Hazreti Mevlana ve Sema

Hazreti Mevlana’nın yolundan gidenlerin, aşk yolunu takip edenlerin, içlerindeki ilahı arayanların, hayatlarının her anında yaşadıkları manevi yolculuğun sadece görünen bir ksımıdır sema… Sema, aşıklar için ibadettir, zikirdir. İlahi bir kavuşmadır, vuslattır…

Evrende, atomlardan güneş sistemine, vücutta dolaşan kana kadar herşey dönmektedir. Sema, ruhun olgunlaşarak birliğe ulaştığı ve Allah’a doğru yaptığı manevi bir yolculuk, bir ibadettir. Bu yolculuktan sonra tekrar hayatına ve insanoğluna hizmet etmeğe döner.

Vaktiyle Mevlevihanelerde neyzen, kudümzen, naathan ve ayinhanlar “mutrib” adı verilen müzik grubunu oluştururlardı. Mevlevihanelerde, mutribhanenin önünde semahane yer alır. Semahaneye girişin tam karşısında şeyh postu vardır. Post ile giriş arasında olduğu var sayılan çizgiye “Hatt-ı İstiva” denir. Bu gerçeğe ulaşan birliğe giden en kısa yoldur. Bu çizgiye ayinde şeyhten başka kimse basamaz. Şeyh, Mevlana’yı temsil eder. Post ise en büyük manevi makamdır. Kırmızı rengiyle doğuşu ve var oluşu temsil eder.

Mutrib, semazenler ve ardından şeyh de posttaki yerlerini aldıktan sonra naathan tarafından “Naat-ı Şerif” okunur. Itri Dede’nin bestelediği bu eserle Hazreti Muhammed methedilir. Naat’tan sonra “Kün” (Ol) emrini temsil eden kudüm sesi duyulur. Ardından ney taksimi başlar. Ney, kainata ruh verilmesini temsil eder. Taksim bitince peşrevle birlikte “Devr-i Veled” başlar. Şeyh ve semazenler müziğin temposuyla semahanede üç devir yaparlar. Birinci devir Allah’ın; güneşi, ayı, yıldızları ve bütün cansız varlıkları yaratışını anlatır. İkinci devir nebatatın yaratılışını, üçüncü devir ise hayvanatın yaratılışını anlatır. Semazenler Devr-i Veled sırasında postu geçerken birbirlerine niyaz ederek birbirlerinin gönül kıblesinde secdeye varırlar. Devr-i Veled’ den sonra posttaki yerini alan şeyh, ayinin birinci selamının başlamasıyla hırkalarını çıkaran semazenlerle görüşür ve semazenler semaya girer.

Bu insaniyete doğuşu temsil eder. Semazen, nefsinin ölümünü temsil eden özel bir kıyafet giyer. Sikke mezartaşını, hırka mezarını, tennure de kefeni temsil eder. Semazen meydana girerken elleri omuzunda çapraz olarak bağlıdır. Bu haliyle elife benzer ve Hakk’ın birliğine şehadet eder. Semaya başladıktan sonra sağ el yukarı sol el aşağı dönük olacak şekilde kollarını iki yana açar. Bu, “Hak’tan alır halka saçarız, kendimize birşey maletmeyiz” manasına gelir.

Sema, insanı gerçek varlığa ulaştıran bir araç ve bir can sarhoşluğudur. Semanın ilk devresi alemleri seyretmektir. Hakk’ın büyüklüğüne ve yüceliğine bu yolla ulaşılır. Birinci selamda aşıklar, şüphelerden kurtulur ve Hakk’ın birliğine iman ederler. İkinci selam ise tüm varlığı bu İlahi birlik içinde eritmektir. Üçüncü selamda aşıklar kendilerini arındırıp “oluş” mertebesine ulaşırlar. Dördüncü selamda ise “varlık” içinde “yok” oluşun vuslatına erişilir. Bu selamda şeyh de semaya girer. Hatt-ı İstiva’da semazenlerin ortasında sema eden şeyh sağ eliyle hırkasının yakasını açar, sol eliyle hırkasının iki ucunu tutar. Bu haliyle gönlünü herkese açtığını ifade eder. Ayinin bitiminde yapılan ney taksimiyle şeyh postuna çekilir. Posta vardığında okunan Kur’an-ı Kerim’le ayin sona erer.

