DEM-İ HAZRETİ MEVLÂNA – 2

Mevlâna, Allah’ın güzellik âleminden, güzellik sırrından, ezelî sonsuzluk cihanından; Hazreti Muhammed’den yükselip gelen ve pek az görülebilen ve belki de Mevlâna’ya has bir aşk dalgası, bir aşk denizidir.

Öyle bir deniz ki, nehirler gibi şelâleleriyle, köpükleriyle coşkun coşkun akan ve geçtiği yerleri kana kana sulayan, feyizler veren suyu tatlı, berrak, engin bir denizdir.

O, çağların, devirlerin önemli bir dönüm noktasıdır. Kur’ân edebiyatı, hiç solmayan Hazreti Muhammed’in edebî ve lâhutî edebiyatıdır.

Mevlâna, kişilerin hür iradelerine verdiği olağanüstü değer insan oğlunu âdeta kutsal bir varlık derecesine yükseltir. Bunun için kendisini tanımasına ayrıca önem verir. O, hiçbir doğuş farkı, sonradan edinilmiş hiçbir fark tanımadan bütün insanlığa değer verir. En kötü insanı dahî bağışlanmaya ve sevgiye lâyık görür. Tanrı aşkının insanı ne derecelere yüceltebileceğini bildirir. Daima yumuşak huylu olmayı ve böylelikle gönüllerin fethedilebileceğini belirterek şöyle der:

“Kim olursan ol çevrendeki insanlardan ayrım yapmadan onların hatırını sormayı, hatırlarını ele almayı gerekli bil. O kişi düşman bile olsa ihsânda bulunmak iyidir. Çünkü ihsân yüzünden düşman dost olur. Dost olmasa bile kini azalır. Çünkü ihsânda bulunmak kine âdeta merhemdir.”

Kasîde:

“Aşk yolunda gözü kapalı olmayan uyanık olanlara müjdeler olsun! Ben dün gece bambaşka bir rüya gördüm.

Hakk yolunda yürüyenlere, şu sebeplerden başka sebepler hazırlandı. 

Bulutlardan şarap yağmasa bile, yaşayış başka bir âb-ı hayat elde etti. 

Dostlar huylarını değiştirdiler, asabî, serkeş oldular da, Allah bize uysal başka dostlar ihsan etti. 

Aşıklara başka münbit bir ova, bir başka su dolabı verildi de, onlar aşk yeşilliklerini yeniden yeşerttiler. 

Eğer aşk senin adını kötüye çıkarırsa gam yeme, aşkın başka adları, başka sanları da var! 

Sufî; söz, harf bilmezse bilmesin! Aşk derdini anlatan başka bir bâb, başka bir bölüm var!”

DEM-İ HAZRETİ MEVLÂNA – 1

Bir ilhâm kaynağı olan Mevlâna’nın nefesinden, Allah’ın Rabbânî nefesinin feyz şelâlesi akar. Onun sözleri, onun demleri hep seçkin bir hikmet, hep güzel bir şiirdir. Hepsi içlere sinen, gönüllere neşe veren ilâhî, kudsî birer nefestir. Temiz gönülleri, yüksek ruhları zevk ile oynatan, sarhoş eden Rabbânî bir huzur, Rabbâni bir sestir. Onun sesleri, onun sözleri, yalnız sevenlerine değil, âriflere, aşıklara, velîlere de irşâd kaynağı, Hakk müjdesidir.

O güzelilkleriyle, o incelikleriyle, o eşi benzeri olmayan duygu ve ifâdeleriyle Mevlâna’nın aşk terennümlerine ve hakîkatleri tahlil ve tasvîr eden yüksek şiirlerine kim hayran olmaz?..

O, aşkı yine aşkla söyletirdi. O, musikîdeki zevk ve neşeyi yine musikîye söyletirdi. Zaten kendi ilâhî bir aşktır, zaten kendi Rabbânî bir zevk ve neşedir.

Sözleri mükemmel ve ahenkli bir musikîdir. Beyânı, zarif ve nükteli bir şiirdir. Kendi saf ve lâtif bir ruh, eşsiz bir Hakk nurudur.

