HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL – 2

“Salâvat getirip duruyorsun ama, Mustafa’nın temizliğinden neyin var, ona bak” diye buyuran Hazreti Mevlâna, yine şöyle seslenir:

“Nice inşallah demeyen var ki, canı inşallaha eş olmuştur. Akıllı hacı, niceye dek yedi yedi tavâf eder durur. Ben, deli divâne bir hacıyım, kaç kez döndüğümü saymam bile!”

Hazreti Mevlâna, şekilcilere çatarak kılık kıyafete teslim olanları “İsa’yı bırakıp da eşeğine bakma” diyerek uyarır. Bu sözünde; İsa’dan maksat ruh; eşekten maksatsa bedendir, yâni nefstir. 

Ve yine şöyle seslenir Mevlâna:

“Senin dayanağın Tanrı’dır. Sopa değil; at o sopayı, vazgeç ondan. Külâhı bırak da başı ara; sır o başta ele geçer.”

Hakk’ı, büyük yeryüzü meydanında kucaklayamayanlar onu duvarlar arasında hapiste biri sanıyorlar. Onların o duvarlar arasında bulacakları olsa olsa nefslerinin putudur, Allah değil…

Mevlâna şöyle der:

“Ne aptaldır o adam ki, sevgili onun evindedir de o, eve gelmez; boş yere olmayacak yerlerde koşup gezer.”

Hazreti Mevlâna’ya göre dini, formüller, kalıplar, kurallar hâlinde sundukları sanılan peygamberler, esâsen gönül mimarlarıdır. Uyanık ruhlar, peygamberleri böyle anlamış, dini de bu anlayışla yaşamışlardır. Kalabalığın, peygamberleri kuralcılar olarak düşünmeleri, onların gerçek yüzlerini göremediklerindendir.

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Canlar, canlara şekil veren ustaya akmada; fakat bu akış, akıllıların dillerinde; aşıklarınsa gönüllerindedir.

Gönül göğe benzer, dilse yeryüzüne… Yeryüzünden göğe varmaya pek çok konaklık bir yol var.

Suyu başkalarının oluklarından alan kişi hırsızdır… Başkalarının damlarındaki suyu aşıran, söz nakledendir.

Kimin gözyaşlarından nergisler biter, güller açarsa odur aşık… Nergisler toplayıp demet yapansa bir iş başarandır ancak.

Kim canının hâlini giyinmiş, canının rengine bürünmüşse hangi cevabı verirse versin, gerçekte soru sormadadır o.

Bilgisi, görgüsü tam olan hekim, hastaya acı bir ilaç da verse zulmediyor gibi görünür, ama zâlim değildir o.

İsterse karanlık olsun; ayak, ayakkabısını tanır; gönül de zevk yoluyla, vardığı konağın hangi konak olduğunu anlar.

Gönüle gir, şu tufanda Nuh’un gemisine at kendini… Durak korkulu ama gönlüne korku girmesin.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL – 1

Hazreti Mevlâna’nın yakınmalarından biri, dinin şekle, insanın da kalıba teslim edilmesidir. Bal taşımak için vasıta olan bir kavanozu, içine hiç parmak daldırmadan, bir ömür boyu yalayıp durmaktır.

Gönül, gerçeği gören göz, samîmiyet, ölümsüzlük ve aşktır. 

Gönül, Hakk’ın dinden ve insandan maksadıdır.

Gönülden habersiz bir din oyalamadır, gaflettir.

Hazreti Mevlâna şöyle seslenir:

“Ömrün boyunca gönül remzinden bir harfin bile kokusunu alamadın, a Kur’ân okuyan, ehilsin ama bu böyledir.”

Gönülsüz okuduğunda Allah’ın rahmeti olan Kur’ân bile kinlenir.

Gönülden uzak düşmüş bir iman da yerini inada bırakır. Bu inat, iman adı altında sahneye sürülürse, aydınlatma yerini karartma, yapma yerini yıkma, ıslah yerini bozmaya bırakır.

