İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 71

“Eğer bir seyahate çıkarsanız gittiğiniz yerlerin âdetlerine uyunuz.”

Cenab-ı Mevlana’nın da bizlere ne güzel bir nasihatı var: Bir topluluğa kendini karınca gibi küçük görerek, başın kesik git. Oradaki sohbette, sözler gerçeği yansıtmıyorsa, zaman boşa geçmesin, arslan gibi kükre hakikati sun, bari birkaç kişi faydalansın. Öyle eyvallah deme, söylenenler boşsa, illallah de konuşmaya başla.

Fakat tevazuyu da elden bırakma, daima yoklukta dur. Çünkü Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Allah’ı insanın dışında tutmaz, daima birleştirir.

Çünkü insan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir.

Yine Mevlanamız diyor ki: “Eğer insanlık mertebesine ermişsen, bil ki sen kainatsın, kainat da sensin.” Onun için Mevlana, “Küfrü iman bilen bendendir, iman bilmeyen benden değildir” diyor. Hepsi insanın nefsinin suretleridir. Bilmeyenleri hor göremeyiz. Bizim vazifemiz herkese el uzatmak, herkese güler yüz tutmaktır. Eğer hor görüp bırakırsan, sen mertebene ermemişsin demektir.

Peygamber Efendimiz, bir hadisinde, “Kul gibi yerim, kul gibi otururum” diye buyurur. Peygamber Efendimizin, bu sözleriyle bizlere anlatmak istediği, kendisinin toplum içinde veya değilken bile, kibirli bir duruş ve ulu bir tavır içinde olmaktan sakındığıdır.

Kul olmakla ilgili Cenab-ı Mevlana şöyle buyurur: “Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün halk, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur. Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin yolunda ölür. Dilberler, aşıkları canla başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Allah dedi ki: Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni görme cennetine erişesin.”

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 70

“Atım arka bacağından yara almaz savaşta, yaralanırsa göğsünden yara alır.”

Bundan daha güzel daha açık ne ararsın?.. Ali kaçmadı ki kimseden, arkasından bir ok atsınlar, atını bacağından vursunlar ya da kalçasından. Hep önde gitti, hep şahlandı atıyla. Atım yara alırsa göğsünden yara alır diyor, almaz arkasından. Arka çeviren bir zat değil o, şahlanan bir zat. Kendisinin ne kadar iman dolu bir kişi olduğunu, ne kadar korkusuz bir kişi olduğunu söylüyor burada Hazreti Ali.

Bakın Kur’an’da çok güzel bir ayet vardır, şöyle buyurur: “İman edenler ancak, Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.” (Hucurat, 15)

Herkes bir yere kadar Hazreti Peygamber için hizmetlerde bulundular ama bir zaman geldi geri adım attılar. Ama Hazreti Ali Efendimiz, hiç geri adım atmadı, hep ön saflarda savaştı, yeter ki Hazreti Muhammed’e bir zarar gelmesin, O’na bir kılıç, bir ok isabet etmesin diye hep kendini O’na siper etti.

Hazreti Ali’nin bir lakabı vardır: Allah’ın arslanı. Fakat hakikatte o, Hazreti Muhammed Efendimizin arslanıdır. Arslan, ateşten kaçar ama bu arslan öyle değil, o hiç sakınmaz, ateşe de dalar Sevgilisi için.

Nitekim Hazreti Muhammed, bir hadisinde şöyle buyurur ve der ki: “La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar – Ali’den daha yiğit er, Zülfikar’dan daha keskin kılıç yoktur…”

Hüdavendigar Mevlana da şöyle bir açıklamada bulunur: “Hazreti Ali’nin Zülfikar’ı ne kadar keskinse, ilmi ondan daha keskindir.”

Hazreti Ali, çocukluğundan itibaren Hazreti Muhammed Efendimizin eğitiminde yetişti. Hazreti Muhammed kırk yaşında, Peygamberliğini ilan ettiği zaman Hazreti Ali yirmi yaşlarındaydı. Hazreti Muhammed’in Allah’ın güzelliklerini yad edişi, çok hoşuna gittiği için bir gün ona sordu, “Ya Resulallah” dedi, “Sen, Allah’tan çok güzel tebligat veriyorsun, O’nu çok güzel anlatıyorsun, neden şimdiye kadar halkı, Hakk’a davet etmedin?” İşte Hazreti Muhammed’in verdiği cevap: “Ben doğuştan hem Nebiyim hem Veliyim… Dini beraber yayalım diye seni bekledim ya Ali!”

