nasıl ulaşabilirdik. 

Ne zaman ki, onların hakîkatleri, okuduğumuz ilimler sayesinde, bizlerde yansımalarını gösterdi; onlara karşı sevgimiz arttı ve sonrasında da sevgimiz aşka dönüştü. Biz aşka düştükten sonra ise, O’nun o güzel yüzü göründü ve bizi bizden aldı. 

Allah ganî ganî rahmet eylesin, benim şeyhim Hakkı Dede, bana şunu söylemiştir: “Hasko! Bizim dergâhta dile getirdiğimiz Mesnevî-i Şerîflerin ya da sohbetlerimizde işittiklerinin hepsi kulaktan dolmadır. Yanlış da konuşabiliriz, doğru da konuşabiliriz. Ama sen, al Pîrimizin eserlerini oku, seninle beraber ben de dinliyim.” 

Biz, şeyhimle akşam oldu mu, sabahlara kadar evin balkonunda otururduk ve ben okurdum, o da dinlerdi. İnsan, okumakla bir yerlere varır. Ama hiç okumazsan, Hazreti Muhammed Efendimizi öğrenemezsin, ancak yine ilim sayesinde öğrenirsin. 

Peki, Hazreti Muhammed Efendimizin okuma yazması yoktu, nasıl ilim sahibi oldu? Çünkü O’nun ilmi sevgi ilmiydi. O, bütün yaratılanlara sevgi ile bakmıştır ve baktığı varlıklar, O’nun dilinden kendi hâllerini söylemişlerdir ve Hazreti Muhammed de onları isimlendirmiştir. Bu nedenle, Hazreti Muhammed Efendimizin ilminin sonu yoktur. 

O’na sordular: “Sen annesiz, babasız büyüdün; seni alıp okula götürecek bir kardeşin de yoktu. Sen sahip olduğun bu ilimleri nereden tahsîl ettin?” 

İşte Hazreti Muhammed, onlara şu cevabı verdi: “Doğru söylüyorsunuz. Anasız, babasız büyüdüm ve bir kardeşim de yoktu. Fakat ben sizin okuduğunuz gibi, bir hocanın yanında okumuş olsaydım, ben de ancak sizin sahip olduğunuz kadar bir bilgiye sahip olurdum. Oysa benim hocam Yaratıcı’dır!” 

İşte bizler bütün bunları ilim sayesinde öğreniyoruz. 

Yani, Mahmut Efendi, ilim şarttır. Câhile değer verilmez. Ne diyor Hazreti Ali Efendimiz:

“Bana bir harf öğretene kırk yıl hizmet ederim.”

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 48

İSLÂM’IN KALENDERLİĞİ…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, meşhur bir Hint’li şâir var, ismi Kabir. Onun bir şiiri var ve diyor ki şiirinde: “Neden çıkarsın minâreye? Tanrı sağır mı ki! Medet umduğunu gördüğünde arasana! Gerçeği kendi evinde aramazsın da, ormandan ormana gezer durursun! Hakîkat sendedir, sende! Nereye gidersen git, rûhun rûhunu bulamadıktan sonra, senin için dünyanın bir gerçekliği olamaz elbette!” Siz ne buyurursunuz bu konuda?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Hazreti Mevlâna’nın da buyurduğu gibi, “Câmiilerde kılınan namazların yüzde doksandokuzu ruhsuzdur.” 

Yani, bugün herkes bir erkân ifade ediyorlar, ama kimse namaz sahibine temiz bir gönülle bağlanmıyor ve aradığını kendinde bulmaya çalışmıyor.

Bakın Cenâb-ı Mevlâna, Rubaîyat’ında, bundan yediyüz küsûr sene evvel, şöyle bir dil sarfediyor:

“Câmiilerdeki minâreler yıkılmadan, İslâm’ın kalenderliği ortaya çıkmaz.”

Yani, Muhammedîye,baştan aşağı tevâzu yoludur, baştan aşağı yokluk yoludur. Madem ki, Peygamber Efendimiz gibi bir güzel var benim karşımda, bütün cihanı O’nun nûru kaplamış, ben O’nu hayal ettiğim zaman, edeb almam lâzım. 

