İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 72

“Sen insanoğlu, yaşamın boyunca yaşamının tek bir saati bile sana ödünç olsun verilmemiştir, tek bir anı bile senin değildir ömrünün.”

Hazreti Ali Efendimiz burada bizlere tamamen hakikati bildiriyor. Hiçbir şey bize ait değildir, hiçbir şey. Biz her zaman ne diyoruz: Her şey Allah’a aittir, her şey… Madem ki her şey Allah’a ait, o zaman haydi biz de Allah’a ait olalım, olmayalım bize ait. Peki nasıl O’na ait olacağız? İşte önümüzde örneğimiz var; biz Mevlana’yı örnek aldık, Peygamber Efendimizi örnek aldık. Sohbetlerimizde daima Mevlana’yı dile getiriyoruz, Hazreti Muhammed’i dile getiriyoruz, Ehli Beyt Efendilerimizi dile getiriyoruz. Neden? Çünkü onlar hep Allah’la yol aldılar. Onların hepsi insanlığın en üst varlıklarıdır.

Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor; O’nu sevenlerine, O’nu kendine methiye edenlere, her yerde O’nu methedenlere, O’nun büyüklüğünü, güzelliğini, O’nun aklını, fikirlerini dile getirenlere, O’nun aklıyla akıllarını büyütenlere… “Sen” diyor, “gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerden efdalsin.” Yani çıkma benim dışıma artık, demek istiyor. Çıkma ki, zamanın boşa geçmesin.

Hazreti Peygamberin ilmi bütün kainatı kaplamıştır. Baktığımız zaman, Kur’an tamamen nurdur. Bütün dünya Kur’an’ı okudu, O’nun ilminden faydalandı ve ilerledi. Fakat maalesef biz hala Kur’an’ı ölüye okuyoruz, inmiyoruz O’nun derinliklerine. Bakın Mevlana ne diyor: “Kur’an” diyor, “baştan aşağı nurdur. Nur toprağa girmez.”

Misal olarak namazda da secdeye vardığımızda ne diyoruz? Sübhane Rabbiyel ala… Sübhane Rabbiyel ala… Sübhane Rabbiyel ala… Nedir bu sözün manası? Allah’ım, Senden güzel yok, Senden ala yok, Sen her şeyin üzerinde bir varlıksın. Sen bunları söylediğin zaman Allah da sana şöyle sesleniyor: Ey beni zikredenim, diyor, sen bu sözleri kimin kudretiyle söyledin? Allah’ın kudretiyle… Demek ki bütün bu sözler yine senden sanaydı, neden sen bu sözlerden bir ders almadın, bu sözlerin derinine inmedin? Neden bu zikirden bir fayda almadın, kendini beslemedin?

Hakikatte Allah’ın kimsenin namazına ihtiyacı yoktur, bizim Allah’a ihtiyacımız var. O da insan dışında değildir. Hazreti Muhammed’in ilk zikri, “La ilahe illallah” dır, yani cihan boş ancak Sensin Allah. Hazreti Muhammed tamamen Allah’ta fani olmuştu, O’nun her zerresini Allah kaplamıştı. O’ndan söyleyen, işiten, gören Allah’tı.

İnsanın manası hakikatte çok büyüktür, çok yücedir. Malesef insan, kendi hakikatinden, asıl kimliğinden haberdar olmadığı için kendini değersiz bir varlık olarak görür.

İnsanın kimliğini en açık şekilde söyleyen Hüdavendigar Mevlana’dır, şöyle der: “Bu kadar Allah dediniz, daha mı Allah’laşmadınız? Bu kadar Kur’an okudunuz, daha mı Kur’an’laşmadınız?”

