MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 44

İMAN ZAYIFLIĞI…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Dede, bu insanların inançlarındaki şüphelerine bir örnek vermek istiyorum. Hazreti Resûl-ü Ekrem, hicret edip Medine’ye teşrif ettikleri zaman, Medinelilerle civarı gezerken görmüş ki hurma ağaçlarına aşı yapıyorlar. Bunun üzerine Medinelilere, neden bunu yaptıklarını sormuş. Onlar da demiş ki: “Yâ Resûlallah, biz aşı yapmazsak hurmalar ham kalır.” 

Cenâb-ı Peygamber bunun üzerine demiş ki: “Yapmasanız da olur!” Peygamberin bu sözü üzerine hemen aşı yapmayı durdurmuşlar. Aradan zaman geçmiş ve hurma mevsimi gelmiş, hurmalar büyümüş. O zaman görmüşler ki, aşı yapılmamış hurmalar onların söyledikleri gibi ham kalmış ve aşı yapılmış olanlar da olgun ve güzel olmuşlar. 

Hemen gitmişler Cenâb-ı Peygamberin huzuruna çıkmışlar ve demişler: “Yâ Resûlallah, senin sözünü dinledik hurmalara aşı yapmadık ama hurmalar ham kaldı.” Peygamber hemen cevap vermiş: “Dünya işlerini bana sormayınız, bildiğiniz gibi yapınız.”

Cenâb-ı Peygamberin bu cevabından dolayı asırlarca, sanki Onun dünya işlerini bilmediği gibi bir anlayış ortaya çıkmış. Fakat bu olaydan altıyüz sene sonra Kuzey Afrika’lı Ümmî Abdüldebbâ Hazretleri şöyle bir sonuca varmış, demiş ki: “O aşı yapılmayan hurmaların ham kalmasının sebebi, Medine halkının o dönemdeki inançlarının zayıflığıydı. Hazreti Muhammed’in sözü Hakk sözüydü. Medine halkı tam mânâsıyla ona iman etmiş olsalardı, hurmalar ham kalmayıp, hattâ daha da güzel olacaktı. O hurmaların ham kalmış olmasının sebebi, esâsen, onların inançlarının hamlığındandı.” Ne buyurursunuz Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Çok yerinde söylemiş… Hurmalara veya diğer meyvalara aşı yapıldığı zaman o meyvalar güzelleşir. Meyvaların yanısıra insana da aşı yapılır. İnsan da kendi kendini yetiştiremez. Bir insan ancak bir mürşid-i kâmile gelir ve oraya tam mânâsıyla kendini verip teslîm olursa, onun yaşamı değişir. İnsan ne demektir öğrenir. Yoksa kimse kendi kendine, bütün gün kitap okusa dahî hiçbir yere varamaz. 

İşte koca Mevlâna şöyle buyurur: 

“Ne kadar bilgin olursan ol, bir mürşid-i kâmile baş kesmedin mi, edindiğin o bilgi ile sen ancak meyvanın kabuğuna varırsın, ama tadını alamazsın.” 

Neden? Çünkü egonda, benliğinde yaşadın, kendi zâhirî bilgini beğendin, başka kimseyi beğenmedin, hor gördün. Misâl olarak, İblis’i ele alalım. İblis’in ilk ismi Âzâzil Efendi idi. Bunun mânâsı nedir? Vücudumuzdaki akıldır, en üstün ve en büyük nimettir. Bizler, akıl ile bir sürü bilgiye sahip oluyoruz. Yaratıcı, akılı yarattığı zaman, akıla dedi ki: “Âdem’e secde et! Ben ondan yüz tutuyorum.” İşte İblis, ne dedi? “O topraktan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ona baş kesmem, secde etmem!” Ve Allah’a karşı geldi. Cenâb-ı Hakk, bunun üzerine onun ismini değiştirdi, Âzâzil iken, İblis ismini aldı. Bir kişi de eğer çok bilgiye sahip olur ama benliğinde yaşarsa, onun İblis’ten hiçbir farkı yoktur. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 43

İMAN HER ŞEYİN ÜSTÜNDEDİR…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Bir hikâye anlatmak istiyorum izin verirseniz: Musa Aleyhisselâm, bir gün toplamış müridlerini ve beraber denizin kenarına gelmişler. Onlara demiş ki: “Hepiniz binin bu kayığa ve karşı kıyıya gidin. Ne olursa olsun korkmayın.” Müridlerin hepsi binmişler, başlamışlar kürek çekmeye. Fakat tam denizin ortasında bir fırtına kopmuş. Müridler paniğe kapılmış ve Musa Aleyhisselâm’ı çağırmışlar. Musa, onları duyunca hemen suyun üzerinde yürüyerek gelmiş ve müridlerine dönerek, “Korkmayın! Ben size demedim mi, korkmayın diye? Neden korkuyorsunuz? Hadi şimdi hepiniz inin kayıktan ve yürüyerek bana doğru gelin.!” Bunu duyan müridler daha da korkuya kapılmışlar, çaresiz kalmışlar. İçlerinden biri inmiş kayıktan ve yürüyerek Musa Aleyhisselâm’ın yanına gelmiş. Bakmış ki o da Musa gibi hiç suya batmadan yürüyebiliyor, merakını gidermek için Musa’ya dönüp, “Efendim, bu nasıl oluyor?” diye sormuş. Ve sorduğu anda mucize kaybolmuş, suya batmış. Musa onu kolundan tutup çıkarırken demiş ki: “Ey inancı zayıf olan adam, neden ‘Nasıl’ diye soruyorsun? Bu işler hakkında nasıl, niçin diye sorulmaz! Sorduğun anda böyle batarsın!”