Ve böylece yolculuk biter. Fakat aslında bu, Hazreti Mevlana’nın yolundan gidenlerin, aşk yolunu takip edenlerin, içlerindeki ilahi aşkı arayanların, hayatlarının her anında yaşadıkları manevi yolculuğun bir bölümüdür. Yani Hazreti Mevlana’nın sözleriyle:

“Sema’a girdin mi, iki dünyadan da dışarı çıkacaksın;
Sema’ın şu alemi, iki alemden de dışarıdır…”

Hazreti Mevlana ve Mevlevi Kültürü

Mevlevi Kültürü; tamamen sevgi ve hoşgörü üzerine kurulmuştur. Hazreti Mevlana, Yaradana gönül veren, bütün dünyadaki yaratıkları Yaradandan ötürü sevmeyi ve bizlere sevgiden söz etmeyi öğreten bir Aşk Piri’dir.

“Denizi bir testiye dökersen ne kadar alır? Bir günün kısmetini…”

İşte deniz nasıl testiye kabın genişliği kadar sığarsa Mevlana da kelime kalıplarına ve bizim idrakimize, istidadımız nisbetinde sığar. Zaten Mevlana en kuvvetli, en üstün idrakin de ötesindedir.

“Aşık ol aşık, aşkı seç ki sen de seçilmiş bir insan olasın” diye seslenir.

Kendi varlığından geçerek Allah’ta fani olmak; yani Allah’a tam bir gönül bağlamak Allah’a giden en kısa yoldur. Gönlünü Hakk’a vermiş bir insanın artık kendi benliği kalmamıştır. Onun her zerresinden işleyen Allah’tır. Böylece o kişi nefsine uyup başkasına zarar verecek kötü işlerde bulunmaz. Allah ahlakına bürünmüştür. Hazreti Muhammed ve Hazreti Mevlana bize bu vasıflarıyla örnek olmuşlardır.

Mevlana cihana sığmayan hudutsuz bir varlıktır. Güzeli, doğruyu, iyiyi, aşkı, hakikati arayanlara müjdeler veren lahudi sestir. Zulmette kalanlara teselli sunan Rahmani sedadır. Ayrılıktan inleyenlere şifa bahşeden devalı nefestir. İnsana insanı öğretendir. Her şeyin insanda olduğunu ve tüm evrenin insanın emrine verildiğini öğretendir.

Mevlana büyük bir Hakk aşığıdır. Aşkın efendisidir. Aşkta yok olmuştur. Bizzat aşktır. Aşkın ne olduğunu soranlara;

“Benim gibi ol da bil, ister nur olsun, ister karanlık, o olmadıkça, onu tamamiyle bilemezsin” buyurur.

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir ve sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneştir. Onun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj Aşk, Sevgi ve Birliktir.

O, bir veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir pir, bir mürşid olan insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden ve ikilikten kurtarmış ve temizlemiştir.

O, hiçbir şeyi inkar etmez, ama her şeyi birleştirir, bütünleştirir ve sevdirir. O kimseyi ayrı görmez; çünkü O, herşeyin Allah’ın zuhur ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu gönlüne ve insan aklına hal olarak yansıtır.

Mevlana, aziz ve yüce bir üstattır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve herşeyi ile yüceliği öğreten bir hal abidesidir. Peygamber’in gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

İnsan yaratılmışların en şereflisidir düsturuyla; her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hazreti Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (3)

Bütün dünyaya, ne din farkı ne mezhep farkı gözetmeksizin hitap eden Mevlana, hepimizden de bu görüşü, bu duyuşu, bu cesareti ister ve bizlere şöyle seslenir:

“Birlik şarabını ver, hepimizi aynı gecede sarhoş et de hepimiz toplanalım,

Görünüşteki ayrılıkları, aykırılıkları bir anda giderelim.

Benliğimizden geçtik mi, su rengini alır, her kabın şekline uyarız.

Biz bir ağacın dallarıyız, hepimiz de kapı yoldaşlarıyız.”

