Mevlana ve Şems… (4)

Bir gün Şems-i Tebrizi, Hazreti Mevlana’ya “Neden ışık altında yazıyorsun?” diye sordu. Mevlana bir an Şems’in gözlerinin içine baktı ve “Gözüm karanlıkta görmez, ışık olmadan nasıl yazacağım?” dedi. O zaman, Şems: “Çalış her zerren göz olsun, bırak artık ışığı, ışıksız yaz” diyerek Mevlana’yı aylarca düşünceye soktu. Gün geldi, perde açıldı, o ışık oldu ve karanlıkları aydınlattı.

Gözün görüş alanı sınırlıdır. Kalb gözü açılırsa dünya küçülür, başka alemler görülür.

Hazreti Mevlana, Fihi Ma-Fih adlı eserinde şöyle der: “Şaşarım insanlara; erenler, aşıklar, yeri yurdu olmayan, şekli bulunmayan, neliği niteliği de olmayan aleme, neliksiz niteliksiz alemine nasıl aşık olurlar, nasıl o alemden yardım görürler, güç kuvvet bulurlar, o alemin tesiri altında kalırlar, derler. Halbuki kendileri gece gündüz o aleme girerler. Bir adam bir adamı görür, ondan yardım görür. Bu yardımı onun lütfundan, ihsanından, bilgisinden, anısından, düşünüşünden, onun neşesinden, üzüntüsünden elde eder. Bütün bunlar da mekansızlık alemindedir.

Allah, sesten, harften münezzehtir. Tanrı’nın sözü, harften sesten dışarıdır. Fakat sözünü de, dilediği her harften, her sesten, her dilden akıtır gider. Hani yollarda, saraylarda havuz başlarına taştan bir insan, yahut bir kuş yaparlar; o heykellerin ağızlarından su akar, havuza dökülür. Bütün akıllılar bilirler ki o su, taştan yapılma kuşun ağzından gelmiyor, bir başka yerden geliyor…”

Hazreti Mevlana, iç aleminden zuhur eden bütün ilhamları şu üç söze bağladı: “Hamdım, piştim, yandım.” Yani demek istedi ki: Zahir ilimde hep okudum, çok şey öğrendim, eşi benzeri olmayan güzel bir bilgin oldum ama ben kimdim bilmiyordum, hamdım; Şems’i tanıdım piştim, yani onda olgunlaştım; şimdi Şems uçtu gitti, ben yandım…”

Akıl, pervaneye benzer, sevgiliyse mum gibidir. Pervane, kendini muma vurur, yakar, helak olur gider; fakat pervane de ona derler ki, o yanıştan zarar görse, elemlere düşse bile muma dayanamasın; kendisini atsın-gitsin…

Divan-ı Kebir’inde çok güzel seslenir bizlere Mevlana ve der ki:

“Ey aşık! Hileyi bırak! Aklı terk et, divane ol, divane! Ateşin tam ortasına atıl, adeta gönlüne gir! Pervane ol, pervane!

Kendini yabancı say, kendine yabancı ol! Hem de evini yık, harap et! Sonra gel; aşıklarla, aynı evde otur, onlarla düş, kalk!

Git, gönlünü siniler gibi yedi kere yıka, kinden, nefretten temizlen! Sonra gel aşk şarabına kadeh ol!

Sevgiliye layık olmak için tamamıyla can halini al! Mest olanların yanına gidince sen de mest ol mest!

Güzellerin takdıkları küpelerin sohbet yeri, buluşma yeri onların yanaklarıdır. Güzel yanaklarla, güzel kulaklarla dost olmak istiyorsan; inci tanesi ol, inci tanesi!

Düşüncen nereye giderse seni peşinden sürükler, oraya çeker götürür. Sen düşünceden vazgeç de, kaza ve kader gibi en ileride yürü, en öne geç!

Şehvete kapılmak, heva ve hevese meyl etmek bir kilittir ki, gönüllerimiz onunla kilitlenir. Sen anahtar ol, anahtarın dişi ol!

Mustafa (s.a.v) Hannane direğini okşadı. Sen bir ağaçtan da aşağı değilsin ya, haydi Hannane direği ol, Hannane direği!

Hazreti Süleyman sana; ‘Kuş dilini duy, öğren!’ diyor. Halbuki sen öyle bir tuzaksın ki, kuş senden ürker kaçar, sen tuzak olma, yuva ol, yuva!

Bir güzel sana yüz gösterirse, ona ayna ol, onu içine al, onunla dol! Güzel sana karşı saçlarını yüzer açarsa, sen ona tarak ol, tarak.

Zenginleştin, armağanlara, mallara sahip oldun da bunlara karşılık şükran olarak aşkı verdin. Malı bırak, mal şöyle dursun, sen aşka şükrane olarak kendini ver, kendini.