Hazreti Mevlâna yine şöyle seslenir:

“Gönlünü yıkayıp arıtmamışsın, yüzünü yıkamaktan ne fayda var sana? Hırstan, doymazlıktan süpürgeye dönmüşsün, daima toz-toprak içindesin.”

Özü bırakıp, kalıp ve kabuğa mahkum olanlar dini bir sayı sayma hâline getirirler. Allah’ı sayılara mahkum etmeye kalkanlara Hazreti Mevlâna şöyle seslenir:

“Herkesi boğ, şu sayılardan kurtar bizi… Sayıların tadına düşmüşüz, başka bir tat ver bize.”

Bu kişiler bir testi suyu, Dicle’nin sahibi Sultana hediye götürmek gibi bir gaflete düşerler. Bunun yerine boş bir testiyle huzura çıkıp hiçliğini göstermek gerekir. Günâhkâr olarak boyun bükmek, sayı sayarak benliğe düşmekten yeğdir. Ama buna da bir gönül nasîbi gerektir.

Rubaî:

“Gönül gözünü aç da ruhlara bak; nasıl geldiler, ne oldular, ne çileler çektiler, nasıl gidiyorlar. 

Mâdem ki, aşk yoluna düştün gidiyorsun, eteğini topla; çünkü bu yolun toprağı kanla yoğrulmuştur.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA YOKLUK VE MÂNÂSI – 11

“Tezgâhın aslı yokluk âlemidir” diye buyuran Mevlâna, onu şöyle tanımlar:

“Orada hiçbir şey yoktur, bomboştur, oranın nişânesi bulunmaz. Bütün ustalar işlerini göstermek için yokluğu ararlar.

Ustaların ustası Tanrı’nın da tezgâhı yokluktur. Nerede yokluk fazlaysa, orası Tanrı tezgâhıdır, Tanrı işi oradadır.

Yokluk, en yüksek derece olduğundan yoksullar, oraya vardılar, ödülü aldılar.”

Bedenini hiçe saymış, malını yok etmiş dervişin herkesten ileri olduğunu söyleyen Hazreti Mevlâna, “Fakat iş beden yokluğundadır. Dilencilikte değil” diye buyurur.

“Dilenci, malı bitmiş kişidir, kanaat sahibi ise, bedenine kıyan, bedenini hiçe sayan kişidir” diyen Mevlâna, dert hakkında da şikayeti hoş görmez. Çünkü dert bir yerde bizi yokluğa çekip ulaştırmaya bir vesilerdir:

“Artık dertten şikayet etme. Çünkü dert, insanı yokluğa sürüp götüren rahvân bir attır.”

Hazreti Mevlâna, bu yolda, cezbe bekleyen, fikri donmuş, fazla düşünemeyen insanlar için de güzel yollar gösterir. Onların da çabalamayı bırakmamalarını ister ve şöyle söyler:

“Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan, yürü, zikret. Zikir, fikri titretir. Harekete getirir. Zikri bu donmuş fikre güneş yap. İşten kalıp, o cezbeyi bekleme.”

İşe asılmamızı isteyen Hazreti Mevlâna, naz yapmamamızı ister. Hattâ bir yerde şöyle buyurur:

“Ne kabul edilmeyi düşün, ne reddedilmeyi. Sen sadece, emri ve yasakları dikkate al. Onları gözet.”

Hep bu hâlde yaşayan kişiye günün birinde cezbe hâlinin geleceği müjdesini veren Mevlâna der ki: 

“Derken bir gün cezbe kuşu, birdenbire yuvasından uçar, görünüverir. Onu gördün mü, sabah oldu demektir, mumu o vakit söndür.”

Beyit:

“Kendi varlığının, benliğinin başını kes, derviş gibi yok ol. Kendinden geçtin, varlığını bıraktın mı, ne yaparsan, Tanrı yapar. Her şeyden emîn olursun.”

Mısrâlarda Mânâ Okyanusu – 11

Allah’ın meydanına gelmek dilersen, 

nefsi, hırsı yenen gelsin meydana…

Sevgili canlar,

İnsan mısın sen ey insanoğlu?

İnsanlığını bilen gelsin Hakk meydanına.

