MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (21)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Bir sohbetinizde, “Herkes kendinden mesuldür” dediniz. Bunu açıklar mısınız?

Her kişi kendinden mesul. Kişi, Hakk’ın elçisinin dediklerine uymaz, kendi kafasına göre giderse, o incinir; onu incitmek Hakk’ı incitmektir. Peki ne olur? Şefaatini, gönlünü ondan çeker; gönül çekildi mi o kişi iflah olmaz.
Hazreti Mevlana ne diyor? “Minareden düş, parçan bulunur; gönülden düşersen, parçan bulunmaz.” Bir söyleriz, iki söyleriz, üç söyleriz, uymaz boş verirsen, demek ki buraya karşı sevgin, imanın, inancın yok.
Eğer kendini nefsi arzularına bırakırsan, Hakk’ın huzuruna hangi yüzle çıkacaksın? Derler ya ben dönerim, tövbe ederim. Dönemezsin, çünkü garantisi yok. Ömür nefesledir, başka bir şeyle değil.
Hazreti Mevlana diyor ki: “Bu beden bir mektuptur postalanmış Padişaha; layık ise postala, layık değil ise yenisini yaz; çünkü zaman az.”
Bir saat sonra var mıyız, yok muyuz, bilemeyiz. Öyleyse neden o dostla her nefeste hazır olmayalım? O bizi çok seviyor, sayıyor; yerine göre arkadaş, yerine göre nasihat sahibi bir ulu oluyor; her şey O. Nasıl ondan arka çeviririz? Her an bizim iyiliğimizi istiyor, bütün kötülüklerden koruyor. İnsanların nasıl üzüntülerde, sıkıntılarda olduklarını görüyorsunuz.
Galib Dede ne güzel söylemiş: “Aşıkta gam, keder neyler. Gam, keder halkı cihanındır.” Ehl-i iman sahibi üzüntülü olmaz. Çünkü iman ettiği yer çok güçlüdür, cihan güzelidir. Bütün o güzellerde ister erkek, ister kadın olsun, karşı tarafı çeken onun aktardığı nurdur. Onun, o nuru yansımasa bakılmaz. Hepsini o yarattı. Bil ki o hepsinden güzeldir ama gizler yüzünü göstermez.
Hazreti Mevlana, “Hakiki yüzümü göstersem, başta güneş kolunu kanadını kırar, benim peşime koşar. Nizam-ı alem bozulur. Yüzümü açmıyorum, beni dilimden yakalayın. Size kalmış tefekkür, tasavvur, beni büyütmek. Aşıklarıma bir iki saniyeden fazla yüz göstermem, yoksa eritirim” diyor. Peki nasıl göreceksin? Hep onu düşün, her şeyin üstünde tut, ara. O yüzünü gösterirse bu cihana küsersin. Çünkü gökteki temiz güneş onun yanında mum ışığı kalır, dünyanın her şeyinden soğursun.
Veliler nefslerini ezdiler, yüzünü görüp, Hakk aşığı oldular ve hep ondan söz ettiler. Bir gün bir hastalık zuhur etse, Allah’a sığınacaksın. Neden şimdiden onunla dost olmuyorsun ki, o sana her dakika yardımcı olsun.
Hazreti Mevlana, bütün kitaplarını üç söze bağladı: Hamdım, piştim, yandım…
Zahir ilimde, hep okudum, çok şey öğrendim, eşi benzeri olmayan güzel bir bilgin oldum ama ben kimliğimi bilmiyordum. Hamdım.
Şems’i tanıdım, piştim; yani onunla olgunlaştım.
Şimdi Şems uçtu gitti; ben yandım…
Hep O’dur, bütün güzellerde yüz gösteren O’dur. Yani bir sonsuz güzele kulluk yapıyoruz. O bizim hem anamız, hem babamız, hem sevgilimiz, hem arkadaşımız, hem her şeyimiz. O her şeyin üstünde tutulursa dünya bize oyuncak olur; çünkü O yaratmış…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (20)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Konya Mevlana Müzesi’nde ve Galata Mevlevihanesi’ndeki müzede çenedanlıklar var. Bunların amacı tefekkür esnasında gaflete düşmekten korumak mıdır?

