HAZRETİ ALİ’DEN ÖĞÜTLERLE HASAN DEDE SOHBETLERİ – 6

🌹“İnsan çoktur, fakat insanlığını tanıyan pek azdır.”

Hazreti Ali 

Hazreti Ali Efendimiz çok doğru bir söz söylüyor. Bu dünya üzerinde yedi buçuk milyar insan var, fakat bunların arasında, insanın kimliğini bilen, kimliğine ermiş olan pek azdır.

İnsanlığa eren kişi Allah’a ermiştir, Hakk’ın kendisidir. İnsanlığa ermeyen kişi de ya yoldadır ya da Hakk’a tamamen arka çevirmiştir, dünya nimetlerine dalmıştır. Bu insanlar gece gündüz daha fazla mal mülk elde etmek için çalışır didinirler, düşünceleri hep dünyaya yöneliktir. Ama o gün geldiğinde onun nefesi toprağa gider, ayak altı olur, çiğnenir.

Yeryüzünde en mukaddes varlık insandır. Bütün varlıklar insanla dile geliyor, Yaratıcı insanla dile geliyor. İnsandan daha büyük âlim daha büyük bir varlık yok yeryüzünde. Düşünecek olsanız o Yaratıcı insandan işliyor; füzeler yapıyor, uçaklar yapıyor, bir bakıyorsun Ay’a gidiyor. Bugün Mars’a da gidiyorlar, ışık hızını da buldular. Çok yakında bütün gezegenleri de gezecekler. Ama görecekler ki her yer boş, bulamayacaklar Allah’ı. Çünkü Allah’ın merkezi dünyadır, buradadır O. Ama gezdiriyor seni, git ara bul bakalım, neredeyim Ben, diyor…

Hüdâvendigâr Mevlâna buyurur: “Kur’ân, ölülere değil dirilere gelmiştir.” Ve yine Hüdâvendigâr Mevlâna, Yâsin sûresinde çok derin bir keşifte bulunmuştur, şöyle der: “Bir gün gelecek Âdemoğlu Ay’a çıkacak Ay’dan dünyaya menzil kuracak.” Ve çıktılar da… ama maalesef Kur’ân’ı hâlâ ölüye okuyoruz. Kur’ân’ın derin mânâlarına inenler ondan çok güzel faydalandılar, çok güzel keşifler yaptılar, fakat Kur’ân’ın dış yüzüne bakanlar gerilerde kaldılar.

Bizler burada sizlerin hep gözlerinizi açmaya daha da uyanık olmanıza çalışıyoruz. Gözlerinizi açın ki daha iyi görün, kulaklarınızı açın ki daha güzel işitin. Çünkü biz Güneş’in evlâtlarıyız ve hepinizin birer Güneş olmanızı isteriz.

Bakın bir damla nûr var göz bebeğimizde, o siyah göz bebeği, ne kadar uzaklara ışık veriyor. Düşünmemiz lâzım Yaratıcının her zerresi ışık, Ondan bir şey gizlenemiyor. 

İşte Hüdâvendigâr Mevlâna bir evlâdına buyuruyor:

“Evlâdım, benim sözlerime kulak ver ve beni iyi dinle.” 

“Buyrun Efendi Hazretleri…” 

“Çalış her zerren göz olsun.” 

“Neden?” 

“O zaman senden hiçbir  şey gizlenemez, her şeyi görürsün… Çalış her zerren kulak olsun.” 

“Neden?” 

“Çünkü herkesi duyarsın, kimse senden sırrını saklayamaz.”

Bakın Hüdâvendigâr Mevlâna, evlâtlarını ne kadar yüce görmek istiyor.

Allah insan dışında değildir, her zerremiz Allah’la diridir. En büyük örneğimiz Hazreti Muhammed’dir, Hazreti Ali’dir. Onlardan sonra Hüdâvendigâr Mevlâna ve Pîrân Efendilerimiz gelir. Onları örnek alalım ki, bizler de güzel birer insan olalım, kimliğimize erelim, huzur içinde yaşayalım.

(Hazreti Ali’nin 100 Öğüdü)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

HAZRETİ ALİ’DEN ÖĞÜTLERLE HASAN DEDE SOHBETLERİ – 4

🌹“Allah’a dayanan hiçbir zaman yıkılmaz.”