Hasan Dede, ‘İman’ kafadaki bütün soruların çıkarılmasıdır deniyor. Bu hikâyedeki gibi soru sorduğun anda batıyorsun. Ne dersiniz?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): İman, her şeyin üstündedir, her şeyin üstünde… Bizim iman bakımından rehberimiz Hazreti Ali’dir. 

Hazreti Ali bizlere şöyle seslenir: 

“Ben görmediğim Allah’a ne inanırım, ne iman ederim.”

Hazreti Ali Efendimiz bu sözüyle ne demek istemiştir? Hazreti Muhammed Efendimizin her sözüne inandım, Allah’ın nûrunu Onun cemâlinde gördüm ve Ona iman ettim, demek istemiştir. Hazreti Ali Efendimiz, selâm olsun üzerine, Resûlallah’a sıdk-ı bütün bir imanla bağlandığı için savaşlarda hep kendini ön saflara atmıştır ve her zaman da başarılı olmuştur. 

Hazreti Ali Efendimiz yine şöyle buyurur: 

“Efendiler! Ben, Hayber kalesini beden gücüyle yerinden sökmedim. Tam aksine, riyâzatlı bir hâlde iman ettiğim yere teslîm olduğum için, gücüm bağlandığım yerden geldi. Onun kudretiyle o kale kapısı nasıl söküldü benim bile aklım durdu.”

Bir insan, tam mânâsıyla teslîmiyette durursa, artık o kişi ne ölümden korkar, ne de başka bir şeyden. Çünkü onun artık kendi kişiliğine ait hiçbir şey yoktur. Bizlerin bu güzelliklere varamamızın sebebi hep şüphe içinde yaşamamızdan ve devamlı acaba mı, veciba mı, öyle midir, yoksa böyle midir, doğru mudur, yanlış mıdır diye sormamızdan kaynaklanmaktadır. Bırakın şüphe etmeyi, soru sormayı artık, bakın, önümüzde birçok örnekler var, Peygamber Efendimiz var, İmam Ali Efendimiz var, bütün Evliyâullah var. Bakın bir hâtib, hâtibliğini yapar ama, Hakk’a yürüdüğü zaman onu da sıradan biri gibi defnederler. Ama bakın etrafımızda bir sürü Hakk dostlarının kabirleri de var, ama onlar korunmaya alınmışlardır ve sevenleriyle anılırlar. Ama diğerleri hiç anılmazlar. Neden? Çünkü insanlara hep kuru bilgi verdiler, Hazreti Muhammed Efendimizin güzelliklerine vâkıf olmadılar. Aşka düşmediler, hep zâhirî bilgide kaldılar. Ama Evliyâlar öyle mi? Onlar Hazreti Muhammed Efendimizin nûrunda yandılar, oraya teslîm olarak yürüdüler, etraflarındaki insanlara da hep güler yüz, tatlı dil sarfettiler ve dünya durdukça ölümsüzlüğe yol almaktadırlar. Tasavvuf yolu tamamen teslîmiyet ister ve bu yolda şüphelere hiç yer yoktur. Şüpheyle, akılla yola koyulundu mu hiç yol alınamaz.

Bakın, Hazreti İsa, selâm olsun üzerine, bir gün cemmatine Allah’tan teblîğler veriyormuş. Cemaati ona demiş: “Yâ İsa, neden öyle değil de böyle söylemiyorsun? Neden Allah öyle söylememiş?” İsa Rûhullah cevap olarak, “Efendiler, bu sözler bana ait değil, Allah’a ait. Size bu söylediklerim Allah’ın teblîğleri” diye anlatmaya çalışmışsa da, cemaati yine ona, “Yok öyle olmaz, böyle olsun” diye karşı çıkmış. Yani cemaati Hazreti İsa’ya akıl veriyor ve istiyorlar ki, Allah onlara göre konuşsun. İsa da bakıyor ki başa çıkılacak gibi değil, terkediyor cemaatini ve onlardan kaçmış. Kaçarken de topukları ensesine vuruyormuş. Bir oduncu da İsa’nın koşarak kaçtığı dağdan inmek üzereymiş, İsa’yı o hâlde kaçarken görmüş ama bakmış ki İsa’nın arkasında onu kovalayan kimse yok. Sormuş demiş: “Yâ İsa, sen böyle kimden kaçıyorsun?” İsa cevap vermiş: “Ahmaklardan kaçıyorum!” 

İşte böyle Mahmut Efendi, her şeyin başı imandır, teslîmiyettir. Bir kişinin teslîmiyeti tam değilse, imanı da zayıf olur. Böyle bir kişinin aşkı da sahî değildir. Ne güzel söylemişler: “Aşksız derviş imansız softaya benzer.” Aşksız derviş olmaz, imansız sofî olmaz.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 42

İNSAN DÜŞÜNCEDEN İBARETTİR…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Cenâb-ı Resûl-ü Ekrem bir hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki: “Mutu kable ente mutu – Ölmeden evvel ölünüz.” Hazreti Mevlâna da diyor ki: “İnsan düşünceden ibarettir.” İbn-i Arabî Hazretleri ise, “Vücud Hakk’tır, zihin halktır” diye buyuruyor, yani zihin insandır, diyor. Şimdi, bizim, ‘Ölmeden evvel ölünüz’ hadîsinden anlamamız gereken, ölmeden evvel vücudumuzu, yani düşüncelerimizi mi öldürmek zorunda olduğumuzdur, yoksa bunda başka bir sır mı vardır? İnsanın benliğinden kendi düşüncesiyle, yani kendi kendini telkin ederek kurtulması mümkün müdür?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Bu sorunuza Hazreti Mevlâna’mızdan bir örnek vererek cevap verelim: Bir gün Cenâb-ı Mevlâna, selâm olsun üzerine, yine Meram’a çıkmış. Oraya çıktıklarında hep Hazreti Muhammed Efendimizin büyüklüğünden, Onun güzelliklerinden konuşup, muhabbet ederlermiş. Tam muhabbet esnasında bir grup papaz gelmiş. İçlerinden bir papaz Hazreti Mevlâna’nın huzuruna çıkmış ve demiş ki: “Yâ Hazreti Mevlâna, var mısın bir imtihana girişelim?” 

