MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 1

“Zerre zerre kenderin arzu semâst,

Cinsi hodra her yeki çün kehrûbâst”🌹

“Bu yerde ve gökte ne varsa, her biri zerre zerre kendi cinsine kehrûbâ gibidir.”

Mevlâna, oldu olasıya Mevlâna idi, sonradan bir şey olmuş değildir. Sonradan görünen, ondaki o ezelî kemâlin nûru, o ilâhî Tûba’nın meyvası idi.

Peygamberimiz: “Adem su ve toprak arasında iken ben Peygamberdim.” dedi.

Mevlâna diyor ki: “Şarap bizden sarhoş oldu, biz ondan değil. Kalıp bizden var oldu, biz ondan değil.”

Sultan Veled diyor ki: “Veled, âlemden evvel her şeyi bilen Tanrı’ya dosttu. Hakk’ın ezelî kadehinden, aşkın heyheyli dudağıyla içti.”

İnsanı hayvandan ayıran, konuşmasıdır. Seçkin ve aydınları da avamdan ayıran, kendilerindeki bilginlik ve sözlerindeki yüksek farktır. Hazreti Muhammed, Tanrı sözü Kur’ân’ı söyledi. Onun için seçkinlerin seçkini oldu. Tanrı adamları, sözlerinde ne kadar Tanrı’yı belirtmiş, ne kadar Tanrı’ya yakınlaşmışsa, Tanrı nûruna kandil olan gönül sırçaları da o kadar incelmiş, o kadar şeffaflaşmış ve o kadar yakınlaşmıştır. Onun için: “Kelâmından olur mâlum kişinin kendi miktarı” denildi.

Her söz Mevlâna’nın dilinde, her şey Mevlâna’nın elinde ilâhîleşiverdi. Mevlâna, her neye baksa, her neyi görse, Tanrı’yı görürdü. Her neyi söylese Tanrı’yı söyledi. Bakışında Mevlâ’yı, söyleyişinde Mevlâ’yı, aklında, fikrinde, kendinde Mevlâ’yı bulurdu. Felsefesinin özünü, sözlerinin rûhunu Tanrı’dan alırdı. Mevlâna’nın aşk ateşinde din, iman, küfür yanmış, erimişti. Orada tek bir nûr parıldıyordu: Dost… Varı yoğu, yiyeceği içeceği, özü sözü: Dost… Tek bir dosttu…

O kutsal insana onun için Mevlevî, Mânevî denildi… Onda Tanrı’nın sonsuz mâhûpluk sırrı görünürdü. Sultan-ül Ulemâ’dan tut da sohbet şeyhi  Şems-i Tebrizî’ye; mürşidi Seyyid Burhâneddin’den tut da oğlu Sultan Veled’e kadar bütün Mevlevî büyükleri, ârifleri Mevlâna’nın aşk nûrunda fânî olmuşlardır…

Mevlâna’nın sözlerindeki, şiirlerindeki mânâ, ilâhî bir şaraptır. Mevlâna, o özlü şarabı bize sunmak için, lâfızların ve terkiplerin altın ve gümüşlerle, inci ve zebercetlerle işlenmiş billûr kadehleri içine koymuştur. İlâhî dudaklardan çıkan sözlerin lâfızlarında da başka bir çekicilik, başka bir sevimlilik vardır. Beyân tarzında, kelimeleri seçmekte, birleştirmekte başka bir güzellik vardır. Nitekim Kur’ân, Güneşe nispetle yıldız gibidir.

Mevlâna’nın bütün şiirleri, birbirinden üstün nüktelerle doludur. Bunlardan her biri Güneşten bir nûr mudur? Cennetten bir parça mıdır? Baharın nûrundan bir kaynak mıdır? Bilmiyorum…

Şimdi ey sevgili okuyucu! Hakkiyle anlaşılması, hele tamamiyle kavranabilmesi mümkün olmayan o sonsuz varlığın, beşeri güzelliklerde herhangi birinin ipek örtüsüne bürünerek gönlümüze, duygumuza sızdırıp sezdirdiği güzelliğinin ışığından gönlünde uyanan şevk ile o büyük ve mükemmel insanı, o Tanrı sevgilisini sev de nasıl seversen sev…

Onu sevenlerin gönüllerinde şevk denizleri dalgalanır, şimşekler çakar, gök gürülder, rahmet yağmurları yağar…

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL VE MÂNÂ – 2

Hazreti Şems, gönül ehli erenlerin sözlerinin ardındaki mânâyı anlamanın önemine dikkat çeker ve der ki:

“Gönül ehli erenlerin sözleri hoştur. Bunlar, belki öğretmek için konuşmazlar, ama o sözlerden çok şeyler öğrenmek mümkündür.”