Hazreti Ali

Şöyle bir deyiş vardır: Duvara güvenirsin, gün gelir duvar yıkılır. Birisine güvenirsin, gün gelir ölür. Ama Allah’a güvenirsen, O’ne yıkılır, ne de ölür… O, her dâim diridir, hem dâim ‘Hay’dır.

Bir dost da dedi ki: “Ali’den başka genç yoktur. Çünkü vasî ve velî olan O’dur. Genç, ilm-i sırra sahiptir. Kendini genç gören ve iddia eden genç değildir. Genç dediğin, Hakk’la konuşan olandır.” Bu, çok yerinde söylenmiş bir sözdür. Allah’tan daha genç yoktur ve hiçbir zaman da yaşlılık sıfatına girmez, ama yaşlıdan da daha yüce bir akıla sahiptir.

Bozulmayan, çürümeyen ve rengi değişmeyen bir şey varsa, o da Allah’tır. Oysa dünyevî nimetler hem çürür, hem çürütür. Allah’ın bizlere sunduğu en güzel nimet akıldır ve onu da insanın başına koymuştur. Eğer insan aklını ve sevgisini dâima Allah’ın güzelliklerine yönlendirirse, o zaman o kişi dâima güzelliklerde yaşamını sürdürür.

Bakın ne güzel söylüyor Hüdâvendigâr Mevlâna: “Sen aklını tutarsan her an bende, dâim beni görürsün sende…” Akıl başa, sevgili kalbe konuldu. Eğer sevgili başa konulsaydı, rüzgâr onu uçururdu… Ama o kalpte duruyor. Eğer ki sevgili Allah olursa, muhakkak sevenin aklını da en güzel şekilde işletir.

Biz her zaman ne diyoruz? İnsan düşünceden ibarettir… Neyi düşünürsen onu çekersin kendine. Bu tarafı, bu güzellikleri sık sık düşünürsen bir gün gelir, artık düşünmene de gerek kalmaz; baştan aşağı güzellik olursun.

Bizler, Hakk yolunun yolcularıyız. Bizler, yüce Allah’ın sunduğu nimetlerden yiyenleriz; dünyaya düşkün değiliz. 

Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın buyurduğu gibi: “Yâ Rabbi! Bu kâseyi, bu sofrayı ebedi kıl, kıyâmete kadar yaşat! Allah’ım bu bahçeyi sonsuz baharının lütfu ile dâima yeşert, yemyeşil, ter-ü taze sakla! Allah’ım, bu duaya, sen de amin de! Zaten dua da senin duan, amin de senin aminin.”

Evet, Allah’ı sevelim, Allah’ı isteyelim, bu evi O’nun konağı yapalım, O da bizlerde can olsun. Eğer bu evi O’nun konağı yapmazsak, Allah’ı can kılmazsak, biz demek ki boşuz, boşuna yaşıyoruz. Mutlaka bilinmelidir ki, Allah’ın konuk olmadığı ev cansızdır ve yıkılmaya mahkûmdur. Her ev yıkılır, fakat Allah’ın evi yıkılmaz.

(Hazreti Ali’nin 100 Öğüdü)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

HAZRETİ ALİ’DEN ÖĞÜTLERLE HASAN DEDE SOHBETLERİ – 1

🌹“En büyük mücâdele nefsinizle yaptığınız mücâdeledir.”

Hazreti Ali

Bir gün Hazreti Ali Efendimiz savaşta dövüşürken karşısındaki cengâveri almış altına tam Zülfikârını çekmiş boynuna vuracak iken, cengâver ansızın Hazreti Ali’nin yüzüne tükürmüş. O esnada Hazreti Ali Efendimizin safrası kabarmış ve hemen Zülfikârı elinden atmış. 

Cengâver, Hazreti Ali’nin bu hareketine çok şaşırmış ve demiş, “Yâ Ali niye kılıcını vurmadın boynuma? Ben sana hakarette bulundum.” 