Hazreti Ali, Hazreti Muhammed’e olan imanından aldı gücünü ve her zaman O’nun yanında yer aldı, O’nu canı pahasına korudu. Dikkat ederseniz Zülfikar, iki başlıdır, ama gövdesi birdir; Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali de iki görünürler ama hakikatte onlar bir nurun bir ruhun varisleridirler.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 69

“Görünüşümün bunca yumuşaklığının nedeni, göçüp gittiğimde bu dünyadan, ardımda dua edecek insanları çoğaltmak, kırgın insan bırakmamaktır.”

İmam Ali Efendimiz burada bizlere çok güzel bir bilgi sunuyor. Nefsine hep galip gel, hiçbir zaman nefsine esir olma, kimseye kırıcı bir söz söyleme, hep birleyici hep yapıcı hep sevici sözler söyle ki, bu alemden göç ettikten sonra seni rahmetle ansınlar, iyi bir dille ansınlar; arkandan “şeytan el çekti” demesinler.

Çok güzel bir nasihat vermiş Hazreti Ali Efendimiz…

Dil tatlı olacak ama, göz de güzele bakacak ki dil tatlı olsun. Bahçede ne kadar çiçek olursa olsun sen gözünü gülden ayırma.

Sonra ne güzel yaratmış, hem gülü hem dikeni. Diken ne için sığındı güle bilir misiniz?.. Diken güle sığınmıştır ki, ateşe atılmaması için. Gülü atmazlar ateşe, gördükleri yerde kaldırırlar koyarlar bir kenara, orada kurur gider, ama ateşe atmazlar gülü. İşte diken de ateşe atılmamak için güle sığınmıştır. Gül olmasa dikeni ateşe atarlar. Gül onu kabul ettiği için diken de bekçilik yapar güle. Dikkatsiz biri onu koparmaya kalkarsa o da batar ona, korur gülü; ister ki aklını kullansın da öyle alsın gülü.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 68

“Yemekte, içmekte ölçülü olmaya riayet etmeyenler kendilerinin düşmanıdır.”

İnsan olmak kolay değil, asıl olay kişinin nefsiyle uğraşmasıdır. Yunus Emre, “Nefsini bilen kişiye, bütün erenlerin eyvallahı var” der. Peki ne demek istiyor bu sözüyle? Nefsi çok arzularda bulunmuş, şunu bunu yemek istemiş, ama vermemiş. Falan yere gidemezsin, filanla görüşemezsin, diyerek nefsiyle hep uğraşmış. Nefsine devamlı çata çata, bir bakıyorsun o kişi nefsini bilmiş, nefsinin isteklerine hürmet etmeyerek, Veli sıfatına bürünmüş.

Sizlere Mevlana’mızdan bir misal vereyim…

Hazreti Mevlana bir gün hamam gider. Deriyle kemik haline bürünmüş vücudunu ovarken, kaburgaları ellerine dokunur. Bu sırada Allah’tan nida gelir: “Ey benim sevgili Efendim Celaleddin! Bu beden sana verdiğim bir ilahi emanet, orada gizli olan benim. Neden bakmadın, bu hale getirdin? Ne kadar zayıf düşmüşsün.”

Hazreti Mevlana bakın nasıl bir yanıt veriyor: “Bedenimde hem sen varsın, hem nefsim var. Nefsimin isteklerine düşmeyerek bedenimi bu hale getirdim. Ne kadar şükretsem az, seni aşikar gördüm. Eğer nefsimin isteklerine hürmette bulunsaydım, başıma belalar gelecek ve seni de göremeyecektim, senin için yaptım.”

İnsan kulaktan, hayvan ağızdan beslenir. Bir insanın işi ağırsa çoluk çocuğunun rızkını çıkarmak için, emaneti besleyecek ki, o yükü taşısın. Gereksiz yere bedenini fazla beslerse nefsini azdırır, kendine zarar getirir. Ruhi gıda her şeyin üstündedir. Hakk’ın güzellikleri ne kadar sunulursa sunulsun doyumu yoktur. Diğer güzellikler çabuk geçer.