Peki Mevlana bu sözüyle ne demek istedi? Aşkla zikrettin mi, bil ki sen yoksun, O var. Çünkü aşka girmişsin oraya aşık olmuşsun, aklını kaybetmişsin, başında akıl da, düşünce de, fikir de, O olmuş. Sen, O olmuşsun. Aşk yoksa, Allah, Allah, Allah diye zikrederken akıl başka yerde gezerse, O olamıyorsun. Kur’an-ı Kerim’i de aşksız, sevgisiz okursan, sadece dilde, mana yok, anlamıyorsun. Ne oldu? Ne Kur’an’laşabilir, ne de Hakk’la Hakk olabilirsin, hiçbir yere varamazsın, koca bir ömrü boşa geçirmiş olursun. Ama sevgi olursa, aşk olursa, senden kişilik gider, Hakk’ın güzellikleri sende kendini gösterir.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 71

“Eğer bir seyahate çıkarsanız gittiğiniz yerlerin âdetlerine uyunuz.”

Cenab-ı Mevlana’nın da bizlere ne güzel bir nasihatı var: Bir topluluğa kendini karınca gibi küçük görerek, başın kesik git. Oradaki sohbette, sözler gerçeği yansıtmıyorsa, zaman boşa geçmesin, arslan gibi kükre hakikati sun, bari birkaç kişi faydalansın. Öyle eyvallah deme, söylenenler boşsa, illallah de konuşmaya başla.

Fakat tevazuyu da elden bırakma, daima yoklukta dur. Çünkü Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Allah’ı insanın dışında tutmaz, daima birleştirir.

Çünkü insan, yeryüzünde Allah’ın temsilcisidir.

Yine Mevlanamız diyor ki: “Eğer insanlık mertebesine ermişsen, bil ki sen kainatsın, kainat da sensin.” Onun için Mevlana, “Küfrü iman bilen bendendir, iman bilmeyen benden değildir” diyor. Hepsi insanın nefsinin suretleridir. Bilmeyenleri hor göremeyiz. Bizim vazifemiz herkese el uzatmak, herkese güler yüz tutmaktır. Eğer hor görüp bırakırsan, sen mertebene ermemişsin demektir.

Peygamber Efendimiz, bir hadisinde, “Kul gibi yerim, kul gibi otururum” diye buyurur. Peygamber Efendimizin, bu sözleriyle bizlere anlatmak istediği, kendisinin toplum içinde veya değilken bile, kibirli bir duruş ve ulu bir tavır içinde olmaktan sakındığıdır.

Kul olmakla ilgili Cenab-ı Mevlana şöyle buyurur: “Ben varlığı yoklukta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim. Padişahların hepsi kendilerine karşı alçalana alçalırlar. Bütün halk, kendisine sarhoş olanın sarhoşudur. Padişahlar, kendilerine kul olana kul olurlar. Halk umumiyetle kendi yolunda ölenin yolunda ölür. Dilberler, aşıkları canla başla ararlar. Bütün maşuklar aşıklara avlanmışlardır. Allah dedi ki: Ey haramdan, şüpheli şeylerden sakınan! Kullarımın arasına gir ki bu suretle beni görme cennetine erişesin.”

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 70

“Atım arka bacağından yara almaz savaşta, yaralanırsa göğsünden yara alır.”

Bundan daha güzel daha açık ne ararsın?.. Ali kaçmadı ki kimseden, arkasından bir ok atsınlar, atını bacağından vursunlar ya da kalçasından. Hep önde gitti, hep şahlandı atıyla. Atım yara alırsa göğsünden yara alır diyor, almaz arkasından. Arka çeviren bir zat değil o, şahlanan bir zat. Kendisinin ne kadar iman dolu bir kişi olduğunu, ne kadar korkusuz bir kişi olduğunu söylüyor burada Hazreti Ali.