Hazreti Ali ona şu cevabı vermiş: “Sen benim yüzüme tükürdün benim safram kabardı. Ben Zülfikârı o hâldeyken senin boynuna vurmuş olsaydım, hizmetim nefsim için olacaktı Allah için olmayacaktı. Ben burada nefsim için dövüşmüyorum, Allah için dövüşüyorum. Kılıcı bunun için bıraktım.”

Cengâver, Hazreti Ali’nin bu sözünü işitince, “Sizin ne kadar büyük bir inancınız büyük bir imanınız varmış, ne olur bana talkın et, ben de sizin safınıza geçmek istiyorum.” 

Hazreti Ali, “Gel” demiş, “seni Hazreti Muhammed’e götüreyim, o sana talkın etsin.” 

Cengaveri Hazreti Muhammed’e götürdü, Hazreti Muhammed ona talkın etti, Müslüman oldu. Büyük bir iman sahibi oldu ve çok güzel hizmetlerde bulundu, Hazreti Ali Efendimizin yanında yer aldı. Cengâver aynı zamanda kalabalık bir kabîlenin evlâdı idi, kabîlesini de Hazreti Resûlallah’a getirdi, Müslüman ettirdi.

Yani, şifâî davranmak nefse uymamak insanı hep kazanca götürür. Ama nefsine uyudun mu her zaman kayba, zarara, ziyâna gidersin.

Uhud Savaşı çok büyük bir savaştı. Savaştan sonra Hazreti Peygamber aldı sahâbesini karşısına, sahâbe ona dedi ki: “Yâ Resulallah bu savaş kıyâmeti andırdı.” 

Hazreti Peygamber, “Bu savaş küçük bir savaştı, asıl büyük savaş bundan sonra başlayacak” dedi. 

“Nasıl olur yâ Resûlallah?” dediler, “bu çok büyük bir savaştı.” 

Hazreti Peygamber dedi ki: “Biz bu savaşta görünen düşmanla savaştık, biraz gaflete dalsak düşman bizi yenerdi; ama bir de görünmeyen düşmanımız var, her an bize tuzak kuruyor.” 

“O kimdir yâ Resûlallah?” dediler. 

“Nefsimiz” dedi, “Şimdi nefsimizle savaş edeceğiz. Nefsimizin isteklerine karşı gelirsek, biz mümin sıfatına ereriz. Fakat nefsimize ikrâmda bulunursak mümin sıfatından çıkmış oluruz.”

Hüdâvendigâr Mevlâna’nın ilk şeyhi Seyyid Burhâneddin Hazretlerinden de bir örnek vermek istiyorum: O da bir gün yolda giderken, karnı çok acıkıyor. Bir yemekhanenin önünden geçerken, bakıyor ki içerde tavuklar kızarıyor, pirzolalar, kebablar, çeşit çeşit yemekler pişiyor; bunları görünce Seyyid Burhâneddin Hazretlerinin nefsinin canı çekiyor. İşte o anda Seyyid Burhâneddin Hazretleri nefsiyle konuşuyor, diyor ki: Sana diyor, isteklerini vereceğim, ama ben de senden bir şey isteyeceğim. Nedir? Bak şurada bir çöp kutusu var, orada kedi köpek kemik yalıyorlar, sen de onlar gibi kemikleri yalarsan ben de sana istediğini vereceğim. Nefsi hemen karşı çıkıyor, yok diyor, ben öyle şey yapamam. O da diyor, o zaman ben de sana istediğini vermem… İşte böyle terbiye ediyor nefsini.

Yine Seyyid Burhâneddin Hazretleri şöyle buyuruyor: “Nefsi ile barışık olan kişi, bilsin ki Allah ile savaştadır.” Madem ki Allah ile savaştadır, o hiçbir zaman gâlib olamaz. Bir kişi nefsine hükmederse, bu kişi Allah ile barışıktır.

İşte Hazreti Ali Efendimiz bize en büyük örnektir. Dünya sofralarına elini bulaştırmamıştır, kimsenin ziyafetine gitmemiştir. Çünkü o ziyafetlerde istemeyerek haram da vardır. Tuz ekmeğini yemiştir, iki tane hurmasını yemiştir öyle çıkmıştır yola. Fakirlerden daha fakir yaşamıştır.