Eskiden Dedeleri gaflet basınca çenelerinin altına çenedanlık koyarlardı. Onu kullanmalarındaki amaç, nefslerine ıstırap vermekti. Kendilerinden birkaç dakika geçerler, kendilerine gelince, yine zikre devam ederlerdi. Vücudun çeşitli yerlerine çeneye, alna, koltuk altına koyarlardı. Bunların hepsi çile sopaları, huzuru kaçıracak şeylerdir. Yani, iç huzuru bambaşka bir şeydir, zaten o huzuru kaybetmemek için kendilerine ıstırap vermişlerdir.
Bütün Veliler kendilerine ıstırap verdiler. Bir Mevlevi canı gece hizmetini yaptığı zaman yatarken yastığı, yorganı ile görüşür. Üstündekileri çıkarırken onlarla da görüşür, sağa, sola atmaz, edebe uyar.
İnsan olmak kolay değil, asıl olay kişinin nefsiyle uğraşmasıdır. Yunus Emre, “Nefsini bilen kişiye, bütün erenlerin eyvallahı var” der. Ne demek istiyor? Nefsi çok arzularda bulunmuş, şunu bunu yemek istemiş, ama vermemiş. Falan yere gidemezsin, filanla görüşemezsin, diyerek nefsiyle hep uğraşmış. Nefsine devamlı çata çata, bir bakıyorsun o kişi nefsini bilmiş, nefsinin isteklerine hürmet etmeyerek, Veli sıfatına bürünmüş.
Sizlere Mevlana’mızdan bir misal vereyim…
Hazreti Mevlana bir gün hamam gider. Deriyle kemik haline bürünmüş vücudunu ovarken, kaburgaları ellerine dokunur. Bu sırada Allah’tan nida gelir: “Ey benim sevgili Efendim Celaleddin! Bu beden sana verdiğim bir ilahi emanet, orada gizli olan benim. Neden bakmadın, bu hale getirdin? Ne kadar zayıf düşmüşsün.”
Hazreti Mevlana bakın nasıl bir yanıt veriyor: “Bedenimde hem sen varsın, hem nefsim var. Nefsimin isteklerine düşmeyerek bedenimi bu hale getirdim. Ne kadar şükretsem az, seni aşikar gördüm. Eğer nefsimin isteklerine hürmette bulunsaydım, başıma belalar gelecek ve seni de göremeyecektim, senin için yaptım.”
İnsan kulaktan, hayvan ağızdan beslenir. Bir insanın işi ağırsa çoluk çocuğunun rızkını çıkarmak için, emaneti besleyecek ki, o yükü taşısın. Gereksiz yere bedenini fazla beslerse nefsini azdırır, kendine zarar getirir. Ruhi gıda her şeyin üstündedir. Hakk’ın güzellikleri ne kadar sunulursa sunulsun doyumu yoktur. Diğer güzellikler çabuk geçer.
Bu beden bir kafese benzer. Ruhaniyete yani, Hazreti Muhammed’in, Evliyaların güzelliklerine yönelir, Allah muhabbeti ile yaşam sürdürülürse, ruh kuş haline gelerek o kafesi alıp yücelere çıkarır. Maneviyata meyil verilmez, dünya varlıklarını düşünerek, sevgi dünyaya verilirse kuş yerine o kafese fareler dolar, toprak çeker, insan yücelemez.
Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi, “Besleme şol tenini, tabuta büryan edersin; besle ruhaniyetini, semavata yücelesin.”
Nefsi gıda çok sunulursa vücutta gam yapar. Fazla yer içersen gaflet verir. Çünkü onların özü topraktır. Ruhani gıda ne kadar çok sunulursa ruh o kadar ferahlık bulur, ruhani sözlerin özü nurdur, seni aydınlığa sürükler.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (19)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mevleviye’nin diğer tarikatlardan bir farkı var mıdır?