Bu beden bir kafese benzer. Ruhaniyete yani, Hazreti Muhammed’in, Evliyaların güzelliklerine yönelir, Allah muhabbeti ile yaşam sürdürülürse, ruh kuş haline gelerek o kafesi alıp yücelere çıkarır. Maneviyata meyil verilmez, dünya varlıklarını düşünerek, sevgi dünyaya verilirse kuş yerine o kafese fareler dolar, toprak çeker, insan yücelemez.

Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi, “Besleme şol tenini, tabuta büryan edersin; besle ruhaniyetini, semavata yücelesin.”

Nefsi gıda çok sunulursa vücutta gam yapar. Fazla yer içersen gaflet verir. Çünkü onların özü topraktır. Ruhani gıda ne kadar çok sunulursa ruh o kadar ferahlık bulur, ruhani sözlerin özü nurdur, seni aydınlığa sürükler.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 65

“Gözü doğuştan sürmeli bir güzele aşık oldum. Çünkü gözünde minnetin sürmesini görmedim.”

Hazreti Ali Efendimiz bundan daha güzel bir söz söyleyemezdi. Hazreti Ali Efendimizin, selam olsun üzerine, söylediği gözler Hazreti Muhammed Efendimizde vardı. Ve ayrıca Hazreti Muhammed Efendimiz kimseye de minnet etmemiştir. Kimseyi menfaat için sevmemiştir, hepsini Allah için sevmiştir. Hazreti Ali Efendimiz de oraya aşık olduğu için onu dile getiriyor bu sözleriyle.

Zaten toplumda şöyle bir dil sarfedilir; ne denir? Hazreti Muhammed Habibullah. Yani Habibullah, Allah’ın sevgilisi demektir. Bu nedenle, Hazreti Ali Efendimiz hiç toz kondurmaz Hazreti Muhammed’e.

Hazreti Ali, her an O’nun yanındaydı. Hazreti Muhammed’in dinini beraber yaydılar topluma. O devirde Hazreti Muhammed 40 yaşlarında, Hazreti Ali ise 20 yaşlarındaydı. Hazreti Ali, bir gün Hazreti Muhammed’e dönüp, “Ya Resulallah ne güzel konuşuyorsun. Neden topluma çıkıp halka konuşmuyorsun? Nebi olduğunu söyleyip, ilan etmiyorsun? Herkes senin bu güzel sözlerini duysun” dedi. Hazreti Muhammed Efendimiz, Hazreti Ali’nin bu sözleri üzerine, “Seni bekledim ya Ali” dedi, “Ben, anadan doğma hem Nebiyim, hem Veliyim. Şimdi gel beraber bu güzellikleri topluma yayalım.”

Hazreti Muhammed’in sözleri hiçbir Peygamberde yoktur. Hazreti Ali, Hazreti Muhammed’in fedaisi oldu. O, dinini yayarken Hazreti Ali hep O’nun yanındaydı.

Ne Hazreti İsa’ya, ne Hazreti Musa’ya ne Hazreti Davud’a fedai gerekmedi. Neden? Çünkü onlar sadece kendi cemaatlerine seslendiler. Hazreti Muhammed ise bütün aleme seslendi. Hazreti Muhammed Efendimiz kainatın rahmetidir. O’ndaki sözler hiçbir Peygamberde yoktur. Hazreti Ali, bu nedenle hep O’nun yanında yürüdü.

Hazreti Muhammed Efendimiz, binbir sırrın anahtarını Hazreti Ali’ye verdi. O sırlar içinde neler söyledi Ali’ye?..

Misal olarak, Hazreti Muhammed Efendimiz, bir gece vitr-i vacip namazının 13. rekatında kıyamda dururken, gözlerinden perde kalktı ve bütün alemin, hatta en yakınlarının bile nasıl varlıklar olduğunu gördü. Ve dedi, “Allahuekber… Allah’ım sana sığınıyorum.”

Dolayısıyla insanları kimliklerine kavuşturmak için zaman ister. Hazreti İsa da gördü, fakat o sadece güldü. Neden güldü? Çünkü o Allah’a gönül vermiş, her tarafı cennet görüyordu. Bütün insanları hangi kimliklerde iseler, onları öyle görüyor öyle kabul ediyordu. Hazreti Yahya da hep ağlamıştır. Ona sordular, “Neden ağlıyorsun bu kadar? Hiçbir Peygamber senin kadar ağlamadı.” O da şu cevabı verdi: “Benim gördüklerimi siz görmüş olsaydınız belki benden daha fazla ağlardınız.”