(Hazreti Ali’nin 100 Öğüdü)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 31

🌹“Âşıkın âhından gök yarılır, âşıkların iniltisi hor görülecek şey değildir. Felek, asıl âşıklar için döner.”

Dosta kim acır?

– Yine dost…

Kalk, biz de aşk ile hızlı hızlı dönelim…

Hastanın âhını kim duyar?

– Yine hasta…

Şefkatli baharın gözyaşları nerede? Gelsin, dikenin eteğini güllerle doldursun…

Amansız hazandan dinleyiniz; hazan:

– Lezzetleri yıkan zikri çoğaltınız, diyor.

(Hazreti Muhammed, Sıddık ile mağarada iken ona: “Mazlum olma; Allah bizimle beraberdir” dedi) İşte içinde ikinin ikincisi o olunca, mağara bile güzelleşir…

Âşıkın âhından gök yarılır, âşıkların iniltisi hor görülecek şey değildir. Felek, asıl âşıklar için döner. Kalk, biz de aşk ile hızlı hızlı dönelim…

Hazreti Muhammed’e, Allah: “Sen olmasaydın, gökleri yaratmazdım” niçin dedi?

– Bil ki, seçkin olan Ahmed, aşk madeni idi de onun için…

Gök, aşkın etrafında döner. Bu dönen kubbe, aşk için yaratılmıştır. Yoksa ne ekmekçilik için, ne demircilik için, ne orak biçme, ne de attârlık için yaratılmıştır.

Bu mundârın etrafında daha ne kadar dönüp dolaşacağız? Bir müddet de âşıkların etrafında dolaşalım…

Nerede o göz ki, kapıdan, duvardan başını çıkarıp canları görsün. Kapı, duvar, ateş, rüzgâr, toprak hepsi birer nükte söylerler, hikâyeler anlatırlar. Terazi, arşın ve mihenk gibi… Vakıa bunlar da görünüşte dilsizdirler, söylemezler ama pazarın hâkimidirler.

Ey âşık! Hadi, gökler gibi dön; susmuş fakat bütün söz kesilmiş olarak…

Ey sâkî! Gözyaşlarıma, bahar bulutu gibi gül dök, şarap getir. Tövbemiz henüz dürüst değildir, benim kırık gönlümden elini çek.

Ey sâkî! Kadehi durmadan sun ki, canımı önüne saçayım; aşkta bir kadehi içip boşaltıncaya kadar kanlı gözyaşlarıyla kucağımı doldurayım; aşk yolunda her gün gök gibi yeni işe başlayalım… Ooh… Bu ne güzel başlangıç, bu ne güzel iştir…

Şarabın tortusu ve gönül derdi benimle arkadaş, şarabın tortusu ve gönül derdi bu ikisi de yârin gamıyla arkadaştırlar…

Bu külhânda başım önümde, tövbe ve istiğfârdan vazgeçmişim; kilisenin kuytu bir yerinde, âşıklar dersini veriyorum. Minberin ayağını direğin başına astım. Ben fânîyim, bütün hiçim ama bâkîyim. Duvar suretindeyim ama sırf rûhum.

Ey sâkî! Gönlümden bir âh çeksem bu âhımın sesi, sende de yankılanır. Bizim şarabımızı sen başka bir kadehten ver. Zîrâ biz ne mestiz, ne ayık… Âşıkların bulunduğu yerin ucubucağı, dibi yoktur. O, kâbenin de meyhânenin de üstündedir. Âşıklar eğer dostsuz bir nefes alsalar, hırkaları da tesbihleri de zünnâr olur.

Biz hepimiz bu yolun susamışlarıyız; aynı zamanda da kalender gibi candan doymuşuz. Aşkın mestiyiz; uzun bir yola, çetin bir geçide yüz çevirmişiz; sofrada azık kalmamış, binek atı tâkâtten düşmüş, sahrâ karanlık, yürünecek yol uzun, öyle sonsuz bir yol ki, her saat onun binlerce ve yüzbinlerce fedâisi var…

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 31

🌹“Ey can! Acaba kim olduğundan haberin var mı? Ey gönül! Sendeki konuğun kim olduğunu biliyor musun? Ey beden! Sen her hileye bir yol arıyorsun. Seni kendine çeken odur, seni arayanın kim olduğunu anla!”

