HAZRETİ ALİ’DEN ÖĞÜTLERLE HASAN DEDE SOHBETLERİ – 11

🌹“Verdiğin sözden dönme, haddini aşma, düşmanın olsa da aldatma.”

Hazreti Ali

Cenâb-ı Allah, Peygamber Efendimizin dilinden şöyle buyuruyor ve diyor ki: “Onların vazifesi itaat ve güzel söz söylemekti. Allah’ın emrine sadâkat gösterselerdi, elbette kendileri için daha hayırlı olurdu.” (Muhammed, 21)

Cenâb-ı Allah sadıkları sever, sadık olmayanları sevmez. Sözüne sadık olmayanlarla, durmadan bahane uyduranlarla Allah’ın işi yoktur.

Bir gün Mevlâna’ya bir soru soruyorlar: “Diyelim ki senin cemaatinden birisi çok akıllı, ama gelmiyor senin huzûruna. Neden gideyim ki hep aynı şeyleri konuşuyor, diyor. Biri de var, isyankâr, hattâ küfürbâz da, ama bırakmıyor seni hiç, devamlı senin yanında, senin huzûrunda. Yâ Mevlâna, o akıllıyı mı seversin yoksa diğerini mi?” 

İşte Mevlâna, “O Akıllı olan dursun yerinde” diyor, “Bu küfürbâz da kalsın yanımda.”

Hazreti Ali Efendimize de, “Müminler, namazlarını (salâtlarını) hûşû içinde kılarlar” âyetini sorduklarında, “Hûşû kalptedir. Hûşû, Müslümanın vekârına yakışır şekilde, vücudunun sakin olması ve gözünü namaz kıldığı yerden ayırmamasıdır” diye buyurmuştur.

Yine Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’ya sordular, “Bu kadar kitap okudun, ne öğrendin?” 

Mevlâna, onlara şu cevabı verdi: “Haddimi bildim, adımı öğrendim!” 

Yine sordular, “Yâ Mevlâna, neymiş adın?” 

Dedi ki: “İnsan…”

İnsan olmak için İnsan’ı örnek almak lâzım. En güzel insan, Hazreti Muhammed. Onu örnek almaz, ona uygun adımlar atmaya çalışmazsak, insan olamayız. Nebîlerimiz güzel, velîlerimiz güzel. Biz onlara ayak uydurmadığımız için cefâlar, gamlar, hüzünler, üzüntüler üstümüzden gitmiyor. Hem nefsimizle, hem de Allah’la olmak istiyoruz. Bu, iki karpuzu bir koltukta taşımak istemeye benzer. Bil ki biri düşer kırılır, öbürünü de düşürür. Onun için zahmetli yolu seçeceksin, sonu rahmettir. Alışverişimiz nedir? İnsanlık al, insanlık ver. Alışverişimiz bu olacak.

Allah hep rahmettir. O’nun rahmeti Hazreti Muhammed’de tecellî etmiştir. Siz düşünün, eğer kötü huylarınız varsa, onları yavaşa yavaş Hakk’ın bir dostuyla, onun güzel huylarıyla güzelleştirin.

Ey ârifler, ey âşıklar,

Gelin hep beraber Muhammed’i bulalım. 

Ey Dost yolunda yürüyen sadıklar,

Gelin Muhammed’i bulalım.

Doludur âleme Muhammed’in nûru, 

İki cihan serveri nerde ise an’ın nûru, 

Gelin ey dostlar Muhammed’i bulalım. 

Ey canlar, Muhammed diridir ölmez, 

Dünya durdukça taze güldür solmaz, 

Onu seven dostlar gâfil olmaz,

Gelin ey dostlar Muhammed’i bulalım. 

Ey dostlar,

Gelin kalmayın dünya elinde,

Cihanın mülkü malında,

Gelin Muhammed’i bulalım. 

Muhammed âlemden gitmez,

Cihan durdukça sönmez,

İsteyenler yolda kalmaz,

Gelin dostlar Muhammed’i bulalım…

(Hazreti Ali’nin 100 Öğüdü)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 49

SEVGİ İLMİ…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Hepimizin bildiği gibi, Hallâc-ı Mansûr Hazretleri, “Ene’l-Hakk” diye hitâb etti ve asıldı. Üç günde onu infâz ettiler. İlk gün kollarını ve ayaklarını kestiler. O da, kesilen kolundan akan kan ile abdest aldı. Bir sözü vardır ve der ki: “İnsanın hayatta iki rekât namaz kılması kâfîdir, ancak abdesti kendi kanıyla alması gerektir.” 