Üzerinde çok düşünmemiz lazım, çünkü üzerimizdeki insan elbisesi. Bu elbisenin kıymetini bilmemiz lazım. Önümüzde çok güzel örneklerimiz var, onlar gibi olmaya çalışalım ki onlarla dünya durdukça anılalım.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 64

“En büyük adam hırstan, kinden, intikamdan uzak olan kimsedir.”

Hüdavendigar Mevlana der ki: “Hasmını hor görme.” Sorarlar, “Neden ya Mevlana?” “Size karşı kini azalır” der.

Nemrut benliğe kapıldı. Tanrı benim, diyordu ama, bir topal sineğe yenildi. Kimseyi hakir görme, tatlı dili de ağzından bırakma, fetihler senin olur. Hep söylüyorum; Allah kimseye ceza vermez, daima mazlumun yanındadır.

Toplumda kızınca “Allah belanı versin” derler, bu çok yanlıştır. Allah kimseye bela vermez. Allah bütün belalardan, kötülüklerden münezzehtir. Kişi, Allah’ın emirlerine uymaz, isyanlarda yürür, nefsinde yaşar, kendi kendini kazaya atar. Kişi nefsinin kazasına tutulur cezalara gider, yine sevenleri üzülür.

Allah kahırla çıkmaz. Kişi kahır esmasında yaşar, o esma ona hoş gelir. İçer, sokakta yatar, küfür eder, onun hali bize çirkin görünür ama hor görmeyiz, kurtulsun diye dua ederiz.

Cenab-ı Allah, bütün güzelliklerin sahibi, şefkat, rahmet, güzellik doludur. Onda zerre kadar üzücü bir şey yoktur. Çünkü Allah, Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana, Veliler ile en güzel simalarını göstermiştir. Simaları hep rahmeti ilahi. Hazreti Muhammed de bela okumak yoktu.

Peygamber Efendimiz en çok çile çeken Peygamberdir. Ebu Leheb ve karısı, Hazreti Muhammed’e büyük ıstırap verdiler. Çalı çırpı, dikenleri toplar, kumların içine atıp, üstlerini kumlarla örterlerdi. Hazreti Muhammed, çıplak ayakla sabah namazına giderken gömdükleri dikenler ayaklarına batardı, dikenleri çıkarmak için oturunca da baldırlarına batardı. O, beddua etmez, “Allah hidayet versin” derdi.

Bir gün ağzından küfür çıksın diye, Hazreti Muhammed secdede iken, bir koyun işkembesini içindeki pisliklerle üstüne attılar. Mübarek başını kaldırıp, “Allah sizden razı olsun” dedi.

Taif halkı onu taşladı, dizleri üstüne çöktü. Allah’tan hidayet istedi. Allah’tan hep iyilik istedi. Bana yardım et, bunlar bana zarar veriyor ortadan kaldır, demedi, beddua etmedi. Biz öyle bir Peygamberin madem ki ümmetiyiz. Ümmetin manası çok incedir. Çünkü Hazreti Muhammed, selam olsun üzerine, der ki: “Benim ümmetim gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerden üstündür.”

Ümmet ne demektir? Bütün faydasız bilgilerden arınıp, Hazreti Muhammed’i kendine bilgi edinen, bu alemde her şeyden çok onu seven, her yerde onu metheden, onu başında akıl, vücudunda ruh yapan, gönlünde en güzel yeri ona vererek bu alemdeki bütün güzelliklerin üstünde onu tutan demektir. O, senin her şeyin olursa, o zaman sana ümmet sıfatı verilir. Bu hale gelmedikten sonra yaptığın ibadetlerle, ben Ümmet-i Muhammed’im, diyemezsin. Kişi, Hazreti Muhammed’i nefsinden üstün tutmazsa, Hazreti Muhammed’e ümmet olamaz.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 63

“Ya İslam var olacaktır, ya da ben şehit düşerim. Damarlarımdaki kan akar, bu mertebeye ererim.”