Ona öyle bir aşık gerektir ki kalktı mı her yandan ateşli kıyametler koparsın. Cehennem gibi bir gönül gerektir ki ona, cehennemi unuttursun, yüzlerce denizi yakıp kurutsun. Bir dalgadan bir deniz meydana getirsin, gökleri eline alsın, sıksın, bir mendil gibi buruştursun. Zevalsiz ışığı bir kandil gibi gök kubbeye asakoysun.

Hazreti Mevlana’nın yolu aşk ve edep yoludur. Söylediği şu sözler ile Hakk yolunun tamamen edepten ibaret olduğunu belirtir:

“Efendi! Bilmiş ol ki edep, insanın bedenindeki ruhtur.

Efendi! Edep, Hakk erinin göz ve gönlünün nurudur.

Eğer şeytanın başını ezmek dilersen, aç ve gör, şeytanın katili edeptir.

İnsanoğlunda edep bulunmazsa, o insan değildir.

İnsan ile hayvan arasındaki fark edeptir.

İman nedir diye akıldan sordum. Akıl, kalbimin kulağıma seslenerek

‘İman edeptir’ dedi…

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (2)

Mevlana’ya göre süluk, yani bir tasavvuf yoluna girmek kendini unutmak değil, kendine gelmek, kendini bulmaktır.

Mevlana’ya göre hakikati arayan kişi bunu ancak kendisinde bulabilir ve hakikati kendisinde görebilir. İnsanın dışında bir hakikat yoktur. Kişi nefsani isteklerinden arınıp rahmaniyete önem verirse gün gelir aradığı hakikatin bizzat kendisi olur.

O yüce sultan ise baştan başa hakikatin kendisiydi.

Onun Tanrıya doyumsuzluğu o derecede idi ki meşhur bir şiirinde:

“‘Enel Hak-Ben Hakkım’ kadehinden bir yudum içen sızdı. Şişelerle, küplerle içtim ben, yine de sızmadım ” der.

Hazreti Muhammed’e bağlılığı o derecededir ki o artık O olmuştur.

“Bugün Ahmed benim. Ama dünkü Ahmed değilim” der.

Hazreti Mevlana’ nın gerçeği tekamülü, şiirlerinde safha safha ve büyük bir açıklıkla görülmektedir. Günlük hadiselere kadar her şeyi bizlere söyleyen Hazreti Mevlana,

“Kanlar içine düştüğünü, bir sele kapılıp gitmekte olduğunu, paramparça bir gönülle yıldızlar gibi bütün gece dolanıp durduğunu” söyler.

“Hakikatten bir işarette bulunan Hallac’ı, halkın dara çektiğini; fakat sırlarını duysa Hallac’ın onu dara çekeceğini” bildirir.

“Aşk sofrasına oturup o sofranın tuzuna bandığını, aşkın kendisine boğaz olduğunu, bu sebeple de varlığını bir lokma yapıp yuttuğunu” anlatır.

Şems’in gelişiyle bütün kaygılardan kurtulan, bir şiirinde kendi tabiri ile “Sarığını rehin verip seccadeden bezecek” bir hale düşen Mevlana yine kendi sözleriyle,

“Ercesine adamcasına bir hamle etmiş, bilgiyi vermiş, bilinene erişmiştir.”

Artık, “Toprağı inci haline getirecek, çalgıcıların teflerini altınla dolduracak, susuzlara sakilik edecek, kupkuru toprakta Kevser suları akıtacak, yeryüzünü cennete çevirecek, gamlıları Sultan ve Bey, yüzlerce kiliseyi mescid, yüzlerce darağacını minber yapacak” bir haldedir.

“Buyruğunu bozacak yoktur O’nun. Dilediğini kafir, dilediğini mümin eder O”, “Bir kuldur ki, sahibini azat etmiştir. Daha dün şu alemde doğmuştur ama eski dünyayı bayındır hale getiren O’dur.”

“Kimin hırkasını dikerse o çıplak kalmaz artık. Kime çare olursa, çaresiz hale düşmez o. Kimin mevkii, kimin rütbesi olursa, kimse elinden alamaz o mevkii. İnci haline gelen katı taş, tekrar taş olmaz. Özlem çekenlerin kıblesi kesilen, yıkılmaz.”

Kendisini seveni, ona gönül vermiş canları öyle temin eder.

“Seni bir an bile yalnız bırakmam.

Her an seni biraz daha yüceltir, biraz daha fazla ağırlarım.