İkinci gün, kafasını kesip, derisini yüzdüler; üçüncü gün de bedenini yakıp, küllerini Dicle’ye attılar. Ve külleri, Dicle suları üzerinde ‘Ene’l-Hakk’ yazdı. Bu, Hallâc’ın namazı tabii…

Dede, sorum şu: Deniliyor ki; insana en başta lüzumlu olan ilimdir, ilimden başka bir şeyin değeri yoktur. Önce derde düşülecek, aranacak; hakîkate ermenin yolu bulunacak; ilmi, yani mürşid-i kâmili bulan, Hakk’ı bulmuş olur. Siz ne dersiniz bu konuda?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Çok yerinde söylenmiş; hakîki mürşid ilimdir. Hazreti Resûlallah, selâm olsun üzerine, ne buyuruyor? “İkre!” yani “Oku!” Biz, ilim tahsîl etmeseydik, okuma yazma bilmeden, kalkıp Hazreti Muhammed Efendimizin eserlerine el atamazdık ve O’nun kimliğini öğrenemezdik. Peygamber Efendimizin, Hazreti Mevlâna’mızın eserlerine el atmadıktan sonra, onların kimliklerini öğrenmedikten sonra, onların büyüklüklerine, onların güzelliklerine nasıl ulaşabilirdik. 

Ne zaman ki, onların hakîkatleri, okuduğumuz ilimler sayesinde, bizlerde yansımalarını gösterdi; onlara karşı sevgimiz arttı ve sonrasında da sevgimiz aşka dönüştü. Biz aşka düştükten sonra ise, O’nun o güzel yüzü göründü ve bizi bizden aldı. 

Allah ganî ganî rahmet eylesin, benim şeyhim Hakkı Dede, bana şunu söylemiştir: “Hasko! Bizim dergâhta dile getirdiğimiz Mesnevî-i Şerîflerin ya da sohbetlerimizde işittiklerinin hepsi kulaktan dolmadır. Yanlış da konuşabiliriz, doğru da konuşabiliriz. Ama sen, al Pîrimizin eserlerini oku, seninle beraber ben de dinliyim.” 

Biz, şeyhimle akşam oldu mu, sabahlara kadar evin balkonunda otururduk ve ben okurdum, o da dinlerdi. İnsan, okumakla bir yerlere varır. Ama hiç okumazsan, Hazreti Muhammed Efendimizi öğrenemezsin, ancak yine ilim sayesinde öğrenirsin. 

Peki, Hazreti Muhammed Efendimizin okuma yazması yoktu, nasıl ilim sahibi oldu? Çünkü O’nun ilmi sevgi ilmiydi. O, bütün yaratılanlara sevgi ile bakmıştır ve baktığı varlıklar, O’nun dilinden kendi hâllerini söylemişlerdir ve Hazreti Muhammed de onları isimlendirmiştir. Bu nedenle, Hazreti Muhammed Efendimizin ilminin sonu yoktur. 

O’na sordular: “Sen annesiz, babasız büyüdün; seni alıp okula götürecek bir kardeşin de yoktu. Sen sahip olduğun bu ilimleri nereden tahsîl ettin?” 

İşte Hazreti Muhammed, onlara şu cevabı verdi: “Doğru söylüyorsunuz. Anasız, babasız büyüdüm ve bir kardeşim de yoktu. Fakat ben sizin okuduğunuz gibi, bir hocanın yanında okumuş olsaydım, ben de ancak sizin sahip olduğunuz kadar bir bilgiye sahip olurdum. Oysa benim hocam Yaratıcı’dır!” 

İşte bizler bütün bunları ilim sayesinde öğreniyoruz. 

Yani, Mahmut Efendi, ilim şarttır. Câhile değer verilmez. Ne diyor Hazreti Ali Efendimiz:

“Bana bir harf öğretene kırk yıl hizmet ederim.”