Mevlâna, aşkta, irfânda bir dehâdır. Mevlâna, aşkta, olgunlukta varılacak sonsuz, ezelî ve ebedî bir son makamdır. Kâinatta bütün eşsiz güzellik, bütün ruhânî zevk, bütün aşk olan bir insan hayal etmek lâzım gelse idi, o ancak ve ancak Mevlâna olurdu.

Mevlâna’nın hayatı, mânevî varlığı en güzel, en câzibeli bir aşk edâsıdır; düşünüşü bir aşk hamlesi, yürüyüşü bir aşk salınışıdır. Onun sesi gönülleri çeken bir aşk sesi; onun sözü ruhlara ebedî hayat veren bir aşk sözüdür. O, kendi âleminin Zühre ve Süreyya yıldızlarıyla, ay ve güneşiyle, bir aşk evrenidir. Güzellik güneşinin aydınlattığı bir aşk kâinatıdır. Onun nurunda başka bir aşk, onun aşkında başka bir ışık, onun zevkinde bambaşka ilâhî bir can neşesi vardır.

Kasîde:

“Bana iki cihanda da onun aşkının kemeri ve külâhı yeter! Benim kendi külâhım başımdan düşse, belimde de kemerim olmasa, benim için tasa değil, hiç üzülmem 

Seher vakti onun aşkı, benim hasta gönlümü öyle bir yere götürdü ki, ben orada nice geceler, gündüzler geçirdim de seherlerden haberim bile olmadı. 

Canım ise mânâlar diyârına öyle bir sefer etti ki, gökler ve ay; ‘Biz ömrürnüzde böyle bir sefer yapmadık’ dediler. 

Ayrılıktan ötürü canım, iki gözünden kanlı yaşlar saçıyorsa da, sen, bunu gördüğün hâlde, incilerle dolu bir gönlüm yok sanma! 

O eşsiz varlığın cemâlinden, güzelliğinden bir nişâne, bir iz gösterirdim ama, iki cihan birbirine girerdi. Ben kavga ve gürültü çıkarmak niyetinde değilim.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN YÜCELİĞİ – 3

Yaşadığı sürece insanı olgunlaştırıp kâmil yapan sevgiyi, insanlık sevgisini esas tutan Mevlâna, hudutsuz tolerans ile iyiliği, hayrı, sabrı, sakinliği, hazımlı olmayı, şiddet ve öfkeye esir olmamayı, merhameti ve affetmeyi öğreten Mesnevî’sinde şöyle seslenir: “Sevgiden acılar tatlılaşır, sevgiden bulanık sular arı duru hâle gelir, sevgiden dertler şifâ bulur. Padişahlar kul olur.”

Dünya tarihinde hiç kimse onun kadar aşkla gıdalanmamış, hiç kimse onun kadar aşkı dile getirmemiştir. Aşıkların Mevlâna’sı büyük bir Hakk aşığıdır. O, aşkta kemâle ve ölümsüzlüğe ermiştir. Dîvan-ı Kebîr ve Rubâiyatı sonsuz aşkının, Fîhi Mâ-Fîh ve Mecâlis-i Sebâ’sı sohbetlerinin ve yirmialtıbin beyitlik Mesnevî’si kemâlâtının bir eseri olarak insanlığa hakîkatleri armağan etmiştir.

Şöyle der aşk için… “Aşk geldi, damarlarımda derimde kan kesildi, beni benden aldı, sevgiyle doldurdu. Benden kalan yalnızca bir ad, ötesi hep O…”

Mevlâna, hayat sevgisini ve o muhteşem aşkı ölümsüzlük mânâsıyla yoğurup, kendinden sonraki nesillere bir iksir hassâsiyetiyle sunan bir gönül eridir. İnsanlar üzüntülerine dermânı onda bulmuş, fazîlet ve hakîkati onun sözlerinde aramıştır. O, inanç ve sevgi olmuştur; onun aşkında ölmek dirilmektir, zamanda zamansızlığa uçmaktır.

Mevlâna’nın sevgisi sabah rüzgârı kadar serin, dosttan ayrı kalmış gönüllere arkadaş olacak kadar yücedir. Mevlâna’nın görüşünde aşk duyulan ve insanı var eden sevgili, Hakk’ın kendisidir.