Öğrenmemize engel olan sadece dikkat eksikliği midir? Esenliğe ulaşmamıza engel nedir? Mânâlarla dolu Makalât’ta kendi bilgisi ve hüneriyle dolu olan bir insan, içi acı su ile dolu bir testiye benzetilir:

“O insana, içindeki o acı suyu dök de, seni bu tatlı ve temiz su ile dolduralım derler. O can bağışlayan suyun bir damlası bile insanın yanaklarını kızartır, sağlık, esenlik verir. Ne gibi hastalık izleri varsa hepsini giderir. Fakat su ile dolu bir midenin, tekrar serin su içmek için iştahı olabilir mi? Kendi benliği ile dolu olan insandaki benlik duygusu da onun yüzüne ve gözüne yüz türlü perde çekmiştir.”

Hazreti Şems, Hazreti Pîr’in şu sözlerini aktarırken, onun mânevî bakışından da bir misâl verir. Hazreti Mevlâna sözleriyle nasıl bir mânâ bakışında olduğunu açıklar:

“Senin avucunda ağaçlar, bağlar, bahçeler görüyorum. Cana can katan deryâ gibi geniş, berrak su görüyorum. Öyle ağaçlar var ki, kökleri çok derinde, demiyorum; ama dalları sidretü’l-müntehâ’yı geçmiş; gölgeleri, yeşillikleri pek hoş. Bunu onlar göremiyorlar.”

Anlatırlar ki; Sultan Mahmud, havada uçan Hümâ (devlet) kuşu görmüştü. Hemen emir verdi; “Bütün ordu yürüsün! Belki o sizin üstünüze konar ve sizin olur” dedi. 

Herkes sağa sola koşmaya başladı. O sırada, Ayâz gözden kaybolmuştu.

Sultan sordu; “Ayâz’ım gitmedi mi? Belki Hümâ kuşunun gölgesi onun da üzerine düşer.”

Etrafına bakınırken, Ayâz’ın sırtı boş duran atını gördü, bir inilti işitti. Bir de ne görsün; Ayâz atının altında, hem başı açık, hem de feryâd ediyor.

Sultan sordu; “Sen ne yapıyorsun orada? Niçin Hümâ kuşunun gölgesini aramaya gitmedin?”

Ayâz şu karşılığı verdi; “Benim Hümâ kuşum sensin, aradığım gölge de senin gölgendir. Nasıl olur da şimdi seni bırakır onu ararım?”

Sultan Mahmud onu şefkatle kucakladı. Her ikisinin gölgesi birbirine karıştı. Öyle ki, nice bin Hümâ kuşu onun gölgesine erişemedi.”

Kasîde:

“Ey güzelliği yüzünden aynaya sık sık bakan sevgili; aynaya böyle sık sık bakmayasın diye, istiyorum ki, aynan yansın yakılsın da, artık işe yaramaz olsun.

Benim canım, aşk denizinden ateş gibi bir su içti. Bu yüzden, benim can kadehimde su bile ateşe döndü, ateş oldu.

Onun nergis gibi güzel bakışları ile ayna gülbahçesi hâline gelince, can ve gönül ona hased ettiler de, yakıcı ateş kesildiler.

Ben, varlığımdan geçtim, kayboldum; sen, eğer onu bulabilirsen, benim selâmımı söyle de, ona de ki: ‘Nasılsın, hoş musun; eski hâlinden daha da hoş musun?’

Eğer sen, benden kaçıp kaybolan beni bulabilirsen, ben’e de ki: ‘Ben peri gibi âvâre oldum, gizlendim!’

Dostum! Ben sarhoş değilim; aklım da başımdan gitmedi! Onun o sihirli bakışı, benim canımı büyüledi, beni de büyücü yaptı. 

Senin aklın başında ise, ona bir bak da anla ki, sevgilim o iş yanlış değildir, doğrudur.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA GÖNÜL VE MÂNÂ – 1

Mesnevî-i Şerîf’te Hazreti Mevlâna, hakîki sevgiliyi şöyle dile getirir:

“İster bu cihanın aşkı olsun, ister o cihanın aşkı. Hakîki mâşukta suret yoktur.”

