MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (46)

Dünya yaşamında aklımızı nasıl kullanmalıyız?

Dünyayı elden bırakmayacak ama gönlüne de koymayacaksın. Bazısının gözleri maddeden başka bir şey görmez, kendini kaptırmış gider.
Akıl, Allah’ın bir sevgilisinin aklıyla büyütülürse o akıl toprağa girmez. Misal olarak, Hazreti Mevlana’nın aklını beğenmiş, onun yaşamını, fikirlerini benimsemiş, onun aklı ile kendi aklını büyütmüş kişide büyük akıl vardır. Hazreti Muhammed’in, Hazreti Mevlana’nın, Velilerin akılları tasavvufta akl-ı külldür. Onlar akıllarını Hakk’ta yok ettiler. Hakk’ı gönüllerinin en güzel yerine koyarak, onunla yola çıktıkları için aklın büyüğü onlardadır. Bizlerse akl-ı cüz, akl-ı ma’ş, akl-ı ma’d, bu üç akılda dolaşıyoruz. Kainat akl-ı cüz, küçük akılda. Akl-ı ma’ş, aklını menfaate yorar. Akl-ı ma’d da sabit fikirlidir, Nuh der Peygamber demez. Güzeli akılda baş etmek, en güzel akıl o. O akıl artık güzelleşir, ışık olur. Benliğinde kalmış, bir Hakk dostuna yüz tutmamış, onun fikirlerini, güzelliğini benimsememiş kişinin yaşantısı boştur. Küçük akıldan vazgeçilir, Hazreti Pir’in eserleri okunarak, onun güzel fikirleri vücutta ruh, başta akıl edilirse hayat güzelleşir. En büyük alim, İblis’ti. Onun ismi İblis olmadan önce, Azazil Efendi idi. Yani bedenimizdeki bütün azaların efendisiydi. Adem’e, ondan daha mütevazı birine, bir rençbere baş kesmesi için emir geldiği zaman, “Hayır, ben ateştenim o topraktan, nasıl eğilirim, o hiçbir şey bilmiyor” dedi. Orada kim (Hakk) gizlenmiş görmedi. Ondan sonra lanet halkasını boynuna aldı. Azazillikten İblisliğe geçti. İblis kimdir? İnsan insanın İblis’idir, insan insanın Rahman’ıdır. Bir insan arkadaşlarını doğru yola götürür, güzellikler ikram ederse onun Rahman’ıdır, kötü yola götürürse onun İblis’idir.

Hazreti Mevlana’mızın çok bir kasidesi vardır, şöyle buyurur:
“Ay mı istiyorsun, güneş mi arzu ediyorsun? İşte; ay da burada, güneş de burada! Yok, feyizli seher vaktinin gelmesini, sabah olmasını mı istiyorsun? Onlar da, işte şurada, sevgilinin yanında!..
Ey Kenan Yusufu, ey Süleyman’ın canı; taç ve taht mı istiyorsun? İşte taç, işte taht; onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey savaşların Hamzası, ey cenklerin Rüstemi! Kılıç, kalkan istiyorsanız, başka yerde aramayın; onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey hoş gül kokuları koklayan bülbül, ey tatlı sözler söyleyen papağan; gül mü istiyorsunuz, şeker mi arzu ediyorsunuz? Geliniz, geliniz; gül de burada, şeker de burada, sevgilinin yanında!..
Ey Hakk yoluna düşen, Hakk’ı arayan, ilahi tecelliye mazhar olmak dileyen zamanın Musa’sı! Hakk’ı görecek mana gözü, O’nun buyruklarını duyacak mana kulağı istiyorsan, işte, onlar da burada, sevgilinin yanında!..
Ey gönlü kinle, nefretle dolu şeytan, ey bizim eski düşmanımız; fitne mi istiyorsun, fesat mı istiyorsun, şer mi arzu ediyorsun? O kötülüklerin hepsi burada, sevgilinin yanında!..
Sus; bu kadar fazla söyleme! Kalk Hakk yoluna düş! Yol arkadaşı mı istiyorsun? İşte burada; sevgili yol arkadaşı! Başka ne arıyorsun?..”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (45)

Dünya yaşamı bitince, akıl ne olacak?