Bakın Kur’an’da çok güzel bir ayet vardır, şöyle buyurur: “İman edenler ancak, Peygamberine inanan, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte onlar doğru kimselerin ta kendileridir.” (Hucurat, 15)

Herkes bir yere kadar Hazreti Peygamber için hizmetlerde bulundular ama bir zaman geldi geri adım attılar. Ama Hazreti Ali Efendimiz, hiç geri adım atmadı, hep ön saflarda savaştı, yeter ki Hazreti Muhammed’e bir zarar gelmesin, O’na bir kılıç, bir ok isabet etmesin diye hep kendini O’na siper etti.

Hazreti Ali’nin bir lakabı vardır: Allah’ın arslanı. Fakat hakikatte o, Hazreti Muhammed Efendimizin arslanıdır. Arslan, ateşten kaçar ama bu arslan öyle değil, o hiç sakınmaz, ateşe de dalar Sevgilisi için.

Nitekim Hazreti Muhammed, bir hadisinde şöyle buyurur ve der ki: “La feta illa Ali, la seyfe illa Zülfikar – Ali’den daha yiğit er, Zülfikar’dan daha keskin kılıç yoktur…”

Hüdavendigar Mevlana da şöyle bir açıklamada bulunur: “Hazreti Ali’nin Zülfikar’ı ne kadar keskinse, ilmi ondan daha keskindir.”

Hazreti Ali, çocukluğundan itibaren Hazreti Muhammed Efendimizin eğitiminde yetişti. Hazreti Muhammed kırk yaşında, Peygamberliğini ilan ettiği zaman Hazreti Ali yirmi yaşlarındaydı. Hazreti Muhammed’in Allah’ın güzelliklerini yad edişi, çok hoşuna gittiği için bir gün ona sordu, “Ya Resulallah” dedi, “Sen, Allah’tan çok güzel tebligat veriyorsun, O’nu çok güzel anlatıyorsun, neden şimdiye kadar halkı, Hakk’a davet etmedin?” İşte Hazreti Muhammed’in verdiği cevap: “Ben doğuştan hem Nebiyim hem Veliyim… Dini beraber yayalım diye seni bekledim ya Ali!”

Hazreti Ali, Hazreti Muhammed’e olan imanından aldı gücünü ve her zaman O’nun yanında yer aldı, O’nu canı pahasına korudu. Dikkat ederseniz Zülfikar, iki başlıdır, ama gövdesi birdir; Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali de iki görünürler ama hakikatte onlar bir nurun bir ruhun varisleridirler.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 69

“Görünüşümün bunca yumuşaklığının nedeni, göçüp gittiğimde bu dünyadan, ardımda dua edecek insanları çoğaltmak, kırgın insan bırakmamaktır.”

İmam Ali Efendimiz burada bizlere çok güzel bir bilgi sunuyor. Nefsine hep galip gel, hiçbir zaman nefsine esir olma, kimseye kırıcı bir söz söyleme, hep birleyici hep yapıcı hep sevici sözler söyle ki, bu alemden göç ettikten sonra seni rahmetle ansınlar, iyi bir dille ansınlar; arkandan “şeytan el çekti” demesinler.

Çok güzel bir nasihat vermiş Hazreti Ali Efendimiz…

Dil tatlı olacak ama, göz de güzele bakacak ki dil tatlı olsun. Bahçede ne kadar çiçek olursa olsun sen gözünü gülden ayırma.

Sonra ne güzel yaratmış, hem gülü hem dikeni. Diken ne için sığındı güle bilir misiniz?.. Diken güle sığınmıştır ki, ateşe atılmaması için. Gülü atmazlar ateşe, gördükleri yerde kaldırırlar koyarlar bir kenara, orada kurur gider, ama ateşe atmazlar gülü. İşte diken de ateşe atılmamak için güle sığınmıştır. Gül olmasa dikeni ateşe atarlar. Gül onu kabul ettiği için diken de bekçilik yapar güle. Dikkatsiz biri onu koparmaya kalkarsa o da batar ona, korur gülü; ister ki aklını kullansın da öyle alsın gülü.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 68

“Yemekte, içmekte ölçülü olmaya riayet etmeyenler kendilerinin düşmanıdır.”