And olsun tertemiz zatıma, and olsun saltanatımın güneşine ki,

Seni lütuflarımla yüceltirim.

Yüzünü nurumla nurlandırır, başını on parmağımla kaşırım.”

Hazreti Mevlana’nın tasavvufu ve kimliği… (1)

Mevlana’nın tasavvufu, hiç bir zaman bir felsefe görüşü ya da hayali bir bilgi olmamıştır. O’nun tasavvufu, irfan, hakikat, aşk ve cezbe aleminde olgunlaşmadır.

Her şeyden önce şunu söylemek gerektir ki O, herhangi bir fikri anlatırken mantıki tahlillere, felsefi düşüncelere başvurmaz. O, gerek Divan’ında gerekse Mesnevi’sinde varlık birliği inancının, kendi felsefesinin, görüşünün izahını, halk diliyle ve halkın anlayışına tam bir uygunlukla örnekler vererek anlatır.

Eserlerinde, eski sufilerden, halka ait hikayelerden bahseder, ayrıca Kur’an ayetlerinin ve hadis-i şeriflerin batıni anlamlarını tefsir eder.

Mevlana, her şeyden önce topluma ahlakı öğretir. O’nda teferruata hiç yer yoktur.

Mevlana için önemli olan insan sevgisidir, gönlüdür, teferruat değil. O, mekansızlık alemi neresidir sorusuna, “Erlerin canı ve gönlü” diye cevap verir.

Zaten O, teferruata, aslı olmayan hayallere kapılmayı hoş görmediğinden, taçla, hırkayla bezenen ve elbiseyle kendisini sufi gösteren riya ehlini şiddetle kınar.

Sikkeyle, hırkayla Mevlevi olunmaz. Mevlevilik, en yüksek ahlak üzere yaşamaktır. Mevlevilik, Hazreti Mevlana’yı tanıyarak, onun gibi olmaya çalışmaktır. Ayrım gözetmeden insanlık alemine hizmet etmek, Allah’dan söz etmektir. Mevlevilik hırkada, sikkede, tennurede değil, gönüldedir.

Hazreti Mevlana’ya göre insan…

Hazreti Mevlana’da insan, ölümlü ile ölümsüzü, iyi ile kötüyü, ilahi ile beşeri benliğinde toplayan bir birleştiricidir. İnsan ölümsüzlüğün, ölümlü beden içinde tekamül seyrini yaşamak için bu alemdeki görünümüdür. İnsan varlık ağacının meyvesidir. Bir rubaisinde şöyle seslenir:

“Suret suretsizlikten meydana geldi. Varlık peteğini ören arıdır. Arıyı vücuda getiren, mum ve petek değildir. Arı biziz, şekil ve çokluk sadece bizim imal ettiğimiz mumdur. Şekil ve cisim bizden vücuda geldi. Biz onlardan değil; şarap bizden sarhoş oldu, biz şaraptan değil.”

Hazreti Mevlana, varlığın özü, yani yaratıcı kudretle insanın özünü birleştirmiştir. İnsanın şeref ve yükümlülüğü, zevki ve çilesi işte bu birlikten kaynaklanmaktadır. Bu birlik insanı varlığın gayesi yapmıştır. Varlık, anlamını insanla kazanır. Yaratıcı eserini insanla seyreder, zira insan Hakk’ın gözü ve aynasıdır.

Hazreti Mevlana şöyle seslenir:

“Sen cihanın hazinesisin, cihan bir yarım arpaya değmez. Sen cihanın temelisin, cihan senin yüzünden taptazedir. Diyelim ki alemi meşale ve ışık kaplamış; çakmaksız ve taşsız olduktan sonra o, iğreti bir rüzgardan başka nedir?”

Yüce Hüdavendigar “Mümin müminin aynasıdır” hadisini açıklarken şöyle konuşur:

“Tanrı’nın adlarından biri de el-mümin’dir. İman eden kula da mümin denir. Mümin müminin aynasıdır demek,Tanrı onda, o aynada tecelli etti demektir.” O halde Hakk’ı insanda görmek gerekir. Bunu yapmayan, görmesini bilmiyor demektir.

Yine Mevlana şöyle seslenir:

“Murat sensin. Neden oraya buraya koşuyorsun? O, sen demektir. Ama sen, sakın ben deme, hep sen diye söyle. Göz dürüst görürse, sen O olursun. O da sen olur.”