Gökten cana nîdâ geldi:

“Ey Hakk’tan gelen! Geri dön; Essâlâ…

Can dedi ki:

“Ey seslenen sevgili! Ehlen ve sehlen, merhaba…”

Kulağım sesini duydu, istiye istiye uydum, her anda sana yüzlerce canım fedâ… Bir kere daha seslen ki; ‘Hel etâ’ ya uçayım. Ey eşsiz misafirimiz! Canımdan durup dinlenmeyi aldın. Bilmem ki, biz seni nereye davet edip de oturtalım?…

Nîdâ eden cevap verdi:

“Nereye mi? Candan ve yerden dışarıya. Ben bu zindandakilerin ayağından, ağır bağı çözüp çıkaracağım. Göğe bir merdiven dayayacağım, o merdivenle can yükseğe çıksın. Sen ki, cana can katan bir cansın, bizim şehrimizdensin; bizden olduğun hâlde gönlünü garipliğe bırakmışsın. Vefâkarlığın şartı bu mudur?”

Sana boşgezenlik tatlı gelmiş, evini barkını unutmuşsun. Bâbil şehrinin kokmuş ihtiyar büyücüsü hile ile seni büyülemiş. Bak, ârifler o merhaleye doğru kafile kafile ve üst üste koşuyorlar; nasıl oluyor da sen bunlara başını dönüp bakmıyorsun? Nasıl oluyor da onların ayağından kopan toz başına konmuyor? Bıraktıkları çamur ayağına sürünmüyor? Kervancıların kervan çıngıraklarının önden ve arkadan gelen seslerini nasıl oluyor da duymuyorsun? Sözümüzü, sohbetimizi anlıyan nice arkadaş burada kulağımızın dibinde oturmuş, yine nice halk burada bizim sarhoşumuz, bizim hayranımız olmuş, neşeler içinde nârâ atarak kulağımıza:

“Daha ne zamana kadar padişâhlar dilenci olacaklar?…” diyorlar.

Ey sevimli nîdâ! Ey âşıkların ilkbaharı! Sende sevgili yârimizin haberi var. Çimenler seninle gebe, bağlar seninle gülüyor… Siz ey hoş nefesli rüzgârlar! Âşıkların feryâdına yetişin. Ey candan ve mekândan daha temiz olan sen! Bilmem ki, nerede idin, nerede? Ey Ruma, Habeşe, fitne olan! Senin güzel kokuna hayran oldum. Sen Yusuf’un gömleği misin? Yoksa Cenâb-ı Mustafa’nın hırkası mısın?

Ey doğruluk ırmağı! Sen sevgilimizin nehrindensin, sinelerde Tûr-u Sînâ’sın, sen canlara can katarsın. Senin sözün de sohbetin de hoş, senin her hâlin, her şeklin de hoştur. Zaten aylar, yıllar senin kölendir. Yoksa sen baştan başa bütün can mısın? Yoksa sen zamanın Hızır’ı mısın? Yoksa Âb-ı Hayat mısın? Bizdeki büyüyüp gelişmeler hep sendendir…

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 30

🌹“Aşkta arzuyu bırak, ârı, adı, sânı terket. Her iyiye altın gözü ile bak, cefâya vefâ, de… Sevgili, çektiğim gamdan ötürü, elimin ucunu tutsa, artık benim için gökteki sidreden yere düşmek korkusu yoktur.”

Kim bizi iyilikle anarsa, o da cihanda iyilikle anılsın…

Bir kimse biri hakkında iyi derse, o iyilik, o hayırla anış, ona ait olur, hakîkatte o övmeyi, o teşekkürü kendine eder.

Bu neye benzer?