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 48

İSLÂM’IN KALENDERLİĞİ…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, meşhur bir Hint’li şâir var, ismi Kabir. Onun bir şiiri var ve diyor ki şiirinde: “Neden çıkarsın minâreye? Tanrı sağır mı ki! Medet umduğunu gördüğünde arasana! Gerçeği kendi evinde aramazsın da, ormandan ormana gezer durursun! Hakîkat sendedir, sende! Nereye gidersen git, rûhun rûhunu bulamadıktan sonra, senin için dünyanın bir gerçekliği olamaz elbette!” Siz ne buyurursunuz bu konuda?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Hazreti Mevlâna’nın da buyurduğu gibi, “Câmiilerde kılınan namazların yüzde doksandokuzu ruhsuzdur.” 

Yani, bugün herkes bir erkân ifade ediyorlar, ama kimse namaz sahibine temiz bir gönülle bağlanmıyor ve aradığını kendinde bulmaya çalışmıyor.

Bakın Cenâb-ı Mevlâna, Rubaîyat’ında, bundan yediyüz küsûr sene evvel, şöyle bir dil sarfediyor:

“Câmiilerdeki minâreler yıkılmadan, İslâm’ın kalenderliği ortaya çıkmaz.”

Yani, Muhammedîye,baştan aşağı tevâzu yoludur, baştan aşağı yokluk yoludur. Madem ki, Peygamber Efendimiz gibi bir güzel var benim karşımda, bütün cihanı O’nun nûru kaplamış, ben O’nu hayal ettiğim zaman, edeb almam lâzım. 

Düşünün bir sefer, câmîlere gidildiği zaman, nasıl gidiliyor? Hakîkatte orası bir huzur yuvasıdır, Resûlallah’ı düşünmemiz, O’nun güzelliklerini tefekkür etmemiz gereken bir yerdir orası. Ama bakarsanız, bu düşüncelerle giden pek kimse yok. Her Cuma günü beraber gidiyoruz seninle; görüyoruz. Bir sürü sakallılar, sarıklılar var. Hepsinin kafalarında; burası bir Evliyâlar yeridir, biz de onlarla beraber kurtuluşa ereceğiz, gibi düşünceler var. Malesef herkesin kafası başka başka yerlerde.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 36/1

ALLAH İLE MUHABBET…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Rûhlar, Elest âleminde yaratıldığı zaman, Cenâb-ı Allah sordu, “Elestü bi Rabbiküm?”, rûhlardan kimi duydu “Belâ” dedi, kimi duymadı, şaki oldu. ‘Rab’ ismi ‘Mürebbî’ kelimesinden gelmiştir, yani ‘Öğretmen’ demektir. Cenâb-ı Allah, bu soruyu sorarken, “Ben Allah’ınız mıyım?” ya da, “Ben ilâhınız mıyım?” diye sormadı; “Ben sizin Rabbiniz miyim?” diye sordu. ‘Mürşid’in mânâsı da öğretmen demektir. Burada aslında ‘Mürşid’in önemini anlamak gerekli. Bir simyâcı nasıl bir madeni alıp altın hâline getiriyorsa, mürşid-i kâmil de bir insanı alıp kötü huylarından arındırıp, onun iyi bir insan hâline getirir. Diğer bir deyişle değersiz bir madeni alıp, meselâ bakır gibi, kimyâsını değiştirerek, altın hâline getirir. Ne buyurursunuz Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Bu sorunuza kendimden bir örnek vermek istiyorum: Şeyhimle ilk karşılaştığım zamanlarda aklım henüz olgunlaşmamıştı, onun derinliğini keşfedememiştim, onu sıradan biri gibi görmüştüm. Şeyhime gelene kadarki öğrendiklerimle, yani beş vakit namaz kılmakla, oruç tutmakla, zekât vermekle, hacca gitmekle iyi insan olup cennete gideceğimizin hayaliyle tatmîn olurdum. Ama şöyle bir düşündüğünüzde, beş vakit namazı toplasanız tamamı günde bir saatten fazla zaman almaz. Peki geriye kalan yirmiüç saat zamanımız nerede geçiyor bizim? Nefsimizin peşinde, benliklerde, senliklerde geçiyor. Beş vakit namazımızı kıldık ya, bizden bahtiyârı yok diye düşünüyoruz; tamam diyoruz artık bütün farzları yerine getirdik, ölünce cennete gideceğiz. Hele bir de biraz bilgisi de varsa bu kişilerin alıyorlar birkaç câhili karşılarına vaaz vermeye de kalkıyorlar, câhiller de bunların konuşmalarından etkilenip o kişileri yüceltiyorlar, onlar da daha fazla benliklere kapılıyorlar. 