Bu aleme sayısız nimet verildi, bütün nimetlerden en üstün akıl verildi. Aklını maneviyatla büyüten kişi, o topluma manevi bir ışık olarak gelmiştir. Bu kişinin deri ile kemiği toprağa girer.
Hazreti Mevlana der ki: “Nur toprağa girmez, deri ile kemik girer.” Işık toprağa girmez, dışarıda kalır. O nur yine sizi güzelliklere sürükler. Fakat bir kişi aklını son nefese kadar maddiyata yorarsa, tamamen toprak olur, yani helak olur. Beden seni aslından koparmış ama sen aslını zikredersen, bir gün gelir tekrar aşkın muhabbetin aslına döner, yine Hakk zikredilirsin. Dünyaya meyil verirsen, ruhaniyetin, güzelliklerin toprağa dökülür, toprak içer. Bütün yaşadıkların, ömür hepsi zayi olur.
Bir gün Mevlana Hazretleri talebelerine, “Dünyayı görmek ister misiniz?” diye sormuş.
Talebeler, Allah Allah zaten dünyadayız diye düşünmüşler. “Görmek isteriz” demişler.
O gün de have yağmurlu imiş, talebelerini alıp Konya’nın pazar yerine gitmiş. Cebinden bir altın para çıkararak, “Bunu sarraftan bozdurun” demiş. Bozdurup, bir avuç dolusu rub’iyye (Rub’iyye eskiden kullanılan altın paranın dörtte biri, sünnet çocuklarını süslemekte kullanılırmış) parayla gelmişler. Hazreti Mevlana pazarcılara dönmüş, “Ey ahali elimdekiler nedir?” demiş.
“Altın.”
“İyi, o zaman yağma edin” diyerek, çamura fırlatmış. Pazarcılar tezgahlarını bırakıp altınları toplamaya koyulmuşlar. Üstleri başları çamur içinde kalmış. Kimi bulmuş, kimi bulamamış.
Talebelerine, “Bundan bir ders aldınız mı?” diye sormuş.
“Siz anlatın” demişler.
“Altının özü topraktır. Pazarcıların üstü başı, altını çamurdan almadan önce temizdi. Altına gönül bağladılar, kimi buldu, kimi bulamadı. Üstlerini başlarını berbat ettiler. Şimdi bu kişiler saraya davet edilseler, o elbiselerle gidebilirler mi?”
“Gidemezler.”
“Bizler de kendimizi fazla maddiyata kaptırırsak aynı pazarcılar gibi üstümüzü başımızı kirletiriz. Padişahtan, saraydan maksat, Hakk’a o şekilde gidilmez. Dünyaya meyil vermeyeceksiniz.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (44)

Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin avlusundan geçerken oradaki bir levhada, yemeğe tuzla başlayın tuzla bitirin, diye yazıyordu. Bunun adab ve erkanla bir ilgisi var mıdır? Mevlevilikte de bu böyle midir?

Tuz bütün yemeklerin imanıdır, canıdır. Çünkü tuz olmasaydı, hiçbir yemeğin tadı olmazdı.

Size şöyle bir hikaye anlatayım: Bir gün hanımın biri oğlunu gelininden kıskanmış. Oğlu durumu fark etmiş. “Anneciğim seni tuz gibi, hanımımı şeker gibi severim” demiş.
Karısı sevinmiş, annesi üzülmüş. Çocuk bakmış, annesinin daha fazla yüzü asılmış.
“Anneciğim bugün bütün yemekleri şekerli yap” demiş.
O gün sofrada yemeklerin hiçbiri yenilmemiş.
“Sofrada tek bir yemek şekerli yenir o da tatlıdır. Ben seni onun için tuz gibi seviyorum dedim” demiş.

Tasavvuf ehli sofraya oturduğu zaman, “Bismillahirrahmanirrahim” der, şehadet parmağını tuza batırır, ondan sonra yemeğe başlar. Tuzla başlanır, bugün yaparlar yapmazlar başka.
Mevlevilikte kaşıklar kapalıdır ve yönü kalbe doğru çevrilir, çatal da öyle. Hazreti Mevlana, Aşk Piri olduğundan, aşkta olanlar için, kendi ağzımla yemiyorum madem ki kalbimde Sevgili var, Sevgilimin ağzıyla yiyorum, anlamını taşır. Ne kadar incelikler var. Yine, Mevlevilikte Şeyh elini öptürmez. Karşılıklı el öperler, isterse çocuk olsun, elini öperse Şeyh de onun elini öper. Çünkü büyüklük yok, mütevazılık var.