İnsan olmak kolay değil, asıl olay kişinin nefsiyle uğraşmasıdır. Yunus Emre, “Nefsini bilen kişiye, bütün erenlerin eyvallahı var” der. Peki ne demek istiyor bu sözüyle? Nefsi çok arzularda bulunmuş, şunu bunu yemek istemiş, ama vermemiş. Falan yere gidemezsin, filanla görüşemezsin, diyerek nefsiyle hep uğraşmış. Nefsine devamlı çata çata, bir bakıyorsun o kişi nefsini bilmiş, nefsinin isteklerine hürmet etmeyerek, Veli sıfatına bürünmüş.

Sizlere Mevlana’mızdan bir misal vereyim…

Hazreti Mevlana bir gün hamam gider. Deriyle kemik haline bürünmüş vücudunu ovarken, kaburgaları ellerine dokunur. Bu sırada Allah’tan nida gelir: “Ey benim sevgili Efendim Celaleddin! Bu beden sana verdiğim bir ilahi emanet, orada gizli olan benim. Neden bakmadın, bu hale getirdin? Ne kadar zayıf düşmüşsün.”

Hazreti Mevlana bakın nasıl bir yanıt veriyor: “Bedenimde hem sen varsın, hem nefsim var. Nefsimin isteklerine düşmeyerek bedenimi bu hale getirdim. Ne kadar şükretsem az, seni aşikar gördüm. Eğer nefsimin isteklerine hürmette bulunsaydım, başıma belalar gelecek ve seni de göremeyecektim, senin için yaptım.”

İnsan kulaktan, hayvan ağızdan beslenir. Bir insanın işi ağırsa çoluk çocuğunun rızkını çıkarmak için, emaneti besleyecek ki, o yükü taşısın. Gereksiz yere bedenini fazla beslerse nefsini azdırır, kendine zarar getirir. Ruhi gıda her şeyin üstündedir. Hakk’ın güzellikleri ne kadar sunulursa sunulsun doyumu yoktur. Diğer güzellikler çabuk geçer.

Bu beden bir kafese benzer. Ruhaniyete yani, Hazreti Muhammed’in, Evliyaların güzelliklerine yönelir, Allah muhabbeti ile yaşam sürdürülürse, ruh kuş haline gelerek o kafesi alıp yücelere çıkarır. Maneviyata meyil verilmez, dünya varlıklarını düşünerek, sevgi dünyaya verilirse kuş yerine o kafese fareler dolar, toprak çeker, insan yücelemez.

Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi, “Besleme şol tenini, tabuta büryan edersin; besle ruhaniyetini, semavata yücelesin.”

Nefsi gıda çok sunulursa vücutta gam yapar. Fazla yer içersen gaflet verir. Çünkü onların özü topraktır. Ruhani gıda ne kadar çok sunulursa ruh o kadar ferahlık bulur, ruhani sözlerin özü nurdur, seni aydınlığa sürükler.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 67

“Vakit kıymetlidir, fakat insanlar bunu bilmiyorlar.”

Hüdavendigar Mevlana diyor ki: “Bu beden bir mektuptur postalanmış Padişaha; layık ise postala, layık değil ise yırt, yenisini yaz; çünkü zaman az.”

Bir saat sonra var mıyız, yok muyuz, bilemeyiz. Öyleyse neden o dostla her nefeste hazır olmayalım? O bizi çok seviyor, sayıyor; yerine göre arkadaş, yerine göre nasihat sahibi bir ulu oluyor; her şey O. Nasıl ondan arka çeviririz? Her an bizim iyiliğimizi istiyor, bütün kötülüklerden koruyor.