Şimdi, bütün nimetlerden en üstünü akıl, aklın yöneticisi de insandır. Sayısız insan, sayısız Veli, Nebi geldi. Bir insan aklını kullanıp araştırırsa, mantığına uyan, gönlünü, ruhunu hoş eden, aydınlığa götüren bilgiyi mutlaka bulur.
Hazreti Mevlana der ki: “Nakşiye’den, Rıfaiye’den, Bektaşiye’den, Kadiriye’den, Halvetiye’den nereden olursa olsun meydanıma gelsinler, hepsine evlatlarıma sunduğum hakikatleri sunarım ama onları evlatlığa alamam, babalarını incitmek istemem.” Çünkü onlar bir yere bağlanmışlar.
Şeb-i Arus’ta, Konya’ya Türbe-i Saadet’e bir sürü tasavvuf ehli ziyarete giderler. Mevlana’nın büyüklüğü hepsini çeker.
Eskiden bir Mevlevi Dedesi hangi tekkeye giderse gitsin, ondan izin almadan meydan açmazlarmış. Neden? Çünkü Cenab-ı Mevlana, tamamen bende-i Muhammed olduğu için ondan izin almazlarsa, Resulallah’ı incitmiş olurlar.
Burası sarraf yeri, insanı insana söyler, kişilik verir. Kişiliğini bulan bilinçli yürür, bilinçli konuşur, elinden geldiği kadar topluma örnek olmaya çalışır ve hiç ayrım yapmadan hangi dinden, hangi milletten olursa olsun herkese aynı sevgiyi sunar, o zaman Hazreti Peygamberin, Yüce Mevlana’nın, Hazreti Ali’nin ruhaniyeti hoşnut olur.
Siz gönlünüzü büyütün, imanınızı güçlendirin. Ne olursa olsun ben yokum, benden işleyen, hizmet eden bütün o güzellikleri sunan bir kudret sahibi iman ettiğim yer var, diye düşünün.
Onun için buraya geldiğimizde, yerle görüşürüz. Biz birbirimize secde etmiyoruz, ben yokum, sen varsın Allah’ım diye yokluğa bürünüyoruz. Secde, hakikatte yokluk manasındadır.
Hazreti Mevlana’nın çok güzel bir kasidesi vardır, şöyle buyurur ve der ki:
“Koşayım, koşayım da, Hakk yoluna düşen atlılara ulaşayım. Yok olayım, yok olayım da sevgiliye kavuşayım.
Hoş olmuşum, hoş olmuşum. ‘Benlik evini yakayım da sahralara düşeyim’ diye bir ateş parçası olmuşum.
Toprak oldum, toprak oldum ki, senden feyiz alarak rahmet alarak yeşilleneyim, çiçekler bitireyim. Canlılara yararlı meyveler yetiştireyim. Su oldum ki, köpürerek, koşarak, başımı taştan taşa vurarak, secdeler ederek senin gül bahçene varayım.
Ötelerden geldiğim, gökten düştüğüm için, zerre gibi titriyorum. Sona varınca huzura kavuşurum. Emin olurum da titremem.
Gök şeref yeridir. Toprak telef olma, yok olma yeridir. Ben padişahımın yanına varabilmek için bu iki halden de kurtuldum.
Hakk’ın rahmeti su gibidir. O ancak aşağılara, alçak yerlere akar. Ben de ayak altında çiğnenen toprak gibi alçak gönüllü, mütevazı olurum ki, Rahman’ın huzuruna varayım…”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (18)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Nefsin Müslüman olması çok zor. Her an rabıtada olunmuyor, ansızın akıl karışıyor, gaflet basıyor. Bu konuda biraz açıklama yapar mısınız?