Hazreti Ali Efendimizin bu sözü çok doğrudur. Şimdi Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, Hazreti Resulullah’ın devrinde bir savaştan galip çıkarak ganimetleri aldı. Hem hükümdarın ganimetlerini hem de halkını aldı, kattı önüne yola çıktı. Ve o devirde bir Efendi’nin de çocukları sünnet olacaktı; Hazreti Ali Efendimizin parası yok hediye alsın götürsün sünnet düğününe, Hazreti Resulallah ganimetten ne verirse hediye olarak onu alıp götürmeyi düşünüyordu. Hazreti Ali Efendimiz vardığında, çocuklar çoktan sünnet olmuşlardı, Hazreti Ali Efendimiz geç kalmıştı. Hazreti Resulallah da o Efendi ile beraber çıkmışlardı yola Hazreti Ali’yi karşılamaya. Hazreti Resulullah Efendimiz baktı ki Hazreti Ali bir koyun sürüsü gibi almış insanları katmış önüne geliyor. Hazreti Resulallah, Hazreti Ali’nin o halini görünce duygulandı ve gözyaşlarına boğuldu. Sarıldılar birbirlerine, niyaz ettiler. Hazreti Ali Efendimiz, Hazreti Resulallah’ı gözyaşları içinde görünce, “Neden bu kadar duygulanıp ağladın ya Resulallah?” diye sordu, “Senden beklerdim bir sevinç gözyaşı…“ Hazreti Resulallah, “Ya Ali” dedi, “sen ne güzel bir hal ile geldin buraya. Benim ağlayışımın sebebi; bir gün gelecek mümin geçinen kişiler hepsi dinsiz olacaklar, imanlarından taviz verecekler. Ben şimdiden o günü görüyorum, o yüzden ağlamaya başladım.”

Bunlar hep olmuştur, Hazreti Muhammed’in sözleri gerçekleşmiştir. Şam Valisi iktidara geçtikten sonra İslam çok yaralar aldı. İmam Ali Efendimize, yüzlerce yıl dil uzatmışlardır hutbelerde. İmam Hasan Efendimiz neden Şam Valisine hilafeti verdi? İmam Hasan Efendimiz, Şam Valsine, “Sen” dedi, “camilerde babamın aleyhinde konuşmayı keseceksen, sana hilafeti veririm.” İmam Hasan Efendimiz istemedi kan aksın. Şam Valisi, “Söz veriyorum” dedi, ama sözünde durmadı. Ne tuzaklar kurdu İmam Hasan’a…

İslam’ın gerçek manası barıştır, kardeşliktir. Bütün Peygamberler İslam’dır; İslam’ın kemalatı Hazreti Muhammed Efendimizde tamamlanmıştır. Çok çalışmak lazım. Şimdi devir insanlık devridir, insanı insana söyleyeceksin. İnsan olursa kainata rahmettir. İkilik tohumu atanlar ne Allah katında sevilir, ne de kendi Peygamberleri sever.

Şehadetin manası nedir?.. Eşhedü en la ilahe illallah (Şehadet ederim bütün cihan boş, ancak sensin Allah) ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu (yine şehadet ederim Allah’ım, Hazreti Muhammed gibi sana kulluk edeceğim ve topluma senden söz edeceğim). İşte şehadetin manası budur. Şehadet getirdikten sonra insanın nefsinde yaşamaması lazım. Şehadet ağızdan çıkıp, kulaklar işitti mi, onun manasına inip manasında yaşaması lazım.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 62

“Sen ey insan, ayan beyan bir kitapsın, harfleriyle yüreğin okunur.”

Hazreti Ali Efendimiz çok güzel buyurmuş. Zaten, Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, tek Kur’an-ı Natık’tır, O canlı Kuran’dır.

Kitap insandan doğar, insan kitaptan doğmaz. Bu yüzden kişi dilinden kim olduğunu ortaya çıkarır. Bir kişi güzel sözler sarf ediyorsa ona sorarlar, “Sen aynandan bahsediyorsun, nereye bağlısın?” O da söyler nereye bağlıysa; örneğin Abdülkadir Geylani’ye bağlıdır, Seyyid Ahmed Rıfai’ye bağlıdır, Nakşibendi Hazretlerine bağlıdır, Mevlana’ya bağlıdır, Hünkar Hacı Veli Bektaş’a bağlıdır. Bu üstadlara bağlı olanların hepsinin dilinde Ehlibeyt vardır, Allah vardır; başka bir şey yoktur. Hepsinin sözleri yapıcıdır, itici değildir. Bunun için onlar dillerinden okunurlar.