İnsan olmak için çok emek gerek,

Allah yolunda emek veren gelsin meydana.

İnsan olmak nasıldır bilir misin?

Hakikate gel desem gelir misin?

İnsan sıfatında hayvan nefsini yener misin?

Nefsini, hırsını yenen gelsin meydana.

İnsanoğlu yüklenmiş nefs yükünü,

Hiç düşünmez ki nereden geldiğini,

Âni karar ile verir hükmünü,

Sabrı bol olanlar gelsin meydana.

İnsanların nakışı hak, doğruluktur,

Gittiğin yol yanlış ise dur,

Bir söyle iki duy,

Üçte kulak ver,

İstidâdın varsa gel gir bu meydana.

Hasan sen yolculara nasîhat edersin,

Sabırla nefslerini yenmek dilersin,

Eğer Hakk uğruna başını verisen,

Başını Hakk’a veren gelsin meydana…

DERVİŞ SIRTINA BASILMAZ…

Her zaman söylerim: Bütün tasavvuf ehlinin Pîri, Hazreti Ali Efendimizdir, en büyük derviş odur. Onun sembolik olarak kimliğini görmek isterseniz, kapının eşiğine bakın; eşiktir Ali; hep secdede durur Hazreti Muhammed’e. Bu yüzden tasavvufta, eşiğe basmak hiç doğru kabul edilmez. Çünkü Ali’nin sırtına basmış gibi olursun.

Mahmut Hüdâyî Hazretleri hayattayken, o devirlerde Ali isminde bir genç delikanlı, sevdiği kızla beraber Sarayburnu’nda deniz gezisi yapıyorlar. Kızın adı da Kösem Sultan.

Bu ikisi gezerken sandalları lodosa tutuluyor, parçalanıyor. Lodos, kızı bir tarafa sahile atıyor, çocuğu da atıyor Üsküdar’a doğru. Çocuk yüzerek çıkıyor Üsküdar’a. Gönlünden geçiriyor, diyor, ‘Dalgalar sevdiğim kızı da götürmüştür; ben artık onsuz yaşayamam, dünya bana zindan, yaşamak bana haram’ ve gidiyor Mahmut Hüdâyî Hazretlerinin dergâhına, ona evlat oluyor ve artık dünyaya veda ediyor. Ama Kösem Sultanı da gönlünde yaşatmaya devam ediyor.

Fakat meğerse, dalgalar atmış Kösem Sultanı da sahile. Harem ağaları bulmuşlar Kösem Sultanı, bakmışlar ki ayın ondördü bir kız. Banyo yaptırmışlar, üstünü başını temizlemişler, çıkarmışlar o devrin padişahı Sultan Ahmet’in karşısına. Padişah tabî kızı çok beğenmiş, hemen nikâh kıymış evlenmiş Kösem Sultan’la ve zamanla aralarında çok güzel de bir sevgi meydana gelmiş.

Şimdi bir gün, Sultan Ahmet alıyor Kösem Sultan’ı gidiyorlar Mahmut Hüdâyî Hazretlerine. Bakıyorlar ki, bahçede elma ağaçları güzel elmalar meydana getirmiş. Kösem Sultan’ın canı elma çekiyor, ama ne Sultan Ahmet dallara yetişebiliyor ne de kız.

İster misin… Ali, derviş olmuş artık; bir görüyor Kösem Sultan’ı, diyor, “Yâ Rabb, sana binlerce şükür, sevgilim hayattaymış.” Ama gizliyor kendini, sakalı da olduğu için tanınmıyor fazla.

Hemen gidiyor, yüz üstü yatıyor Kösem Sultan’ın ayakları altına, “Basın sırtıma koparın elmayı” diyor.

İşte Sultan Ahmet, “Hayır” diyor, “derviş sırtına basılmaz, elma yerinde kalsın, kalkın ayağa.”

Bunun üzerine, derviş Ali izin istiyor, kendisi tırmanıyor ağaca, koparıyor bir elma uzatıyor Kösem Sultan’a; elmayı uzatırken de gözlerinin içine bakıyor ve gözyaşları döküp oradan uzaklaşıyor.