Mevlâna sormuş: “Nasıl bir imtihandan bahsediyorsunuz?” 

Papaz demiş: “Bir ateş yakalım ve hem siz hem biz hırkalarımızı ateşe atalım. Hangi tarafın hırkaları ateşte yanarsa, onların Allah’a olan bağlılıkları tam değildir, zayıftır. Hangi tarafın hırkaları da ateşte yanmazsa, onlar Allah’a daha yakındır.” 

Bunu duyan Hazreti Mevlâna papazlara şu cevabı vermiş: “Madem ki böyle bir imtihana girişmeyi teklif ettiniz, kabul ediyorum. Ben, bütün dervişlerime kefilim, onların hırkalarını çıkarttırmayacağım.” 

Hazreti Mevlâna, kendi hırkasını çıkarmış ve ateşi yakmak için hazırladıkları çalıların üzerine koymuş. Sonra Kardinala dönüp, “Sen de papazlarına kefil ol, çıkar hırkanı, koy benim hırkamın üzerine, sonra yakın ateşi, bakalım kimin hırkası yanacak?” diye buyurmuş. 

Kardinal, “Ben kendime o kadar güvenmiyorum, papazların hırkalarını da ateşe koyalım” demiş. 

En üstte Kardinalin ve papazların hırkaları, en altta Hazreti Mevlâna’nın hırkası, yakmışlar ateşi. Bir vakitten sonra ateş kül hâline gelmiş. 

Hazreti Mevlâna buyurmuş: “İmtihanı teklif eden sizdiniz, şimdi gidip hırkalarınızı alın bakalım.” 

Kardinal demiş: “Önce sen hırkanı koydun, sen al.” 

Mevlâna, “Peki” demiş, külün başına gitmiş ve “Destûr yâ Hakk!” diyerek elini külün içine daldırmış. Hırkanın yakasından tutup çıkarmış ve üzerindeki külleri silkelemiş. Sonra dönüp, “Bu hırka size mi ait?” diye sormuş. 

Papazlar, “Hırka sana ait yâ Mevlâna!” deyince, Mevlâna öpmüş hırkasını ve giymiş, gitmiş. Papazlar hırkalarını aramış aramış, ama bulamamışlar.

Bir insan, kendinde yaşarsa hiçbir şey yapamaz. Onu ateşte yakar, çivi de deler ve bir sürü acı da duyar. Ama eğer düşüncede kendinden geçerse, ona ne ateş tesir eder ne acı duyar, ona hiçbir şey tesir etmez. 

Hazreti Ali Efendimizin, selâm olsun üzerine, savaşta iki omuz arasına bir ok saplanıyor. Arkadaşları ona, “Yâ Ali, müsaade et, omuzundaki bu oku çıkaralım” diyorlar. 

Hazreti Ali dönüp onlara diyor ki: “Oka dokunmayın! Ben huzura durduğum zaman tutun oku çıkarın.” 

Sonra Hazreti Ali Efendimiz huzûra duruyor, oku çıkarıyorlar. Hazreti Ali’den bir ses dahî çıkmıyor. Hazreti Ali Efendimiz namazını edâ ettikten sonra, arkadaşları ona, “Yâ Ali, biz senin dediğin gibi sen huzûra durduğunda oku çıkardık, ama senden hiçbir ses çıkmadı” dediklerinde, Hazreti Ali Efendimiz onlara şu cevabı veriyor: “Ben o anda kendimde değildim, kendimden geçmiştim, çünkü Hazreti Muhammed ile râbıtadaydım.”

İşte insan, bir mânâ eriyle râbıtaya girdiği zaman ona ateş ne yapabilir ki, çünkü ateş de bir kuldur. Ateş bizim hizmetimizdedir, istersek büyük ateş yakarız, istersek küçük ateş yakarız. 

Size bir hikâye anlatayım: İzmir’de bir Rıfaî şeyhi vardı, her onbeş günde bir bûrhan yapardı. Ateşi yakar, üzerine saç koyar, belinden yukarı gömleğini çıkarır ve saçın altına girerdi. Ateş ona hiçbir şey yapmazdı. Bu vak’anın yaşandığı otuz sene olmuştur. Bir gün şeyhimle yolda yürüyorduk, yanımızda şeyhimin çok sevdiği bir arkadaşı da vardı, benim de çok sevdiğim bir abimin babası idi, adı Musta Baba, rûhu şâd olsun, o da bir Rıfaî şeyhiydi. 

Musta Baba, şeyhime dönüp demişti ki: “Hakkı Efendi, haberin var mı? İzmir’de bir Rıfaî şeyhi var, her onbeş günde bir bûrhan yapıyormuş.” 

Hakkı Dede de dönüp ona, “Musta Efendi, o bir gün gelir o saç altında kalır. Çünkü Allah’ı böyle sık sık imtihana tutmaya gelmez. Biz, İbrahim Halîlullah’dan aşağı değiliz, gerektiği zaman ateşe de gireriz, ama ortada bir imtihan yokken, bir sıkıntı yokken, niye kendimizi ateşe atalım, ateşle oynayalım” diye cevap vermişti. 