Düşünün bir sefer, câmîlere gidildiği zaman, nasıl gidiliyor? Hakîkatte orası bir huzur yuvasıdır, Resûlallah’ı düşünmemiz, O’nun güzelliklerini tefekkür etmemiz gereken bir yerdir orası. Ama bakarsanız, bu düşüncelerle giden pek kimse yok. Her Cuma günü beraber gidiyoruz seninle; görüyoruz. Bir sürü sakallılar, sarıklılar var. Hepsinin kafalarında; burası bir Evliyâlar yeridir, biz de onlarla beraber kurtuluşa ereceğiz, gibi düşünceler var. Malesef herkesin kafası başka başka yerlerde.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 47

İÇ ÂLEMİNİN ZENGİNLİĞİ…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, bir kıssa anlatmak istiyorum, izin verirseniz: Cenâb-ı Şems’in Konya’da düşmanları çoktu, sizin de bildiğiniz gibi. Hattâ onu bir kaşık suda boğmak isteyenler vardı. 

Bir gün Cenâb-ı Şems, Konya çarşısından geçerken ezan okunuyormuş. Hazreti Şems de, “Müezzin yalan söylüyor” diye mırıldanmış. Bunu duyan yobazlar hemen etrafını sarmışlar. Bir yaygara kopmuş ve insanlar toplanmış. Nerdeyse Hazret’i linç edeceklermiş. 

Hazreti Şems demiş ki: “Biraz durun ve benimle gelin.” Şems kalkmış bir demirci dükkânına gelmiş ve bir örsün üstüne çıkarak gür bir sesle ezan okumaya başlayınca, altındaki demir örs erimeye başlamış. Bunu gören halk korkuya kapılmış. Ve mahcûb bir şekilde Şems’den özürler dilemeye koyulmuşlar. 

Bunun üzerine Hazreti Şems, örsten aşağı inmiş ve demiş ki: “Ben de yalan söyledim.” 

Halk, “Neden?” diye sormuş. 

Şems, onlara şu cevabı vermiş: “Eğer ben doğru söyleseydim, benim de erimem ve yokolmam gerekirdi!..” Ne buyurursunuz?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Şimdi, Hazreti Şems-i Tebriz, selâm olsun üzerine, ismi üzerinde, hakîkatte o, mânâ âleminde Hazreti Ali’nin kendisidir. O, bu sözleriyle, yapılan bu davetlerin ne kadar boş yapıldığına ve ezanda geçen sözlere karşı insanların ne kadar duyarsız olduklarına dikkat çekiyor. Yalanla zaman geçiyor; Hazreti Şems de böyle olduğunu gördüğü için bu mırıldanmayı yapıyor ki, herkes hakîkati duysun. O, örse çıkıp ezanı bir müezzin gibi dile getiriyor ama, onu iç âlemi sevgilisiyle zengin. Sonunda da buyurmuş olduğu gibi, biraz daha kendinden geçip coşmaya kalkarsa, o demir gibi kendisi de eriyip gidecek. 

Cenâb-ı Mevlâna’ya soruyorlar: “Hazreti Muhammed, ezan okunurken nasıl bir dil sarfederdi?”

Mevlâna, onlara şu cevabı veriyor: “Çoğu kişi ‘Azîz Allah’ der, bazısı ‘Lâ ilâhe illallah’ der, kimisi de şehâdet getirir. Hazreti Muhammed ise şöyle bir dil sarfederdi: 

“Nâmed, bi mânâ tâ ebed.”

Nasıl methedeyim seni ey Güzel! O kadar güzelsin ki, seni hiçbir mânâya sığdıramıyorum! Senin bu güzelliğin dünya durdukça ebedî kalacak!

“Ey can-ı mahrû şân-u bahd.”

Şimdiden ben bu canı sana kıldım, bu güzelliklerde seninle dünya durdukça bâkî kalayım!

Düşünecek olursanız ne kadar güzel değil mi? Bu sözleriyle, Allah’ın kendisinin, iç âleminin ne kadar zengin ve ne kadar güzel olduğunu ve bir nebze dahî büyüklüğe kapılmadan ne kadar mutevâzı bir şekilde dile getiriyor. 