Hazreti Pîr, aşkın surete duyulan bir sevgi olmadığını, aklların alacağı şekilde ve çok çarpıcı bir delille şöyle açıklar:

“Hakîkaten surete âşıksan, sevgili ölünce onu niye terk ediyorsun? Onun sureti yine yerinde, bu terk ediş neden?”

Mesnevî’de Hazreti Mevlâna, bizleri gönül evimizden yakalar, hakîki mâşuğu arama gayreti verir:

“Âşık, iyice ara, mâşukun kim?”

“Ey temiz ve saf kişi, neden bir kerpice gönül veriyorsun? Ebedî olan bir aslı iste.”

Hazreti Şems, Makalât’ta aşk ve sevdânın bakışımızı nasıl muazzam bir hâle getireceğini şöyle dile getirir:

“Eğer sende aşk ve sevda gâlib ise, ona baktığın zaman sana bambaşka bir deniz görünür. Sende aşk gâlib ise, Allah’ın da gâlib olduğunu anlarsın.”

Yine Makalât’ta, Tanrı’nın âleminin nasıl bir güzellik âlemi olduğunu şöyle açıklar Hazreti Şems:

“Tanrı’nın âlemi nur içinde nurdur, lezzet içinde lezzettir, kudret içinde kudrettir, kerem içinde keremdir. Bu gördüğümüz gölge âlem ise hep dünyadır; hep kötülük, çirkinlik, fânîlik ve zevksizlik âlemidir.”

Hazreti Şems, suret için de şunları buyurur:

“Suret çok iyi olabilir ama mânâ ile birlik olursa. Yoksa surette söylenen sözlerin mânâ ile bir ilgisi olmazsa neye yarar? Mevlâna’nın sözlerini anlayabilmek için çok dikkat gerektir. Çünkü bunlarda büyük bir şaka ve lâtife kokusu vardır.”

Kasîde:

“Uzun zamandan beri, yukarılardan toprağımıza damla damla öyle bir şarap döktü ki, toprağımızın her zerresi feryâd etmeğe başladı.

Göğsümüz yarıldı, açıldı, oraya ilâhî nur doldu. Gönül de dile geldi. Aşktan bahsetmeye başladı. Hakk’ın mânâ kadehi ile aşıklarına sunulan şarap, tortularından ayrıldı, şişe içinde saf bir hâle geldi. 

Hakîkat çiçekleri açıldı, kem gözler görmez oldu. Gayret aşka geldi de bana; ‘Ağzını yalama da şarap içmeğe başla!’ dedi. 

Ey can, görünür görünmez canımı da, gönlümü de kaptın, aldın. Senin aşkına karşı, benim canımın da, gönlümün de değeri yoktu. Ama, sen onları kapıp aldığın için, şimdi onlar da kirlendi. 

Sen öyle mübârek bir varlıksın ki, bulutun yeşillikler yağdırır, cevrin, ıstırabın hayat bağışlar. Şarabının tortusu bile hoştur.

Sana nasıl Ay diyebilirim ki, Ay hastalığa tutulmuş, sapsarı olmuş, zayıflanmış, tüllenmiş; selvi desem, bu benzetiş boyuna uygun düşer, yerindedir amma 

Selvi de ateşe dayanamaz, yanar. Ay da son üç gece görünmez olur. Canların canından başka hiçbir şeyin aslı yok 

Dediler ki, bütün dostların öldü, gitti, yok oldu. Hayır Allah’ı seven, ona candan bağlanan yok olmaz.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN ALLAH’A DAVETİ – 5

Peygamber ve velîler âlemine yönelen insanlarla ilgili Hazreti Mevlâna’nın dilinden, Âriflerin Menkîbeleri’nde şunlar nakledilir:

“Peygamber ve velîler âlemine yönelen insanlar, peygamberlerin cüzleridir. Yâni peygamberlerin bir parçasıdırlar. Onlar o sebepten dolayı peygamberlere yönelmişlerdir. Nitekim Peygamber: Ey Tanrım! Kavmime yâni cüzlerime doğru yolu göster, buyurmuştur.”