Aralarında böyle bir muhabbet geçmişti. Bu muhabbetin arkasından bir iki hafta geçmişti ki, bir haber geldi. Öğrendik ki, o Rıfaî şeyhi saç altında kalmış, can vermiş. Musta Baba, çok saf, temiz bir insandı. Hakkı Dede’ye demişti ki: “Sen nazar ettin, senin yüzünden oldu.” Hâlbu ki öyle birşey yok ama, Hakk’ı öyle devamlı imtihan etmeye gelmez. Akılla olmaz; akıl baştan gitmedikten sonra insan o güzelliklere kavuşamaz.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 41

İMAN VE AŞK…🌹

Mahmut Efendi (Mahmut Dipşar): Tasavvufta en önemli şey, insanın nefsiyle savaşmasıdır. Efendimiz Sallallahu Aleyhivessellem, bir savaştan gâlib geldikten sonra buyurmuş ki: “Şimdi küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz.” Dinleyenler şaşırmış ve sormuşlar: “Büyük savaş nedir ya Resûlallah?” Peygamber Efendimiz, “Nefsimizle olan savaş!” diye buyurmuş. Peki, biz bunları hep okuyoruz veya dinliyoruz Dede, ama tam bir nefs savaşına giremiyoruz. Kendimizi devamlı kandırıyoruz. Nefsimizi yenmek istiyoruz ama bir türlü başarılı olamıyoruz. Bizler nasıl bir çözüm bulalım da bu nefsten kurtulalım Dede?

Hasan Dede (Hasan Çıkar): Şimdi Mahmut Efendi, Hazreti Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi, selâm olsun üzerine, biz küçük savaştan büyük savaşa gidiyoruz. Sahâbe sordu, “Nasıl küçük savaş olabilir? Uhud’daki savaş kıyâmeti andırdı.” Resûlallah Efendimiz onlara şu cevabı verdi: “Oradaki savaşta karşımızdaki düşmanı görüyorduk. Gaflete düşersek düşmana yeniliriz, ama gözümüzü dört açarsak düşmanı yeneriz. Büyük savaş ise görünmeyen düşmana karşı, o düşman da nefsimizdir.

Nefsimizi kolay kolay yenemeyiz. Nefsimizi ancak onun isteklerini durdurmakla yenebiliriz. Çünkü nefsimizin istekleri hiç bitmez, doyum nedir bilmez. Kim derse ki, ben nefsimi yenerim, o kişi daha baştan kaybeder. 

Bakın, Seyyid Burhâneddin Efendi şöyle buyuruyor: 

“Kim nefsiyle barışık ise bu âlemde, bilsin ki o, Allah ile savaştadır.” 

Bir insan Allah ile savaşa girişirse, hiçbir zaman gâlib olamaz, hep mağlûb olur. 

Yine Seyyid Burhâneddin Efendi, selâm olsun üzerine, şöyle diyor: 

“Denizdeki canavardan korkma, onu gözün görüyor. Ondan kendini kurtarabilirsin. İçindeki nefsin o kadar büyük bir canavar hâline gelmiş, ama onu görmüyorsun, almış seni götürüyor.”

Şems-i Tebrizî Hazretleri de nefs için şöyle hitâb eder: 

“Sıdk-ı bütün bir gönülle bağlandığın yere, Allah’ı zikre girdiğin zaman, o nefsin kalesini yıkar.” 

Bu bir, ikincisi de riyazattır. Sonuç olarak bağladığın yere temiz bir gönlün ve büyük bir aşkın olacak. Şöyle bir misâl verelim: İnanç insanı caydırır, ama iman caydırmaz. İman ne demektir? Bağlandığın yere, sen benim Rabbimsin, sen benim her şeyimsin, diyebilmektir. İnsan, imanla yola koyuldu mu, nefs geri adım atar. Fakat inançla yola koyuldu mu, nefs gâlib gelir. Eğer kişi, ben çok bilirim, ben şöyleyim, ben böyleyim, diye konuşmalara girdiği an, o kişi nefsinden konuşuyor demektir. Nefsinin kollarına düşmüştür ama farkında değildir. 

Bize en büyük örnek Hazreti Muhammed Efendimizdir. Nasıl en büyük örnektir? O, her zaman, “Allah benden şöyle konuştu, Allah benden şöyle söyledi” diye, devamlı Allah’a dayanarak konuşmuştur. Bizler de burada nasıl konuşuyoruz? Hiçbir zaman kendimizi öne atmıyoruz, her zaman, Hazreti Muhammed şöyle buyurdu, Hazreti Mevlâna şöyle söyledi, diye hitâb ediyoruz. Bakın dikkat edin, büyüklerimizi zikrediyoruz. Onlara biz inandık ve iman ettik. Biz, Allah’ın bütün güzelliklerini, Hazreti Muhammed’de ve Evliyâullah’da görüyoruz. Çünkü bütün Evliyâullah, hepsinin selâm olsun üzerlerine, hepsi Hazreti Muhammed Efendimizin mânevî kardeşleridirler. Onlar, Resûlallah Efendimizi görmeden âşık oldular ve sonra Resûlallah yüzünü onlara mânâlarında gösterdi. Eğer bizler de temiz bir imanla ve temiz bir aşkla yolumuza devam edersek, nefs çırpınır durur ama birşey yapamaz. Ama eğer dersek ki, dur ben bir namaz kılayım, bir dua edeyim, zikir yapayım sonra uyarım Allah’a, o zaman olmaz; bizde öyle yaz boz tahtası yok. Nerde tuzağa düşersin göremezsin. Bu nedenle insanın imanına sımsıkı sarılması lâzım. Koskoca Peygamber bile, her akşam dinlenmeye çekilmeden önce yetmişbeş sefer “Estağfurullah” diyor. O, bunu yapıyor da biz acaba neden yapmıyoruz? Bir kere bile estağfurullah demeden yatağa giriyoruz. Peygamber Efendimizden hiç örnek almıyoruz, ki O, Hakk ile Hakk olmuştur. Onun her zerresinde Hakk’ın nûru vardır. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 35

RÛHLAR ÜÇ KISIMDIR…🌹

Mahmut Efendi: Eflâtun diyor ki: “Bir insanın dünyaya gelişi denizin kıyıya vuran dalgaları gibidir. Dalga kıyıya gelir ve tekrar denize döner. İşte o geliş ve gidiş, insanın yaşadığı hayattır. Göründüğü gibi, O böyle bir geçici varlık istemez. Kalıcı bir varlık olup vahdet deryâsına ulaşmak ister. Bu ise kendini tanıyarak ve daha doğarken ölümünü anlamakla, yani Hazreti Muhammed Efendimizin, “Ölmeden evvel ölünüz” hadîsini kendisine zevk edinip kemâlâtına erişmekle mümkündür.” Siz ne dersiniz?