Bizler de, misâl olarak, davet okunduğu zaman, madem ki O’nun hayranlarıyız, bu dili sarfederken O’nu en güzel ve lâyık olduğu şekilde gözümüzün önüne getirmeliyiz ki, böylece bizim de şehâdetimiz sahî olsun; ne söylediğini bilmeyen kişininki gibi olmasın.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 45

MÂNEVÎ AŞK HER ŞEYİN ÜSTÜNDEDİR…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, Cenâb-ı Mevlâna Hazretleri buyuruyor ki: “Eğer vuslat gününde o dildârdan başka görürsen, o dildâr başkadır, ben başkayım. O gördüğün dildâr benim mâşuğum değildir, yoksa ikimizi bir görecektin.” Ne buyurursunuz?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Hazreti Mevlâna’mız her ne söyler ise hep yerinde söylüyor. Bakın bir kere şu beyitlerinde nasıl birliyor her şeyi: 

“Âşık yoktur bu âlemde, âşık ölmüştür. Âşık olan kişide varolan mâşuktur.” 

Burada ikilik kalkmıştır, artık sen ben yoktur. Şimdi, bu toplumda böyle bir aşk yaşanmadığı için bu güzelliklere varamıyorlar. 

Dilerseniz Leylâ ile Mecnûn’dan bir örnek verelim: Mecnûn’un bir gün dişi ağrımış, dişçiye gitmiş. O devirde diş hekimliğini berberler yaparmış. Berber hekim, Mecnûn’un dişine bakmış ve dişini çekmesi gerektiğini söylemiş. Mecnûn, tabî adı üstünde, mecnûn bir hâlde olduğu için hiç cevap vermemiş, sessizce dinlemiş. Hekim de Mecnûn’un bu hâlinden zannetmiş ki, Mecnûn dişinin çekilmesini kabul etti, almış kerpeteni eline, tam çekecekken, Mecnûn kendine gelmiş ve uzanmış hekimin elinden yakalamış, demiş ki: “Ne yapıyorsun?” 

Hekim demiş: “Dişini çekiyorum.” 

Mecnûn, “Müsaade yok!” diye karşı çıkmış. 

Hekim, “Neden?” diye sormuş. 

Mecnûn’un cevap vermiş: “Korkarım, Leylâ’mın çenesi incinmesin!” 

Hekim bu cevabı duyunca şaşırarak, “Leylâ nerede, sen nerede? Onunla senin aranızda dağlar kadar fark var, nasıl incinecek?” 

İşte Mecnûn’un verdiği cevap: “Bende bana ait hiçbir şey yok, her şey ona ait.” 

Aşka bakın bir kere… Yine bir gün Leylâ’ya bir mektup yazmak istemiş, şu satırları yazmış kağıda: “Kalbimde tevhid oldun, dilimde zikir oldun. Her zerremi muhabbetin sardı, ben bu mektubu kimden kime yazayım?” Yazamıyor bakın, mektup dahî yazamıyor… 

Bunlar geçici aşk, peki ya mânevî aşk? Mânevî aşk her şeyin üstündedir.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 44

İMAN ZAYIFLIĞI…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, bu insanların inançlarındaki şüphelerine bir örnek vermek istiyorum. Hazreti Resûl-ü Ekrem, hicret edip Medine’ye teşrif ettikleri zaman, Medinelilerle civarı gezerken görmüş ki hurma ağaçlarına aşı yapıyorlar. Bunun üzerine Medinelilere, neden bunu yaptıklarını sormuş. Onlar da demiş ki: “Yâ Resûlallah, biz aşı yapmazsak hurmalar ham kalır.” 

Cenâb-ı Peygamber bunun üzerine demiş ki: “Yapmasanız da olur!” Peygamberin bu sözü üzerine hemen aşı yapmayı durdurmuşlar. Aradan zaman geçmiş ve hurma mevsimi gelmiş, hurmalar büyümüş. O zaman görmüşler ki, aşı yapılmamış hurmalar onların söyledikleri gibi ham kalmış ve aşı yapılmış olanlar da olgun ve güzel olmuşlar. 

