AŞK VE İMAN – 11

Mesnevî’de, aşıkların yanıp yakılmasının bir gelişme olduğu anlatılır. Nitekim, ay da yanıp yakılarak taze bir yüz kazanır.

“Bütün hastalar, iyileşmeyi umarlar” diye buyuran Hazreti Mevlâna şöyle söyler:

“Hâlbuki aşk hastası, derdimi arttırın diye sızlanır.”

“Bu zehirden daha güzel, daha hoş bir şerbet görmedim. Bu hastalıktan daha iyi bir sıhhat olamaz. Bu suçtan daha iyi bir ibâdet yoktur. Bu yüzden cehennem aşığın ateşinden söner. Der ki: Ey ulu er, çabuk geç. Yoksa ateşinden ateşim sönecek. Cennet de ona der ki: Yel gibi geç, yoksa neyim varsa mahvolup gidecek.”

Mesnevî’de aşk hakkında “Ondan cehennem de titrer, cennetler de. Ondan ne buna aman vardır, ne ona” diye buyuran Hazreti Mevlâna, sözü yine sevgilinin suretine getirir. Bizlere mânâ aşkına ulaşmamız için aşacağımız yolların ipuçlarını söyler:

“Derken sevgili aşıktan gizlendi. Aşık da sevgilinin mânâsıyla eş oldu. Ben bedenden soyundum, o hayalden soyundu. Vuslat makâmının en ilerisinde salınmaktayım.”

Ve Hazreti Mevlâna sözü burada sırlayarak daha fazla söyleyemeyeceğini anlatır ve der ki:

“Bu bahisler buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra ne zuhûra gelirse gizlenmesi gerektir. Söylersen de faydasız. Yüzbinlerce gayret göstersen de anlatmaya çalışsan yine açığa çıkmaz.”

Kasîde:

“Hakk’ın merhameti, keremi her zavallı, fakir adamın evine, can kaynağından kazmasız küreksiz bir ümid arkı açar! 

Gönül! Yüzünü cana doğru çevirdi de; ‘Ey aşık, ey dertlere dalmış sevdalı!’ dedi. ‘Evinde oturup durma; sevgilinin penceresinin önüne gel, ağla, yalvar! Ağlamayan çocuğa süt verilmez!’ 

Ey sevdalı hoca, ey kâr derdine düşmüş tacîr! Ovalara doğru yönel, neşe bahçesine git; gamlıların gamına bakma!.. 

Bu gönül, deriye benzer; gam ise ateş gibidir! Gam ateşinin tesiri ile, deriden yapılmış sofra gibi bir hâle gelir. 

Gönül gözün gam yüzünden toprakla dolarsa, nerden Tebriz’i bulacaksın nasıl Hazreti Şemseddin’e ulaşacaksın? 

Daha fazla sabredemiyorum; artık sırrını açığa vuracağım! Çektiğim derdi, ne göğün sırtı çekebilir, ne de yeryüzünün sırtı!.. 

Benim gönlüm gamlarla dolu; senin gönlünse, kayıtsız, gama karşı duygusuz! Senin yüzün, Çin güzellerinin yüzü gibi çok güzel; benim yüzümse, kırışıklarla dolu! 

Şu dünya ateşler içinde; neredeyse yanıp gidecek! Bilmem, benim gönlüm ne zamana kadar yanıp gidecek? Görelim, ne vakte kadar bu böyle sürecek? 

Dayanamıyorum; bin yıllık sırrı açığa vuracağım! İster gözünü kapa, ister aç, durumu seyret! 

Gökyüzünde dolaşıp duran ay, benim coşkunluğumu gördü de yolundan geri döndü, benim yanıma geldi. ‘Kimseye söylemem!’ dedi. ‘Ben, seni seviyorum, senin dostunum; hep seninle düşüp kalkmadayım!’ 

Onu görünce gözlerim kamaştı; bir an yüzüne hayranlıkla baktım. ‘Ey güzel dilberim!’ dedim. ‘Ey sudan yaratılmış ateşli güzel! 