Hasan Dede: Eflâtun da, Peygamber Efendimizin buyurmuş olduğu gibi, bir Peygamberdi. Hazreti İsa’dan beşyüz sene önce yaşamıştı. O da kendine gelen ilhâmlarla doğru söylüyor. Bir insan kendini bilerek yaşarsa hiç hatalara düşmez. Ama bir insan kendini bilmeyerek yaşarsa ve bir de kimliğini öğrenmek için arayışa düşmezse, demek ki ona verilen o akıl boşa verilmiş, o aklı doğru yolda kullanmıyor ve ömrünü boşa zâyî ediyor demektir. Bizim burada vazîfemiz yolcuya kendinin kim olduğunu bildirmek, kimliğinden haber vermektir. Eğer yolcu burada anlatılanlara kulak verir de kimliğini öğrenmeye ve kendini bulmaya gayret ederse, kısa zamanda kurtuluşa erer. Ama kulak vermez de nefsinin tuzağında yola koyulursa hiçbir yere varamaz.

Rûhlar üç kısımdır. Birinci rûh, ne zaman sûret giydi, ona soruldu, “Sen kimsin?” Hemen cevap verdi Yaratan’a, “Sen sensin, ben de benim“ dedi ve daha sûrete bürünür bürünmez Allah’ı inkâr etti. 

İkinci rûh, sûrete bürününce, ona da aynı soruyu sordular. O da şöyle cevap verdi, “Ben senin tarafından yaratıldım Allah’ım, varlıklarına yönlendim, sana arka çevirdim, ama anladım ki varlıklar beni sonsuz güzelliğe ulaştırmıyor, nâdim oldum, sana döndüm Allah’ım.” Bu rûhlar da bizleriz, yani gün geliyor, 30-40 yaşından sonra arayışa düşerek, bir Mürşid-i Kâmil’in huzûrunda yeniden doğarak kurtuluşa ulaşıyoruz. 

Üçüncü rûhlar ise sûret bulunca, onlara soruldu, “Sen kimsin?” Üçüncü rûh başını secdeye vurdu ve “Ben yokum Allah’ım, sen varsın. Ben ancak senin emrinle ayağa kalkarım, senin emrinle konuşurum, senin emrinle yaşarım. Senden emir almadan benim saçımın bir teli dahi oynamaz.” Bunlar da Nebîler ve doğuştan Velîler, yani Pîrân’dır. Pîrân Efendilerimizin hepsi bende-i Resûl’dür. Eğer öyle olmasalardı, o tebessümlü yüzler, o güzel sözler onlardan dile gelemezdi, bu kadar sevgi dolu ve birleyici olamazlardı. Onlar hiç mezheplerde gezmemişlerdir. Onların dini de, imanı da mezhebi de Resûlallah Efendimizdir. Onlar, Resûlallah’a gönül verdiler, O’nun huylarıyla huylandılar ve hepsi ‘Bir’ oldular, ‘Bir okundular, ’Bir’den konuştular.

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI’YA HASAN DEDE SOHBETLERİ – 17

KIYÂMET NEDİR?..🌹

Mahmut Efendi: İnsanların çoğu öldükten sonra ne olacaklarını bilmediklerinden bir korku içindedirler. Bundan dolayı da rûhun ölümsüzlüğüne inanıyorlar. Fakat bu inanış bildiklerinden, bilâkis korktuklarından kaynaklanıyor. Bir insan ne kadar korkaksa, rûhun ölümsüzlüğüne de o kadar inanmaktadır. Dindâr insan, “Ben değilim” gerçeğini bilir ve sonra geriye kalan ölümsüzlüktür, deniyor. Yani, dindâr bir insan kendi varlığı olmadığını, tamamen “O” olduğunu ve “O” varlığın ölümsüz olduğunu bildiğinden dolayı da korkusu olmuyor. Korkudan hiçbir şey doğmaz, fakat sevgi doğurur, sevgi yaratıcıdır. Korku etkisizdir, hiçbir şey yaratmamıştır, yaratamaz, çünkü varlığı yoktur. Ama bütün yaşamını yok edebilir. İnsanı karanlık bir bulut gibi sarıp, bütün enerjini tüketebilir. Dualarımız, ilâhîlerimiz, zikirlerimiz bizim zırhlarımızdır. Cenâb-ı Ali Efendimiz buyuruyor ki: “İnsan, bilmediği şeyin düşmanıdır.” Düşman, insana korku veren bir varlıktır. İnsan neden korkar, diye sorarsak eğer, ortaya çıkan şey şudur; insan kendi gerçek kimliğini bilmemekte ve hayata nasıl tutunacağı korkusunu taşımaktadır. Benliğimizi, egomuzu kaybetmekten korkmaktayız, yani, ölüm, hastalık, fakirlik gibi korkular… İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın mânâ ilmini bilmiyorsa, karanlıktadır, hem de birçoğu zifiri karanlıktadır. Oysa ki, Cenâb-ı Peygamber Efendimizin ışığıyla aydınlansa, korkacak bir şey olmadığı görülecek, teslîm olacak ve huzur bulacak. Korku, bir insanın kendi asıl benliğinin bilincinde olmamasıdır. Tek bir korku vardır, derinlerde bir yerde ‘Ben olmayabilirim’ korkusu… Bunu nasıl yorumlarsınız Hasan Dede?