Meselâ bir adam, evinin etrafına gül reyhan diker, her bakışta gözünün önünde güllük ve reyhanlık görür, hep cennet içinde kalır…

Şuna buna iyi demeyi huy edinince ve bir kimsenin iyiliğiyle meşgul olunca, o kimse onun sevgilisi olur ve onu anınca, sevgilisini anmış olur. Sevgilisini anmak, gül ve gülistandır, güzel kokulu çiçeklerdir, reyhandır ve rahatlıktır…

Birinin fenalığını söyleyince, o kimse onun nazarında sevilmemiş olur. Onu anınca, hayali önüne gelir; yılan, akrep ve dikenlerin hep birarada gözünün önüne gelmesi gibi…

Şimdi madem ki, gece ve gündüz gül, gülistan ve cennet bahçelerini görebileceksin, niçin dikenler ve yılanlar arasında kalıyorsun?…

Şimdi Tanrı velîlerinin herkesi dost tutmaları ve iyi görmeleri başka bir şey için değil, kendileri içindi. Hoşlanmadıkları ve sevmedikleri hayal gözlerinin önüne gelmesin, diye böyle yaptılar.

İnsanların anılması ve hayallerinin göz önüne gelmesi tabiidir. Velîler insanları anmakta, hep sevilenin ve istenilenin hayali gözlerinin önüne gelmesine çalıştılar. Ta ki, sevilmeyenin verdiği tiksinme, yollarını karıştırmasın…

Şu hâlde halk için, iyilik ve kötülükten her ne yaparsan, sana ait olur.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 29

🌹“Hasan Dede derler bana; sır küpüyüm ben, bilmez Hakk yolunda olmayan hâlimi. Ali yolunun ârifiyim ben, bilmez şerîatta gezen benim ilmimi. Gönül şehriyim ben, beni sevmeyen bilmez hâlimi. Şâh âleminin kâtibiyim ben, yazmayan bilmez hâlimi. Can pazarıyım ben, satmayan bilmez değerimi. Gül bahçesiyim ben, bahçevan bilir rengimi. Yolda tökezlemem ben, çekerler dünya tümseklerini. Mevlâna’ma baş kesmişim, onun temsilcisiyim ben.” 

Ona aşkla mürid olan, onun yardımıyla Hakk yolunu aştı gitti. Melek gibi göğe yüceldi; Hakk’a canla gönülle, ben seninim dedi.

O nûr, ne doğudandır, ne batıdan: iki âlem de onunla onarılmıştır. Gök de onunla diridir, yer de; güneş, onun bağışıyla parlar, ışık verir.

Gök, Ay, yıldızlar, onun yüzünden dönerler; onun işleri yüzünden halkın başı dönmüştür.

Şu hâlde delille de, anlatışla da apaçık belli ki dünyanın canı, velîlerdir.

Gök, insanların bedenlerinin üstünde; gök dilenen, istenen; insanların bedenleriyse onu dileyen, isteyen.

Bunun aksine erenlerin rûhları,binlerce âleme, binlerce göğe hâkim; melekler bile onlara gıpta etmekte.

Gökler, onların buyruğuyla dönüyor; istemezlerse onları dürüverirler onlar.

Onların her şeye güçleri yeter; dervişler hâkimdirler, Allah nâipleridir onlar.

Suretleri küçücektir, arıktır ama canları büyüktür yücedir.

Güneş, bir zerrede gizlenmiştir: deniz, bir katrede yürür gider.

Yüzlerce deniz de senin küçücük iki gözünün nûruna sığmıyor mu?

Aparı nûr, o küçücük yerde coşup dalgalanmada.

Dalgaları göğe yücelmede, dağları, ovaları, çölleri kaplamada.

A bilgili er, denize benzeyen o nûr, senin küçücük gözüne sığarsa, Rabb’in inâyetiyle denizlerin, bu kalıba sığmasına şaşılır mı ki?

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 28

🌹“Kimi âşık görürsen, onu mâşuk bil. Zîrâ o, aşka nisbetle hem âşıktır, hem de mâşuktur.”

Âşık mâşukuna meyli olduğu gibi mâşukun da âşıkına meyli vardır. Her iki tarafta meyil ve istek olduğu içindir ki mâşuk, âşık olur. Şüphesiz ki her ikisi de aşk kelimesinden müştâkdırlar. Şu hâlde hakîkat özüyle bakarsan ikisi de aşktır. Aşk bazen isteyen oldu, bazen istenilen. Bazen kendi seven oldu, bazen de sevilen. Bu sırdan haberdâr olmasını istiyorsan haydi; bir dilbere gönül ver ve önünde öl.