Hemen gitmişler Cenâb-ı Peygamberin huzuruna çıkmışlar ve demişler: “Yâ Resûlallah, senin sözünü dinledik hurmalara aşı yapmadık ama hurmalar ham kaldı.” Peygamber hemen cevap vermiş: “Dünya işlerini bana sormayınız, bildiğiniz gibi yapınız.”

Cenâb-ı Peygamberin bu cevabından dolayı asırlarca, sanki Onun dünya işlerini bilmediği gibi bir anlayış ortaya çıkmış. Fakat bu olaydan altıyüz sene sonra Kuzey Afrika’lı Ümmî Abdüldebbâ Hazretleri şöyle bir sonuca varmış, demiş ki: “O aşı yapılmayan hurmaların ham kalmasının sebebi, Medine halkının o dönemdeki inançlarının zayıflığıydı. Hazreti Muhammed’in sözü Hakk sözüydü. Medine halkı tam mânâsıyla ona iman etmiş olsalardı, hurmalar ham kalmayıp, hattâ daha da güzel olacaktı. O hurmaların ham kalmış olmasının sebebi, esâsen, onların inançlarının hamlığındandı.” Ne buyurursunuz Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Çok yerinde söylemiş… Hurmalara veya diğer meyvalara aşı yapıldığı zaman o meyvalar güzelleşir. Meyvaların yanısıra insana da aşı yapılır. İnsan da kendi kendini yetiştiremez. Bir insan ancak bir mürşid-i kâmile gelir ve oraya tam mânâsıyla kendini verip teslîm olursa, onun yaşamı değişir. İnsan ne demektir öğrenir. Yoksa kimse kendi kendine, bütün gün kitap okusa dahî hiçbir yere varamaz. 

İşte koca Mevlâna şöyle buyurur: 

“Ne kadar bilgin olursan ol, bir mürşid-i kâmile baş kesmedin mi, edindiğin o bilgi ile sen ancak meyvanın kabuğuna varırsın, ama tadını alamazsın.” 

Neden? Çünkü egonda, benliğinde yaşadın, kendi zâhirî bilgini beğendin, başka kimseyi beğenmedin, hor gördün. Misâl olarak, İblis’i ele alalım. İblis’in ilk ismi Âzâzil Efendi idi. Bunun mânâsı nedir? Vücudumuzdaki akıldır, en üstün ve en büyük nimettir. Bizler, akıl ile bir sürü bilgiye sahip oluyoruz. Yaratıcı, akılı yarattığı zaman, akıla dedi ki: “Âdem’e secde et! Ben ondan yüz tutuyorum.” İşte İblis, ne dedi? “O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ona baş kesmem, secde etmem!” Ve Allah’a karşı geldi. Cenâb-ı Hakk, bunun üzerine onun ismini değiştirdi, Âzâzil iken, İblis ismini aldı. Bir kişi de eğer çok bilgiye sahip olur ama benliğinde yaşarsa, onun İblis’ten hiçbir farkı yoktur. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 43

İMAN HER ŞEYİN ÜSTÜNDEDİR…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Bir hikâye anlatmak istiyorum izin verirseniz: Musa Aleyhisselâm, bir gün toplamış müridlerini ve beraber denizin kenarına gelmişler. Onlara demiş ki: “Hepiniz binin bu kayığa ve karşı kıyıya gidin. Ne olursa olsun korkmayın.” Müridlerin hepsi binmişler, başlamışlar kürek çekmeye. Fakat tam denizin ortasında bir fırtına kopmuş. Müridler paniğe kapılmış ve Musa Aleyhisselâm’ı çağırmışlar. Musa, onları duyunca hemen suyun üzerinde yürüyerek gelmiş ve müridlerine dönerek, “Korkmayın! Ben size demedim mi, korkmayın diye? Neden korkuyorsunuz? Hadi şimdi hepiniz inin kayıktan ve yürüyerek bana doğru gelin.!” Bunu duyan müridler daha da korkuya kapılmışlar, çaresiz kalmışlar. İçlerinden biri inmiş kayıktan ve yürüyerek Musa Aleyhisselâm’ın yanına gelmiş. Bakmış ki o da Musa gibi hiç suya batmadan yürüyebiliyor, merakını gidermek için Musa’ya dönüp, “Efendim, bu nasıl oluyor?” diye sormuş. Ve sorduğu anda mucize kaybolmuş, suya batmış. Musa onu kolundan tutup çıkarırken demiş ki: “Ey inancı zayıf olan adam, neden ‘Nasıl’ diye soruyorsun? Bu işler hakkında nasıl, niçin diye sorulmaz! Sorduğun anda böyle batarsın!”