Hasan Dede: Bir insanı korkulara sürükleyen her zaman nefsidir. İnsan imanıyla yaşamını sürdürürse, hiçbir zaman korkuya yer vermez. Neden? Çünkü bilir ki, ona ait hiçbir şey yoktur. Her ân kendisini hazır tutar ki, Dost yüzünü gösterdiğinde Ona koşsun da bu âlemdeki çilesi sona ersin. 

Cenâb-ı Mevlâna, son demlerinde, Şeyh Sâdrettin Efendi’nin gelip kendisine şifâ dilemesi üzerine şöyle buyurmuştur: 

“Ey Efendi, şifâ senin olsun. Benim Sevgiliyle buluşmama, nûrun nûrla buluşmasına, bir soğan zâresi kadar mesafe kalmıştır.”

Ama bunu ancak iman sahipleri söyleyebilir. Ehl-i iman sahibi olmayanlar söyleyemezler. Onlar zaten yaşarken ölmüşlerdir. 

Sultan Ulema Hazretleri, talebelerine şöyle buyurmuştur: “Sizi Allah’tan kim ayırdı biliyor musunuz?” 

Talebeleri cevap veriyorlar: “Bilmiyoruz, siz anlatırsanız bilebiliriz.” 

Sultan Ulema Hazretleri bu cevabın üzerine, onlardan bir kova su istemiş, getirmişler. Talebelerinden birine, kovadaki suyu toprağa dökmesini emretmiş, o da dökmüş. Bir kova su daha istemiş, onu da nehire dökmesini emretmiş, o da dökmüş. Sonra şöyle buyurmuş: “Kovadan maksat vücudunuz, sudan maksat rûhunuzdur. Dünyaya meyil verirseniz rûhunuz toprağa gidecek, ayak altı olacaksınız. Eğer Hakk ile yaşamınızı sürdürürseniz tekrar aslınıza döneceksiniz, Allah anıldıkça siz de anılacaksınız.” 

İşte Yunus Emre, selâm olsun üzerine, şöyle buyurur:

“Ey Yunus, sen bu âleme niye geldin? Allah’ı zikretmek için. Bir gün gelecek dünya ömrüm bitecek, Allah’a döneceğim, Allah anıldıkça ben de anılacağım.”

Cenâb-ı Mevlâna yine şöyle dil döker:

“Sevgisiz ve aşksız geçen ömrü ömür sayma.”

Eğer bir insanın bir yere sevgisi ve aşkı yoksa, o yaşarken ölmüştür. Bizim bulunduğumuz yer bir sevgi yuvasıdır. Yolcu, Mürşidiyle yola çıkar, Mürşidi vasıtasıyla Pîr’e ve Hazreti Muhammed’e ulaşır. Ama eğer yolcunun imanı ve inancı yoksa yol bir işe yaramaz. Bu yol iman ister. Yolcu, Mürşidine imanla bakacak ki, yol alabilsin. Hepimiz günü gelecek o kıyâmete gideceğiz, ama kıyâmet ne demektir, Hazreti Muhammed Efendimizin buyurduğu gibi: “Kıyâmetin büyüğü benim.. Gerçek yüzümü gösterecek olsam cihan yerinden oynar.” O, nûr âlâ nûr bir varlıktır. 

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 61

“Seni Övemem Ben…”

Muhammed’i yıldızlardan, cevherlerden, cisimlerden, arâzlardan geçirdikleri geceydi. Hepsinden geçmişti de bir yere varmıştı ki gecenin saçları orda kesilmişti; gökyüzü, orda kocakarıların iği gibi dönmez, işlemez olmuştu. Günün Rumluğu perde altına girmişti. Gördü ki topraktan yaratılmış âlem, orda bir tozdan ibâret; gökler orda ayaklar altında kalakalmış; güneş mumu, yedi kat yer, yedi kat gök, gizli âlemin ağacında birkaç yaprak gibi görünmede. Bunda kaldı da dedi ki: “Seni övemem ben.” Nimet, kendi diliyle nasıl şükredebilir ki? Yeryüzünü, cömertliğinde bolluğu anlayasınız diye sizin için yarattı o.

Gönül, Cana Şifâdır…

Baktım, gördüm ki her şeyin en iyisi gönül. Onu sizin anışınıza vakfettim. Sağlığı korumak, sağlık istemekten kolaydır. Şehvet balını haram zehirlerden iyiden iyiye koru, gözet ki onda azîzlerle buluşma zevki vardır, cana şifâdır o.

Peygamberin Mirasçıları…

Dervişler vecde düşerler de Tanrı’yı özleyişleri artsın, ahirete inanış sevgileri çoğalsın, gönüllerinden dünya sevgisi dağılsın, dünyaya gönülleri yabancı olsun diye semâ ederler. Kerâmetleri âleme yayılmış, güneşten de daha tanınmış olan, ululukları minberlerde söylenen ulu şeyhlere uyarlar… İnananlar, gözlerine çeksinler de gönül gözleri aydın olsun, gizli âlemi görsünler, Tanrı’ya dalsınlar diye onların ayaklarının bastığı toprağı ararlar. Semâ törenini onlar koymuştur. Peygamberlerin mirasçıları onlardır; miras bilgisi de onlarındır, anlayış seziş bilgisi de onların. Zâhiri hükümleri bilen bilginlerde okuyup belleme bilgisi vardır, anlayıp sezme bilgisi yoktur. 

Nitekim Mustafâ buyurmuştur: “Bildiğini tutan, yapan kişiye Tanrı, bilmediği bilgiyi öğretir.” Belleyip öğrendiğini tutana Tanrı, anlayış seziş bilgisini de bağışlar. Kime de bu bilgiyi bağışlarsa o,erenlerin cinsine katılır gider. Şeyhlerin koydukları her şey, peygamberlerin koydukları şey demektir. Çünkü “Kavminin içinde şeyh, ümmetinin arasındaki peygamber gibidir.” Hattâ “Benimle duyar, benimle görür” sırrına erer bu çeşit kişiler. Onların yaptığı iş “Allah attı” hükmüne girebilir.