Hazreti Şems de Makalât’ta şöyle buyurur:

“Sen daima, acaba ben kimim? diye düşün. Hangi cevherdenim, niçin geldim, nereye gidiyorum? Aslım neredendir, şu an neredeyim, yüzümü nereye çevireyim?”

Zikreden, Allah’ı anan kimse bu hâlin dışında değildir. Fakat Hazreti Şems şu hakîkate dikkatimizi çeker:

“Hakk, hazırdaysa yâni mevcutsa onu hâlâ anmak yabancılıktır. Yok eğer Hakk sende mevcut değilse, mevcut olmayan bir şeyi anmakla gıybet etmiş olursun. Yâni bu arkasından konuşmak anlamına gelir. Gıybet ise en büyük bir günâhtır.”

“İman, zevk ve şevkten ibârettir” diye buyuran Hazreti Mevlâna gibi, Hazreti Şems de yine Makalât’ta kulluğun yüksek bir zevki olduğunu söyleyerek, “Kulluğun yüksek zevkini Hazreti Muhammed tadardı” der.

Ve sözü mürşide getiren Hazreti Şems şöyle buyurur: 

“Kimde bir ışık ve aydınlık görürsen onun göz nuru Muhammed olur. Onun gözü de Muhammed’in gözü olur. O kişi sabır ile daha başka niteliklerle süslenmiş olur.”

Yine Makalât’ta şeyh ile müridi şöyle açıklar:

“Şeyh nedir? Müridin varlığı nedir? Ancak yokluk değil mi? Zaten mürid yok olmadıkça mürid olamaz.”

Rubaî:

“Gönlüm, sevgilinin gönlü ile beraber, dilsiz, dudaksız olarak feryâd edip duruyor. ‘Susarak konuşma’, işte böyle olur…

Bu âlemin ucu bucağı var benim aşkım ile senin aşkının ucu bucağı yoktur! 

Ben şu dünyada, senin hayaline benzer, hiçbir şey göremedim. Yalnız kaldığım zaman aşkın bana öpücükler veriyor, ama ağızsız veriyor, onun ağzı yok!”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN ALLAH’A DAVETİ – 2

Hazreti Mevlâna, bir kasîdesinde, canımızın zevk ile dolmasının yolunu şöyle gösterir:

“Kimde dünya sevgisini bırakıp Hakk’a yönelme isteği varsa, o nefsini yendiği için şaşılacak bir kişidir. Kendinden, kendi varlığından kurtulmuş bir canda, zevk içinde zevk vardır.”

Makalât’ta Hazreti Şems şöyle der:

“Unutmayın ki, siz hep kendi mektubunuzu okudunuz. Hele dostun mektubundan bir şeyler okuyun. Size bu daha faydalı olur. Bütün bu sıkıntılarınız, sizin hep kendi mektubunuzu okuyup da sevgilinin nağmesini okumamanızdan ileri geliyor.”

Mesnevî’de, her devirde peygamber yerinde bir velî olduğunu söyleyen Hazreti Mevlâna, “Bu sınama kıyâmete kadar devam eder” der ve Peygamber yerine, aynı vazifeyi üstlenen velînin özelliklerini şöyle açıklar:

“İşte diri ve faal imam o velîdir. Yol arayan için mehdî odur. Hem gizlidir, hem de senin karşında oturmaktadır. O, nura benzer; akıl onun Cebrâil’idir.”

Hakk erinin, yol arayanlar için sayısız tesirleri vardır. O tesirlerden ve etkilerden bir tanesi, onun nazârıdır.

Hazreti Mevlâna, Hakk erinin bakışına o derece önem verir ki, yükselmemiz için sadece o bakışı dahî yeterli görür ve, “Fakîri yükselten bir nazârdan başka bir şey değildir. İşte o nazâr seni kulluk âlemine götürür” der.

Âriflerin Menkîbeleri’nde velîlerin nazârı ile ilgili Sultan Veled Hazretleri’nin anlattığı şöyle bir olay nakledilir:

“Hazreti Mevlâna, bir gün hâlvetinde bedeninden sıyrılıp çıkmış ve birkaç saat o istiğrâk içinde kalmıştı. Sultan Veled bu hâli anlatmasını istediğinde şöyle buyurdu: Bağdat’ta birçok yıllar riyâzât ile meşgul olan zayıf bedenli, ince boyunlu ve sarı yüzlü bir şahıs gördüm. Ağlayıp sızlıyordu. Onun büyük bir derdi olduğunu anladım. Öyle bir dereceye gelmişti ki, Dicle nehri üzerinde seccâde serip namaz kılıyordu.