Hasan Dede, ‘İman’ kafadaki bütün soruların çıkarılmasıdır deniyor. Bu hikâyedeki gibi soru sorduğun anda batıyorsun. Ne dersiniz?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): İman, her şeyin üstündedir, her şeyin üstünde… Bizim iman bakımından rehberimiz Hazreti Ali’dir. 

Hazreti Ali bizlere şöyle seslenir: 

“Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim.”

Hazreti Ali Efendimiz bu sözüyle ne demek istemiştir? Hazreti Muhammed Efendimizin her sözüne inandım, Allah’ın nûrunu Onun cemâlinde gördüm ve Ona iman ettim, demek istemiştir. Hazreti Ali Efendimiz, selâm olsun üzerine, Resûlallah’a sıdk-ı bütün bir imanla bağlandığı için savaşlarda hep kendini ön saflara atmıştır ve her zaman da başarılı olmuştur. 

Hazreti Ali Efendimiz yine şöyle buyurur: 

“Efendiler! Ben, Hayber kalesini beden gücüyle yerinden sökmedim. Tam aksine, riyâzatlı bir hâlde iman ettiğim yere teslîm olduğum için, gücüm bağlandığım yerden geldi. Onun kudretiyle o kale kapısı nasıl söküldü benim bile aklım durdu.”

Bir insan, tam mânâsıyla teslîmiyette durursa, artık o kişi ne ölümden korkar, ne de başka bir şeyden. Çünkü onun artık kendi kişiliğine ait hiçbir şey yoktur. Bizlerin bu güzelliklere varamamızın sebebi hep şüphe içinde yaşamamızdan ve devamlı acaba mı, veciba mı, öyle midir, yoksa böyle midir, doğru mudur, yanlış mıdır diye sormamızdan kaynaklanmaktadır. Bırakın şüphe etmeyi, soru sormayı artık, bakın, önümüzde birçok örnekler var, Peygamber Efendimiz var, İmam Ali Efendimiz var, bütün Evliyâullah var. Bakın bir hâtib, hâtibliğini yapar ama, Hakk’a yürüdüğü zaman onu da sıradan biri gibi defnederler. Ama bakın etrafımızda bir sürü Hakk dostlarının kabirleri de var, ama onlar korunmaya alınmışlardır ve sevenleriyle anılırlar. Ama diğerleri hiç anılmazlar. Neden? Çünkü insanlara hep kuru bilgi verdiler, Hazreti Muhammed Efendimizin güzelliklerine vâkıf olmadılar. Aşka düşmediler, hep zâhirî bilgide kaldılar. Ama Evliyâlar öyle mi? Onlar Hazreti Muhammed Efendimizin nûrunda yandılar, oraya teslîm olarak yürüdüler, etraflarındaki insanlara da hep güler yüz, tatlı dil sarfettiler ve dünya durdukça ölümsüzlüğe yol almaktadırlar. Tasavvuf yolu tamamen teslîmiyet ister ve bu yolda şüphelere hiç yer yoktur. Şüpheyle, akılla yola koyulundu mu hiç yol alınamaz.