Ben ne zaman ki şeyhime intisâb ettim, ona baş verdim, ona ikrâr verdim, ona ‘Allah’ diye zikrettim, ki Mevlevîlikte şeyhine ‘Allah’ diye hitâb etmen, onu her şeyin üstünde görmen istenir. Şeyhim benden ona ‘Allah’ diye hitâb etmemi istediğinde, benim yine aklım durmuştu, bunu haftalarca muhâkemesini yapmıştım. Gün geldi, temiz bir aşkla, temiz bir gönülle kendimi kaptırdım, o zaman perdeler açılmaya başladı. Ne zaman gözüm gördü, yani mürşidimle Pîrime vardım, Peygamber Efendimize vardım, onların hakîki yüzlerini gördüm, artık benden bahtiyârı yoktu. 

Hakîkatte onların yüzleri Ay’ın ondördü gibidir, onların yüzlerinden daha güzel bir yüz yoktur. Onların yüzleri bir kişiye göründü mü, o kişinin aşkı artar, şevki artar, artık ondan benlik gider. Bunlara da kişiyi ulaştıracak vasıta gönüldür. Daha önce de demiştik ya, “Aşkın şarabı gönüldür.” Onlar bir tek gönül isterler, temiz bir gönül. Onlar gönüle bakarlar, yoksa kaç vakit namaz kılmışsın, kaç gün oruç tutmuşsun, hacca gitmiş misin, gitmemiş misin, bunlara bakmazlar.

Hazreti Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled Hazretleri şöyle der: 

“Bir mürid, mürşidiyle beraber oturur, Hakk muhabbeti yaparsa ve derse ki, ‘Ben Allah ile oturdum, Allah ile muhabbetteydim’ onun bu sözü sahidir.”

Neden? Çünkü mürid ile mürşid arasında ‘Allah’ talebi vardır. Mürid, mürşidinden Allah’ın güzelliklerini, Allah’ın büyüklüğünü dinliyor, öğreniyor. Demek ki, mürşidin bedeni bir örtü, Allah ondan dile geliyor, ondan konuşuyor. 

Şems-i Tebrizî Hazretleri, selâm olsun üzerine, Mevlâna’yla Şam’da karşılaştıkları zaman, onun elini öpmüştür ve demiştir ki: “Ey cihanın sarrafı, ara beni bul!” Çünkü o mürşid aramaya çıkmıştı. Onu hiçbir mürşid tatmin edememişti, ama Mevlâna’da aradığını buldu. Onlar birbirlerinde kimliklerini buldular.

Cenâb-ı Mevlâna, hep Şems Hazretlerinin gönlünü okumuş ve söylediği beyitlerde onun gönül alemini dile getirmiştir. Hazreti Muhammed’in nûrunu onda görmüş, seyretmiştir. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 8

İman, Namazdan Üstündür…

Birisi, namazdan daha üstün nedir? diye sordu. 

Mevlâna, bir kere dedi, namazın canı namazdan üstündür diye bu soruya cevap vermiştik, etraflıca anlatmıştık, ikinci cevap da şu: İman namazdan üstündür. Çünkü namaz, beş vakitte farzdır; imansa sürüp giden bir farz. Namaz, bir özürle kılınmayabilir, geciktirilmesi câizdir; burda da imanın namazdan bir üstünlüğü var; çünkü iman hiç bir özürle bırakılamaz, geri atılamaz. Namazsız imanın faydası vardır, imansız namazsa fayda vermez; iki yüzlülerin namazı gibi. 

Her dinin namazı bir başka çeşittir; fakat hiçbir dinin imanı değişmez. Namazın şekilleri, kıblesi, başka şeyleri değişebilir; daha başka farklar da var; dinleyenin zevkine, özleyişine göre meydana çıkar. “Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri katımızda olmasın, fakat onu, ancak bilinen miktarda indiririz.” Dinleyen, hamur yoğuranın önündeki hamura benzer; söz de suya benzer. Hamura, ne kadar su gerekse o kadar su döker. 