Rubaî:

“Ben, bir ay yüzlü dilberin kölesiyim. Bu yüzden benim yanımda ay’dan, ay ışığından, şekerden başka şeylerden hiç bahsetme!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 60

Allah Kulunu Öylesine Sever ki…

“Bir an düşünmek, altmış yıl ibâdet etmekten hayırlıdır…”

Bu düşünce, bütün ibâdetlerden daha da iyi olan inancı meydana getiren düşüncedir. Kim yaşamaktan daha uzaksa odur daha fazla ölü… Kim bilgiden uzaksa odur daha fazla bilgisiz… Kim arılıktan daha uzaksa odur daha fazla bulanık. 

Gerçekten de söz gümüşse de sus; çünkü susmak altındır. İnsanın sözü, başkası içindir, kulağıysa kendisi için. Susmak sabırdır, sabırsa sıkıntının, darlığın anahtarı. 

“Susun da acınmış olun.”

Susmak, bilgisizin bilgisizliğine bir örtüdür, bilgineyse süs. İnsana en güç şey, susmaktır, fakat en faydalı şey, yine susmak. Dilini koru, çünkü o bir canavardır, yer seni. İnsanlar, suyu acı, helâk edici, esenlikten uzak mı, uzak bir denizdir; gemi de uzaktır onlardan.

Rivâyet edilmiştir: Allah bir kulunu sevdi mi, ona, suretinden bir suret giydirir, ruhundan bir ruh üfler… Sonunda dağ taş, her şey o kulu sever; kurt kuş, her şey ona karşı alçalır… Onu öyle kerâmetlerle özelleştirir ki Tanrı onlardan râzı olsun, âriflerden, gerçeklerden, Tanrı’ya yaklaşanlardan başka kimsecikler o kerâmetleri bilemez, anlayamaz. 

Buyurmuştur: Gerçekten de Allah kulunu öylesine sever ki sevgisinden, dilediğini yap, çünkü ben yarlıgadım seni der.

Kasîde:

“Gözünün perdesini açarsan, pek sevdiği kulunu geceleyin yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! Hazreti Peygamber’e Mirac’ta kendi cemâlini gösterirsin; geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Aşk şarabı olur, coşar köpürürsün! Bu yüzden, daha fazla kendinden geçer, aklını kaybedersin! Binlerce aklı da alır götürürsün! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Canın başına bir taç geçirirsin, gönlünü alır, Mirac’a çıkarırsın; onu, iki dünyadan da ötelere yükseltirsin! Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Gönül, Sen’in lütfunla yükselir, uçar; çölleri, ovaları aşar ve bütün canlardan ileriye geçer! Derken, ansızın karşısına Sen çıkarsın! Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Lütfu ile, sevgisi ile yücelttiğini, ötelere götürdüğünü, mekânsızlık bahçesine kondurur, ona ikrâmlarda bulunursun! Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Nerede olursak olalım, bizimle beraber olduğun için öyle seviniyorum ki, gönlüm, her an uçmada, her an sabır elbisesini yırtmadadır! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Altı cihetten de kaçar, o lütuf kapısına sarılırım! Çünkü Sen, pek gönüller bağlayansın, pek güzelsin! Kulunu, geceleyin yürüten Allah, bütün noksan sıfatlardan münezzehtir! 

O büyük ve eşsiz varlık, canlara can verdi, gönülleri neşe ile oynatmaya başladı! Yokluğa bile sevdâ verdi, onu sevdâlı kıldı! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir! 

Ey gönül! Yücelere, ötelere doğru kaç; yâni, Salâhaddin’e git! Çünkü sen, elsizsin ayaksızsın! Geceleyin kulunu yürüten Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 59

Adâlet Arslanı…

Tanrı rahmet etsin, esenlik versin, Peygamber dedi ki: “Bir an adâlette bulunmak, altmış yıl ibâdetten hayırlıdır.”

Bu, o hikmet yeşilliğinin bülbülünden, o dileyiş sedefinin incisinden, o kudret bahçesinin yeni yetişmiş fidanından, o san’at ustasının şaşılacak san’atından, o, yoktur Tanrı’dan başka tapacak sözünün şahnesinden, o yücelerdeki toplumun kervanbaşısından, o yaklaştı yakınlaştı odasında oturandan, o daha da yakınlaştı bucağının konuğundan, o noksan sıfatlardan arı biliriz. Tanrı’yı ki kulunu geceleyin götürdü durağında yurt tutandan, o vahyetti kuluna ne vahyettiyse haznesinin haznedârından, o ahiret hocasından, o dünyanın en ulusundan, en iyisinden, o kadri yüceltilmiş, o seçilmiş Muhammed Mustafâ’dan gelmiş dosdoğru bir haberdir… 

Övüşlerin en olgunu, en yücesi ona şöyle buyuruyor yâni: Ey peygamberlik mîrasına konanlar, şu muştulukla dopdolu buyruğu taç taht sahiplerine ulaştırın; bu lûtuf adını sanını padişahların yedinci kat gökte bulunan sayvanlarına kazıyın; bu inciyi padişahların kapısına götürün; şu lâtif sözü adâlet sahiplerine okuyun; bu şaşılacak sırrı onlara duyurun; bu eşsiz nükteyi onlara anlatın. Deyin ki: A taca-tahta, a devlet, baht memleketlerine sahip olanlar, esirgeme ağacını gönüllerinize dikin; adâlet suyuyla sulayın, yeşertin o ağacı; zulüm sarmaşığını uzaklaştırın ondan… 

Böyle yapın da saltanatınız doğru düzen yürüsün. Çünkü adâlet, pek yüce bir şeydir, pek değerli bir incidir. Adâlet nedir? Saltanatın gözcüsü; memleketin düzgünlüğü, devletin koruyucusu, ülkenin bekçisi, baht gelininin bezeyicisi, tahtın süsü püsü, kutluluk kimyâsı, ululuk sermâyesi, devletin güzelliği, eminliğin fetih buyruğu. 