Ey benim güzelim! Onun cana canlar katan yüzü tıpkı bu yüz! Allah hakkı için söylüyorum; gönüller kapan çalgıcım bu mu? İşte bu!.. 

Sevgilim! Senin aşkının yoluna döşenmişim; basıp geçmen için yerlere serilmişim! Yanıyorum; ne olur ateşime su serp! Ey dünyadaki gizli ay, ey Tebrizli Şemseddin!..”

AŞK VE İMAN – 10

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de “Aşk için bir sevgili lâzım” diye buyurur ve şöyle devam eder:

“Bu tıpkı şuna benzer: Gündüze nasıl güneş lâzımsa, aşka da sevgili lâzım. Güneş o yüze perde gibidir. Perdeyle sevgilinin yüzünü farkedemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek.”

“Aşıkın günü de odur, rızkı da. Aşıkın gönlü de odur, gönlünün yanışı da” diye buyuran Hazreti Mevlâna, yine zerre içinde gizli olan güneşe dikkatimizi çeker ve der ki:

“Yüzbinlerce er, bir kişide gizlidir. Bir güneş, bir zerre içinde gizlidir. Derken ansızın o zerre ağzını açar.

O güneşin huzurunda gizlendiği yerden sıçradı mı gökler de zerre zerre olur, yeryüzü de. Artık öyle bir can, nasıl olur da bedene lâyık olur?”

Her eserinde sayısız kez insanın yüceliğini dile getiren Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Ey insandaki binlerce Cebrâil! Ey âdi kalıpta gizli Mesîh’ler!

Ey kilisede gizli binlerce Kâbe! Ey İblisi yanıltan, yalnışlara sapmasına neden olan! Şeytan, neden bu toprağı tapı kılayım, neden bir surete din adını takayım? dedi.

Hâlbuki bu suret değildir, gözünü iyice ov da bak.”

Hazreti Mevlâna, “Yüzbinlerce er, bir kişide gizlidir” diye buyurduğu o er için, “O bir kişidir ki, içinde güneş gizli bir zerredir” diyerek, insanın hakîkatine dikkatimizi çeker. Surete bakıp yanılmamızı asla istemez. Böyle bir erde suretten öte görünen ululuk nurunun bulunduğunu söyler ve bakanların o nura bakmasını ister.

Beyit:

“Bunlar hep mânâ işi, peki suret nedir? Bu suret, öyle bir suret ki, seni suretten usandırır. Bu öyle bir uyuyan ki, her uyuyanı uyandırır.”

AŞK VE İMAN – 9

Mesnevî-i Şerîf’te “Nereye dönerseniz Tanrı yüzü vardır” sözü şöyle açıklanır:

“Susayınca bir bardaktan su bile içerseniz suyun içinde Tanrı’ya bakmaktasınız. Fakat aşık olmayan suya bakar da suyun içinde kendi yüzünü görür. Bununla birlikte aşığın sureti, Tanrı’da fânî olursa söyleyin bakalım, suda kimin suretini görür?”

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’de, aşıkların baktığı her yerde Tanrı’yı gördükleri hakîkatini şöyle açıklar:

“Aşıklar güneşte Tanrı güzelliğini görürler. Ay nasıl suda görünürse, güneşte de Hakk görünür. Fakat bu aşık ve sadık kişiler için geçerlidir; şeytana ve hayvana tecellî etmez. Bununla birlikte şeytan bile aşık olsa bir Cebrâil kesilir, şeytanlığı ölür. Bu makâmda ‘Şeytanım benim elimde Müslüman oldu’ sırrı belirir.”

Yine Mesnevî’de, ‘İmr’ül Kays’ isimli bir Arap padişahından bahseden Hazreti Mevlâna, bu padişahın zamanın Yusuf’u gibi çok güzel olduğunu söyler. Aynı zamanda şair olan ve Arap kadınlarının hepsinin aşık olduğu bu zât, şunu bildi ki onların hepsi suret güzelleridir. Onlar âdeta tahta üzerine yapılmış resimlerdir. 