“Ey Tanrı kitabının örneği insanoğlu. Ey şahlık güzelliğinin aynası mutlu varlık. Her şey sensin. Alemde ne varsa senden dışarı değil. Sen ne ararsan kendinde ara, çünkü her varlık sende, sen her şeysin…”

İnsanın bu şerefi bedava değildir. Bu şerefin beraberinde getirdiği sorumluluk ve ıstırap da büyüktür. İnsanın şerefi gibi, sorumluluğu ve ıstırabı da varlığın en büyük sorumluluk ve ıstırabıdır. Mevlana’nın kavgası eşyaya boyun eğen insanı, eşyayı boyun eğdiren bir yaratıcı benlik haline getirmek içindir.

İnsan, ne olduğunu anlamak için nereden geldiğini anlamak zorundadır. Mevlana’ya göre böyle bir anlayış Yaratıcı kudretten koptuğunun bilincinde olan insanın nasibidir.

“Tanrı, ululuk sırlarını insanda belirtmiştir. İnsanın önünde canla, gönülle, bedenle gerçekten bir secde ettin mi ne yana dönersen orası gönlüne kabe olur.”

Mevlana yine bir beyitinde:

“Bedenin her zerresinden bir feryat duy, bir inilti işit; çünkü sen büyük bir şehirsin; belki de bir şehir değil, binlerce şehirsin sen. Her şey sensin; her şeyden öte ne varsa o da sensin; O da senden ibaret.”

İnsan geçirdiği bu kadar maceraya rağmen kendi değerinin henüz farkında değildir. Kendisini kuşatan dünyanın nice tufanına tanık olmasına rağmen kendi içinde sakladığı tufanların henüz idrakine varamamıştır.

“Ademoğlu dediğin, dünya sandığına konmuş bir aslandır. Sandık kapanmış, kilitlenmiştir. O da kendisini yorgun ve bitkin göstermektedir. Ama günün birinde bir coştu, bir kükredi de sandığı kırıp parçaladı mı nelere gücü yettiğini, ne işler edeceğini o vakit görürsün.”

“İnsanların taş yüreklerinde öylesine bir ateş vardır ki perdeyi kökünden yakar. Perde yandı mı, insan Hızır hikayelerini de tamamen anlar. O eski aşktan gönlün içinde yeniden şekiller meydana gelir.”

Din, dil, ırk ayrımı yapmayan, her şeyi ve herkesi Tanrı’nın bir parçası olarak gören yüce Mevlana’nın kadını bu düşüncenin dışında tutmadığını anlatmaya herhalde gerek yoktur. Her zerrenin Tanrı’nın birer parçası olduğunu belirten bu büyük insanın cinsiyet ayrımı yapabileceğini düşünmek ancak cahilliktir. O’na göre Tanrı katında cinsiyet yoktur.

Dolayısıyla maddi alemde de cinsiyet ayrımının getirdiği davranış farklılıkları olmamalıdır.

Hazreti Mevlana aşkla, müzikle, sema ve şiirle beslenip gelişen bu dinler üstü yolda kadına da büyük bir önem vermiş, her konuda olduğu gibi bu konuda da çağın ötesinde düşünmüş ve uygulamıştır. Kadını hayatın diğer parçaları gibi, belki de daha fazla önemsemiştir. Onları hayatın içine çekmeye çalışmış ve devrin şartlarına aldırmadan, hiç çekinmeden insanlığın kadınla birlikte var olduğu mesajını tüm aleme vermiştir.

Mesnevi’sinde, “Kadın bir nurdur sevgili değil, kadın yaratıcıdır yaratılmış değil…” sözleriyle kadına bakışını çok net olarak belirtmiştir.

Hazreti Mevlana öyle bir potadır ki oraya atılan her madde, orada yeteneğine göre en uygun gelişimini bulmuştur. Oraya düşen her zerre güneşlere ışık salan bir hal almış, padişahlara buyruk yürütmüş, tahtsız taçsız gönüller hakanı sayılmış, ya da yokluğa karışmış, addan sandan geçmiş, insanlığa bir iksir olmuş, soluk alanların ciğerlerine işlemiş, yeni bir arayış gücü vermiştir.