İşte buracıkta, yanıbaşında adâlet denen zât… Ulular ulusu onun hakkında şöyle buyuruyor: Bir an adâletle eş dost olursan bu, ibâdet meydanında bir yol ayakta durmadan daha iyidir. Bir an adâletle solukdaş olursan bir yıl ibâdete el atmandan hayırlıdır. Çünkü ibâdet kuşunu herkes tutar amma adâlet doğanını padişahlardan başkaları tutamaz. İbâdet ceylânını her zâhid tutar amma adâlet arslanını buyruk ıssı olanlardan başkaları avlayamaz. 

Adalet arslanı, öyle her padişaha, her buyruk ıssına da râm olmaz. Adâlet arslanını bilgiden başka bir lokmayla avlamaya, yumuşaklık kemendinden başka bir kementle bağlamaya, ihsân tuzağından başka bir tuzakla elde etmeye imkân yoktur. 

Hamdolsun Ulu Tanrı’ya ki dünya mülkünün memleketlerine hüküm süren padişahlar, adâleti istemedeler. Adâlet de Âdemoğulları padişahı, âlemin tek buyruk sahibi, devlet ve dinin filânını istemede. Tanrı şanını yüce etsin ki bu yüzyılda hem bilgi lokmasıdır o, hem yumuşaklık kemendi, hem de lûtuf çayırlığı. Şanı yüce, noksan sıfatlardan arı, sınıkları onaran Tanrı, sanki adâleti, insafı, şu dünya padişahının boyuna göre ölçmüş biçmiş, kesip dikmiş. 

Adâletle insaf, bu devlet kapısında bulundukça verimi de şu olur: Her gün bu bahçede yeni bir gül biter. Ulu Tanrı, dünya durdukça, yüzyıllar sürüp gittikçe bu padişaha ömür versin, devletinden faydalandırsın onu. Gerçekten de Tanrı kerem sahibidir, cömerttir.

Tanrım, ey âlemlerin Rabbi, ey yardımcıların hayırlısı, kalem ve bilgi ehli olan tapısının emînlerine, devletinin beylerine tümden yardımınla, lûtfunla özellikler ver; burada bulunanların topunu da güzelliğini, ululuğunu seyredenlerden kıl.

“A bilgi ıssı, adâlet ıssı padişahlar padişahı, 

Zulüm, adâlet kılıcınla kesildi gitti. 

Fitne, senin kahrından korktu da kalktı,

O yokluk konağına doğru yüzlerce konaklık yol eşti. 

Sevin ey padişah, kapını toprağı, 

Gönlün durağı tapın; gözse kapına dikilmiş. 

Rum, Çim, Türkistan padişahları, 

Kutlu, devletli tahtının önünde durmada. 

Cömertliğinden yarım katre, uçsuz-bucaksız bir deniz olmuş….

Yumuşaklığından yarım zerre, 

Bâbül kesilmiş, gök bile sana aykırı gitse noksandadır,

Zerre bile sana uysa olgunluğa erer, 

Tahtının basamağı, gökyüzüne taçtır… 

A felek, taç gerekse sana, indir onu.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 58

Altın İle Bakır…

İçinde yardım ışığı bulunan kişi, ne diye kötü sözden gamlansın? Yardım ışığını görmüyorsa ne diye güzel söze sevinsin? Hani padişahın ayarı tam, doğru düzen altınına bir bölük halk, bakırdır bu, kalptır, özsüzdür, ateşi görünce kararır gider der. O altın onların sözlerini duyar, bir de kendine bakar, güleceği gelir. Fakat kara pulsa, yahut kalp dirhemse bir bölük halk, bu, ayarı tam saf altındır desin; o der ki: Bu âna dek kendi hâlime ağlıyordum, şimdiyse size ağlamaya koyuldum. Kalp akçenin ağlayışı da faydasız değildir; gün gelir, o gözyaşı bir iksire ulaştırır onu. 

Ne Mutlu Kılavuzu Yardım Olana…

Bâzı adamlar, söz söylemeyi huy edinmiştir; başkalarının soluğuyla tuzağa düşer onlar. Derler ki: Siz ak doğanlarsınız; gölgesi kutlu devlet kuşlarısınız. Kendilerine hiç bakmazlar; ne biçim kuşuz biz; av mıyız, avcı mıyız, leş mi yemedeyiz, neyiz biz demezler. Üflendiler mi yelle dolu tuluma dönerler; demezler ki tutalım, bu tulum zümrüd-ü ankâ olsun, kanadı nerde, güzelliği hani, uçuşu, yücelişi hangi durağa? Amma bu düşünce de yapılmış düzülmüş konaktan başgösterir; yelle dolu tulumun işi değildir bu. Olacak bu ya, birisi tulumun içinde kalsa dışarıdaki sesleri duyunca anlar ki tulum, onun hapishânesidir, ayağına bağ kesilmiştir, kafes olmuştur ona. Ne mutlu kılavuzu yardım olan, tez giden, uz gören göze uyup ardından yol alan kişiye.

Rubaî:

“Sözüm, söylemek istediğim hâlde söyleyemediğim bir düşünce gibi ağzımdan gönlüme gider; sonra, belki de yüz kere gönlümden ağzıma gelen bir sıfat yüzünden mest olur! 

Sözüm mest olmuş, gönlüm mest olmuş, hayalim mest olmuş; hepsi de birbirine düşmüş, birbirine bakmadalar!”