Bir müddet ateş oldun, rüzgar oldun, su oldun, toprak oldun. Bir müddet de hayvan oldun, hayvanlık aleminde dolaştın. Madem ki, bir müddet can haline geldin, hiç olmazsa sevgiliye layık bir can ol, sevgiliye layık bir can.”

Mevlana ve Şems… (3)

Hazreti Mevlana buyuruyor ki: “Ben bir pergele benzerim. Sol ayağım pergelin dikmesini andırır, sağ ayağım ile de çark atarken yetmişiki milletin gönlünü tavaf ederim.” Bir başka yerde de şöyle diyor: “Ben bir ney’e benzerim, yetmişiki millet sırrını benden dinler.” Mevlana’nın bu sözleri, sıdk-ı bütün bir iman ve teslimiyetle bağlı olduğu Efendisi Şems-i Tebrizi’den gönlüne tecelli edenlerdir. Çünkü Mevlana, tamamen kendisini Şems’de yok etmiş ve O olmuştur.

Mesnevi-i Şerif’inde şöyle der Mevlana…

“Kabe her ne kadar onun lütuf ve ihsan evidir ama benim vücudum da onun sır evi. Allah, Kabe’yi kurdu ama kurdu kuralı ona gitmedi. Halbuki bu eve, benim vücuduma, o ebedi diri olan Allah’dan başka kimse gelmedi. Beni gördün ya, bil ki Allah’ı gördün; doğruluk Kabe’sinin, hakiki Kabe’nin etrafında tavaf ettin. Bana hizmet, Allah’a itaat etmek, onu övmektir. Sakın Hakk’ı benden ayrı sanma. Gözünü iyi aç da bana öyle bak ki beşerde Allah nurunu göresin.” (Mesnevi, II/2245)

O devrin hükümdarı Alaaddin ve sadrazamları da bir gün Hazreti Mevlana’nın sohbetine teşrif edeceklermiş, fakat daha onlar gelmeden hükümdarın bir dostu gelmiş ve Mevlana’ya şöyle buyurmuş: “Ya Hüdavendigar Mevlana, bugün hükümdar sizin sohbetinize katılacak, ne olur onlara göre bir muhabbet aç.” İşte Mevlana ona şu cevabı vermiş: “Efendiler, sohbet bana ait değildir, sohbet yolcuya aittir. Onların gönülleri okunur ve sohbet onların gönüllerine göre varlığını gösterir. Benim ağzımdan çıkan sözleri hem onlar dinler hem fakir dinlerim.”

Yine Mevlana’ya kulak verelim…

“Onun ruhu Padişahın ruhuyla birdi. Bu ten aleminden önce de o iki ruh, birbirine eş olmuş, birbirine aşina olmuştu. Zaten iş, tenden önce olan iştir. Sonradan meydana gelenlerden geç! İş arifindir. Çünkü arif, şaşı değildir. Gözü, ilk ekilen şeyleri görür.” (Mesnevi, II/1050)

Bir insan teslimiyetli konuştuğu vakit, bu demektir ki, o kişiden dile gelen Hakk’tır. Ve o kişiden madem Hakk sözü dile geliyor, onun bütün sözleri ruha hitab eder; hatta dinleyen kişinin bir buğzu bile olsa o sözleri duyunca kalbi yumuşar, o da söylenenleri can kulağı ile dinler.

Bakın ne güzel söyler Mevlana, Mesnevi-i Şerif’inde…

“Alemin sarsıntılarına, yıkıntılarına direk, destek olan… gizli dertlerin tabibi bulunan o erler; muhabbetin, adaletin, rahmetin ta kendisidirler. Onlar, Hakk gibi illetsiz, rüşvetsiz kişilerdir. Onlardan birine “Can ve gönülden ettiğin bu yardım için, neden yardım ediyorsun?” denilse ancak ‘Yardım isteyenin gamından, çaresizliğinden’ der. Erin avı merhamettir. İlaç, alemde dertten başka bir şey aramaz. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Su, neresi alçaksa, oraya akar. Sana da rahmet suyu gerekse yürü, alçal da sonra rahmet suyunu iç, sarhoş ol.” (Mesnevi, II/1935)

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (1)

Mevlana’nın tasavvufu, hiç bir zaman bir felsefe görüşü ya da hayali bir bilgi olmamıştır. O’nun tasavvufu, irfan, hakikat, aşk ve cezbe aleminde olgunlaşmadır.

Her şeyden önce şunu söylemek gerektir ki O, herhangi bir fikri anlatırken mantıki tahlillere, felsefi düşüncelere başvurmaz. O, gerek Divan’ında gerekse Mesnevi’sinde varlık birliği inancının, kendi felsefesinin, görüşünün izahını, halk diliyle ve halkın anlayışına tam bir uygunlukla örnekler vererek anlatır.