Mevlâna’ya göre insanın en önemli görevi, kimliğini bulması ve Tanrı’nın hakîkatine vâkıf olmasıdır. İnsanın ancak bu şekilde insanlık sıfatına lâyık olabileceğini söylerken şöyle der: “Eğer sevgilini görmediysen, bulmadıysan neden aramıyorsun? Yok eğer bulduysan neden coşmuyorsun?”

Rubâi:

“Saçlarına el uzattıysam vallâhi gerçek bir aşkla uzattım, geçici aşkla değil.

Saçlarının arasında gönlümü gördüm de, kendi gönlümle aşk oyununa giriştim ben.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN YÜCELİĞİ – 2

Mevlâna, bütün suçların yıkanıp arındığı, bütün günâhların tertemiz olduğu af ve anlayış kapısıdır. 

Bir gün, Mevlâna’ya, “Filân kişi hiç günâh işlememiş” dediklerinde, dudağını bükerek, “Keşke işlemiş olsaydı da, sonra pişman olsaydı” demiştir.

Her ân taze bir umut saçan Hüdâvendigâr Mevlâna’nın mizâcı da hoş ve tatlıydı. Her şeyi şakaya almasını bilirdi. Birinin bir başkasına kızarak, “Senin postunu yüzerim” demesi üzerine, Mevlâna, “Ne iyi adammış. Biz dostun rahmetine kavuşmak için gece gündüz postu çıkarmak ve onun zahmetinden kurtulmak arzusundayız. Keşke gelse de bizi de postun derdinden kurtarsa” diyerek hem güldüren hem de düşündüren bir insanlık ustasıydı.

Mevlâna’ya göre mala ve mülke tapanların dostluğu dünyevîdir. Ona göre dostluğun şartı kendini dostuna fedâ etmek, dost için icâbında kendini kavgalara atmaktır. Mevlâna, sevdiklerini her şeyi ile severdi. Onun sevgi anlayışı basit, maddî çıkarlarla kuşatılmış menfî aldatmacalar değil, mert gönüllerin coşkusu ve karşılıksız sevgiydi.

Her şeyin ilacının sevgi olduğunu söylerken şöyle der Mevlâna, “Sevgiden bakırlar altın kesilir, dertler sevgiye dermân olur ve ölüler sevgiden dirilir.”

Mevlâna, en güzel sevginin Tanrı’ya duyulan aşk olduğunu söylerken Allah sevgisinde yok olarak sonsuz hayatın müjdesini vermiştir. Bir mısrâsında şöyle der, “Sevgide derlenip toplananlar, şu insan kalabalığı gibi ölmezler.”

Ve bir başka yerde de şöyle seslenir, “Aşksız olma ki ölü olmayasın. Aşkta öl ki diri kalasın.”

Beyit:

“Mezarıma gelirsen, bir bak da gör; benim gözlerime toprak dolmamıştır; mezarımda bile gözlerim aşkla doludur!”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN YÜCELİĞİ – 1

Gelmiş geçmiş onca düşünür, sayısız velî ve Hakk aşığı içinde Mevlâna kadar insanı yücelten ve insanın Tanrı katında ne kadar yüce bir varlık olduğundan bu kadar açık bahseden bir üstâd daha olmamıştır.

Sevgiyi ve aşkı onun kadar derin anlatan ve tüm insanlığa armağan eden başka birine daha rastlamak mümkün değildir. Mevlâna, baştan aşağı bir tevâzu abîdesi ve sadece yaşadığı devrin değil tüm devirlerin aydınlık ışığıdır. Tüm insanlığın düşünen başı, duyan gönlü olan Mevlâna’nın yolu sevgi ve barıştır.

Mevlâna’ya göre sevgi; insanı hayata bağlayan zincirin en güçlü halkası ve insanı yaratanına ulaştıracak bir merdivendir. Tanrı ve insan sevgisi ile yanıp kavrulan Mevlâna, son nefesine kadar insanın etrafına faydalı olmasını ve hizmet etmesini ister.

Bu konuda şöyle seslenir: “Bir mum dahî eriyip gideceğini bildiği hâlde etrafına ışık saçmaktan geri durmaz. Ey insan, sen ki yaratanın kudretiyle dopdolu iken neden geri durasın?”