Bütün bu Allah’a olan yakınlığına ve kudretine rağmen Allah’tan: Ey Rabbim! Bana bu hâlimden daha iyi bir hâl ve hayret ver; çünkü bunların bana hiçbir faydası yoktur, diye ricâda bulunuyordu.

Ben de hemen o anda onun kulağına: Bizim Şemseddinimiz, şu anda Şam’da kalabalıkların etrafını dolaşıyor ve halkı seyrediyor. Şimdi oraya git de o aşk padişahı seni bu hâlde görsün ve senin bu ağlayıp sızlamana gülsün de, istediğine kavuşasın ve aradığın hâl bir anda, senin içinde peydâ olsun, dedim.

O gönlü yaralı derviş benim nasihatimi kabul edip hemen yola koyuldu. Şam’da Şemseddin Hazretleri’ne ulaştığı vakit, o zayıf dervişin şekli ve kıyafeti Şems’in mübârek gözüne hoş göründü ve derhâl gülümsedi. Hemen o anda dervişin içinde gayb âleminden bir nur ve heyecan baş gösterip dönmeye başladı, yüksek menzillere ve olgunluğa kavuştu.” 

Kasîde:

“Ey gönlümüzü yağma eden, her şeyimizi alıp götüren azîz varlık! Bizim canımızda binlerce can da sana av olsun, sana fedâ olsun; al, al hepsini al! 

Zaten senin aşıkları öldürmekten başka ne işin var? Bilmiyorum ki sana gönül verenleri öldürmekten başka ne ile uğraşırsın? 

Öldür, durma öldür! Elin var olsun! Dünyadakilerin canları sana karşı saçılsın, dökülsün, yok olsun! 

Ben senin mahmur gözlerinin bakışı ile dirilmiş ne kadar çok şehid gördüm. 

Ben senin kararı olmayan, sönmeden daima yanıp duran aşkının ateşinde karar edemeyen ne kadar çok aşık gördüm. 

Tenezzül eder de aşk şehitlerinin mezarlarını ziyâret edersen, toprak içinde bir tek ölü bile kalmaz, hepsi dirilir. 

Senin kenarı olmayan, kıyısı bulunmayan varlığının kucağına ulaşma ümidi ile can her an senin ayağının bastığı toprağı öper durur.”

AŞK VE İMAN – 12

Makalat’ta, “Aç kalmış birini arıyorum, susamış bir insan arıyorum” diye buyuran Hazreti Şems der ki: “Berrak ve temiz su, iyilik ve cömertlikle susamış insan arar.”

Yine Makalat’ta bir bilginden bahseden Hazreti Şems, onun şu hâlini bizlere anlatır:

“Bilginin biri, bir gün uykudan uyandı. Eşya, kitap her nesi varsa attı. İnliyor, ağlıyor ve şöyle söylüyordu: Ömrümüzü tüketip, Tanrı kitabını arkamızda bıraktık.”

Hazreti Şems, bilginin “Tanrı kitabı” demesindeki maksadı bizlere şöyle izah eder: 

“Bilginin burada, Tanrı kitabı, demekten maksadı Kur’ân değildir. Yol gösteren adam, yâni mürşittir. Tanrı kitabı odur, âyet odur, sûre odur. O âyet içinde âyetler vardır. Bu açık Kur’ân’da, bu apaçık kitapta neler yok…”

Hazreti Mevlâna, Fihî Mâ-Fîh’de Mecnûn’un zamanından bahsederek der ki: 

“Mecnûn’un devrinde güzeller vardı ve onlar Leylâ’dan daha güzeldi. Fakat Mecnûn bunlara sevgi göstermemişti. Ona; Leylâ’dan daha güzelleri var, sana bunları getirelim, dediler. O; ben Leylâ’yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından sevmiyorum. O, görünüşten ibaret değildir. Leylâ benim elimde kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum ve bu şaraba aşığım. Sizin gözünüz sadece kadehte, içindeki şaraptan haberiniz yoktur, dedi.”