Bir insan bir yere ikrar verirse, dünya ile ne kadar işi olursa olsun, sevdiğini gönlünden çıkarmaz, başka varlıları da gönlüne koymaz ve aklı fikri kolay kolay değişmez. Kişinin gönlünde Hakk yoksa, kafası her saniye dağınıktır.
Hazreti Muhammed, “Bana ikrar veren kişi, ikrarına sadık ise, son nefesini nerede verirse versin şefaatçisi benim” diyor. İkrarına sadık olmayan kişi, gece gündüz dualarda bulunsa, yani Hakk’ı ağızda zikredip, ağızla ibadetini yapıyor ama gönlü başka şeylerle doluysa onun ibadeti boştur.
Eskiden, Mevlevi canı olmak için yolcu geldiği zaman, Dede, “Hiç aşık oldun mu?” diye sorarmış. Eğer “Olmadım” derse, “Ben seni nasıl derviş alacağım? Sana aşktan, sevgiden nasıl söz edeceğim? Git aşık ol, bir şeyi sev, öyle gel” dermiş.
Çünkü burada; mecaz aşkta, nasıl ona karşı büyük bir muhabbet besleyip, onun için gecelerini uykusuz geçirerek, yollarda sevgilinin dışında yürümediysen, bu duyguların manaya yöneltilmesi istenir. Allah, bütün kainatın sahibidir, hepsi O’nun zuhurudur. O, hepsinden güzel, hepsinden a’ladır. Onu gönlüne koyup, hiçbir simaya benzetmeden en güzel bir şekilde tasavvur edersen, O’nunla yola çıkmış, O’nunla yürüyor ve imanında yaşıyorsun demektir.
Hakk’ın bilgisini, sonsuz güzelliklerini, en güzel şekilde dile getiren Hazreti Muhammed’dir. Hakk’ın büyüklüğü O’ndan tecellisini gösterdi. Bu aleme gelen bütün Evliyaullah, hepsi Hazreti Muhammed’e gönül verdiler, O’nu görmeden O’na aşık olarak o güzelliklere vakıf oldular. Eğer oraya gönül bağlamasalardı Veli olamazlardı.
Yüce Mevlana’mız, “Benim hakiki dervişim, yüzlerce Bayezid-i Bistami’den evladır” diyor. Gelenler, kendini güzelliklere bırakmadan sadece bir iki söz öğrenmekle kaldıkları için, “Kimi lokmama geldi, kimi kisveme geldi, nerede bana gelen?” der. Kimi bir kisve giyip, bir takke takarak ben Mevleviyim demek için, kimi de karnını doyurmak için gelmiş, ama Mevlana’yı bende etmeye gelen olmamış. İnsanları bu güzelliklerden mahrum eden egosudur, nefsidir. Yani nefsin kalesini yıkmadıktan sonra Allah’ın güzelliklerine kolay kolay kavuşulmaz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (16)

Mevlevilikte mecaz ve manevi aşk nasıl anlatılır?