Mevlâna’nın ağzından çıkan her sözü ve davranışı, birlik ve kardeşlik ile doludur. Seslenişi bütün insanlara ve insanlığadır.

Mevlâna insanların arasındaki dayanışmaya çok büyük önem verirken bu yardımlaşmanın, ancak olgun insanlarda görülen güzel bir davranış olduğunu açıklar ve şöyle der: “Eğer insan birbirine yardım etmiyor, birbirinin mutluluğunu istemiyorsa ve olgun değilse o, insan değildir.”

Mevlâna, en büyük işlerden, en küçük ayrıntıya kadar her hususta başkalarını düşünen, kayıran, severken aynı zamanda insanların gönüllerini tamir eden ve insanlardaki ıstırapları yumuşatan, fenâlıkları eriten, ihtirasları yok eden, kirleri temizleyen bir gönül sultanıdır.

Beyit:

“O bir çimendir. Kıyâmete kadar onun gülleri açılsın, solmasın. O bir eşsiz güzeldir. İki dünya da onun yüzüne fedâ olsun.”

MANEVİ MENKIBELER – 15

18 beyit oldu 48.000 beyit…

Hüsameddin Çelebi, Mevlana’ya çok aşık. Mevlana da Hüsameddin’e hep, “Ruhumun mertebesi, gözümün nuru” diye hitab ediyor. 

Bir gün Hüsameddin Çelebi’yle Mevlana muhabbet ederlerken, Hüsameddin Çelebi bakmış, Mevlana’nın destarında bir muska görünüyor. Hüsameddin’i merak sarıyor, nedir o acaba? Tam Mevlana eğilmiş konuşurken, samimiyet tabi artmış aralarında, tak atlıyor, o muskayı alıyor destarından. “Efendi Hazretleri” diyor, “açabilir miyim?”

“Aç” diyor, “ruhumun mertebesi.”

18 beyit yazmış Mevlana… “Eh şimdi” diyor, “Hüsameddin, iş aldın başına. Bu 18 beyiti şimdi genişleteceğiz.”

Kalktılar yazmaya başladılar, Mesnevi’yi, Divan-ı Kebir’i… Mevlana söyledi, Hüsameddin yazdı. Mevlana banyoda olsa, o oturuyor banyo kapısında, belki Mevlana’ya ilham gelecek… Geliyor ilham, Mevlana cezbeye tutuluyor, hemen sesleniyor içerden, Hüsameddin dışarda yazıyor.

İşte o 18 beyit, oldu 48.000 beyit…

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 49

“Birisi hakkında söylenen sözleri muhakeme ediniz. İşittikleriniz o kişiye yakışmıyorsa, o sözün doğruluğuna inanmayınız.”

Hazreti Ali Efendimizin bu sözü çok yerindedir. Şimdi kalkarsın herkese yardım edersin, sonra biri kalkar der, benim tarafımı tut, öbürü der bana yardım et. Ama sen doğru bildiğini yaparsın. Ama karşı tarafın istedikleri olmadı mı onun ağzından beklemediğim kötü sözler duyarsın, hatta iftiralara da maruz kalırsın.

Şimdi, Hazreti Ali Efendimiz, bu iftiraları duyan, işiten kişilere sesleniyor: Böyle sözleri duyduğunuz zaman, bu sözleri muhakeme ediniz. Bu sözlerin aslı var mıdır, yok mudur?.. Birdenbire tek tarafı dinlemeyin. Eğer tek tarafı dinlerseniz siz de onlardan aşağı değilsiniz demektir, demek istiyor.

Aklı selim bir kişi bu gibi konuşmaları, iftiraları dinlemez, bu iftiralı konuşmaları ancak aynı cinsten olanlar dinler, hiç düşünmeden taşınmadan onlar da katılır iftira atanlara.

Sonra muhakeme karşılıklı olur. İftira atanla, iftira atılan kişiyi alırsın karşına ikisini de dinlersin, bu böyle diyor bunun aslı var mıdır, diye sorarsın. O zaman kimin doğru kimin yanlış olduğunu anlarsın. Muhakeme böyle yapılır, peşin hüküm vermek doğru değildir.