En güzel görüş Mevlana’nın nazarıyla beslenmiş, gelişmiş, en tatlı ses Mevlana’nın konservatuarında ahenkleşmiş, beste olmuş, en gerçek bilgi Mevlana enstitüsünde metodlaşmış, şaheser vermiş, en insani duygu Mevlana hareminde olgunlaşmış, kudret haline gelmiştir. Mevlana, kendisine gönül verenleri hem kendi asıllarına kavuşturan, hem içinde bulunduğu çağa göre, topluma göre en yararlı olacak şekilde yetiştiren bir “İnsanlık üniversitesidir”.

Hazreti Mevlana’nın manevi kimliği…

İnsan düşüncesine yepyeni bir mesaj veren ve İslam düşünürlerinin fikir sistemlerini, inanç akidelerini ruh, akıl ve sevgi üçgeni içinde sunan, insanlığa ahlak, din, ilim ve akıl yolunda heyecan katarak yeni ufuklar açan Mevlana Celaleddin-i Rumi, müstesna yüce bir varlık, ilahi bir ışık, manevi bir güneş, Muhammed Ali’nin bendesidir.

Bugüne kadar gönüller tutuşturan ve bundan sonra da insanı etkilemeye devam edecek olan Veli, kutup, pir, insan-ı kamil, büyük şair gibi sıfatlarla isimlendirilen bu büyük insan hepimize ışıktır.

Gönüller sultanı Hz.Mevlana aşkın kemalidir; ama yalnız aşkın mı? Hayır, O tüm güzelliklerin kemalidir, ilmin de hikmetin de, aklın da…

O’nun insan düşüncesine verdiği en büyük mesaj aşk, sevgi ve birliktir.

O, bir Veli hüviyetiyle gönüller coşturmuş, bir Pir, bir Mürşid-i Kamil olarak insan kalbini saflaştırmış, bir bilgi kaynağı olarak insan aklını nur ile yıkamış, akıl ve gönülleri kirden kurtarmış, gelmiş geçmiş tüm Peygamberlerin temsilcisi olmuştur.

Onun içindir ki hangi alim Mevlana’yı tanısa yücelmektedir. O’nun yoluna gönül koyan herkes kemale, sevgiye, insanlığa, bilgeliğe, hoşgörü ve yüksek ahlaka ulaşmaktadır.

O, hiç bir şeyi inkar etmez ama her şeyi birler, bütünleştirir ve sevdirir. O, kimseyi ayrı görmez. Çünkü O, herşeyin Allah’ın zuhuru ve tecellisi olduğunu bilir ve bunu insan gönlüne ve insana hal olarak yansıtır.

Mevlana aziz ve yüce bir Üstad’dır. Tek başına bir sistemdir, bir hayat ve bir düzendir. Ahlakı, ilmi, hikmeti, sevgisi, aklı, tavrı, idraki, davranışları ve herşeyi ile yüceliği öğreten bir HAL ABİDESİ’dir. Peygamber-i Zişan’ın gerçek temsilcisi, aşkın ve aklın en yüksek öğesi ve gerçeğidir.

“İnsan yaratılmışların en şereflisidir” düsturuyla her dilden, her dinden, her renkten insanı kucaklayan Hz.Mevlana sevginin, barışın, kardeşliğin, hoşgörünün sembolüdür.

 

Hazreti Mevlâna’nın eseri ‘Mesnevî’ hakkında…

Mesnevî, Kur’ân âyetlerinin aşkla yapılmış yorumlarıdır, tevîlidir ve bizi bizlere anlatır, kesinlikle bizim dışımızda değildir.

Hazreti Mevlâna, selâm olsun üzerine, diyor ki:

“Ben yaşadıkça Hazreti Muhammed Muhtâr’ın ayağının tozuyum. Eseri Kur’ân-ı Kerîm’in kölesiyim. Beni bunun dışında kim görürse, ben o kişilerden bizârım.”

Mesnevî-i Şerîf, Kur’ân-ı Kerîm’in tevîlidir ama Kur’ân baştadır. Hazreti Mevlâna, Kur’ân-ı Kerîm’e daima çok büyük hürmet etmiştir.