Bu devirde, bir saat bir dakika oldu, o kadar hızlı geçiyor ki hayat, gün adeta saat oldu. Gününü nasıl yaşıyorsun, temeli maneviyat olan bir yere bağlılığın, sevgin var mı? Maddeye ait her şey fanidir. Kişi bir Hakk ehline yüz tutup, oraya gönlünü bağlar, orayla yaşamını sürdürürse, onun yaşamı boşa gitmemiş olur. Hakk’la yola çıkmış, Hakk’la yürüyor, Hakk’la konuşuyor. Onun her şeyi maneviyat zenginliği ile doludur ama maddeyi gönlüne koyarsa, o anda sıkıntı, gam, kasavet, hüzün başlar. Çünkü Allah’ın dışında her şey fani.

Bu beden bir testidir, yolun sonunda da sonsuz güzelliklerle dolu bir okyanus var. Testi kırılınca, vücuttaki ruh, su misali, gider hedefine ulaşır. Fakat hiç Allah’ı zikretmeden, hep dünya muhabbetleri ile ömür geçirilirse, testi kırılınca, o su toprağa gider. Toprağa gidince ayak altı olur, yani bütün ömrü zayi olmuş olur.

Hüdavendigar Mevlana, şöyle buyurur ve bizlere sorar: “Ey insan! Sen dört anasırın sahibisin. Birinci anasır, vücudundaki hararet, güneşe ait. İkinci anasır, vücudundaki hava, semavata ait. Üçüncü anasır, vücudundaki su, okyanusa ait. Dördüncü anasır, deri ile kemik, o da toprağa ait. Bir gün gelecek bu dördü aslına gidecek, peki sen nereye gideceksin?”

Bu alemde neyi temsil ettiysen, gidişin de orayadır. Hakk’ı temsil edersen, gam yeme, dünya durdukça bakisin.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 65

“Gözü doğuştan sürmeli bir güzele aşık oldum. Çünkü gözünde minnetin sürmesini görmedim.”

Hazreti Ali Efendimiz bundan daha güzel bir söz söyleyemezdi. Hazreti Ali Efendimizin, selam olsun üzerine, söylediği gözler Hazreti Muhammed Efendimizde vardı. Ve ayrıca Hazreti Muhammed Efendimiz kimseye de minnet etmemiştir. Kimseyi menfaat için sevmemiştir, hepsini Allah için sevmiştir. Hazreti Ali Efendimiz de oraya aşık olduğu için onu dile getiriyor bu sözleriyle.

Zaten toplumda şöyle bir dil sarfedilir; ne denir? Hazreti Muhammed Habibullah. Yani Habibullah, Allah’ın sevgilisi demektir. Bu nedenle, Hazreti Ali Efendimiz hiç toz kondurmaz Hazreti Muhammed’e.

Hazreti Ali, her an O’nun yanındaydı. Hazreti Muhammed’in dinini beraber yaydılar topluma. O devirde Hazreti Muhammed 40 yaşlarında, Hazreti Ali ise 20 yaşlarındaydı. Hazreti Ali, bir gün Hazreti Muhammed’e dönüp, “Ya Resulallah ne güzel konuşuyorsun. Neden topluma çıkıp halka konuşmuyorsun? Nebi olduğunu söyleyip, ilan etmiyorsun? Herkes senin bu güzel sözlerini duysun” dedi. Hazreti Muhammed Efendimiz, Hazreti Ali’nin bu sözleri üzerine, “Seni bekledim ya Ali” dedi, “Ben, anadan doğma hem Nebiyim, hem Veliyim. Şimdi gel beraber bu güzellikleri topluma yayalım.”

Hazreti Muhammed’in sözleri hiçbir Peygamberde yoktur. Hazreti Ali, Hazreti Muhammed’in fedaisi oldu. O, dinini yayarken Hazreti Ali hep O’nun yanındaydı.

Ne Hazreti İsa’ya, ne Hazreti Musa’ya ne Hazreti Davud’a fedai gerekmedi. Neden? Çünkü onlar sadece kendi cemaatlerine seslendiler. Hazreti Muhammed ise bütün aleme seslendi. Hazreti Muhammed Efendimiz kainatın rahmetidir. O’ndaki sözler hiçbir Peygamberde yoktur. Hazreti Ali, bu nedenle hep O’nun yanında yürüdü.