Hazreti Muhammed, sahabesi ile otururken güzel bir muhabbet açılır. Allah’ın güzelliklerinden bahsederken içlerinden biri susar, “Ya Resulallah! Susadım, testi nerede? “diye sorar. Hazreti Resulallah hemen, “Ben veririm” diye kalkıp su verir. Neden? çünkü onun evinde misafirler, kimseyi yerinden kaldırmaz. Su ikram ederken, “Başka su isteyen var mı?” diye sorar.
Gençlerin aralarında, “Ne mutlu bu yaşlılara, onun elinden su içiyorlar” diye konuştuklarını duyunca, onlara “Gam yemeyin, sizlere de ikram edeceğim” der.
O sırada kapı çalınır, başka ülkelerden yeni misafirler gelir. Resulallah’ı tanımadıkları için “Allah Resulü kimdir?” diye sorarlar.
“Misafirlerine su ikram edendir” diye cevap verir. Benim, demez.
Eskiden Mevlevilikte çaylar demlendiği zaman, Dede ikram eder, meydancı da yanında şeker taşırmış. Bir Dede çayını beklemez, hizmete geçer. Çünkü, Resulallah’ın temsilcisi, Resulallah nasıl yapmışsa aynını yapar, zerre kadar benlik, gurur yoktur. Hep Allah’ın ikramı ile yaşar, konuşur, susar. Bu güzel terbiyeler ortadan kalktı. Sanılıyor ki saadet parayla, güzellikle, gençlikledir. Hepsi boş, saadet ancak Allah’ladır. Onun güzelliği solmaz. Onun dilinde acılık, kırıcılık yoktur. Allah’ı, Allah’ın elçileriyle bulacaksın. Allah, kainatı yarattı. En son insanı yarattı, insanda kendini yarattı. Kim Hakk dostu ise, onun sıfatını taşır. Oraya imanla bak, kaybetmezsin. Hazreti Muhammed hayatı boyunca ‘Ben’ sözü etmedi. Hep, Allah şöyle buyurdu, böyle buyurdu, dedi, daima teslimiyetli muhabbet yaptı. Biz biraz kazansak, ben şöyle yaptım, sen ne bilirsin gibi sözler kullanırız. Onun için bereket, düzen, huzur, güzellik gider.
Cenab-ı Mevlana’nın ne güzel bir nasihatı var: Bir topluluğa kendini karınca gibi küçük görerek, başın kesik git. Oradaki sohbette, sözler gerçeği yansıtmıyorsa, zaman boşa geçmesin, aslan gibi kükre hakikati sun, bari birkaç kişi faydalansın. Öyle eyvallah deme, söylenenler boşsa, illallah de konuşmaya başla.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (43)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Maddesel dünya insanı nereye götürecek? İnsanlar çocuklarına ne verecekler?

Böyle giderse, gelecekte insanlar çocuklarına tamamen hırs vererek, nefslerini büyütecek ve insanlıktan uzaklaşacaklar. Sonunda kıyamet kopacak diyorlar ya, Allah değil, insan kıyameti koparacak.
Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi’ne gelen misafirlerin çoğunluğu yabancılardan oluşuyor, Türkler daha azınlıkta. Neden? Çünkü yabancılar merak ediyorlar. Çünkü Hazreti Mevlana dünyada çok duyuldu. Hepsi onun o güzel düşüncelerinden aydın fikirlerinden besleniyorlar. Hazreti Mevlana onlara, gel Müslüman ol, demiyor. Gel insan ol, gel kendini burada tanı, öğren, diyor.
Allah bizi, O’nu yaşatalım, O’nunla yaşayalım ve O’nun yarattıklarına hiç ayrım yapmadan sevgiyle bakalım, diye yarattı. Hazreti Muhammed, Müslüman olmak için şehadet çekti mi? O, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulühu” derse, kendini tasdikler. Hazreti Muhammed’de, Allah’ın güzelliklerini gördüğümüz için şehadet getiriyoruz. Hazreti Resulallah, Allah’ın birliğinden konuştu ve sevgi sundu. Onun çektiği cefaları kimse çekmedi. Onyedi yaşlarında amcası Ebu Cehil tarafından saçlarından tutulup ağzından burnundan kan gelinceye kadar başı Kabe duvarlarına vuruldu, gelip kurtarsın diye, diğer amcası Hazreti Hamza’yı çağırdılar. Hazreti Hamza, onu o halde görünce o kadar sinirlendi ki, Ebu Cehil’i bulsa parçalayacak. Ebu Cehil de abisi, onlar onbir kardeştiler. Hazreti Muhammed, “Ey benim şefkatli amcam Hamza, beni biraz seviyorsan ne olur Ebu Cehil’e dokunma, o beni tanımıyor, bilmediği için beni bu hallere getirdi” dedi. Biz olsak hemen gidip öç almak isteriz.
Taif halkını, Müslümanlığa davet edince, onu taşa tuttular. Kalçalarına, alnına, omuzlarına taşlar geldi, dizleri üstüne düştü. Allah’tan nida geldi: “Ey benim Habibim! Dile benden, sana yapılan bu hakaretler yüzünden bu kavmi yok edeyim.” O yüce Muhammed, “Allah’ım ben bu alemi yok etmeye gelmedim. Karşı tarafa hidayet et, ben kimim anlasınlar. Onların iyiliği için geldim” dedi. Bu güzel sözleri, karşı tarafın kalbini yumuşattı, hepsi taşları bıraktılar, yaptıklarına pişman oldular.
Hazreti Hamza, yüzünü yıkaması için, onu bir su kenarına getirdi. Su hal dili ile, “Buraya bir damla kanın damlarsa bütün okyanus coşar” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz dedi ki: “Ben yüzümü yıkamam, bu kan yüzümde kuruyacak.”
“Neden?”
“Bu kanın bir damlası suya düşerse okyanuslar coşar, dünyanın nizamı bozulur. Bana yapılan hakareti yeryüzü, okyanuslar taşıyamaz.”
Hazreti Muhammed beşer görünüyordu ama o bir hidrojendi. Çok büyük sabır göstererek bize örnek oldu: Sizin de başınıza çok şeyler gelebilir. Birden bire küfüre, isyana düşmeyin, başınzıı derde sokmayın. Karşı taraf yaptıklarına pişman olacaktır. Madem ki beni seviyorsunuz sabırlı olun, mesajını verdi.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (42)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana’nın din anlayışında Peygamberler… (devam)