Muhammed Mevlâna’mız, Hazreti Resûlallah Efendi’mizin bendesi olarak, onun iç âlemini en güzel şekilde keşfetmiş, Hazreti Peygamber Efendimizi yaşadığı devire göre taşımış, bütün insanlık âlemini kucaklamış, dinlerde ayrım yapmamış, hepsini bir görmüş, birlikten söz etmiş ve ikiliğe hiç yer vermemiştir. Bu yüzden dünyamızda, onun kadar sevgiden, aşktan ve birleyici sözlerden konuşan başka bir mütefekkir zuhûra gelmediği için, bugün bütün insanlık âlemi Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’yı sevmektedirler. Hazreti Mevlâna’ya saygı Hazreti Muhammed’e saygı demektir.

Hazreti Mevlâna’mız, selâm olsun üzerine, Kur’ân-ı Kerîm’den çok derin mânâlar çıkarmıştır ve demiştir ki:

“Bendeniz, Kur’ân-ı Kerîm’in bir âyetine mânâ vermeye kalktım; denizler mürekkep oldu, ağaçlar kalem oldu, yapraklar kağıt oldu. Ben mânâyı yazmaya başladım; denizler kurudu, ağaçlar tükendi, yapraklar bitti, fakat mânâ bitmedi.”

Bunu söyleme sebebi şu idi; bir insan sevgilisinin hakîki cemâlini görürse, onun kimliğine vâkıf olursa, onda kendini fânî kılarsa, o güzel yüze aşkla baktığı için güzel mânâlar çıkarır.

Hazreti Peygamber Efendimiz, bütün varlıklara sevgi ile bakmış ve ne varsa bu âlemde, hepsi hâl diliyle ona kimliklerini açıklamıştır. Allah, Hazreti Peygamber Efendimizle dile gelmiştir. Ne diyor Hazreti Muhammed? “İkre!” Bunun anlamı nedir? “Oku!” Peki Hazreti Mevlâna ne diyor? “Bişnev!” Bunun anlamı da, “Dinle!” demektir.

Hazreti Muhammed Efendimizin, Cenâb-ı Mevlâna’mızın ve bütün Pîrân Efendilerimizin davası, bizleri kendilerine vakfetmek, bizleri kendileri gibi ortaya çıkarmak ve bizlere kimliklerimizi kazandırmaktır.

İşte Hazreti Mevlâna’mız buyurur:

“Sevgisiz ve aşksız geçen ömrü ömür sayma.”

Bir yere sevgini vermemiş isen, sevgini aşka dönüştürmemiş isen, sen yaşıyorsun ama, aslında ölmüşsün.

Bir’i buldun mu hepsini bulmuş olursun. Bir Peygamberi buldun mu hepsini bulmuş olursun.

Allah akıl vermiş, onu da başa koymuş. Şimdi sen bu güzel eserleri okur ve bu güzellikleri kendinde büyütürsen, sen de güzel bir insan olursun.

Gel yinede gel yinede,

Ey gönüller Sultanı, ey âşıklar Canânı,

Ey mânâ âleminin Padişahı

Ey koca Pîr Mevlâna gel.

Ey gündüzün Güneşi, gecelerde Ay olan,

Dermân olan, devrân olan, ney olan,

Gel gör ki âşıkların küme küme,

Hepimiz bir halkada dizilmişiz tesbih gibi,

Hepimiz etrafında pervâne,

Senden medet, senden şifa, senden feyiz,

Sana gönül vermeye, eşiğine yüz sürmeye,

Cana can ver, imana iman.

Gel vuslatı hasretinden güç olan,

Dillerde senin adın, gönüllerde sen,

Umutsuzlara umut, çaresizlere çare sen.

Her yüzde sen, her yönde sen,

Ey köpük köpük olup coşan,

Ey semâya dökülüp taşan,

Gel, ölümsüzlük tahtından bir haber ver bize.

Bizi bizden al, götür o Mesnevî ummânına,

O ilâhî aşk kervânına.

Ey yılları yıllara ulaştırıp aşan,

Ey nesillerden nesillere ulaşan,

Doyumsuz sevgine doymuyor ihvân,

Sûlha, sükûna susamış cihan.

Yetiş imdada aman ey büyük Dost, ey koca Sultan,

Bir kere değil, bin kere gel.

Yine de gel, yine de gel, yine de gel,

Yüce sultan Hazreti Mevlâna’m…