Rubâi:

“Tenden ve candan dışarı olan derviştir. Yeryüzünden ve göklerden yüksek olan derviştir. 

Cenab-ı Hakk’ın bu cihanı yaratmak için bir maksadı yoktu. Hakk’ın bütün bu cihanı yaratmaktan maksadı, derviştir.”

GELENİ HEP BERABER SAYALIM…

Bu dalgaları ne görüyorsunuz denizde, onların hepsi zikirdir. Deniz kıyıya geldiği zaman, ‘Allaaahhh’ diye zikreder. Koskoca deniz… hakikatte deniz ruhanîyettir. Coşmuş şimdi, tevhid yapıyor.

Bir gün dedenin biri oturmuş deniz kıyısında, denizin zikrini seyrediyor.

Bir çift de yeni evlenmişler, gidiyorlar gelinin babasına, geçiyorlar denizi kıyısından. Dedeyi görüyorlar, oturmuş denize bakıyor. Selâm vermişler, almış selâmlarını dede. Yollarına devam etmişler.

Bir iki saat kayınpederlerinde oturmuşlar. Dönüşte yine aynı yoldan yürüyorlar, dedeyi görmüşler.

Adam hanımına dönüp demiş, “Vaktimiz nasıl olsa biraz var, gidelim şu dedeye takılalım. Soralım kaç tane dalga saydın şimdiye kadar?”

Gelmişler dedenin yanına. Tekrar selâm vermişler, dede selâmlarını almış.

“Dede efendi bir şey sorabilir miyiz?”

“Buyrun evlatlarım sorun.”

“Biz iki üç saat önce buradan geçtik, sana selâm verdik. Sen hiç yerini değiştirmemişsin, aynı yerde duruyorsun. Acaba şimdiye kadar ne kadar dalga saydın?”

“Aah evlatlarım” demiş dede, “oturun yanıma, geçeni bırakalım da, geleni hep beraber sayalım.”

Dede düşer mi tuzağa… dalgaları saymamış, onların sesini dinlemiş; şimdi mademki sayı istiyorsunuz, oturun beraber sayalım.

Hiçbir yer yoktur zikirsiz. Sabah şafakta kalk, bahçede varsa ağaçlar, aç pencereyi bekle. İsrafil eser; rüzgâr. Estiği zaman yaprakların sesini dinle.

“Lâ ilâhe illallaaaahh…”

‘Lâ ilâhe illlallah’ Hazreti Muhammed’in zikridir. Bu zikre ism-i âzâm derler. Hazreti Muhammed ilk bu ismi zikretmiştir. Yâni, ’Cihan boş ancak sensin Allah.’

Zikirsiz bir yer yoktur… Buğdaylar, tane yapmak için, onlar da sevişirler. Sevgisiz, muhabbetsiz hiçbir şey yoktur bu âlemde. Eser İsrafil, başlarlar buğdaylar dalgalanmaya, “Allaaah, Allaaah, Allaaah…” Hemen arkadan başaklar tanelerini yaratırlar.

Her yerde bütün varlıkların sevgiye ihtiyacı var. Dünya üzerindeki bütün varlıkların temelinde sevgi var, aşk var.

DİKKATLİ OL YAKMAYASIN…

Seyyid Ahmed Rıfaî Hazretleri, selam olsun üzerine, hayattayken fırıncılık yapardı.

Bir gün fırının başında otururken, geçiyor kendinden. 

Evliyâlar öyle pek uyumazlar, otururken diz üstü, hafifçe geçerler kendilerinden.

Seyyid Ahmed Rıfaî Hazretleri de geçince kendinden, bir mânâ tecellî ediyor. Fatma annemiz geliyor fırına.

“Selamün aleyküm ya Seyyid” diyor.

Hemen kalkıyor Seyyid Ahmed Rıfaî Hazretleri, “Ve aleyküm selam ya ciğerpâre Fatma” diyor.

Fatma annemiz elindeki ekmeği göstererek, “Bu ekmeği Hasan’la Hüseyin’e yaptım, fırında pişirmen için getirdim, ama dikkatli ol yakmayasın” diyor.