Her zaman Mevlevilik, hiçbir yola benzemez, diyoruz. Çünkü Hazreti Mevlana, Aşk Piridir. Sevgi ve aşkı onun kadar söyleyen manevi bir üstad daha dünyaya gelmemiştir. Zaten aşkı bilmeyen Mevleviliği kolay kolay anlayamaz. Çünkü buradaki muhabbetlerde sevgiye, aşka ağırlık verilir. İnsana mecaz aşkı yaşatan, aklından fikrinden bir an çıkmayan, o güzel sevgiliyi veren bir Yaratıcı var. Sevgilinin yüzündeki, o güzel nur da Allah’ın bir hediyesidir. Allah baştan aşağı nurdur, mecazdaki o güzel aşk maneviyata verildiği zaman nefs, sıkıntı, hüzün kalmaz. Kişi kendinden çıkar, vücudunu sevgili kaplarsa, sevgili aşığına gam, keder vermez. Ancak yakar. Burası hep sevgi, aşk istiyor, iman istiyor. Çünkü her şeyin sahibi O.
Hazreti Mevlana, “Mecaz aşk bana gelmek için köprüdür” der. Mecaz aşkı tatmadan, manayı nasıl tadacaksın? O da Allah’ın bizlere bir oyunudur, ufak bir şeyle aklımızı başımızdan oynatır. Daha sonra kişi bana bu aşk, bu güzel sevgili, bu güzel duygular nereden geldi diye daha derine iner sahibini bulup her şeyiyle oraya yönelirse o zaman büyük kazanca gider.
Hazreti Mevlana’ya, “Allah’ı bu kadar zikrediyorsun, meth ediyorsun, ona bir şiir söyler misin?” demişler.
“Söylerim” demiş.
“Yandım güzel, aşkına hararetine. Gayrı güzel sevmeyeceğim ey Tanrım senin aşkına.”
Ne güzel söylemiş…
Hazreti Mevlana, bazen güzellere seslenir: “Ey güzel güneşim diye hitapta bulunma, benim vergimdir o sana. Yüzün bana dönük olursa iki alem seni bir güneş, bir kemal görür. Benden yüzünü çekersen, bir an gelir seni duvar haline getirir.” Nasıl getirir? Bir hastalık, bir sıkıntı verir, saçlar ağarır, dişler dökülür, yüz buruşur, o mecaz güzelliği gider. Onun için nefsimizden üstün bir yer varsa, o da manevi Sevgilimizdir. Onu gönlümüze koyduktan sonra, o her şeyi halleder. Onu gönlümüze koymazsak dertten, gamdan, hüzünden kurtulamayız.
Seyyid Burhaneddin Efendi’nin güzel bir sözü vardır, “Kim nefsi ile barışıksa, bilsin ki Allah ile savaştadır.”
Manevi büyüklerimizin hepsi nefsleriyle savaşarak güzelliklere kavuştular. Nefsi ile dost olan bilsin ki, Allah’la savaşıyor. Allah’la savaşan her an mağlubiyete gider.
Ne kadar güzel söylemiş Seyyid Burhaneddin Efendi, “Denizdeki canavardan korkma, içinde deniz olan canavardan kork.”
Nefsin öyle büyümüş ki, vücudunda deniz olmuş, almış seni götürüyor. Fakat onu görmüyorsun, o görünmeyen düşmandan kork.
Nefsin düşmanı Allah’dır, kalbine Hakk’ı koyarsan o gider…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (13)

Takdir, tedbirle bozulur mu?

Takdir-i İlahi, diyoruz… Cenab-ı Allah, bir şey takdir etti mi, o yerine gelir ama tedbirde kusur etmemek lazım. Tedbirde kusur edersen, başına bir kaza gelebilir.

Hazreti Ali’ye sormuşlar: “Dünyada senden yiğit var mı?”
“Var” demiş, “Ayakkabısını silkelemden giyen, evinin kapısını kilitlemeden uyuyan, köprünün ayaklarına bakmadan atla geçen, benden yiğittir.”

O devirlerde binalar tek katlıymış ve çok akrep bulunurmuş. Sabah ayakkabısını silkelemeden giymişse, içinde akrep varsa, sokar öldürür. Kapısını kilitlememişse, evine hırsız girip başına bir taşla vurursa, bi gayri hak gider. Yine köprünün ayaklarını kontrol etmeden atla geçmişse, eğer köprü onu zor taşıyacak durumdaysa ve bir de atla geçmeye kalkmışsa, kazaya atla gider. Bu yüzden tedbir şarttır.

Diğer taraftan, tedbirini bozacak takdiri ilahi var ya, o Allah ne işlerse, o tedbir işinde de güzel işler. Allah’ın çirkin işi yoktur.

Yunus’un dediği gibi, “Deme bu niçin böyle, o yerindedir öyle.”

Birinin başına çirkin bir şey gelirse onu Allah’tan değil, kendi nefsinden bilsin. Allah bütün kötülüklerden münezzehtir. Bunu sık sık söylüyoruz, Allah bela vermez. Kişi çirkin işlerde bulunur, büyüklerin sözünü dinlemezse, başına kaza, bela gelir, kişi belaya kendi gider. Gençlerimiz tecrübe sahiplerinin sözlerini dinlerlerse kazanca giderler.

Anne babalar, evlatlarından hiçbir menfaat beklemeyen, rüşvetsiz dostlardır. Sadece bir güler yüz, tatlı dil isterler. Daima çocuklarının aydın ve iyi olmalarını dilerler ama malesef çocuklar ana babaya çirkin hitaplarda, davranışlarda bulunurlar. Bir gün gelir iş işten geçer, çok pişman olurlar. Pişman olmadan her şeyi düşünerek yapmak lazım.