Peygamberlerden görünen o güler yüz Hakk’ın yüzüydü. Çünkü onlar Hakk’la Hakk oldukları için en güzel örnek olarak topluma çıktılar ve insanları birliğe davet ettiler. Toplum biri iki gördü. Küfürde olanlara el uzatarak onları oradan kurtarmaya çalışacağına küfre, daha da küfürle çıktı. İşte bu yüzden kavgalar çıkıyor. Peygamberler birlikçidir. Kim Peygamberine tabi ise bu alemde birlikçi olması lazım. Hazreti Mevlana’nın felsefesinde Müslüman, Hıristiyan, Musevi ayrımı yoktur. Amaç hangi dinden olursa olsun insan olmaktır.
Hepimiz Adem’in evlatlarıyız. Kırksekiz Peygamberin hepsi, dünyaya Hazreti İbrahim’in neslinden geldi. Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim’in büyük oğlu İsmail’in neslinden, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, Davud, Süleyman, Yakup, Yusuf, İsa, hepsi diğer oğlu İshak neslinden geldiler. Hazreti İbrahim, Hazreti Muhammed’in yirmidördüncü, Hazreti İsa’nın da yirmiüçüncü dedesi, bu Peygamberler İbrahim Halilullah’ın torunları, yani bir ağacın dalları gibidir. Madem ki kök Hazreti İbrahim, hepimiz kardeşiz. Neden birbirimizi hor görüyor, kavga ediyoruz? İnsanlar kişiliklerini bilmiyorlar. Peygamberler birbirlerine hep saygı gösterdiler. Yusuf Peygamberin babası Yakup da Peygamberdir. Yusuf Peygamber, babasına, “Rüyamda bir ay gördüm ve yıldızlar ona secde etti” deyince babası oğlunun Peygamberliğini görerek oğluna baş kesti, onu tasdikledi. Peygamberler arasında hiç ikilik doğmadı.
Hazreti Musa, Tevrat’ında, Hazreti İsa da İncil’inde Hazreti Muhammed’i zikrediyor, hepsi Hazreti Muhammed’i güzel bir önder olarak görüp, yetişenler selam söylesinler bizi ümmetinden saysın, diyorlar. Yani Nebi, Nebi’ye rücu etti.
Hazreti Mevlana diyor ki: “İnsanlar yeryüzünde Hakk’ın temsilcisidir, biraz aydan örnek alsınlar. Ay bu kadar yıldıza erdemlik yapar, hiç yıldızlar birbiriyle savaşmazlar.” İnsan, bütün cihanın temsilcisidir. Kişiliğini unutmuş, bu yüzden kavgaya giriyor. Mevlana yaşıyor, Şems yaşıyor. Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre hepsi birbirlerine saygıda yaşıyorlar. Onlar da Peygamber gibidir; bir yerde öyle bir yüceliğe çıktı ki Hazreti Mevlana, bütün Peygamberler onunla iftihar ediyor.
Hazreti Ali, “Dünyamızda ne kadar Müslüman varsa hepsinin din kardeşiyim, dünyamızdaki bütün insanların, insan kardeşiyim” diyor. İnsanlar farklı dinlere bağlı olabilirler ama insan iseler hiç kavga etmeden kardeş gibi yaşarlar.
Mevlana’mızın dünyaya güzel bir seslenişi var: “Sevgiye dair ne varsa bu alemde ben oradayım. Kavgaya, savaşa dair ne varsa ben orada yokum.”
Bütün olay kendini tanıyarak, insanca yaşamak, Yaratan’dan ötürü bütün varlıklara sevgiyle bakıp, yüz tutana sevgiden söz ederek hayatı sürdürmektir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (41)