Eserlerinde, eski sufilerden, halka ait hikayelerden bahseder, ayrıca Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin batıni anlamlarını tefsir eder.

Mevlana, her şeyden önce topluma ahlakı öğretir. O’nda teferruata hiç yer yoktur.

Mevlana için önemli olan insan sevgisidir, gönlüdür, teferruat değil. O, mekansızlık alemi neresidir sorusuna, “Erlerin canı ve gönlü” diye cevap verir.

Zaten O, teferruata, aslı olmayan hayallere kapılmayı hoş görmediğinden, taçla, hırkayla bezenen ve elbiseyle kendisini sufi gösteren riya ehlini şiddetle kınar.

Sikkeyle, hırkayla Mevlevi olunmaz. Mevlevilik, en yüksek ahlak üzere yaşamaktır. Mevlevilik, Hazreti Mevlana’yı tanıyarak, onun gibi olmaya çalışmaktır. Ayrım gözetmeden insanlık alemine hizmet etmek, Allah’dan söz etmektir. Mevlevilik hırkada, sikkede, tennurede değil, gönüldedir.

Hazreti Mevlana’ya göre insan…

Hazreti Mevlana’da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir birleştiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaşamak için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:

“Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir. Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur. Şekil ve cisim bizden vücuda geldi. Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil.”

Hazreti Mevlana, varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan Hakk’ın gözü ve aynasıdır.

Hazreti Mevlana şöyle seslenir:

“Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki alemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgardan başka nedir?”

Yüce Hüdavendigar “Mümin müminin aynasıdır” hadisini açıklarken şöyle konuşur:

“Tanrı’nın adlarından biri de el-mümin’dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek,Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.” O halde Hakk’ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlana şöyle seslenir:

“Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”

“Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu. Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Alemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende, sen her şeysin…”

İnsanın bu şerefi bedava değildir. Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlana’nın kavgası eşyaya boyun eğen insanı, eşyayı boyun eğdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.

İnsan, ne olduğunu anlamak için nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlana’ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir.

“Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne kabe olur.”

Mevlana yine bir beyitinde:

“Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; O da senden ibaret.”

İnsan geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır.

“Ademoğlu dediğin, dünya sandığına konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün.”

“İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikayelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.”

Din, dil, ırk ayrımı yapmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana’nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. O’na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur.

Dolayısıyla maddi alemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.

Hazreti Mevlana aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm aleme vermiştir.

Mesnevi’sinde, “Kadın bir nurdur sevgili değil, kadın yaratıcıdır yaratılmış değil…” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak belirtmiştir.

Hazreti Mevlana öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.

En güzel görüş Mevlana’nın nazarıyla beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana’nın konservatuarında ahenkleşmiş, beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş, en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana, kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde yetiştiren bir “İnsanlık üniversitesidir”.

Hazreti Mevlana’nın manevi kimliği…

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneş, Muhammed Ali’nin bendesidir.

Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan Veli, kutup, pir, insan-ı kamil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan hepimize ışıktır.

Gönüller sultanı Hz.Mevlana aşkın kemalidir; ama yalnız aşkın mı? Hayır, O tüm güzelliklerin kemalidir, ilmin de hikmetin de, aklın da…

O’nun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj aşk, sevgi ve birliktir.

O, bir Veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir Pir, bir Mürşid-i Kamil olarak insan kalbini saflaştırmış, bir bilgi kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden kurtarmış, gelmiş geçmiş tüm Peygamberlerin temsilcisi olmuştur.

Onun içindir ki hangi alim Mevlana’yı tanısa yücelmektedir. O’nun yoluna gönül koyan herkes kemale, sevgiye, insanlığa, bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek ahlaka ulaşmaktadır.

O, hiç bir şeyi inkar etmez ama her şeyi birler, bütünleştirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü O, herşeyin Allah’ın zuhuru ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu insan gönlüne ve insana hal olarak yansıtır.

Mevlana aziz ve yüce bir Üstad’dır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve bir düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve herşeyi ile yüceliği öğreten bir HAL ABİDESİ’dir. Peygamber-i Zişan’ın gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

“İnsan yaratılmışların en şereflisidir” düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz.Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

 

Hazreti Mevlâna’nın eseri ‘Mesnevî’ hakkında…

Mesnevî, Kur’ân âyetlerinin aşkla yapılmış yorumlarıdır, tevîlidir ve bizi bizlere anlatır, kesinlikle bizim dışımızda değildir.