🌹“Âşıkların hayatı ölmektedir. Gönül vermedikçe gönül bulamazsın.”

Sen nesin? Denizin yüzündeki su habbecikleri gibisin. Hakîkatte sen sudan başka bir şey değilsin. Rüzgâr seni sudan dışarı çıkarmıştır. Sendeki bu taayyünü, hakîkatte sana rüzgâr vermiştir. Git öl! Varlık rüzgârını rüzgâra ver ki, deryâ olasın da her murada eresin. Âşıkın ölümü o bildiğin ölüm değildir, su habbeciklerinin ölümüdür. Su habbecikleri ölmekle suya dalarlar. O deniz öyle bir denizdir ki, ummanda gark olmuştur.

🌹“Ben öyle bir aşka dalmışım ki evvel âhir gelenlerin aşkı, benim bu aşkımın içinde gark olmuşlardır.”

Mâşuk, aynı zamanda âşık; âşık, aynı zamanda mâşuktur. Bu, Kur’ân’ın tebliğiyle sabittir. Kur’ân diyor ki, “Yûhibuhûm ve yûhibbunehû – Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” İlk önce Allah âşık oluyor, iyi kullar mâşuk oluyorlar. Sonra iyi kullar âşık oluyorlar, Allah mâşuk oluyor. Güzeller, âşıkları canla başla severler. Bütün mâşuklar, âşıklara avlanmışlardır. Kimi âşık görürsen, bil ki o mâşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber mâşuk da onu sevdiğinden ötürü mâşuktur da.

🌹“Bu beşerî vasıflardan kurtarıp sana mânâ kapısını açtılar mı, kanatlarını çırpmaya bak ki seni Şâh’a lâyık doğan yapsınlar.”

Gevşek davranma, araştırmakta çevik ol, ırmak gibi o denize koş. Ne istersen elde edersin ama, bunun için sana bir velînin dostluğu ve himmetinin yardımı gerektir. Sen bir selsin, o velî akar bir ırmaktır. Irmağa ulaştın mı kendini artık denizde bil. Çünkü o ırmak, denize ulaşmıştır. Sahrâda olsa bile, bu sahrâda çok muhâtarâlar vardır. Sen ırmaksız denize nereden ulaşacaksın?

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 27

🌹“Can kadehimiz dudaklarının şarabıyla dudağına kadar doldu, sarhoş olup kendimizden geçtik de dudağını ısırdı, sarhoşluğunu belli etme demek istedi bize…”

Gece gündüz Şemseddin’in aşkına düşmemiş olsaydık tuzaklara, sebeplere boş mu verebilirdik biz?

Aşkının harâretiyle yanıp yakılmasaydık, kibir putu ıssısıyla varlığımızı kökünden yıkardı bizim.

Aşkının okşayışları, sevgisinin lütufları, bütün zahmetlerden, bütün yorgunluklardan kurtardı bizi.

Onun can sevgisi ne de kimyamış ki bütün zahmetler, yorgunluklar, zevkin, rahatın ta kendisi oldu gitti.

Tanrı’nın geliştirip yetiştirme yardımları, o padişâha hizmet etmek üzere bizi edep kaynağından suladı, bitirdi; var etti, yetiştirdi.

O ulular ulusunun güzellik baharı, ansızın şaşılacak şakayıklar, reyhanlar, güller gösterdi bize.

Ne devlet, ne saadet, ne baht, ne yüce yıldız bu ki bütün canların dilediği canla bizi dilemekte.

Can kadehimiz dudaklarının şarabıyla dudağına kadar doldu, sarhoş olup kendimizden geçtik de dudağını ısırdı, sarhoşluğunu belli etme demek istedi bize.

Binlerce şükürler olsun o huyları güzelden, o şaşılacak dilberden, görülmemiş bir bahttır yüz gösterdi bize.

Lütfedip testiler döndürdüğü o mecliste zevkin, neşenin gönlü de, canı da değer bakımından ağırlaştı, çeviklik bakımından tezleşti bize.