Nihâyet bu padişahta bir hâl belirir ve gece yarısı ülkesinden kaçar. Bir hırkaya bürünüp gizlenir. Kusurdan ve her türlü noksandan uzak olanı aramaya başlar.

Hazreti Mevlâna, bu padişahın ülkesinden kaçıp arayışa düşmesinin sebebini ‘aşk’ olarak açıklar ve şöyle buyurur:

“Aşk, o padişahı dudakları kurumuş ve susuz bir hâlde Arap ülkesinden çekti. Bir şehre geldi ve orada kerpiç ameleliği yapmaya başladı. O ülkenin padişahına, Arap padişahlarından İmr’ül Kays bu diyâra geldi, aşka av olmuş, kerpiç ameleliği yapıyor, dediler.

Padişah kalktı, gece vakti onun huzuruna gitti. Dedi ki: Ey güzel yüzlü padişah! Sen, zamanın Yusuf’usun. İki ülke de sana tâbî olmuştur. Ben de senin kulunum, ülkem ve saltanâtım da. Bizim yanımızda konakla da devlet ve ikbâle erişelim.

Böyle bir hayli hikmetler söyledi. Padişah öylece susup duruyordu. Birdenbire sırrının yüzündeki örtüyü kaldırdı. Kulağına eğilip aşk ve derde ait ne söylediyse söyledi. Kendi gibi onu da baştan çıkardı. Diğer padişah da onun elini tuttu, onunla dost oldu. O da onun gibi tahttan, kemerden bezdi.

Bu iki padişah, uzak ülkelerin yolunu tuttular…”

Kasîde:

“Beşer sevdası olmayan başımda, bir heves var! Bir sevda var! Bu sevda yüzünden öyle bir hâldeyim ki, kendimden bile haberim yok!

Aşk padişahı, bana her zaman binlerce memleket bağışlar. Benim ise, ondan, onun cemâlinden başka hiç bir isteğim yok! 

Bana iki cihanda da onun aşkının kemeri ve külâhı yeter! Benim kendi külâhım başımdan düşse, belimde de kemerim olmasa, benim için tasa değil, hiç üzülmem 

Seher vakti onun aşkı, benim hasta gönlümü öyle bir yere götürdü ki, ben orada nice geceler, gündüzler geçirdim de seherlerden haberim bile olmadı. 

Canım ise mânâlar diyârına öyle bir sefer etti ki, gökler ve ay; ‘Biz ömrürnüzde böyle bir sefer yapmadık’ dediler. 

Ayrılıktan ötürü canım, iki gözünden kanlı yaşlar saçıyorsa da, sen, bunu gördüğün hâlde, incilerle dolu bir gönlüm yok sanma! 

O eşsiz varlığın cemâlinden, güzelliğinden bir nişâne, bir iz gösterirdim ama, iki cihan birbirine girerdi. Ben kavga ve gürültü çıkarmak niyetinde değilim.”

AŞK VE İMAN – 8

Hazreti Mevlâna, aşığın sarhoşluğunu yüce bir doğan kuşuna benzetir, fakat sarhoşlukla da yetinmemizi istemez. Bizlere Mesnevî’de şunları söyler:

“Bu sarhoşluk, yüce bir doğan kuşuna benzer, ama kutluluk mekânında ondan da yüceleri vardır. Yücelere çık, çünkü Allah’ın yarattığı bu geniş yeryüzü sana teslim olmuştur.”

Hazreti Mevlâna, bizleri bir İsrâfil gibi görmek ister ve şöyle buyurur:

“Herkesten seçilmiş olmada, ruh bağışlamada, sarhoşlukta ve sarhoş etmede bir İsrâfil ol.”

Maarif’te, Tanrı’nın velîsinden bir rahmet madeni olarak söz eden Hazreti Mevlâna der ki:

“Tanrı’nın velîsi bir rahmet madenidir. Herkes onun görünen varlığından zevk bulur, rahata kavuşur. Onun nurundan canlanır. O nur ile hiç eksilmez.”

