MANEVİ MENKIBELER – 14

En kıymetli hediye…

Mevlana ile Şems hep biraraya geliyorlar, halvet yapıyorlar. Hüsameddin Çelebi merak ediyor, ne konuşuyorlar orda bu ikisi… Bir gün Mevlana’ya diyor, “Efendi Hazretleri, ben de görebilir miyim Şems’i?” Mevlana, “Bir sorayım” diyor.

Şimdi Hüsameddin Çelebi de o sırada nişanlanacak, hazırlık yapıyor babası, kıza vermek için güzel bir hediye almışlar.

Cenab-ı Pir giriyor Şems’in huzuruna, diyor, “Benim evlatlarımdan biri seni merak ediyor, görmek istiyor, buyur var mı?”

Şems de dönüp diyor, “Ne hediye getirecek bana? Bir hediye getirirse gelsin, hediyesiz almam onu buraya.”

Mevlana dönüp Hüsameddin’e, “Hüsameddin, evladım, Efendim senden bir hediye istiyor” diyor.

“Tamam” diyor Hüsameddin, “bana biraz müsade verin.”

Çıkıyor dergahtan, koşuyor eve. En kıymetli hediyeyi, nişanlısına vereceği hediye kolyeyi koyuyor kutuya, alıyor yanına tekrar geliyor dergaha.

Mevlana’ya, “Geldim” diyor, “söyleyin Efendim beni alacak mı huzuruna?”

Mevlana gidiyor soruyor. Şems, “Buyursun girsin” diyor.

Hüsameddin giriyor içeri, Şems’in elini öpüyor, öptükten sonra kutuyu koyuyor önüne.

Şems, “Ne getirdin güzel evladım” diyor.

“Ben yakında nişanlanacağım. Nişanlıma vermek için ona en kıymetli hediyeyi almıştım. Ama onu senden daha kıymetli göremedim, sana getirdim” diyor Hüsameddin.

Açıyor Şems-i Tebriz kutuyu, bakıyor ki hakikaten çok kıymetli bir kolye getirmiş Hüsameddin.

“Güzel oğlum” diyor, “Bana şu bahçedeki ağaçtan bir yaprak getirir misin?”

“Eyvallah” diyor, “Efendi Hazretleri getiririm.”

Koşarak gidiyor bahçeye, alıyor ağaçtan bir yaprak, getiriyor. Alıyor Şems-i Tebriz yaprağı ve, “Bu da benden, kızıma düğün hediyesi” diyor, veriyor kolyeyi Hüsameddin’e geri.

Hüsameddin Çelebi’nin o saflığı, temizliği çok hoşuna gidiyor Şems-i Tebrizi’nin ve ona birçok iltifatlarda bulunuyor…

MANEVİ MENKIBELER – 10

İşte Şah-ı Merdan…

Bütün Evliyaların Piri Hazreti Ali’dir. O, o kadar gönül alçaklığında yaşamış, zerre kadar kendine benlik vermemiş, fakirden daha fakir hayatını sürdürmüş, cesarette O’ndan cesur yok, hizmetlerde O’ndan daha çok hizmete koşan yok…

Hazreti Muhammed Efendimiz, O’na bir lakab vermişti; Ali Turab, toprağın babası; Ali Murteza, İslam’ın babası; Şah-ı Merdan, bütün mertlerin merdi, yok O’ndan mert bu alemde.

Size şu hikayeyi anlatayım, nasıl bir merttir Hazreti Ali… 

Bir Hükümdarın kızı çok güzelmiş. Hükümdarın şövalyesi, hükümdarın kızına aşık. Hükümdarın da Hazreti Ali’ye karşı buğzu çok.

Şimdi Hükümdar, Hazreti Ali’den çok korktuğu için, istemiyor Ali’yi, oralara gelmesin, bozguna uğratmasın, saltanatı elinden gitmesin. Tellalle ilan etmiş: Ali’yi yeryüzünden kim kaldırırsa, ülkemdeki şövalyeler arasından, ona hem kızımı vereceğim, onu kendime damat edineceğim, yaşamını sarayda sağlayacağım.