Dini tercihleri, ırkları gibi sebeplerden dolayı insanlar birbirleriyle kavga ediyor, savaşıyorlar. Oysa, Mevlana’nın, “Ne olursan ol gel” mesajı var. Bu mesajdan yola çıkarak, onun din anlayışını anlatır mısınız?

Hazreti Muhammed (selam olsun üzerine) kırk yaşlarında nübüvveti giydiği zaman, “Hem Musa ümmetine, hem Davud ümmetine, hem de İsa ümmetine kucak açmaya geldim. Bütün aleme rahmet olarak geldim” dedi, ayırım yapmadı. Hazreti Mevlana buraya dayanarak diyor ki: “Her neysen yine gel, ister kafir ol, istersen putperest ol, istersen yüzlerce sefer tövbeni bozmuş ol, yine gel. Burası bir umut kapısıdır, umutsuzluk kapısı değil, yine gel..”
İnsanlar, Hazreti Mevlana’nın o güzel bakışından, insani sözlerinden biraz nasip alsaydı, bütün insanlık alemine sevgi dolu seslenişine bilginlerimiz kulak verselerdi, bu kavgalar, bu savaşlar çıkmazdı.
Hazreti Mevlana ne güzel söylüyor: “Bu aleme yüzyirmidörtbin Peygamber geldi, hiçbiri kuralcı değildi.” Onlar cemaatlerine, kural koymadan, cemaatlerinin dertlerini dinleyip, sözleri ile deva oldular, gönülleri tamir ettiler. Bu yüzden toplumda sevildiler. Biz ayırım yapmadan hepsini seviyoruz. Çünkü hizmetleri güzel. Onun için yolumuz gönül tamircisi olmak, sevgiden söz etmek ve sevgide yaşatmaktır.
Hazreti Mevlana’ya sorarlar: “Peygamberler hakkında ne buyurursunuz?” “Benim bakışımda bütün Peygamberler Ahmed. İsa da Ahmed, Musa da Ahmed, Davud da Ahmed. Çünkü Peygamberlerin hepsi benim sevdiğim Allah’tan konuştular. Elinizde yüz tane mum var ve hepsini uyandırdınız diyelim. Hepsini uyandırınca istersen en öndekine bağlan, istersen en sondakine” der. Neden? Çünkü hepsinin görevi karanlığı ortadan kaldırmaktır.
Yine sorarlar: “Ya Mevlana, dinler hakkında ne buyurursun?” “Dinlerde ibadet farkı var, bütün dinlerde amaç bir, hepsi benim inandığım Allah’a koşmaktadır.”
Hazreti Mevlana der ki: “Bir mum bitmek üzereyken biliyor ki tamamen eriyip yok olacak ama ışığını bırakmaz, devamlı ışık verir. İnsan olan da böyle devamlı aydınlığı gösterir. Hastalık gelmiş, ölüm gelmiş korkmaz, son devrine kadar vazifesini yapmakla mükelleftir.”
Din, kuralı yaşatmak değil, kim tebliğ etti ise, onu sevmektir. Bizim dinimiz insandır. Kurallar olsun olmasın ben onu gönlüme koymadıktan sonra o kuralların kıymeti yoktur. Allah bütün güzelliklerini Peygamberler ile insanlara sundu. Bütün Peygamberler insanlığa ışık tutmak, karanlıkları kaldırarak, insanları aydınlığa götürmek, birliğe, kardeşliğe davet etmek için geldiler. Hiçbiri insanlara kötülük yapmadı. Peygamberlerin hepsi Allah’tan elçilik yaptılar. İnsanların sırtlarından yüklerini aldılar, onları doğru yola sevk ettiler. Peygamberleri en iyi tanıyarak dünyaya en güzel mesajı veren Hazreti Mevlana’dır. Biz de acizane ellisekiz seneden beri onun temsilcisiyiz. Onun dilini kullanmakta, onunla yürümekte, onunla yaşamaktayım ve onu yaşadığım kadar yaşatmaya çalışacağım.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (40)

Maarif’in birkaç yerinde altı yönden bahsediyor ama açıklama getirmiyor. Anlatır mısınız?