“Saddak” diyor, “ya Fatma.” Alıyor ekmeği, mânâda, koyuyor fırına.

Rüya içinde rüya… Mânâda da geçiyor kendinden Seyyid Ahmed Rıfaî, ekmek kül oluyor fırının içinde.

Fatma annemiz geliyor, bakıyor ki ekmekler yanmış, Seyyid’e çıkışıyor.

“Sen böyle mi Hazreti Peygambere, ceddine saygıda bulunuyorsun? Bilmiyor musun Hasan’la Hüseyin o ekmekle karınlarını doyuracaklar. Bak onları ekmeksiz bıraktın.”

“Ya Fatma” diyor Seyyid Ahmed Rıfaî, “ben Resûlallah’la tefekkürdeydim, onunla muhabbet ediyordum. O esnada ekmekler yanmış. Eğer sözlerim hakikat değil ise, beni bu ateş yaksın.” 

Ve hemen açıyor fırının kapısını, “Allaahh!..” diye bağırıyor ve atıyor kendini fırına.

İyi ama, o kendini ateşe atar atmaz, fırındaki ateş gül bahçesi hâlini alıyor.

Şimdi, Seyyid Ahmed Rıfaî Hazretleri der, selam olsun üzerine, “Zor duruma düşmeden burhan yapmayın. Üç gün aç kalmışsınız, çıkaramamışsınız rızkınızı; üç günün sonunda bir burhan yapın, ya rızık gelir, ya sizi huzuruna alır Allah.”

Seyyid Ahmed Rıfaî Hazretleri de böyle saygıdeğer bir kişiliğe sahiptir.

BENİM USTAM HAZRETİ RESÛLALLAH…

Mevlânamız buyurur der ki: “Nebîlerde, velîlerde gören göz, Ali’dir.”

Şimdi Mevlâna, Ali’yi neden bu kadar yüce bir yere koyuyor?..

Çünkü Hazreti Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali’ye Ali ismini verirken, annesi babası dediler, ismini Esed koyalım. Esed’in mânâsı, arslan.

Hazreti Peygamber Efendimiz, “Hayır” dedi, “bu çocuğun ismi Ali olacak. Ali’nin mânâsı, yücelik. Öyle bir yüceliklere sahip olacak ki, gün gelecek yaşayanlar işitecek ve görecek.”

Şimdi, Hazreti Hamza, selam olsun üzerine, Kureyş kabîlesinin pehlivanıydı, onun yerini alacak bir adam yoktu. Çok güzel dövüşürdü, çok güzel kılıç kullanırdı.

Kureyş kabîlesinden Abdud isminde biri daha vardı. O da çok iri-yarı bir adam.

Hazreti Hamza bir gün panayıra gidiyor. Burada Abdud, bir kadına göz koyuyor, kavga çıkartıyor ve o kadının iki kardeşini öldürüyor. Hazreti Hamza dayanamıyor atıyor kendini o kavgaya, eğer atmasa Abdud daha büyük zararlar verecek. Kavgayı durduruyor. Abdud’u da oradan uzaklaştırıyor. İyi ama, ikisinin arası açılıyor.

Kardeşleri öldürülen kadın da, Hamza’nın gösterdiği bu cesarete, adaletine hayranlık duyuyor ve Hamza’ya sevgi besliyor.

Aradan bir sene kadar bir zaman geçiyor, kadın Hamza’yı tekrar panayıra davet ediyor, eğer yine bir kavga çıkarsa, orada bulunsun ve kavgayı önlesin.

Şimdi Hazreti Hamza düşünüyor, Abdud iri-yarı ve kendini ölüme atan bir kişi, cemaati de kalabalık; yalnız oraya gidilmez diyor, geliyor Hazreti Peygamberin huzuruna, “Ya Resûlallah şöyle bir durum var” diyor, anlatıyor durumu.

“Şimdi tekrar davetliyim” diyor, “cemaatinden bana yardımcı olarak kimi verirsin, benim yanımda bulunsun?”

Peygamber Efendimiz diyor, “Sana Ali’yi vereceğim.”