Hazreti Muhammed Efendimiz, binbir sırrın anahtarını Hazreti Ali’ye verdi. O sırlar içinde neler söyledi Ali’ye?..

Misal olarak, Hazreti Muhammed Efendimiz, bir gece vitr-i vacip namazının 13. rekatında kıyamda dururken, gözlerinden perde kalktı ve bütün alemin, hatta en yakınlarının bile nasıl varlıklar olduğunu gördü. Ve dedi, “Allahuekber… Allah’ım sana sığınıyorum.”

Dolayısıyla insanları kimliklerine kavuşturmak için zaman ister. Hazreti İsa da gördü, fakat o sadece güldü. Neden güldü? Çünkü o Allah’a gönül vermiş, her tarafı cennet görüyordu. Bütün insanları hangi kimliklerde iseler, onları öyle görüyor öyle kabul ediyordu. Hazreti Yahya da hep ağlamıştır. Ona sordular, “Neden ağlıyorsun bu kadar? Hiçbir Peygamber senin kadar ağlamadı.” O da şu cevabı verdi: “Benim gördüklerimi siz görmüş olsaydınız belki benden daha fazla ağlardınız.”

Üzerinde çok düşünmemiz lazım, çünkü üzerimizdeki insan elbisesi. Bu elbisenin kıymetini bilmemiz lazım. Önümüzde çok güzel örneklerimiz var, onlar gibi olmaya çalışalım ki onlarla dünya durdukça anılalım.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 64

“En büyük adam hırstan, kinden, intikamdan uzak olan kimsedir.”

Hüdavendigar Mevlana der ki: “Hasmını hor görme.” Sorarlar, “Neden ya Mevlana?” “Size karşı kini azalır” der.

Nemrut benliğe kapıldı. Tanrı benim, diyordu ama, bir topal sineğe yenildi. Kimseyi hakir görme, tatlı dili de ağzından bırakma, fetihler senin olur. Hep söylüyorum; Allah kimseye ceza vermez, daima mazlumun yanındadır.

Toplumda kızınca “Allah belanı versin” derler, bu çok yanlıştır. Allah kimseye bela vermez. Allah bütün belalardan, kötülüklerden münezzehtir. Kişi, Allah’ın emirlerine uymaz, isyanlarda yürür, nefsinde yaşar, kendi kendini kazaya atar. Kişi nefsinin kazasına tutulur cezalara gider, yine sevenleri üzülür.

Allah kahırla çıkmaz. Kişi kahır esmasında yaşar, o esma ona hoş gelir. İçer, sokakta yatar, küfür eder, onun hali bize çirkin görünür ama hor görmeyiz, kurtulsun diye dua ederiz.

Cenab-ı Allah, bütün güzelliklerin sahibi, şefkat, rahmet, güzellik doludur. Onda zerre kadar üzücü bir şey yoktur. Çünkü Allah, Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana, Veliler ile en güzel simalarını göstermiştir. Simaları hep rahmeti ilahi. Hazreti Muhammed de bela okumak yoktu.

Peygamber Efendimiz en çok çile çeken Peygamberdir. Ebu Leheb ve karısı, Hazreti Muhammed’e büyük ıstırap verdiler. Çalı çırpı, dikenleri toplar, kumların içine atıp, üstlerini kumlarla örterlerdi. Hazreti Muhammed, çıplak ayakla sabah namazına giderken gömdükleri dikenler ayaklarına batardı, dikenleri çıkarmak için oturunca da baldırlarına batardı. O, beddua etmez, “Allah hidayet versin” derdi.

Bir gün ağzından küfür çıksın diye, Hazreti Muhammed secdede iken, bir koyun işkembesini içindeki pisliklerle üstüne attılar. Mübarek başını kaldırıp, “Allah sizden razı olsun” dedi.