Zamanın birinde adamın çok asi bir oğlu varmış. Adam oğluna, “Sen adam olmazsın” demiş.
Çocuk tahsilini tamamlamış, gün gelmiş şehrin valisi olmuş. Babasını huzuruna çağırtıp. “Bak baba, adam olmazsın demiştin, ben vali oldum” demiş.
Babası, “Evet” demiş, “Vali olursun ama adam olamazsın. Senin büyüklere saygın yok.”

Bütün amaç, biraz edebiyata yönelmek, insanlık terbiyesi alarak, insan gibi yaşamak, insan gibi konuşmak, insan gibi bu alemden göç ettikten sonra rahmetle anılır olmaktır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (11)

Bizim bir müşkülümüz olduğunda size danışırız. Bize çeşitli yollar gösterirsiniz ve sonra da dersiniz ki: “Allah gönlüne göre versin.” Dualarımız kabul olmadığı zaman Allah gönlümüze göre vermiyor mu? Yoksa gönlümüzün ne istediğini biz mi bilmiyoruz?

Bu sözü her zaman söyler, Allah gönlünüze göre versin, derim. Gönül tam manasıyla, sıdkı bütün imanla bağlı ise o kişi yavaş yavaş muradına erer. Verdiğimiz reçete bir kenara atılır, gönül de başka yerdeyse, muradı da başka yere gider. Gönül temizse kişi muradına erer.

Şimdi duaya gelelim… Duanın kabul olması için temiz bir kalb lazım.
Bir gün miskinin biri Hazreti Ali’nin yanına gelerek: “Ya Ali, çoluk çocuğum üç gündür aç, ne olur bana bir yardımda bulun” der.
Hazreti Ali, yerden bir avuç toprak alınca miskin, Ali beni boş çevirmemek için toprak ikram edecek, diye düşünür. Hazreti Ali içinden duada bulunarak elini uzatır, toprak miskinin eline düşer düşmez altın olur. Miskinin gözleri fal taşı gibi açılır.
“Ya Ali, ilerde yine böyle bir sıkıntıya düşersem seni rahatsız etmeyeyim, bir avuç toprak alıp okuyayım, altın olsun. Bana o duaları söyler misin?”
“Tabi söylerim, üç İhlas bir Fatiha okudum, sonra da Hu çektim.”
Miskin, “Aaa! Ne kadar kolay duaymış” der ve hemen yerden bir avuç toprak alarak, üç İhlas bir Fatiha okur ve Hu çeker, fakat toprak altın olmaz.
“Ya Ali, okudum, Hu da çektim, ama toprak altın olmadı.”
“Olmaz kardeşim, olması için gerek ki sana kalbimi de vereyim…”

Duanın kabul olması için, kalb temizliği ister, Onun kapısında ağlamak sızlamak ister; yalnız dille söylemekle olmaz. Allah, diye içten bir bağırsan, O duymaz mı? Gönüllerimizde temizlik yok ki, istekler olmuyor. Ehli değil ise vermiyor.

Allah’tan ümit kesilmez, O’na isyanla çıkılmaz. Gönüller temiz ve saf olursa, istekler olur. Kendimizi temizlemek için çok çalışmamız lazım ki, o güzellikler bizlerden de tecelli etsin. Bazıları bir sürü karmakarışık işlerdedir. Bir şey söylersen, “Onun kalbini Allah bilir, kulla Allah’ın arasına girilmez” derler. Kişilerin yaşamı, hareketi görünüyor. Haksız kişiler, kulla Allah’ın işine karışılmaz, diyemez. Eğer hiçbir menfaat beklemeden bütün insanlara hizmet ediyorsa onun işine karışma, onunla Hakk arasında bir iş vardır. Kendini en güzel yine kişi kendisi bilir. Kendi hatamızı yine kendimiz biliriz, bu beden örtüdür.