Hazreti Süleyman’a bir sivrisinek rüzgarı şikayet ediyor. Süleyman ona, “Rüzgar gelmeden ben seni dinlemem” diyor, “Bu akşam parmağımda misafir kal, yarın olunca rüzgara söyleriz o da gelir mahkemenizi yaparız” diyor. Sivrisinek o gece Süleyman’ın parmağında konaklıyor. Şafak doğunca Hazreti Süleyman uyanıyor, rüzgara sesleniyor,” Ey İsrafil yetiş, senin hakkında şikayet var.” Rüzgar başlıyor esmeye fakat eserken sivrisineği de Süleyman’ın parmağından uçurup düşürüyor. Süleyman sivrisineğe dönüp, “Dur” diyor, “Nereye kaçıyorsun? Bak hasmın geldi.” Sivrisinek, “Onun bulunduğu yerde ben duramam” diye cevap veriyor. Süleyman, “Hee” diyor, “Demek ki sen durduğun yerde etrafına zarar veriyorsun, iğneni sokuyorsun, rüzgar da seni olduğun yerden uçuruyor, izin vermiyor iğneni batırasın.” Yani sivrisineği tek başına dinlemiyor, bekliyor ki hasmı gelsin. Meğerse sivrisineğin şikayeti, o nereye konarsa, rüzgar onu oradan uçurup kaçırıyormuş, bundan şikayet ediyormuş. Süleyman’a gelmiş ki, rüzgara desin onu uçurmasın, o da rahatça istediğini yapsın.

Yani Hazreti Ali Efendimizin söylediği sözler çok yerindedir. Biri bir şey söyler ama, körü körüne dinlemezsin, muhakeme edersin. Ben bu kişiden bugüne kadar böyle bir şey duymadım, bir şey de görmedim, senin bu sözlerine nasıl güveneyim de kabul edeyim dersin ve doğru olan neyse onu yaparsın. Aklı selim bir insana yakışan da budur.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 41

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

“Nice kimselere vefa gösterdin, lakin onlardan vefa görmedin. Bununla beraber hiçbir vefakarlıktan vazgeçmedin.”

Hazreti Ali Efendimize kim uyarsa vefayı elden bırakmaz. Çünkü Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, bütün kötülüklere rağmen daima iyilikle muamele etmiştir, katiyyen ters bir muamelesi yoktur.

Peygamber Efendimiz bir gün sahabesini karşısına almış, onlara sormuş: “Biri size bir kötülük yaparsa, siz onlara nasıl davranırsınız?” “İyilikle muamele ederiz” demişler. “Bir daha yaparsa” demiş Hazreti Peygamber, yine “İyilikle muamele ederiz ya Resulallah” demişler. “Peki bir daha size kötülük yaparsa o zaman ne yaparsınız?” Bu defa susmuşlar cevap verememişler. O sırada, Hazreti Ali Efendimiz dışarıdan gelmiş, selam vermiş ve yerine oturmuş. Sonra dönüp Hazreti Resulallah’a sormuş, “Ya Resulallah sohbetiniz neredendi?” Hazreti Peygamber, “Ya Ali tam zamanında geldin. Şimdi aynı soruyu sana da soracağım. Ya Ali, sana biri kötülük yaparsa sen ne yaparsın?” “İyilikle muamele ederim” demiş. “Yine kötülük yaparsa?” “Yine iyilikle muamele ederim.” “Peki bir daha kötülük yaparsa sana, o zaman ne yaparsın?” “Ne kadar kötülük yaparsa yapsın hep iyilikle muamele ederim.” “Peki neden bu kadar kötülüğe rağmen daima iyilikle davranıyorsun ya Ali?” Hazreti Ali Efendimiz, “Ya Resulallah” demiş, “ben onları tanıyorum, kim olduklarını da biliyorum. Onlar beni bilmedikleri için bu kötülükleri yapıyorlar, bilseler hiç biri yapmaz. Onlar büyük bir cehalette, hakikati gözleri görmüyor. Görmedikleri için de içlerinde hep çirkinlik bulunuyor. Bu yüzden de etraflarına kötü duygular besliyorlar, kötü davranıyorlar.”