Yine Maarif’te, âriflerden her şeyi kendilerinde bulan kişiler olarak bahseden Hazreti Mevlâna, ârifler hakkında da şunları dile getirir:

“Âriflerin sevgilileri de, mânevî aydınlıkları da gönüllerinin dışında değildir. Onlar, üzüm suyundan yapılmış şarabı içmezler, onlar mânâ şarabını kendi damarlarında dolaşan kanda bulurlar. Dünyada herkes bir Leylâ’ya Mecnûn olmuştur. Âriflerin her an Leylâ’ları da kendileridir, Mecnûn’ları da!..”

Rubâi:

“Kendi Leylâ’mdan, bende bulunan Leylâ’nın aşkından Mecnûn oldum; yüzlerce Mecnûn’dan daha deli, divâne bir hâle geldim! 

Ey beni hoşlukla, rahatlıkla terbiye eden, yetiştiren; ey bana mükerrem, üstün bir varlık olduğum müjdesini veren Allah’ım!

Aşkınla beni öldürürsen, ey benim katilim; benim diyetim Sen’sin!”

AŞK VE İMAN – 7

Hazreti Mevlâna, aşkın hayranlık olduğunu Dîvân-ı Kebîr’deki şu sözlerle dile getirir:

“Aşk daha başlangıçta bile baştan başa şaşkınlıktır, hayran olmaktır. Akıl, aşka karşı şaşırır kalır, can ise abdallaşır.”

Hazreti Mevlâna, yine Dîvân-ı Kebîr’de akılla aşka varılamayacağını şu sözleriyle anlatır:

“Akıl bir ateş gördü: İşte bu aşktır, dedi. Hayır! Aşkı akıl göremez, aşkı ancak aşkın uyanık gözü görür.

Aşk, ağızsız, dilsiz, sessiz sedâsız feryâd ederek dedi ki: Ey gönül! Sen yükseklerde uç da, aşkın yüceliğini gör!”

Dîvân-ı Kebîr’de bizlere, “Eğer sen, ben aşığım dersen, bil ki senin için birçok imtihan vardır” diye buyuran Hazreti Mevlâna, “Aşk, birliktir. Burada iki yok, ya sen varsın, ya aşk, ya da aşk devleti var” der.

Mesnevî’de bu birliği başka bir şekilde şöyle açıklar Mevlâna:

“Sevgili emredince kötü kalmaz. Küfür onun için olursa iman kesilir. Onun emri ile olan kötülük, bütük âlemin iyiliklerinden üstündür.”

Yine Mesnevî’de bizlere sarhoşluktan dahî geçmemizi buyurur ve der ki:

“Diri ve daima işte güçte olan Allah’lık âlemine gir. Gir de, görmüyorum, görüyorum olsun… Şu bilmemler, biliyorum hâline gelsin. Sarhoşluktan geç, sarhoşluk verir ol. Niceye dek bu sarhoşlukla nazlanıp duracaksın?”

Rubâi:

“Sen nazlanırsın, sevgilin de nazlanır. Böylece iki taraf da nazlanırsa ayrılık meydana çıkar. 

Fakat sen, sevgiliye naz etmez de, niyâz edersen; yâni yalvarır, yakarırsan, bu yalvarıp yakarmadan, yüzlerce buluşma, yüzlerce kucaklaşma elde edersin.”

AŞK VE İMAN – 6

Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de, “Sen, şu içinde yaşadığın gamlarla, belâlarla dolu âlemi bırak da, kendin bir âlem ol!” diye buyurur.

Âriflerin Menkîbeleri’nde ise şöyle der:

“Ömründen nasîbin; kendini, sevgiliden mutlu bulduğun ândan ibarettir. Öldükten sonra senin elini tutan aşk ilmidir. Sen, Tanrı için aşk ilmini öğren.”

Aşk bir ilgisi, bir meyli olmayan kişilere Hazreti Mevlâna der ki: 

“Kimin aşka meyli yoksa o, kanatsız kuş gibidir, vah ona!”

Hazreti Mevlâna, aşkı bu cihetten veya o cihetten diye ayırmaz. Zaten birlik dükkanı olarak sunduğu Mesnevî’sinde böyle bir ayrım ve ikilik yer almaz. Mesnevî dükkanında her şey birdir.