Şiir: 

Gözüm, bir başkasına bakıyorsa ne yapayım ben? 

Kendinden şikâyetlen; çünkü onun ışığı sensin. 

Gözüm başkasına bakıyor, yâni başka bir dinleyen arıyor senden başka; ne yapayım ben, gözümün ışığı sensin. Sen, senliğindesin, kendinden, varlığından kurtulmamışsın ki aydınlığın yüzbin kat artsın.

Müridin Canı…

Şimdi, Tanrı eri tarafından terbiye edilen müridin canı kanatlanır. Fakat bir müzevvir, bir gösterişçi tarafından terbiye edilen ondan bilgi belleyen, terbiyeyi, savaşmayı ondan öğrenen, canı onun yüzünden sararıp solan kişi, tıpkı onun gibi aşağılık, arık, bunalmış, gamlı bir hâle gelir, işkillerden kurtulamaz, duyguları noksan kalır.

“Onlar ki inanmazlar, dostları şeytandır onların, onları ışıktan karanlıklara çıkarır.” 

Canı, gizli şeyleri görsün göstersin diye bütün bilgileri, insanın mayasına katmış, o mayayı öyle yoğurmuş. Hani arı-duru su, dibinde taş mı var; çakıl mı, başka şey mi, ne varsa, yüzünde de ne yüzüyorsa hepsini gösterir ya; bu, sonradan birşey yapılarak suya verilen eğreti bir hâl değildir, onun temelinde, aslında vardır bu, yaratılıştan verilmiştir ona; fakat su toprakla, yahut başka renklerle bulandı mı o hassâ, o hüner, ondan ayrılır, onu unutur gider. 

İşte Ulu Tanrı, bulanmış, bir başka renge girmiş küçük sular, onlara karıştı mı, bulanıklıklarından kurtulsunlar, o eğreti renkten halâs olsunlar diye peygamberleri, erenleri, arı-duru ulu sular gibi gönderdi. 

Küçük su, kendisini arı-duru görünce hatırına gelir, önce böyle arı-duruydum gerçekten de der; bilir ki bulanıklıklar da eğretiymiş, renkler de eğreti. Bu eğreti şeylere uğramadan önceki hâlini hatırlar da, “Bu bir şey ki, bundan önce de bununla rızıklanmıştık biz” der.

Şu hâlde peygamberlerle erenler, insana önceki hâli hatırlatırlar, mayasına yeni birşey eklemezler insanın. Şimdi büyük suyu bilip tanıyan, ben ondanım, onunum diyen her bulanık su, akar, ona kavuşur, karışır gider. Fakat büyük suyu tanımayan, onu kendisinden başka gören, kendi cinsinden başka bir cinsten sanan bulanık su, renklerle, bulanıklıklara sığınır; sonunda da ona karışmaz; denizden uzak mı, uzak düşer.

MANEVİ MENKIBELER – 82

SECDE SENDEN SANAYMIŞ…

Yolcu, eğer ümmet sıfatına bürünürse Hazreti Resulallah’la arasında fark kalmaz. 

Neden farkı kalmaz? Çünkü aşık ve maşuk bir hamurun suretleridirler.

Mademki O’na sıdk-ı bütün aşık oldun, bedeninde O’nun varlığını var ettin, sadece kab değişmiş sayılır. Resulallah’ın bütün ruhaniyeti sende tecellisini gösterir. Tecellisini gösterdiği kişide esma ayrıdır, mânada aynıdırlar.

Bakın Sultan Veled Hazretleri, namazın mânasını bilmeyen, Allah’ı hayalde arayan birine ne diyor:

“Efendi! Namazda secde ettiğin yer neresi?”

“Seccade.”

“Çek o seccadeyi oradan bakalım. Nereye secde ediyorsun?”

“Seccadeyi toprağa sermiştim, toprağa secde ediyorum.”

“Şimdi o toprağı kaz bakalım, altından ne çıkar?”

“Su.”

“Suya doğru secde ettiğinde suda ne görünür?”

“Efendi Hazretleri, secde edenin aksi görünür.”

“Desene secde senden sanaymış. Sen kimliğini bulmak için derine dalmadığından göremiyorsun.”