Taif halkı onu taşladı, dizleri üstüne çöktü. Allah’tan hidayet istedi. Allah’tan hep iyilik istedi. Bana yardım et, bunlar bana zarar veriyor ortadan kaldır, demedi, beddua etmedi. Biz öyle bir Peygamberin madem ki ümmetiyiz. Ümmetin manası çok incedir. Çünkü Hazreti Muhammed, selam olsun üzerine, der ki: “Benim ümmetim gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerden üstündür.”

Ümmet ne demektir? Bütün faydasız bilgilerden arınıp, Hazreti Muhammed’i kendine bilgi edinen, bu alemde her şeyden çok onu seven, her yerde onu metheden, onu başında akıl, vücudunda ruh yapan, gönlünde en güzel yeri ona vererek bu alemdeki bütün güzelliklerin üstünde onu tutan demektir. O, senin her şeyin olursa, o zaman sana ümmet sıfatı verilir. Bu hale gelmedikten sonra yaptığın ibadetlerle, ben Ümmet-i Muhammed’im, diyemezsin. Kişi, Hazreti Muhammed’i nefsinden üstün tutmazsa, Hazreti Muhammed’e ümmet olamaz.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 62

“Sen ey insan, ayan beyan bir kitapsın, harfleriyle yüreğin okunur.”

Hazreti Ali Efendimiz çok güzel buyurmuş. Zaten, Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, tek Kur’an-ı Natık’tır, O canlı Kuran’dır.

Kitap insandan doğar, insan kitaptan doğmaz. Bu yüzden kişi dilinden kim olduğunu ortaya çıkarır. Bir kişi güzel sözler sarf ediyorsa ona sorarlar, “Sen aynandan bahsediyorsun, nereye bağlısın?” O da söyler nereye bağlıysa; örneğin Abdülkadir Geylani’ye bağlıdır, Seyyid Ahmed Rıfai’ye bağlıdır, Nakşibendi Hazretlerine bağlıdır, Mevlana’ya bağlıdır, Hünkar Hacı Veli Bektaş’a bağlıdır. Bu üstadlara bağlı olanların hepsinin dilinde Ehlibeyt vardır, Allah vardır; başka bir şey yoktur. Hepsinin sözleri yapıcıdır, itici değildir. Bunun için onlar dillerinden okunurlar.

Peygamber Efendimiz, “Mescidinizi ululanma ve süslerle bina etmeyiniz, sade yapınız ki, şehir ve kasabalarınız şerefli olsun” diye buyurur.

Hüdavendigar Mevlana, mescidin manasını şöyle vermektedir: “Peygamberlerin yapılarında da hırs yoktu…onun için boyuna parlayıp duruyor, parlaklığı boyuna artıyor. Ulular nice mescidler yaptılar…fakat hiçbirinin adı Mescid-i Aksa değildi. Her an şerefiartan Kabe’nin yüceliği, İbrahim’in ihlaslarındandı! O mescidin fazileti, toprağından, taşından değildi… yapıcısında hırs ve savaş yoktu da ondan! Ne onların kitapları, başkalarının kitaplarına benzer… ne mescidleri, başkalarının mescidlerine, ne alışverişleri, malları mülkleri, başkalarının alışverişine, malına mülküne! Ne edebleri başkalarının edebleri gibidir. Ne hiddetleri, azapları başkalarının hiddeti, azabı gibidir. Uykuları da başkadır, kıyasları da, sözleri de! Her birinin başka bir nuru, feri var… can kuşları uçar ama, başka bir kanatla uçar! Gönül, onların halini andıkça titrer durur… onların işleri, bizim işlerimize kıbledir! Onların kuşlarının yumurtası altındandır… camları, gece yarısı, seher çağını görür! O kavmin iyiliğini canla başla ne kadar söylersen söyleyeyim, noksan söylemiş olur; onları noksan övmüş olurum! Ey ulular, Mescid-i Aksa yapın; çünkü Süleyman yine geldi vesselam!”