Hazreti Mevlâna, selâm olsun üzerine, diyor ki:

“Ben yaşadıkça Hazreti Muhammed Muhtâr’ın ayağının tozuyum. Eseri Kur’ân-ı Kerîm’in kölesiyim. Beni bunun dışında kim görürse, ben o kişilerden bizârım.”

Mesnevî-i Şerîf, Kur’ân-ı Kerîm’in tevîlidir ama Kur’ân baştadır. Hazreti Mevlâna, Kur’ân-ı Kerîm’e daima çok büyük hürmet etmiştir.

Muhammed Mevlâna’mız, Hazreti Resûlallah Efendi’mizin bendesi olarak, onun iç âlemini en güzel şekilde keşfetmiş, Hazreti Peygamber Efendimizi yaşadığı devire göre taşımış, bütün insanlık âlemini kucaklamış, dinlerde ayrım yapmamış, hepsini bir görmüş, birlikten söz etmiş ve ikiliğe hiç yer vermemiştir. Bu yüzden dünyamızda, onun kadar sevgiden, aşktan ve birleyici sözlerden konuşan başka bir mütefekkir zuhûra gelmediği için, bugün bütün insanlık âlemi Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’yı sevmektedirler. Hazreti Mevlâna’ya saygı Hazreti Muhammed’e saygı demektir.

Hazreti Mevlâna’mız, selâm olsun üzerine, Kur’ân-ı Kerîm’den çok derin mânâlar çıkarmıştır ve demiştir ki:

“Bendeniz, Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetine mânâ vermeye kalktım; denizler mürekkep oldu, ağaçlar kalem oldu, yapraklar kağıt oldu. Ben mânâyı yazmaya başladım; denizler kurudu, ağaçlar tükendi, yapraklar bitti, fakat mânâ bitmedi.”

Bunu söyleme sebebi şu idi; bir insan sevgilisinin hakîki cemâlini görürse, onun kimliğine vâkıf olursa, onda kendini fânî kılarsa, o güzel yüze aşkla baktığı için güzel mânâlar çıkarır.

Hazreti Peygamber Efendimiz, bütün varlıklara sevgi ile bakmış ve ne varsa bu âlemde, hepsi hâl diliyle ona kimliklerini açıklamıştır. Allah, Hazreti Peygamber Efendimizle dile gelmiştir. Ne diyor Hazreti Muhammed? “İkre!” Bunun anlamı nedir? “Oku!” Peki Hazreti Mevlâna ne diyor? “Bişnev!” Bunun anlamı da, “Dinle!” demektir.

Hazreti Muhammed Efendimizin, Cenâb-ı Mevlâna’mızın ve bütün Pîrân Efendilerimizin davası, bizleri kendilerine vakfetmek, bizleri kendileri gibi ortaya çıkarmak ve bizlere kimliklerimizi kazandırmaktır.

İşte Hazreti Mevlâna’mız buyurur:

“Sevgisiz ve aşksız geçen ömrü ömür sayma.”

Bir yere sevgini vermemiş isen, sevgini aşka dönüştürmemiş isen, sen yaşıyorsun ama, aslında ölmüşsün.

Bir’i buldun mu hepsini bulmuş olursun. Bir Peygamberi buldun mu hepsini bulmuş olursun.

Allah akıl vermiş, onu da başa koymuş. Şimdi sen bu güzel eserleri okur ve bu güzellikleri kendinde büyütürsen, sen de güzel bir insan olursun.

Gel yinede gel yinede,

Ey gönüller Sultanı, ey âşıklar Canânı,

Ey mânâ âleminin Padişahı

Ey koca Pîr Mevlâna gel.

Ey gündüzün Güneşi, gecelerde Ay olan,

Dermân olan, devrân olan, ney olan,

Gel gör ki âşıkların küme küme,

Hepimiz bir halkada dizilmişiz tesbih gibi,

Hepimiz etrafında pervâne,

Senden medet, senden şifa, senden feyiz,

Sana gönül vermeye, eşiğine yüz sürmeye,

Cana can ver, imana iman.

Gel vuslatı hasretinden güç olan,

Dillerde senin adın, gönüllerde sen,

Umutsuzlara umut, çaresizlere çare sen.

Her yüzde sen, her yönde sen,

Ey köpük köpük olup coşan,

Ey semâya dökülüp taşan,

Gel, ölümsüzlük tahtından bir haber ver bize.

Bizi bizden al, götür o Mesnevî ummânına,

O ilâhî aşk kervânına.

Ey yılları yıllara ulaştırıp aşan,

Ey nesillerden nesillere ulaşan,

Doyumsuz sevgine doymuyor ihvân,

Sûlha, sükûna susamış cihan.

Yetiş imdada aman ey büyük Dost, ey koca Sultan,

Bir kere değil, bin kere gel.

Yine de gel, yine de gel, yine de gel,

Yüce sultan Hazreti Mevlâna’m…