Hazreti Muhammed, Hazreti Ali, Ehlibeyt, Evliyaullah ne ile diriyse, Cenab-ı Allah bize de aynı nefesi ve kudreti vermiştir.

Fakat malesef bizler bırakıyoruz o güzel nefesi, yine O’nun kudretiyle yaşıyoruz, fakat hakikate değil, dünyaya yönelmişiz.

Bunda ne Hazreti Muhammed’in, ne Hazreti Ali’nin, ne Mevlana’nın suçu var. Peki suç kimde? Suç bizde. 

Onlar bizlere bütün hakikatleri sundular, fakat bizler, o hakikatlerin peşinde koşmak yerine, hayallerde yaşayıp gidiyoruz…

Rubai:

“Eğer sen Hakk yolunda yürürsen, senin yolunu açarlar, kolaylaştırırlar. 

Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. 

Benlikten kurtulur, alçak gönüllü olursan, o kadar büyürsün ki aleme sığmazsın. İşte o zaman seni, sensiz, sen olmaksızın sana gösterirler.”

MANEVİ MENKIBELER – 75

ESKİSİNİ Mİ VERECEKSİN, YENİSİNİ Mİ?..

Namaz miraçtır evet, fakat miraç nedir, miracı nasıl anlamalıyız?..

Eğer namazda Peygamber Efendimizi düşünüyorsak, O’nu her şeyin üstünde tutuyorsak, O’nunla rabıta kuruyorsak, işte o zaman miraçta sayılırız. Fakat namaza durup da, işini, aileni, başka bir sürü şeyi düşünüyorsan, o zaman sen miraçta değilsin, hatta namazın bile namaz sayılmaz, çünkü cünupsun, dünyayı karıştırıyorsun namaza.

Bakın Mevlana ne diyor… “Namazda akıl başka yerlere giderse, o kişi cünup sayılır.”

Bir gün Hazreti Resulallah, sahabesini denemek istiyor ve “Sabah namazında kim aklını sağa sola götürmezse, ona hırkamı vereceğim” diyor.

Namaza doğruluyorlar, daha ilk sünnette akıllar sağa sola gidiyor.

Namaz biter bitmez Peygamber Efendimiz soruyor, “Aklınız bir yere gitti mi?”

İmam Ali Efendimiz parmağını kaldırıyor, “Evet ya Resulallah.”

“Nereye gitti?”

“Acaba hırkanın eskisini mi vereceksin, yenisi mi?”

İmam Ali’nin ardından herkes de aynı şeyi düşündüklerini söylüyorlar. Oysa İmam Ali Efendimiz bunu düşünmediği halde, onların gönüllerini okuyor ve kendisi düşünmüş gibi söylüyor.

Hangi hırkayı verirse versin. Sen aklını hırkada mı tutacaksın?..

Dinimiz bütün dinlerin en medenîsidir, en mantıklısıdır, en aydınıdır; dinimize sahip çıkalım, berbat etmeyelim.

MANEVİ MENKIBELER – 34

Gönül yapmak mı üstün, yoksa namaz kılmak mı?..

Namaz kıldım dediğin zaman, bunun manası kabulledin demektir. Düşünmek lazım, sen namaz mı kılıyorsun? Yoksa Resulallah’ı mı kılıyorsun? Bizler Resulallah’ı kıldık.

Bakın, Resulallah bir gün secdedeyken İmam Hüseyin Efendimiz, daha çocuk yaşlarda, çıkıyor Resulallah’ın omuzlarına, sarılıyor boynuna, oynuyor, inmiyor aşağıya.

Hazreti Peygamber de başını secdeden kaldırmıyor. Cemaat hepsi düşüncede… Allaah! Bir şey mi oldu Resulallah’a, hala tekbir çekmedi. Bunu düşünürlerken hepsinin gitti namazı. Ama yine kârdadırlar, çünkü Resulallah’ı düşünüyorlar.

Bir vakitten sonra İmam Hüseyin iniyor Resulallah’ın omuzlarından aşağıya, o zaman tekbir çekiyor Resulallah, kaldırıyor başını secdeden.

Namaz bittikten sonra soruyorlar Resulallah’a, “Neden o kadar uzun tuttun secdeyi ya Resulallah?”