Ön, arka, sağ, sol, yukarı, aşağı altı yöndür. Altı yönden görünen hep benim, nereye baksan, hangi yöne dönsen hep benim der, Cenab-ı Hakk. Bir insan Rabbine aşık olursa, nereye baksa onun gözü ile bakar. Suya, dağa nereye baksa onun hayali, güzelliği çıkar. Çünkü onu gönlüne koymuş.
Biri, dağ eteğindeyim, önümde dağ var, Hakk’ı göremiyorum derse, aşık değildir. Aşık olmayan bir insan altı yönde nereye baksa, o yöndeki nesneleri görür, Hakk’ı göremez.
Melekler saf nurdan olup, dört unsur ve altı yönün dışında, yerin ve göğün ötesindedirler.
Dört unsur ateş, su, hava, topraktır. Bunlar da bizim vücudumuzdadır. Vücuttaki hararet (ateş), güneşten bir parça; nefes (hava), semavattan bir parça; vücudun dörtte üçü su, okyanustan bir parça; deri ile kemik, o da topraktan bir parçadır.

 

“Din güzel ahlaktır” tanımı çok güzel; bu tanımı açıklar mısınız?

Hazreti Mevlana’nın diliyle anlatalım. Mevlana’mız buyurur:
Bir gün Salih kavminin uluları içlerinden bir kişiyi, Hazreti Muhammed’e “Dinin nedir?” diye sorması için gönderirler.
Adam huzura gelir.
“Ya Resulallah, bir sorum var.”
“Buyur, sorun nedir?”
“Senin dinin nedir bu alemde?”
Hazreti Muhammed, “Benim dinim ahlaktır” der.
Cevabı alır almaz, kendisini gönderen kişilere gidip, “Sordum, benim dinim ahlaktır, dedi” der.
Salih kavmi, ahlakın manasını çözmeye çalışırlar, ancak kendi çözümleriyle ikna olamadıklarından aynı kişiyi tekrar Hazreti Muhammed’e ahlakın manasını öğrenmeye gönderirler. Bu zat gelir gelmez selam verir;
“Ya Muhammed, dinin nedir?” diye tekrara sorar.
Hazreti Muhammed, daha önce işitmedi sanarak, üç sefer, “Ahlak, ahlak, ahlak” der demez, “Bunu işittim. Bunun manasını öğrenmeye geldim” der.
“Bir insan, hiçbir ilme sahip olmasa bile, insan toplumu için yararlı fikirler üretirse, bu kişi ahlak sahibidir, bendendir. Bir kişi, ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, insanlığı ikiliğe, fesada, kavgaya sürüklerse, o benden değildir.”
Hazreti Muhammed’in dini, yüksek ahlak üzerine kurulmuştur. Yüksek ahlak, güzel fikirler üretmek, insanları birliğe, kardeşliğe davet etmek, birlikte tutmaktır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (37)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana’nın felsefesinin tanıtılması lazım. İnsanlar Hazreti Mevlana’nın felsefesi ile İslam’ın gerçeğini bilmesi lazım. Fakat neden Türkiye’de ve diğer İslam ülkelerinde ne televizyonlarda ne de okullarda bu sevgi çağrısı yapılmıyor?