Bakın, Hazreti İsa, selâm olsun üzerine, bir gün cemmatine Allah’tan teblîğler veriyormuş. Cemaati ona demiş: “Yâ İsa, neden öyle değil de böyle söylemiyorsun? Neden Allah öyle söylememiş?” İsa Rûhullah cevap olarak, “Efendiler, bu sözler bana ait değil, Allah’a ait. Size bu söylediklerim Allah’ın teblîğleri” diye anlatmaya çalışmışsa da, cemaati yine ona, “Yok öyle olmaz, böyle olsun” diye karşı çıkmış. Yani cemaati Hazreti İsa’ya akıl veriyor ve istiyorlar ki, Allah onlara göre konuşsun. İsa da bakıyor ki başa çıkılacak gibi değil, terkediyor cemaatini ve onlardan kaçmış. Kaçarken de topukları ensesine vuruyormuş. Bir oduncu da İsa’nın koşarak kaçtığı dağdan inmek üzereymiş, İsa’yı o hâlde kaçarken görmüş ama bakmış ki İsa’nın arkasında onu kovalayan kimse yok. Sormuş demiş: “Yâ İsa, sen böyle kimden kaçıyorsun?” İsa cevap vermiş: “Ahmaklardan kaçıyorum!” 

İşte böyle Mahmut Efendi, her şeyin başı imandır, teslîmiyettir. Bir kişinin teslîmiyeti tam değilse, imanı da zayıf olur. Böyle bir kişinin aşkı da sahî değildir. Ne güzel söylemişler: “Aşksız derviş imansız softaya benzer.” Aşksız derviş olmaz, imansız sofî olmaz.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 42

İNSAN DÜŞÜNCEDEN İBARETTİR…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Cenâb-ı Resûl-ü Ekrem bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: “Mutu kable ente mutu – Ölmeden evvel ölünüz.” Hazreti Mevlâna da diyor ki: “İnsan düşünceden ibarettir.” İbn-i Arabî Hazretleri ise, “Vücud Hakk’tır, zihin halktır” diye buyuruyor, yani zihin insandır, diyor. Şimdi, bizim, ‘Ölmeden evvel ölünüz’ hadîsinden anlamamız gereken, ölmeden evvel vücudumuzu, yani düşüncelerimizi mi öldürmek zorunda olduğumuzdur, yoksa bunda başka bir sır mı vardır? İnsanın benliğinden kendi düşüncesiyle, yani kendi kendini telkin ederek kurtulması mümkün müdür?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Bu sorunuza Hazreti Mevlâna’mızdan bir örnek vererek cevap verelim: Bir gün Cenâb-ı Mevlâna, selâm olsun üzerine, yine Meram’a çıkmış. Oraya çıktıklarında hep Hazreti Muhammed Efendimizin büyüklüğünden, Onun güzelliklerinden konuşup, muhabbet ederlermiş. Tam muhabbet esnasında bir grup papaz gelmiş. İçlerinden bir papaz Hazreti Mevlâna’nın huzuruna çıkmış ve demiş ki: “Yâ Hazreti Mevlâna, var mısın bir imtihana girişelim?” 

Mevlâna sormuş: “Nasıl bir imtihandan bahsediyorsunuz?” 

Papaz demiş: “Bir ateş yakalım ve hem siz hem biz hırkalarımızı ateşe atalım. Hangi tarafın hırkaları ateşte yanarsa, onların Allah’a olan bağlılıkları tam değildir, zayıftır. Hangi tarafın hırkaları da ateşte yanmazsa, onlar Allah’a daha yakındır.” 

Bunu duyan Hazreti Mevlâna papazlara şu cevabı vermiş: “Madem ki böyle bir imtihana girişmeyi teklif ettiniz, kabul ediyorum. Ben, bütün dervişlerime kefilim, onların hırkalarını çıkarttırmayacağım.” 

Hazreti Mevlâna, kendi hırkasını çıkarmış ve ateşi yakmak için hazırladıkları çalıların üzerine koymuş. Sonra Kardinala dönüp, “Sen de papazlarına kefil ol, çıkar hırkanı, koy benim hırkamın üzerine, sonra yakın ateşi, bakalım kimin hırkası yanacak?” diye buyurmuş. 

Kardinal, “Ben kendime o kadar güvenmiyorum, papazların hırkalarını da ateşe koyalım” demiş. 

En üstte Kardinalin ve papazların hırkaları, en altta Hazreti Mevlâna’nın hırkası, yakmışlar ateşi. Bir vakitten sonra ateş kül hâline gelmiş. 

Hazreti Mevlâna buyurmuş: “İmtihanı teklif eden sizdiniz, şimdi gidip hırkalarınızı alın bakalım.” 