Şimdi dikkat edelim, bakın Hazreti Ali Efendimiz hiç kötü muamelelere girmemiştir. Hazreti Resulullah Efendimiz de onun bu sözlerine hoş bakıp kabul etmiştir. Neden? Çünkü en büyük kötülükler Hazreti Muhammed’e yapıldı. Bütün Peygamberler arasında en büyük çileleri çeken ve kendisine yapılan onca kötülüğe rağmen hep iyilikle muamele eden O’dur. İşte Hazreti Ali Efendimiz de Hazreti Muhammed’in yanında, O’nun eğitiminde yetiştiği için, O’ndan gördüğü bütün bu güzellikleri kendisinde bende etti ve O’nun gibi çıktı. O’nun gibi, “Bana da ne kadar kötülükler yapılırsa, ben de Resulallah gibi hep iyilikle muamele ederim” diye cevap verdi.

Fakat bunu yapmak herkesin harcı değildir, üzerinde çok düşünmemiz lazım. Hazreti Ali’yi sevmek Hazreti Muhammed’i sevmektir; Hazreti Muhammed’i sevmek Hazreti Ali’yi sevmektir. Madem ki biz onlara büyük bir muhabbet verdik, onları kendimizde ruh edindik; isterse kaya parçaları atsınlar başımıza, biz yine başımıza eğeriz, cevap vermeyiz gideriz Eğer cevap verirsek onun haline bürünmüş oluruz. İnsan olmak çok ağırdır, fakat sonunda büyük bir kurtuluş vardır. Çünkü Hazreti Muhammed Efendimizin, selam olsun üzerine, güzelliklerine eren bütün Veliler, en başta Şahımız Ali, o güzellikler karşısında mest bir halde kalmışlardır.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 40

“İyi işler görmek ömrü bereketlendirir.”

İnsanın ameli, yeryüzünde yaptığı işlerdir. İnsanlara sevgiyle, saygıyla davranan, Allah’ın vermiş olduğu rızıktan zor durumda olanlara yardımda bulunan, dilini tatlı tutan ve ömrünü güzel işler yaparak geçiren kişinin ameli salihtir.

Sevgi hayattır, yaşamın kaynağıdır. Sevgi düşünceyle başlar, sözlerle suret bulur, davranışlarla yol alır. Onun için koşulsuz ve sınırsız sevmekle başlar her şey…

Ne güzel buyuruyor Pirimiz Hüdavendigar Mevlana, diyor ki: “Sevgiden acılar tatlılaşır, sevgiden bakırlar altın kesilir. Sevgi yüzünden tortular durulur, arınır. Sevgiden dertler şifa bulur, sevgi yüzünden padişah kul kesilir.”

Ağacın yaprakları, çiçekleri kökten haber verir. İnsanın sözleri, davranışları, yaşayışı da onun özünün delilleridir. Sevgi tomurcukları sevgi ağacından yeşerir, o halde kalbinize kulak verin; o size doğruları söyler.

Bir annenin çocuğuna olan davranışlarına bakın. Onu güler yüzle tatlı dille sever, besler, avutur. Hastalığında yanındadır. Bir annenin şefkati böyle iken Yaratıcı baştan aşağı şefkat ve merhamet doludur.

Bir gün biri Hazreti Peygamber Efendimizin huzuruna gelir ve, “Ya Resulullah, sana bir sorum olacak” der. Peygamber Efendimiz bakar ve hemen adamın bir sıkıntısı olduğunu anlar. “Buyur, sor.” der. Adam devam eder, “Bilerek bilmeyerek hatalara düştüm, suç işledim. Yarın bir gün Hakk’a yürüyünce, korkuyorum, cehennemde yanacak mıyım?” Tam o sırada da, karşıdan bir anneyle çocuğu geçer. Hazreti Peygamber’imiz cevap verir, “Şu anneyle çocuğunu görüyor musun?” “Evet” der adam “Görüyorum.” Hazreti Resulullah devam eder, “O anne ister mi çocuğu ateşte yansın?” “İstemez” der adam. “Peki”, der “çocuk ateşe düşse annesi ne yapar?” Adam yine cevap verir, “Anne hemen atar kendini ateşe.” “Neden?” diye sorar Hazreti Peygamber. “Çünkü” der adam, “Anne şefkat doludur.” Peygamber Efendimiz gülümseyerek devam eder, “İlahi Hakk! Annede bu kadar şefkat varsa, Allah baştan aşağı şefkattir.”