Peygamber Efendimiz, “Mescidinizi ululanma ve süslerle bina etmeyiniz, sade yapınız ki, şehir ve kasabalarınız şerefli olsun” diye buyurur.

Hüdavendigar Mevlana, mescidin manasını şöyle vermektedir: “Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu…onun için boyuna parlayıp duruyor, parlaklığı boyuna artıyor. Ulular nice mescidler yaptılar…fakat hiçbirinin adı Mescid-i Aksa değildi. Her an şerefiartan Kabe’nin yüceliği, İbrahim’in ihlaslarındandı! O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi… yapıcısında hırs ve savaş yoktu da ondan! Ne onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer… ne mescidleri, başkalarının mescidlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine, malına mülküne! Ne edebleri başkalarının edebleri gibidir. Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti, azabı gibidir. Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de! Her birinin başka bir nuru, feri var… can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar! Gönül, onların halini andıkça titrer durur… onların işleri, bizim işlerimize kıbledir! Onların kuşlarının yumurtası altındandır… camları, gece yarısı, seher çağını görür! O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersen söyleyeyim, noksan söylemiş olur; onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, Mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine geldi vesselam!”

Ne güzel buyurmuş Koca Mevlana… O, ilim irfan konularındaki üstün mizacını daima tevazu ile süslemiştir. Bütün halka aynı dille hitap etmiş, hareketlerinde zerre kadar kibir, kendini beğenmişlik barındırmamıştır. Çünkü tevazu ve alçak gönüllülük müminlere, Hazreti Muhammed Efednimizden miras kalmıştır. Onun izinden gelen Veliler de, sundukları bütün bilgilerin gerisinde durur; fikrini dile getiren kimseyi susturmaz; sorulanlara iyi-kötü demeden sabırla cevap verirler.

Bizim Peygamberimiz “El fakru fahri – Fakirlik benim iftiharımdır” demiştir ve yüceliğini böylece ortaya koymuştur.

Hayatın gayesi Hakk’ın muhabbetidir. Buna da tevazu ve yoklukta kalmakla erişilebilir. Kibirden, gurur ve kendini beğenmişlikten arınmış, kalbinde Allah aşkıyla yaşamaya koyulmuş kişi; yaptığı iyiliklere de, gördüğü kötülüklere de kalbinde yer vermez. Kendini methetmez. Ondan meydana çıkan güzelliklerin Allah’tan kaynaklandığını hatırında tutar, kendisine mal etmez ve böylece yoklukta durduğu müddetçe Hakk’ın güzellikleriyle şereflenir, Hakk’ın nuru o kişiden yansımaya başlar.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 60

“Yürekleri kurumaya yüz tutmuş insanlardan geçme, onlarla selamlaş. Yakınlığınla yürekleri insana dönecektir. Unutma ki, kötü deri iyi bir sepicinin elinde işe yarar.”

Zaten bütün Evliyalar kırık kalplerin mimarlarıdırlar, tamircileridirler. Bu yüzden kırık kalpleri kim tamir ederse, o kişi dünyaları fethetmiş olur. Bir insan, bir insanın kalbini kırsa, binlerce sefer hacca gitse de haccı kabul olmaz. Ne der Cenab-ı Mevlana… “Kabe’yi yık, minberi ateşe ver, ama sakın bir insan kalbi kırma, çünkü tamircisi yoktur.”

İnsan, Allah’ın varisidir, O’nun temsilcisidir. Hele bir müminin kalbini incitirsen, Allah’ın kalbini incitmiş sayılırsın. Neden? Çünkü müminin kalbinde Beytullah var, Allah var.

Diyelim ki bir insan daima senin iyiliğini istiyor sana yakınlık gösteriyor, ama sen muhabbet esnasında ona karşı biraz kırıcı konuşuyorsun. İşte o zaman iyiliğe kötülükle muamele etmiş oluyorsun. Kalp incitiyorsun. Bu yüzden biz hep kırık kalpleri tamire çıkarız.