Ve şöyle buyurur:

“Aşıklık, ister o cihetten olsun, ister bu cihetten… Âkibet bizim için o tarafa kılavuzdur.”

Hazreti Mevlâna, yine Mesnevî’sinde aşkın kelimelerle anlatılmasının zorluğunu, dille bu bahsin anlatılmasının pek âciz kalacağını şu sözlerle ifade eder:

“Aşkı açıklamak ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim… asıl aşka gelince o sözlerden mahcûb olurum. Dilin açıklaması gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır.”

Rubâi:

“Bu gönül, kendinde, kendi gönlünün içinde bir bahar mevsimi gördü. Seher vakti herkes uykuda iken o, kendi gönlüne indi ve orada, görülmemis bir çayırlık, işitilmemiş bir gül bahçesi seyretti! 

O çayırlıkta, dünya hayatından bıkmış usanmış aşığın ruhuna huzur veren, rahat ettiren bir de köşk bulunuyordu; orada, dudaksız öpüşme ve kolsuz kucaklaşma vardı!”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 15

Hazreti Mevlâna, Mektûbat’ında, Hazreti Muhammed’in has kulları hakkında buyurduklarını şöyle aktarır:

“Gerçekler padişahı gerçek Peygamber, şöyle buyuruyor: Âhir zamanda bunaldınız mı, dileğinizi has kullarımdan umun; hem de apaçık umun. Karanlıklarda kalanların şüpheli bekleyişleri gibi değil.

Ümmetim için her zaman bir tufan var, her zaman bir Nuh.

Her zamanın Kutbu, o zamanın halîfesidir. Nuh’un gemisi odur. Onun eteğine yapışan tufandan kurtulur.”

Yine Mektûbat’ta şöyle der Hazreti Mevlâna:

“Peygamber demiştir ki: Gerçekten de, Allah’ın, kadri yüce kulları vardır; yeryüzünde onlar, yağmura benzerler; karaya düşerlerse hayır bitirirler, denize düşerlerse inci çıkarırlar.”

Bir kasîdesinde Hazreti Mevlâna bu konu ile ilgili şöyle buyurur:

“Tanrı erleri gönül gibi göklere sefer ederler. Ey Hakk’ın velîlerini Hakk’tan ayrı sayan! Velîlere iyi zan beslesen ne olur? Bundan sonra bizden ayrılmasan, ne olur?”

Ve yine Mektûbat’ta Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali arasındaki şu konuşmayı dile getirir:

“Peygamber, Hazreti Ali’ye, ciğerimi yeryüzünde emekliyor görsen ne yaparsın? diye sordu. Ali, bu soruya cevap veremem, ancak göz çukurumu yurt olarak ona bağışlarım; onu yüreğimin içine sokarım. Bunları yapmakla beraber, kendimi yine de suçlu ve kusurlu sayarım.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 14

Fihî Mâ-Fîh’de “Mustafa, dedesinin ölümüyle yetim kalmamıştı” diye buyuran Hazreti Mevlâna, onun bu dünyadaki yaşamını yüce âlemden gurbete geliş şeklinde ifâde eder ve şöyle der:

“Mekke’den Medine’ye göçmekle gurbete düşmemişti. Hangi dildir ki, onunla aynı dilden konuşsun?

Ona ümmî derler fakat onun yazısı da, bilgisi de, buyruğu da doğuştandır. Sonradan kazanılma değil. Bu sebeple ümmî derler ona. Ayın yüzüne rakamlar yazan, yazı bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki o bilmesin; herkes bildiğini ondan öğreniyor.”

“Ey aşık, Cenâb-ı Ahmed’in hırkasına yapış” diyen Hazreti Mevlâna, Hakk aşıkları için de şunları söyler, mânevî kavuşma yollarını izhâr eder:

“Aklını başına al da bu gece inat et, başını yastığa koyma, yatma da saadetin, mânevî mutluluğun sana ne ihsanlarda, lütuflarda bulunacağını gör!