Hazreti Hamza şaşırıyor. “Ali” diyor, “daha çocuk, 16 yaşında, ben onu görmedim hiç kılıç kuşansın, görmedim bir yerde ok atsın, görmedim bir yerde dövüşsün, onu bana niçin veriyorsun? Bu çocuk orda harcanır.”

“Şefkatli amcam, benden birini istedin ben de sana Ali’yi verdim. Sen ise Ali hakkında bir sürü uygunsuz sözler konuşuyorsun. Şimdi beni dinle. Al Ali’yi yanına, çıkın meydana, orada bir tahtadan nişan dikin ve o nişanı oklayın. Bakalım hanginiz daha güzel ok atacaksınız, öğrenin birbirinizi. Sana lafım yok amca, sen Kureyş’in en üstün pehlivanısın. Okta da, kılıçta da, her şeyde. Şimdi Ali’yi çocuk görüyorsun ama, hem ok atışında dene Ali’yi, hem de kılıç kullanmasında.”

Hamza’nın aklı duruyor, ama iyi bakalım diyor, var bunda bir şey…

Alıyor Ali’yi, geliyorlar meydana. Bir nişan kuruyorlar. Hamza dönüyor Ali’ye, “Hadi yeğenim Ali, koy okunu yaya, ger, at bakalım.”

Hazreti Ali Efendimiz dönüp diyor ki, “Amca, sen ustasın, önce sen at, sonra ben atacağım.”

Hazreti Hamza, koyuyor yaya oku, atıyor. Bugünkü tâbirle, onikiyi vuruyor.

Hazreti Ali Efendimiz bakıyor ki, onikiyi vurmuş, tamam. O da koyuyor oku yaya, geriyor, bırakıyor oku; ok, Hazreti Hamza’nın okunu vuruyor, ikiye ayırıyor.

Hamza bunu görünce şaşırıyor, “Allah Allaaah… ne kadar güzel attı, ne kadar güzel nişancı.”

Arkadan kılıç oyununa girişiyorlar. Kılıç oyununda da, Hamza görüyor ki Ali çok üstün kılıç kullanıyor.

Hadi, at üstünde de kılıç oyunu yapıyorlar, Hamza’nın elinden kılıcı uçuruyor Ali.

Hamza duruyor, soruyor Ali’ye, “Bu marifetleri sen kimden öğrendin? Benim üstüme usta yoktur, ama sen beni de geçtin.”

İşte Ali’nin verdiği cevap, “Şefkatli amcam benim ustam Hazreti Resûlallah, her şeyi o bana öğretti.”

Susuyor Hamza, bir şey diyemiyor. “Hadi” diyor, “Ali çıkalım yola.”

Beraber çıkıyorlar yola, geliyorlar panayır yerine. Abdud’un bulunduğu handa konaklıyorlar.

Sabah olunca, Abdud çıkıyor hanın bahçesine, meydan okuyor. 

Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, hemen Hamza’dan önce davranıyor, giyiniyor, iniyor meydana.

Abdud’a diyor, “Ne bağırıp çağırıyorsun? Ne istiyorsun?”

Abdud, “Hadi” diyor, “sen burdan uzaklaş, baban benim dostumdur. Sen benim yanımda daha çocuksun, amcan gelsin karşıma.”

“Bırak amcamı, karşında ben varım” diyor Ali, “Nasıl istersen seninle dövüşürüm.”

Abdud diyelim bir fil, Ali onun yanında bir ceylan gibi duruyor, ya da bir küçük arslan.

Abdud diyor, “O zaman, beni belimden tutup tek elinle havaya kaldırırsan seninle hiçbir iddiada bulunmayacağım, teslim olacağım sana.”

Hazreti Ali geliyor Abdud’un karşısına, geçiriyor elini Abdud’un kuşağına, bir “Ya Hayy” diyor, koskoca Abdud havada. İndiriyor tekrar yere. 

Abdud’un aklı duruyor.

“Hadi şimdi sen gel beni kaldır” diyor Ali.