Kalpler en çok aşktan kırılır. Mevlanamız da bir aşk peygamberidir. O nasihat vermez, çünkü Allah akıl vermiştir. İnsan kendini bilir; iyi bir işte bulunursa ona zarar gelmez, ama kötü bir işte bulunursa zarar gelir. Onun için biz burada hep sevgiden aşktan bahsediyoruz.

Mevlana bir sevgi kaynağıdır. O’nun sözüdür… “Sevgiden acılar tatlılaşır, bakırlar altınlaşır sevgiden. Sevgiden tortular saflaşıp, berraklaşır, dertler ilaç olur sevgiden.”

İlimlerin en büyüğü sevgi ilmidir. Sevgi hayattır, yaşamın kaynağıdır. Sevgi düşünceyle başlar, sözlerle suret bulur, davranışlarla yol alır. Küçücük bir tohumun hayat bulması gibi, beslenir ve beslendikçe büyür.

Peygamber Efendimizin şu sözüne kulak verelim, O da şöyle buyurur: “Birisine, güler yüz ve tatlı dil gösterdin ise, bunu dahi, değersiz sayma. Aman aman, üzerinizdeki örtünün uçlarının, gelişi güzel yerlere doğru salıverilmesinden sakınınız.”

Gerek Hazreti Muhammed, gerek Cenab-ı Mevlana ve diğer bütün Velilerin hepsi Hakk ile Hakk oldular, hep Hakk’ı yadettiler ve gönüllerde yer aldılar. Şimdi bizlere de düşen onlar gibi olmaya çalışmak, onları ruhumuzda bende etmek, onlar gibi toplumu aydınlatmak ve hem kendimizi hem de onları yaşatacak güzel işlere sürüklemek, güzel hizmetlerde bulunmak, güler yüzlü, tatlı dilli olmak, kimseyi hor görmemek, nefsimize hakim olmak ve kırıcı olmamaktır.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 59

“Zora çağrılsam kolaylığı sunarım da, zorbalığa çağrılsam asla cevap vermem.”

Bakın dikkat edin, Hazreti Ali Efendimiz burada ne kadar anlamlı bir söz söylüyor.

Diyelim ki, diyor, bir zor işle uğraşıyorsun, ama başa çıkamıyorsun, gücün yetmiyor; eğer beni çağırırsan hemen gelirim, hem de bütün işlerini kolaylaştırırım senin, diyor. Ama eğer beni zorbalığa çağırırsan, benim kulaklarım o işe sağırdır, o sözleri işitmem, gelmem.

Demek ki güzel işe, ağır bir iş de olsa hemen koşuyor Hazreti Ali, ama zorbalığa katiyen gelmem, diyor. Demek ki ya birinin yolunu keseceğiz, ya birinin hakkına gireceğiz; ben o işte yokum, diyor.

Bazen de, bazı kişiler insanı sinire, hırsa sürükler. Bir estağfurullah çeker yaptığın şeyden nadim olursan tekrar güzelliğe girersin. Konunun üzerinde durup, ben haklıyım, v.s. diye ısrar edersen, sen özünden çıkmış, karşı tarafın konusu ile muhabbettesin, Hakk’ı bırakmışsın onun zikrediyorsun, demektir. Bu sana ateş verir, hüzün, sıkıntı verir. Orada durma, bundan kurtul, özüne geri dön. “Hasbinallah ve nimel vekil – Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” de. Bunun manası, Allah’ım sana güvendim seni vekil ettim işimi sana bırakıyorum, demektir.

Şöyle bir deyiş vardır; zaman zaman söylüyoruz, yine söyleyelim: Kul, duvara dayanır, duvar yıkılır; insana dayanır, bir gün gelir ölür; fakat kul, Allah’a dayanıp güvendi mi, sonsuza dek huzur bulur, çünkü O ölümsüzdür, sonu yoktur. O’ne yıkılır, ne de yokolur… O, her daim diridir, hem daim ‘Hay’dır.

Hazreti Muhammed, Hazreti Ali, Hüdavendigar Mevlana ve Evliyalar, hepsi menfaatsiz dostturlar. İnsan, onlara yüz tuttu mu, onlara imanla baktı mı rahata, huzura kavuşur, her işi düzgün gider, sıkıntı yaşamaz.

Bu alemde insanın meyli nereye ise, gidişi orayadır. Hakk’ı bildiysen, O’nu kendinde bulduysan gam yeme, dünya durdukça bakisin.