Hazreti Muhammed ve bütün Veliler hep sevgiden söz ettiler. Sevgi ile kendilerini kazandırdılar, ölüm onlardan uzaklaştı. Onlar sevenleri ile dünya durdukça yaşayacaklar. Onun için bizler de sevgi sözlerini çoğaltalım, birbirimizi kırmayalım. Sevgide saygıda kusur etmeyelim. Çünkü bizim yolumuz gönül tamircisi olmak, sevgiden söz etmek ve sevgide yaşatmaktır.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 39

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

“İnsana kıymet ve şeref veren yalnız ilimdir.”

Hüdavendigar Mevlana bir toplantıda otururken alimin biri der ki: “Biz bu kadar ilim tahsil ettik, Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah buyuruyor ki, ‘Beni bu alemde göremezsen, öbür alemde hiç göremezsin.’ Biz Allah’ı nasıl göreceğiz?” Mevlana, “Efendi” der, “bu soruyu kimin kudretiyle sordun?”

“Allah’ın kudretiyle.”

“Gözlerin kimin kudretiyle görüyor?”

“Allah’ın…”

“Bütün bu bilgiler kimin kudretiyle sende?”

“Allah’ın…”

“Desene her zerreni O sarmış, ama sen O’nu kendi dışında arıyorsun.”

Hüdavendigar Mevlana, bizleri bize en güzel şekilde bildirdi. Bizler derinliklere inip, kişiliğimizi arayacağımıza nefsi arzularımızın peşinde koştuğumuz için sıkıntılardan, hüzünlerden kolay kolay kurtulamıyoruz.

Yunus Emre’nin buyurduğu gibi: “İlim, ilim bilmektir, ilim kendini bilmektir. Sen kendini bilemezsen, bu nice okumaktır?”

İnsan yeryüzünde en mukaddes varlıktır. Bütün varlıklar insanla dile gelmiştir, Allah’ın bütün güzellikleri insanla bildirilmiştir. Öyleyse aynaya bakıyoruz da, kendimizi insan görüyoruz da, neden insanlığı öğrenmeye çalışmıyoruz?..

İlim tahsil edip çok bilgiye sahip olursun ama o okuduğun güzel ilimlerin sahibinin hallerine sahip değilsen, onun ahlakına uygun yol almazsan, kuru bilgide kalırsın.

Bu aleme gelen bütün Peygamberlerdeki ilim, bilim, o güzel kerem, o ışık, hepsi Hazreti Allah’ın tecellisi idi. Allah’ın elçilerine imanla bakmak, Hakk’ı orada görmek, oraya ayak uydurmak, Hakk’a yol almaktır. Aslolan ilim, her şeyden arınmak, iman ettiğin yere kendini perçinlemek, kendini orayla büyütmek ve O olmaktır.

İman dediğimiz zaman, bizlere en büyük örnek Hazreti Ali Efendimizdir. O, “Ben görmediğim Allah’a ne inanırım ne de iman ederim” diye buyurmuştur. Peki Allah’ı kimde gördü de iman etti?.. Hazreti Ali, Allah’ın bütün güzelliklerini, O’nun nurlarını Hazreti Muhammed’de gördü ve O’na iman etti.

Hüdavendigar Mevlana, “Ali’nin Zülfikarı ne kadar keskin ise, O’nun ilmi Zülfikarından da keskindir” der.

Hazreti Ali, Peygamber Efendimizin iç aleminin bütün sırlarına sahipti. Çocukluğundan itibaren O’nun eğitiminde yetişti, bir an dahi yanından ayrılmadı ve sonunda Hazreti Muhammed Efendimiz Hakk’a yürümeden önce binbir sırrın anahtarını Hazreti Ali’ye verdi ve O’nu bütün Velilerin başı kıldı. Evliyaullah’ın Şah’ı Hazreti Ali Efendimizdir. Bütün tasavvuf ehlinin Piri Hazreti Ali’dir.

Onun için, bizler de gönlümüzü büyütmeye çalışalım, imanımızı güçlendirelim. Ne olursa olsun ben yokum, benden işleyen, hizmet eden bütün o güzellikleri sunan bir kudret sahibi, iman ettiğim yer var, diye düşünelim ki, O da bizlerde varlığını göstersin.