Abdud, Ali’yi çocuk görüyor ya, geçiriyor kolunu Ali’nin kuşağına. O da bir nârâ atıyor, ama yerinden oynatamıyor Ali’yi. Hazreti Ali ayaklarını sanki yedi kat yer dibine sokmuş, hiçbir türlü kıpırdatamıyor.

Kılıç oyununa girişiyorlar, kılıç oyununda da kılıcını alıyor Ali. En sonunda Abdud’u bir güzel hırpalıyor. 

Abdud’a ceza veriyorlar, çölde bir ağaca bağlıyorlar, orda çok feci bir şekilde canını veriyor.

Yani Hazreti Hamza’nın aklını durduran ve Müslümanlığa sürükleyen Hazreti Ali olmuştur.

MUHAMMED’İN ARSLANI…

Yüzyirmidörtbin peygamber geldi bu aleme, peygamberliklerini yaparlarken kendi cemaatlarından sıkıntılara düştüler, el açıp yalvardılar Allah’a, cemaatlarına ceza versin, yardım istediler. İster misin gönderdi yardım; ateş yağdırdı, depremler yarattı, fırtınalar çıkardı peygamberlerini kurtarmak için.

Hazreti Ali hakkında hiçbir velînin söylemediği sözü Mevlâna söyledi. Ne dedi Mevlâna? Ali’ye nasıl bir büyüklük verdi?

“Peygamberler sıkıntılara uğradıkları zaman, onlara yardım eden o Allah, Ali’ydi. Ceddim Hazreti Muhammed’e aşikâr geldi.”

Beşer sıfatında geldi. Bakın Mevlâna nasıl bir sır çıkarıyor ortaya…

Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali, bir nurun bir ruhun suretleridirler. Onları iki gören, şaşı sayılır.

Peygamber Efendimiz, miraçta Allah ile görüştüğü zaman, görüştüğü o Allah, Ali idi. Ali’den başka kimse yoktu miraçta. Ama bunu pek bilmezler, başka türlü anlatırlar.

Camide hocaların anlattığına göre; Hazreti Muhammed miraca çıktığı zaman, Allah’ın huzuruna gelmeden önce, miraç kapısının önünde bir arslan vardı. Çok heybetli duruyordu.

Hazreti Muhammed, o arslanın heybetinden kapıdan giremiyordu Allah ile görüşsün.

Allah’tan emir geldi, “Habibim” dedi, “parmağındaki yüzüğü çıkar, arslanın ağzına at. Heybetini örtsün, öyle gel huzuruma.”

Hazreti Muhammed attı yüzüğü arslanın ağzına, arslan ağzını kapattı. Heybeti örtüldü, Resulallah girdi içeri.

Şimdi Hazreti Muhammed, miracı anlatırken sahabeye, yüzüğü de anlattı. Hazreti Ali Efendimiz o esnada sahabenin arasında oturuyordu. Hemen elini attı kuşağına, çıkardı yüzüğü, “Ya Resulallah” dedi, “bu yüzük müydü?”

“Evet.”

Resulallah Efendimiz yüzüğü aldı Ali’den. Ali’ye ‘Allah’ın arslanı’ sıfatı buradan verilmiştir.

Şimdi bize göre; hakikatte Ali, Hazreti Muhammed’in arslanıdır. Hazreti Muhammed uğruna cihanı yerinden oynatır Ali. Orada ikisinden başka kimse yoktu, katiyen.

Şiir:

Sırrımda cananım benim Ali’dir Ali, 

Gönlümde sultanım ah dostlar Ali’dir Ali, 

Can ile cananım bellidir belli, 

Hakk yolunda bana velîdir velî, 

Koy desinler bana delidir deli, 

Kazandım ben alem kaybetti. 

Buldum Hakk yolunda dünya güzelini, 

İsmi latif ile HU diyelim…

SENİ BEKLEDİM YA ALİ…

Kainat yaratılmadan önce, Muhammed’in nuru yaratıldı. O nur, bütün insanlık alemine yayılmıştır. 

Kimse kendisini başka birinden üstün görmesin, başkalarını da hor görmesin, çünkü hepsinde Muhammed’in nuru var.