Din, İslam miras değil, her zaman sevip yaşatanındır. Rabb’ül alemin, sözünde ayrım yok; bütün kainat Allah’ındır. Kur’an-ı Kerim’i, büyüklerin eserlerini, Hıristiyan alemi daha güzel okuyor, daha güzel anlıyor ve güzelliklere koşuyorlar. Misal olarak, kandillerde, Ramazan’da insanlar yaptıklarından tövbekar olurlar. Tasavvufa göre, her gün her saat aynıdır. Hazreti Mevlana, “Benim nazarımda Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe… hepsi birdir. Günler arasında bir ayırım yoktur” diyor. Neden? Sevgilisiyle kol kola olmuş, ara vermiyor. Yakalamış sevgilisini bırakmıyor. Her gün, her saat, her saniye onunla beraber. Ehl-i tasavvuflar her an sevdiğiyle beraberdir. Öyle senede birkaç ayı, günü beklemez; imanı, inancı, ikrarı sahi ise bu kişiler her an huzur içindedir. İmanında, inancında şüphe varsa, ikrarı boş ise o kişiyi ne cami ne de başka bir yer paklar. Demek ki, boy gösterip, nefsinde yaşıyor, kolay kolay huzura varamaz; ama iman sahibiyse her zaman Hakk onda o Hakk’ta, başı kesik gönül muhabbeti daim, her an rabıtadadır. Bizler her saat, her dakika onunla olamadığımız için, bari senede iki-üç ay olalım. Belki iki-üç ayda da, birkaç gün olalım. Yine bir sevap nail olur.
Büyüklerimiz bizlere örnek olacak çok güzel şeyler bıraktılar. Bizler paraya, mala, mülke tamah ettik. Büyüklerimizin bu güzel sözlerini bir gözden geçirelim, eserlerinden insanlık öğrenelim, demedik. Onun için ne kadar mal varlığımız olursa olsun, insanlık noksanımız var. İnsanlıktan eksiğimiz olduğu sürece böyle çirkinlikler, kavgalar doğar. Bilginlerimiz, Kur’an-ı Kerim’in kuru tefsirine gireceklerine, Kur’an sahibinin hayatını tahsil etseler, Kur’an’ı daha güzel anlarlar. Sahibini bırakıp, eserini aldıkları için böyle ikiliklerde kalmışlar. Bu yüzden kendilerini kavgalarda, gürültülerde bulurlar. Hakk yüzünü oradan gösterdi. Hazreti Muhammed tamamen Rahmet-i İlahidir, bütün güzelliklerin sahibidir.
Dünyanın her yerinden yüzlerce kişi, binlerce kilometre yol kat ederek, Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi’ne bir Mevlevi’nin Allah’a karşı ibadetinin nasıl olduğunu görmeye geliyorlar. Çünkü İslam’da saz çalınmaz, haramdır demişler. İslam’ı dünyaya yanlış tanıtmışlar. Düşünmezler ki Hazreti Muhammed, Mekke’den Medine’ye göç ettiği zaman Medine halkı, Hazreti Muhammed’i bendirlerle, kudümlerle karşıladı. İslam’da en büyük devrimi yapan Hazreti Mevlana’dır. Müziği ibadete soktu, ne korktu, ne sıkıldı. Kur’an’ın kendisiydi. Hiçbir bilginin onun karşısında duracak gücü yoktu…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (35)

Bir şahış, Mesnevi’de sema yapmanın, müzik çalmanın haram olduğunu yazdığına ilişkin bir şerh yapmış, bu nasıl olabilir?

Veled Çelebi İzbudak ve Nafihi’nin dilimize çevirdiği Mesnevi’ler güzeldir. Kişi kendine göre çeviri yapabilir ama aydın kişi hakikat neyse onu söyler. Veled Çelebi İzbudak’ın Mesnevi’sinin lisanı anlaşılır şekildedir. Veled Çelebi İzbudak, Cenab-ı Mevlana’nın 33. kuşak torunlarından olup Mesnevi’yi Farsça’dan gerçeğine uygun şekilde tercüme etti. Mustafa Kemal, onun çevirdiği Mesnevi’yi çok beğendiği için ona İzbudak soyadını verdi.