Ne güzel buyurmuş Koca Mevlana… O, ilim irfan konularındaki üstün mizacını daima tevazu ile süslemiştir. Bütün halka aynı dille hitap etmiş, hareketlerinde zerre kadar kibir, kendini beğenmişlik barındırmamıştır. Çünkü tevazu ve alçak gönüllülük müminlere, Hazreti Muhammed Efednimizden miras kalmıştır. Onun izinden gelen Veliler de, sundukları bütün bilgilerin gerisinde durur; fikrini dile getiren kimseyi susturmaz; sorulanlara iyi-kötü demeden sabırla cevap verirler.

Bizim Peygamberimiz “El fakru fahri – Fakirlik benim iftiharımdır” demiştir ve yüceliğini böylece ortaya koymuştur.

Hayatın gayesi Hakk’ın muhabbetidir. Buna da tevazu ve yoklukta kalmakla erişilebilir. Kibirden, gurur ve kendini beğenmişlikten arınmış, kalbinde Allah aşkıyla yaşamaya koyulmuş kişi; yaptığı iyiliklere de, gördüğü kötülüklere de kalbinde yer vermez. Kendini methetmez. Ondan meydana çıkan güzelliklerin Allah’tan kaynaklandığını hatırında tutar, kendisine mal etmez ve böylece yoklukta durduğu müddetçe Hakk’ın güzellikleriyle şereflenir, Hakk’ın nuru o kişiden yansımaya başlar.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 61

“Haddini bilen helak olmaz.”

Hüdavendigar Mevlana, bizleri bize en güzel şekilde bildirdi. Bizler derinliklere inip, kişiliğimizi arayacağımıza nefsi arzularımızın peşinde koştuğumuz için sıkıntılardan, hüzünlerden kolay kolay kurtulamıyoruz.

Yunus Emre’nin buyurduğu gibi: “İlim, ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilemezsen, bu nice okumaktır?”

İnsan yeryüzünde en mukaddes varlıktır. Bütün varlıklar insanla dile gelmiştir, Allah’ın bütün güzellikleri insanla bildirilmiştir. Öyleyse aynaya bakıyoruz ve kendimizi insan görüyoruz da neden insanlığı öğrenmeye çalışmıyoruz?..

Akıl, güzel bir yerden aşı almışsa, insanı çok güzel yerlere götürür, almamışsa neuzübillah isyanlara düşürür.

Allah, insanı bu kadar mukaddes kılmış, cihana hakim kılmış, kendisine temsilci seçmiş. İnsan kişiliğini bulursa hatalara düşmez.

Ne güzel buyuruyor Yüce Mevlana ve diyor ki: “Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma! Kendini yaratandan uzak düşen kişinin işi yolunda, uygun olur mu? Benim gözümle neşelenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevi zevkden ötürü mahmurlaşır. İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevi güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur…”

İnsan, kimliğini bilmediği için küfürdedir, hatadadır, isyandadır, benliktedir. Bu nedenle hüzünlerden de kolay kolay kurtulamaz. Bir kere kendine sorsa; ben kimim, ne yapıyorum, neden bu hallere düşüyorum, bu yaptığım işlerden ne bekliyorum? Biraz düşünse, elini ayağını çeker. Düşüncesizce hareket ediyor, sonra başına bir sürü iş geliyor. İnsan bir düşünürdür, insandan düşünce alındı mı deriyle kemik kalır.

Madem ki biz Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönül verdik, daima onların büyüklüğünü düşünmemiz, onların güzelliklerini kendimizde çoğaltmamız, onlarla yola çıkmamız, onların diliyle topluma konuşmamız, onları gönlümüzde taşımamız lazım. O zaman onların ruhları bizimle şad olur, biz de onlarla şad oluruz.