Bu aleme ne kadar Peygamber geldiyse, hepsi kendi cemaatlerine peygamberlik yaptılar, ama Hazreti Muhammed gelince, nübüvveti giydiği zaman, Hira dağına çıktı ve orada ilan etti peygamberliğini. Şöyle seslendi: “Ben bütün insanlık alemine rahmet olarak geldim.”

Bakın, bütün insanlık alemine rahmet olarak geldim, diyor.

“Ey Musa cemaati, bana gelin Musa’yı benden dinleyin. Ey İsa cemaati, gelin İsa’yı benden dinleyin. Ey Davud cemaati, gelin Davud’u benden dinleyin” dedi.

Hepsini çağırdı. Neden? Çünkü daha kendi cemaati yoktu.

O sıralarda da Şahımız Ali yirmi yaşlarına varmıştı. Resulallah da kırk yaşlarındaydı. Bir yerde Hazreti Muhammed’in evladı sayılır Hazreti Ali.

Mevlânamızın çok güzel bir keşfi vardır Ali hakkında, der ki: “Ali’nin Zülfikâr’ını çok keskindir diye methederler; Ali’nin ilmi Zülfikâr’ından sayısız kat daha keskindir.”

Ali çok büyük bir ilme sahiptir. Kur’an, Ali’nin burhanıdır. Hep yanında büyüdü Hazreti Peygamberin, hiç ayrılmadılar. 

İlk Muhammed’in yolunu kabul eden Hazreti Hatice annemizdir, kızlardan Hazreti Fatma annemizdir, çocuklardan Hazreti Ali’dir.

Şimdi Hazreti Muhammed, Ali’ye diyor ki: “Hadi sen de gel benim yoluma.”

Ali, o sıralarda on yaşlarında. Dönüp Hazreti Muhammed’e diyor ki: “Ya Muhammed, izin verir misin, gideyim babama sorayım?”

“Tabi Ali” diyor Hazreti Peygamber gülümseyerek, “izin veririm, hadi git sor babana.”

Kalkıyor Hazreti Ali, çıkıyor kapıdan, gidecek babasına sorsun… hemen dönüyor geri, koşarak geliyor Resulallah’ın huzuruna.

“Ali ne oldu?” diye soruyor Resulallah, “Ne çabuk geldin?”

“Vazgeçtim” diyor, “babama sormaktan.”

“Neden?”

“Sen beni çağırıyorsun kainatı yaratana; baktım ki babamı da o yaratmış; seni de beni de… Ben niye gideyim sorayım babama!”

Gülüyor Hazreti Resulallah, “Hah!” diyor, “şimdi seni daha çok sevdim; bak çok çabuk çalıştı aklın senin.”

Şimdi oldular, Ali’yle beraber dört Müslüman; sonra yavaş yavaş yayıldı.

Şimdi Ali geldi yirmi yaşlarına, Peygamber de kırk yaşlarında, peygamberliğini ilan edecek; Ali dönüp diyor ki: “Ya Muhammed, neden bu kadar bekledin? Neden daha önce ilan etmedin peygamberliğini?”

İşte Hazreti Muhammed, “Seni bekledim ya Ali! Büyüyesin de beraber bu dini yayalım. Ben doğuştan hem velîyim, hem de doğuştan nebîyim ya Ali… ama seni bekledim.”

Beraber yaydılar İslâm dinini.

Gün geldi yine aldı Ali’yi karşısına, binbir sırrın anahtarını Ali’ye verdi ve “Ya Ali” dedi, “benden sonra artık bu aleme peygamber gelmeyecek, nübüvvet defteri benimle kapandı. Benden sonra çok velîler gelecek; bütün velâyetin, yani velîlerin başı sen olacaksın.”

İmam Ali Efendimizin, selam olsun üzerine, Kırklar’ı vardı, o binbir sırrın anahtarını çıkarmaya başladı. Hazreti Ali Efendimiz bütün hakikatların Pir’idir. 

Bugün sorsalar bütün tasavvuf ehlinin Pir’i kimdir bu alemde? Hazreti Ali’dir.