“Hüseyin” diyor, “benim boynumdaydı, oturuyordu. Onun gönlü kırılmasın diye kaldırmadım başımı secdeden.”

Hadi bakalım şimdi… Gönül yapmak mı daha üstün yoksa namaz mı?.. İnsana nasıl bir değer vermiştir Resulallah. Nasıl bir inceliği var. Ama görene tabi, köre bir şey yok…

Biz burda sayısız sefer söyledik. Secdeye vardığın zaman ne diyorsun?.. Üç sefer “Sübhane Rabbiyel Ala” diyorsun. O ala’lık senden sanadır. Sen iman ettiğin yerle kendini güzelleştiremezsen, orayı kendine ruh edinemezsen, istersen gece gün namaz kıl, o kıldığın namazların sana hiçbir faydası olmaz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (121)

Mahşer ve ahiret hakkında ne buyurursunuz Hasan Dede?

Hazreti Mevlana şöyle buyurur der ki: “Mahşeri görmek istersen gündüze bak, ahireti görmek istersen geceye bak.”

Sakın geceyi mahşerle karıştırmayın. Gündüz işine gücüne koyuldun, daldın dünyalık peşine, şimdi gece oldu mu da dön Yaratanına, onunla bir pazar kur, mahşerin sıkıntısını geceye taşıma. İnsanı en çok korkak yapan, vücutta titreme, ürperti yapan, sıkıntı veren ne varsa hepsinin sebebi nefstir. Hiçbiri iman edilen yerin ürünü değillerdir. Bu yol kolay bir yol değildir, ama karınca misali olsa da yine yol alınır. Bir hikaye var; bir karınca niyet etmiş Hacca gidecek, ona demişler, sen bu halinle nasıl varırsın Hacca? Karınca da demiş, bir kervan Hacca gidiyor ya, ben de o kervanda birinin heybesine takılırım, onlarla belki Hacca varırım. Bizler de ne kadar kendimizi doğru yola sevketmeye çalışırsak, bakarsın belki bir gün bir yerlere varırız.

Bir gün Hazreti Mevlana’ya sormuşlar, “Bir insan bu güzelliklere nasıl erer?” Mevlana şöyle cevap vermiş: “Mıknatısın vazifesi iğneleri kendine çekmektir, sen de belki bu hayatta bıçak gibisin, herşeyi kesip biçiyorsun; senin de bir gün mıknatıs gibi olman için, kendini o mıknatısa sürtersen, bakarsın sana da bulaşır mıknatıslık, sen de başlarsın iğneleri çekmeye.”

İşte bizlerde de ne kadar benlikler, senlikler varsa, eğer Hazreti Mevlana’nın, selam olsun üzerine, güzel huylarıyla huylanmaya kalkarsak, bize de o güzellikler bulaşır, o zaman bizler de güzel birer insan olmaya yola koyuluruz. Ama eğer Mevlana sadece dilde, gönülde yok ise, Muhammed dilde, gönülde yok ise, Mürşid dilde, gönülde yok ise, bizler ne zaman büyüyüp olgun bir insan olacağız? Günler hızla geçip gidiyor. Günler olmuş saat, haftalar olmuş gün, yıl olmuş ay, ömür elden gidiyor, gün gelecek kapı çalınacak, o zaman hangi yüzle çıkacağız karşısına?

İşte Hazreti Muhammed Efendimiz, selam olsun üzerine, bir akşam vitr-i vacib namazının 13. rekatını eda ederken, perde kalktı gözünden ve bütün bu alemin, hatta yanında bulunanların dahi hakikatte kim olduklarını gördü ve o zaman, “Ya Rabb, sana sığınırım” buyurdu.

Yine Hazreti Mevlana’mızın güzel bir seslenişi var, şöyle der: “Akıllı geçinen bir kişi, bir Allah muhabbetinin peşine koşmaz da, bir küfürbaz koşarsa, küfürbaz benim için o akıllı kişiden daha hayırlıdır.”

Akıllı geçinen kalmış akılda, küfürbaz olan küfrünün farkına varmış nadim olmaya çalışıyor, bu durumda küfürbaz elbette ki daha hayırlıdır. Allah’ın akıla ihtiyacı yok, O zaten Küll-i Akıl’dır.