Kardinal demiş: “Önce sen hırkanı koydun, sen al.” 

Mevlâna, “Peki” demiş, külün başına gitmiş ve “Destûr yâ Hakk!” diyerek elini külün içine daldırmış. Hırkanın yakasından tutup çıkarmış ve üzerindeki külleri silkelemiş. Sonra dönüp, “Bu hırka size mi ait?” diye sormuş. 

Papazlar, “Hırka sana ait yâ Mevlâna!” deyince, Mevlâna öpmüş hırkasını ve giymiş, gitmiş. Papazlar hırkalarını aramış aramış, ama bulamamışlar.

Bir insan, kendinde yaşarsa hiçbir şey yapamaz. Onu ateşte yakar, çivi de deler ve bir sürü acı da duyar. Ama eğer düşüncede kendinden geçerse, ona ne ateş tesir eder ne acı duyar, ona hiçbir şey tesir etmez. 

Hazreti Ali Efendimizin, selâm olsun üzerine, savaşta iki omuz arasına bir ok saplanıyor. Arkadaşları ona, “Yâ Ali, müsaade et, omuzundaki bu oku çıkaralım” diyorlar. 

Hazreti Ali dönüp onlara diyor ki: “Oka dokunmayın! Ben huzura durduğum zaman tutun oku çıkarın.” 

Sonra Hazreti Ali Efendimiz huzûra duruyor, oku çıkarıyorlar. Hazreti Ali’den bir ses dahî çıkmıyor. Hazreti Ali Efendimiz namazını edâ ettikten sonra, arkadaşları ona, “Yâ Ali, biz senin dediğin gibi sen huzûra durduğunda oku çıkardık, ama senden hiçbir ses çıkmadı” dediklerinde, Hazreti Ali Efendimiz onlara şu cevabı veriyor: “Ben o anda kendimde değildim, kendimden geçmiştim, çünkü Hazreti Muhammed ile râbıtadaydım.”

İşte insan, bir mânâ eriyle râbıtaya girdiği zaman ona ateş ne yapabilir ki, çünkü ateş de bir kuldur. Ateş bizim hizmetimizdedir, istersek büyük ateş yakarız, istersek küçük ateş yakarız. 

Size bir hikâye anlatayım: İzmir’de bir Rıfaî şeyhi vardı, her onbeş günde bir bûrhan yapardı. Ateşi yakar, üzerine saç koyar, belinden yukarı gömleğini çıkarır ve saçın altına girerdi. Ateş ona hiçbir şey yapmazdı. Bu vak’anın yaşandığı otuz sene olmuştur. Bir gün şeyhimle yolda yürüyorduk, yanımızda şeyhimin çok sevdiği bir arkadaşı da vardı, benim de çok sevdiğim bir abimin babası idi, adı Musta Baba, rûhu şâd olsun, o da bir Rıfaî şeyhiydi. 

Musta Baba, şeyhime dönüp demişti ki: “Hakkı Efendi, haberin var mı? İzmir’de bir Rıfaî şeyhi var, her onbeş günde bir bûrhan yapıyormuş.” 

Hakkı Dede de dönüp ona, “Musta Efendi, o bir gün gelir o saç altında kalır. Çünkü Allah’ı böyle sık sık imtihana tutmaya gelmez. Biz, İbrahim Halîlullah’dan aşağı değiliz, gerektiği zaman ateşe de gireriz, ama ortada bir imtihan yokken, bir sıkıntı yokken, niye kendimizi ateşe atalım, ateşle oynayalım” diye cevap vermişti. 

Aralarında böyle bir muhabbet geçmişti. Bu muhabbetin arkasından bir iki hafta geçmişti ki, bir haber geldi. Öğrendik ki, o Rıfaî şeyhi saç altında kalmış, can vermiş. Musta Baba, çok saf, temiz bir insandı. Hakkı Dede’ye demişti ki: “Sen nazar ettin, senin yüzünden oldu.” Hâlbu ki öyle birşey yok ama, Hakk’ı öyle devamlı imtihan etmeye gelmez. Akılla olmaz; akıl baştan gitmedikten sonra insan o güzelliklere kavuşamaz.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…