Mesnevi-i Şerif, Kur’an-ı Kerim’in aşkla yapılmış tevilidir. Hazreti Mevlana, Kur’an-ı Kerim’i, Mesnevi-i Şerif’inde hikayelerle dile getirdi. Mesnevi-i Şerif hep insanı anlatır ama onu herkes kolay kolay anlayamaz, derine inmeden hikaye okuyormuş gibi okur.
Hazreti Mevlana, Mesnevi-i Şerif’i yazdıktan sonra istihareye yattı. Peygamber Efendimiz (selam olsun üzerine) daha ilk gece Mevlana’nın manasına (rüyasına) tecelli etti. Mesnevi’yi almış, gülümseyerek “Celaleddin çok hoşuma gitti. Manevi kardeşlerim, bunu yapmayı çok istediler ama bu sana nasip oldu. Bunu ümmetime suni mübarek olsun” demesi üzerine Mesnevi-i Şerif’i, insan toplumuna sundu.
Hazreti Mevlana diyor ki: “Ben yaşadıkça Hazreti Muhammed’in ayağının tozuyum. Eseri Kur’an-ı Kerim’in kölesiyim. Beni bunu dışında kim görürse, ben o kişilerden bi’zarım.”
Mesnevi-i Şerif, Kur’an-ı Kerim’in tevili ama Kur’an baştadır. Hazreti Mevlana, Kur’an-ı Kerim’e daima çok büyük hürmet göstermiştir.
Kur’an-ı Kerim, rumuzdur. Hazreti Mevlana, Kur’an-ı Kerim’in bir ayetini tefsir etmek istedi. O kadar derin manalar çıkardı ki karşılaştığı bir hocaya, “Hoca Efendi, siz ikiyüzelli gram mürekkeple Kur’an-ı Kerim’i tefsir ediyorsunuz. Ben bir ayetine mana vermeye kalktım, ağaçlar kalem oldu, yapraklar kağıt oldu, denizler mürekkep oldu. Bu manayı yazarken denizler kurudu, ağaçlar yapraklar tükendi, ama mana bitmedi” der.
Bu sözleri işiten hoca şaşırarak, “Bu sözlerinden bir şey anlamadım” der.
“O zaman bir misalle anlatayım. Altı-yedi yaşlarında iki çocuk olalım. İkimize de otuzar ceviz var diyelim. Cevizlerle oynarken, birbirlerine vurunca nasıl bir ses çıkar?”
“Ceviz kabukları tak, tak diye ses verir.”
“Güzel… Biz birbirimizi çok seviyorsak, oynarken karnımız acıkınca, eve koşup yemek mi yeriz, bu cevizleri mi?”
“Madem ki biz birbirimizi çok seviyoruz, ayrılmamak için cevizleri kırar yeriz.”
“Cevizi yediğin zaman nasıl bir şey duyarsın?”
“Yediğim cevizin tadını duyarım.”
“Onun tadını dile getirebilir misin? Siz ceviz kabuğunun sesinde kaldınız. Kur’an-ı Kerim’in, derinine inip, büyük bir aşkla bağlanmadınız. Onun için tadından söz edemiyorsunuz.”
Evliyaullah, Kur’an-ı Kerim’i böyle tanıtmıştır. Kur’an-ı Kerim, kimden tecelli etti? Ona büyük saygı, sevgi, aşk olursa o ayetler genişler, güzel manalar çıkar. Kişide aşk, sevgi yoksa kuru tefsirde kalır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (9)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Bazen aklımızla bazen de kalbimizle kararlar alıyoruz. Her hangi bir karar alırken aklımızla mı, kalbimizle mi almalıyız?

Mevlana’mız, bir iş yapmaya kalkıştığın zaman, istersen bin kiiye danış, işi yapacağın an kalbine danış, diyor. Kalpteki ses üstündür. Oradan güzel bir ses gelirse o sese uy. Akıl yenilebilir ama kalb yenilmez, orası tevhid yeridir. Oraya biraz kulak verirsen; Allah, Allah, Allah… diye daima tevhidde olduğunu duyarsın. Akıl her yerde gezer, kalb ise bir yerde durmuş, zikrini yapar. Hele o kalbe güzel bir Dost koymuşsan, hiç yenilmezsin.
Kalbinin sesini dinleyeceksin. Hazreti Muhammed, kimsenin aklıyla yola çıkmadı.
Misal, bir iş yapılacağı zaman sahabeye anlatır, fikirlerini dinlerdi. Daha sonra kendi düşüncesini söylediği zaman sahabe onun parlak düşüncesine hayran olur, o yönde hareket ederdi. Çünkü Hazreti Muhammed hep tefekkürdeydi, hep kalbinin sesini dinlerdi.
Hazreti Muhammed’e Nebi olmadan önce toplum tarafından Emin ismi verildi. Yani onun söylediği bütün sözler suret bulacaktır, emin olun, demek istediler. Hazreti Muhammed’in o güzel aklı, Cebrail (as) ismini almıştır. Hocalarımızın, “Hazreti Muhammed’e Cebrail vasıtasıyla, Cenab-ı Allah Kur’an-ın Kerim’i indirdi” diye anlattıkları, o en büyük melek Cebrail, insanın başındaki akıldır. Eğer akıl, güzel bir yerden aşı almışsa, insanı çok güzel yerlere götürür, almamışsa neuzübillah isyanlara düşürür. Onun için Hazreti Muhammed kimsenin eserini okumadı, kimseden akıl almadı, kendi iç duygularıyla Yaratıcıyı kendinde buldu ve hep oradan söz etti.
Allah, insanı bu kadar mukaddes kılmış, cihana hakim kılmış, kendisine temsilci seçmiş. İnsan kişiliğini bulursa hatalara düşmez. Çünkü o Yaratıcı, o Allah, kendi dışında aramaz. O, senin içinde…

Ne güzel buyuruyor Yüce Mevlana ve diyor ki:

“Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma!
Kendini yaratandan uzak düşen kişinin işi yolunda, uygun olur mu?
Benim gözümle neşelenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevi zevkden ötürü mahmurlaşır.
İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevi güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur…”