“Şarabı kadehten anlamak için aşk ve şevk lâzım” diye buyuran Hazreti Mevlâna şöyle örnek verir:

“On gündür bir şey yememiş bir açla, günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan ekmeğin dışını ve şeklini, aç olan ise canını, özünü görür. Çünkü bu ekmek kadeh, onun tadı ise kadehteki şarap gibidir. Bu şarap ancak iştah ve şevk gözüyle görülebilir. Bunun için sen de kendinde bir şevk ve iştah meydana getir ki, sadece dışı gören bir insan olmayıp, bu âlemde her zaman sevgiliyi göresin.”

Kasîde:

“Seher vakti içtiğin şarap, sana tesir etmediyse, ben sana başka türlü bir şarap vereyim; onu iç. Benim şarabım gerçekten de acayip bir şaraptır. Bir kıyâmet gibidir. İnsanı diriltir. 

Daha ilk kadehi içer içmez, nereleri gezersin? Neler görürsün? Neler.. İkinci kadehten Allah’a sığınırız. Üçüncü kadehi içince ne olacağını söyleyemem. 

Ne gam kalır, ne iş güç kalır. Herkes yerlere yıkılır, ondan sonra da sizi alırlar, nereye çeker götürürler, Allah bilir! 

Sen kokuya, renge takılıp kalmışsın. Onların esiri olmuşsun; taşa, taştaki resme benziyorsun Şu taşın kalbinden, kaynak suyu gibi kayna da, fışkırarak çık. 

Hele ey kerem sahibi sakî! O kırmızı şarabı sun da öyle bir hâle geleyim ki, çekinmeden korkmadan senden, senin güzelliğinden bahsedeyim. 

O büyük kadehi bana, kendi kuluna sun da, onun mahmurluğuyla nasıl başımı, yukarılara daldırmışım, seyret!..”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 10

Fihî Mâ-Fîh’de yokluk konusunda Hazreti Muhammed Efendimizin bir hâdisesi şöyle anlatılır:

“Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, bir gün bir dosta, seni çağırdım nasıl oldu da gelmedin? diye içerledi. O dost, namaz kılıyordum, dedi. Mustafa dedi ki: Seni ben çağırmadım mı? Adam, çaresizim ben, dedi. Mustafa buyurdu ki: Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Gücün kuvvetin yeterken de kendini çaresiz görmelisin. Çünkü senin gücünün kuvvetinin üstünde bir güç kuvvet var ve sen, Hakk’a karşı yok olmuş gitmişsin. İkiye bölünmüş değilsin ki kimi zaman çaren elinde olsun, kimi zaman çaresiz kalasın.

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur: Bahaeddin Mevlâna Hazretlerinin huzurunda bulunan müridler namaz vakti geldiğinde onun huzurundan ayrılıp namaza durdular. Yalnız iki müridi kalkmadı, şeyhe uydu. O iki müritten biri can gözüyle apaçık gördü ki, imamla beraber namaza duranların hepsi de kıbleye arka çevirmiş; yalnız şeyhe uyan o iki müridin yüzleri kıbleye dönük. Çünkü şeyh, bizden-benden geçmiştir. Onun o oluşu yok olup gitmiş, varlığı kalmamıştır. Tanrı ışığında helâk olmuş; ölmeden önce ölünüz sırrına ermiştir.

Namazı icâd eden Hazreti Muhammed’dir. Halk yüzlerini kıbleye dönerler, o Kâbe’yi bir Peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı için dünyanın kıblesi olmuştur. O ev, kıble olursa, Peygamber fazlasıyla kıble olur.”

Makalat’ta Hazreti Şems şöyle buyurur: “Sözün en hayırlısı kısa fakat mânâsı geniş olan sözdür. Hazreti Mustafa’nın sözlerindeki güzellik bundan değil mi?”

Yine Makalat’ta, “İnsanlar içinde yaşa ama tenhada daima Allah ile beraber ol, hep tek başına kal” diyen Hazreti Şems, Peygamberin ‘İslâm’da rahiplik yoktur’ dediğini unutma” buyurur.

Hazreti Mevlâna, Peygamberi hayal etmenin dahî bir nur olarak bizi aydınlatacağını belirtir ve şöyle der:

“İnsan, Hakk’tan sayısız lütuflara, ihsânlara nâil olmakla birlikte, hatalarını ve kusurlarını tekrarlamaktan vazgeçememektedir. Hakk’ın kendi içinde olduğunu görememektedir. Biz, bizle kaldığımız zaman, benlik hâlinde suçlar işleriz, fakat insan düştüğü bu suçlardan aydınlığa kavuşma yolunu Hazreti Mustafa’yı hayal etmenin nuruyla bulabilir, bu yolla içini aydınlatır.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 2

Bütün sözleri Tanrı kelâmı olan o güzel Mesnevî’si için Hazreti Mevlâna der ki: “Mesnevî gönülleri aydınlatan, Hakk yolunu gösteren bir çerağdır. Bu kitapta hâlini gören er kişidir.”