Tebriz ülkesinde ab-ı hayat kaynağı var; gönül bizi kınnap gibi o yana çekip duruyor.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 26

🌹“Dün aşk, bana, ben tamamen nazım; ben naz ettiğim an, sen de tamamen niyâz ol, dedi. Sen nazı bırakınca tamamen niyâz olursun, ben de kendimi senin için tamamen niyâz yaparım.”

Her gün sabahleyin size sâlâ olsun… Şâhın, o Mûrteza Şâhın oturduğu yerde, gönül iki elini bağlayarak huzûrunda dîvân durur; Şâhın eliyle, sayısız altınlar, nimetler bağışlar; öyle nimetler ki, aşk mesîhinin eli o vergilerle nasîb dağıtır; ölüye muhakkak saadet, hastaya muhakkak şifâ verir…

Can; cihan durdukça, ebedîyen onun şarap kasesinin sarhoşudur. Gönül, cismin sofrasına, bizim payımız olan şarap kâsesini arasıra koyar da ten: “Ten tenen…” nağmeleriyle oynamaya başlar… Can, zaten o yokluk ve fânîlikte harâb ve sarhoştur… Cennet aşkın nazından ve safâsından dirildi. O hükmün verildiği yerde, akıl kadısı da sarhoştur. Hepsi gelirler akıl üstâdından sorarlar:

“Bu büyük fitne İslâmın arasına niçin düştü?”

Akl-ı küll müftüsü, bu soruya şu fetvâ ile cevap verir:

“Bu ancak kıyâmettir; ister kabul et; ister etme!”

O zaman, bütün incileşmiş canlar mekânsızlık denizinden canların incilerini, mercanlarını saçarlar… Aşk hâtibi, elinde Zülfikâr, vuslat bayramının yerinde görünür, o şahsın şükrânlarını sunar… Aşk sarayının mahremiyet perdesindeki seçkinlerin en ileri gelenleri sarayın kapısında, onu görmek hevesiyle dizi dizi otururlar… O şâh perde arasından onlara bakınca hepsinden: “Merhaba!” nârâları yükselir… Şâhın göğsü dışarıya bir parıltı göstermek ister, fakat o göğsün parıltısı göklere de sığmaz…

Dört unsur, bu varlık çömleğinde kaynaşırlar… Ne toprağın, ne ateşin, ne suyun, ne havanın kararı vardır. Bazen toprak, kendi hevesiyle otlara bürünmüştür. Bazen su, bu sevgi için hava olmuştur; su, birleşme yolunda ateş olmuş, ateş de aşkından bu fezâda hava olmuştur. Hâsılı rukûnler (unsurlar), damataşı gibi bir evden bir eve dolaşır dururlar. Neden?..

“Neden olacak, Şâhın aşkından ötürü; yoksa sizin gibi oyun oynamadan ötürü değil…”

Ey habersiz gâfil! İleri yürü; anla ki, su sana berraktır, duru berraklığıyla balçık bulanıklığından seni kurtarmak içindir. Çünkü su, berraklık vasfını ister; o ise, senin ziyâ denizine kavuşmanla ancak mümkündür.

Âdemden yüzünü çevirirsen –o Allah’sız değildir- Allah’ın elinden şeytan gibi uzaklık taşını yersin. Evet, o Allah değildir ama, Allah’ın kibriyâlık sırlarından bu bir adet olarak görünmüştür. Âdemin huzûrunda can ve gönülden gösterişsiz, doğrulukla Hakk’ın emrine uyarak bedeninle bir secde edersen, artık ondan sonra yüzünü kıbleden ne tarafa doğru çevirirsen, senin gönlünden ötürü, Kâbe o tarafa döner.

Hakk yolunda ben derlenmiş, toplanmış olmazsam, vefâsız arkadaşlar nasıl derlenip toplanırlar? Bir evin duvarları muntazam ve yerli yerinde olursa, o evde oturacaklar da, orada toplanır otururlar.

Ey akıllı! Bir kese ki, dibi yırtık olur, ağzı da derlenip toplanmazsa o kesede parları ben nasıl biraraya getirip toplarım?

Fakat ben nasıl derli toplu oturabilirim ki bugün o büyükler topluluğunun başı Şems-ül Hakk, Tebriz’de (o ateş saçan yerde) oturmaktadır.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…