Halk gece olunca uykuya dalar, uyur. Aşıklar ise bütün gece Allah’a yalvarırlar, dua ederler, âdeta onunla söyleşirler.

Cenâb-ı Hakk, bir gece Davud Peygambere şöyle buyurdu: Kim bizi sevdiğini söyler, aşıklık davasına girişir, sonra tutar bütün gece uyursa, onun sözü de yalandır, davası da yalandır! 

Aşık olanın gözüne uyku girer mi?”

“Kendi hevesin için binlerce gece uyudun, sevgili için de ne olur, bir gece uyuma” diye seslenen Hazreti Mevlâna, gece hakkında şöyle buyurur:

“Duydun ya, büyükler umduklarına gece ererler.

Hazreti Muhammed de mirâca geceleyin çıkmadı mı? Burak, o büyük Peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi? 

Bütün mânevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri vakit gecedir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 13

Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de Hazreti Şems’in Hazreti Muhammed’in nuru olduğunu belirtir. Onu sayısız kez över. Hazreti Muhammed’in nurunun iki cihanda da meşhur olduğunu söyler ve Hazreti Şems için şöyle buyurur:

“Şems-i Din kemâlin nurudur. Aydınlık gün Şems-i Din’dir, parlak ay Şems-i Din’dir. İnsanın tıpkısı Şems-i Din’dir. Gece ve gündüz Şems-i Din’dir. Şems-i Din gönülde oturandır.”

Hazreti Muhammed’in bu dünyaya gelişi ile dünyayı nergis çiçekleri ve amberlerle doldurduğunu buyuran Hazreti Mevlâna, O’nun gelişi ile ve dünyamıza getirdikleri ile ilgili şunları dile getirir:

“O Peygamber, en büyük padişahtır. Çok güzel görünüşlüdür. O’nun gelişi en büyük kurtuluşun ve en büyük ferâhın gelişidir.

Peygamberin gelişi en devamlı bir keremin gelişi, en parlak bir ayın doğuşudur…

O’nun gelişi, bütün hoş yaşayışı, bütün neşeleri veren bir devlettir.”

Rubâi:

“Rab, işte o sakîdir. O’nunla üzüntüsüz, neşeli yaşayış her zaman bizimdir.

Ey korkan! Çekinme… Saadet, işte o her zaman, her derdimize şifâ verendir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 12

Hazreti Mevlâna, bir olayı Mesnevî’sinde şöyle anlatır:

“Hilâl bir köleydi. Kazâra hastalandı, zayıflamaya, erimeye başladı. Mustafa (sav), vahîyle onun hâlini anladı.

Efendisi onu pek hor gördüğünden hastalığından da haberdâr olmadı. Tam dokuz gün yattı. Hiç kimse hâlini bilmiyordu.

Mustafa, kadri yüce Hilâl’i görmek, ona geçmiş olsun deyip hatırını sormak için o tarafa doğru yola çıktı.

Bey; hastalığından haberim yok ama birkaç gündür yanıma gelmedi. Ahırda yatar, dedi.

Peygamber, Hilâl’i görmek için ahıra gidip araştırmaya başladı. Ahır karanlık, pis ve berbattı. Fakat onun gelişiyle bu kötülüklerin hepsi ortadan kalktı.

Hilâl uykudayken Peygamberin kokusunu aldı, bu gübrelik içindeki bu güzel koku da nedir ki? dedi.

Derken atların, katırların ayakları arasında o eşi olmayan Peygamberin tertemiz eteğini gördü.

Sürüne sürüne ahırın bucağından gelip o erin ayağına yüzünü, gözünü sürdü. Peygamber, yüzünü yüzüne sürdü. Başını, yüzünü, gözünü öptü.

Hazreti Muhammed, Rabbim dedi, sen ne gizli bir mücevhersin. Ey arş garibi, nasılsın, iyi misin?

Hilâl dedi ki: Uykudan uyanan aşığa gün doğduğunda ne hâle gelirse o hâldeyim.”

Beyit:

“Hazreti Muhammed’in nuru, binlerce ve binlerce defa, iki cihanı bir ucundan bir ucuna kadar kaplamıştır.”