Her türlü dünya sıfatından arınmış olan Hakk’la Hakk olmuş Hazreti Mevlâna çocuğunu kaybetmiş olan çaresiz babaya verdiği cevapta, “Tuhaf şey! Çok tuhaf şey! Bütün varlıklar, Allah’ı kaybetmişler, onu hiç aramıyorlar, onun için hiçbir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sen de kendi çocuğunun hasretiyle harâb ve rüsvâ oluyorsun. Neden bir ân Hakk’ı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusuf’unu Yakub gibi bulasın!”

İnsanların yitirdikleri en değerli, en lüzumlu varlık Hakk’tı. Ama bundan kimin haberi vardı? Herkes bu dünya evinde bir şeyin ardına düşmüş onu arıyordu. Hâlbuki Mevlâna şöyle diyordu: “Eğer bekâ istiyorsan dünyayı, likâ istiyorsan ukbâyı bırak. Eğer Allah cemâlini istiyorsan, dünyayı da ukbâyı da, kevn ü mekânı da bırak, bize öyle gel.”

Şiir:

“Tanrı yolunun güneşi olan ve nefsini zelîl eden kimseye ne mutlu.”

Yol gösterici yüce Sultan Hazreti Mevlâna’nın uğruna başını verdiği Tanrı güneşi Tebrizli Şems de bakın Makalat’ında bize Hakk’a kavuşma yolunda nasıl bir tavsiyede bulunuyor:

“Tenden geçer de cana erişirsen bir hâdise, yâni sonradan yaratılmış varlığa kavuşmuş olursun. Hakk kadîmdir; başlangıcı olmayan varlıktır. Sonradan yaratılmış onu nasıl anlayabilir? Toprak nerede, her şeyi yaratan ulu Allah nerede?

Sende bulunan kudret ki, sen onunla hareket eder onunla kurtuluşa erersin; candır ama, canı koltuğuna aldığın zaman ne yapmış olursun?

Orası öyle yüce bir saraydır ki, niyâzsızdır; hiç kimseden bir şey beklemez. Ama sen ona niyâz götür ki, niyâzsız olan o dergâh niyâzı sever; sen de o niyâz yüzünden sonradan yaratılmış varlıklar arasından fırlayıp yakayı kurtarırsın. Tanrı’dan sana bir şey erişir. İşte o aşktır. Aşk tuzağı gelir ve seni sarar.”

Kasîde:

“Ey ilkbaharın parlaklığı! Bir şeyler söyle; ey lâle bahçesinin neşesi, söyle! 

Ey bülbül! Ey binlerce aşk masalı okuyan aşık! Baharın güzelliklerinden, vasıflarından bir şeyler söyle! 

Ardıcın ve çınarın üstüne kon da, uzun boylu selvinin salına salına yürüyüşünü, gülün yüzünün güzelliğini anlat! 

Sonbahar geçti gitti. Gül, güzel yüzünü gösterdi. Selvinin üstüne kon da çekinmeden gülü methet! 

Sana ‘Üzümün canı nasıldır?’ diye sorarlarsa yaprağına bakmadan söyle! 

Özrünün kabul edilmesini istiyorsan, sen bize güzel yüzlü çiçeklerden bahset! 

Mest olmuş aşıkları kararsız kılmak istiyorsan, onlara mahmur nergisin gözlerini methet! 

Biz bugün şarap içmek istiyoruz. Haydi ey güzel, sen bize sakî ol, güpe gündüz şarkılar söyle! 

Sarhoşluk geldi; bıkma, usanma gitti. Artık yüz kere söyle, bin kere söyle! 

Ey Hakk ârifî sevaba girmek, Hakk’ın rahmetini kazanmak istiyorsan; bir şeyler söyle! Bize Hakk’tan, hakîkatten, aşktan bahset! 

Ey ârif! Seni bekliyoruz. Çabuk gel, bizi bekletme! Ateşine yakma, hemen söyle!..”