Aaa… duymuş bunu şimdi şövalye. Aklı hep kızda, sevgisi onda, böyle bir va’dı işitince, hemen çıkmış Hükümdarın huzuruna, demiş, “Sen sözünde durursan ben de bu başı senin uğruna vereceğim, Ali’nin başını getirmeye çalışacağım… Nerelerde bulunur bu zat? Nasıldır, nicedir?” Tanımıyor Hazreti Ali’yi. 

“Onu” demiş Hükümdar, “ya Mekke’de bulursun ya Medine’de bulursun. Orta boyludur, geniş omuzludur, korkusuz biridir.”

Atlamış atına şövalye, koyulmuş yola, çıkmış Ali’yi aramaya. Gelmiş Mekke Medine yoluna, karşısına bir yolcu çıkmış. Yolcu da Ali. Tabi tanımıyor ki Ali’yi, selam vermiş, O da selamını almış. 

“Kardeş” demiş şövalye Hazreti Ali’ye, “bir şey sorabilir miyim?” 

“Buyur” demiş, “sor.” 

“Ben buranın yabancısıyım.” 

“Belli” demiş Hazreti Ali, “ne istiyorsun, kimi arıyorsun, nereye gitmek istiyorsun?” 

“Ali isminde bir zat varmış, onunla görüşmek istiyorum, onu arıyorum.” 

Hazreti Ali demiş, “Görsen tanır mısın onu?” 

“Yok” demiş, “tanımam.” 

“Peki ne için arıyorsun onu, onunla ne alışverişin var?”

“Ben” demiş, “Hükümdarın kızına aşıkım. Hükümdar dedi ki, Ali’yi ortadan kaldıran çıkarsa ona kızımı vereceğim ve sarayda ikamet ettireceğim. Ben de düşündüm taşındım, param pulum yok. Bileğime güvenen bir insanım. Böyle bir va’d ortaya çıkınca, gideyim arayayım Ali’yi, onunla dövüşeyim, kazanırsam başını alıp getireyim Hükümdara ve muradıma ereyim.”

“Senin Ali’ye karşı var mı bir kinin?”

“Yok. Hiçbir kinim yok” demiş, “kız uğruna dövüşmek istiyorum.”

Durmuş Hazreti Ali, bakmış şövalye saf, harbi konuşuyor. E Ali de saf, tutmuş belinden çözmüş Zülfikar’ı atmış yere. Kalkanı da atmış.

Şimdi şövalye bakıyor, “Ne yapıyorsun?” demiş.

“Aradığın o Ali benim” demiş Hazreti Ali, “Çek kılıcını vur boynuma, al başımı götür Hükümdara, er muradına.”

“Ben bunu yapamam.”

“Aşkın gözü kördür, muradsız kalırsın kardeş, uçururum ben senin başını” demiş Hazreti Ali, “hadi emrime itaat et, çek kılıcı.”

Şövalye bunu görünce, “Vazgeçtim ben kızdan” demiş, “seni o kızdan daha çok sevdim. Ben böyle bir mert görmedim. Ben muradıma ereyim diye başını veriyor.”

“Peki” demiş Hazreti Ali, “ben sana o kızı alacağım.”

Hemem trak kuşanıyor Zülfikar’ı, atlıyorlar atlara, doludizgin geliyorlar Hükümdarın bulunduğu şehire. Ali bir nara atıyor, önüne geleni ortadan kaldırıyor. Şövalye de Ali’den güç alıyor, orayı bozguna uğratıyorlar. 

Ali, kızı veriyor şövalyeye, gidiyor. 

İşte Şah-ı Merdan… Ne kadar şahlar varsa, ne kadar mertler varsa, hepsinin üstünde bir merttir Hazreti Ali.

MANEVİ MENKIBELER – 9

Yuvayı dişi kuş yapar…

Ne derler: Yuvayı dişi kuş yapar. Size bir hikaye anlatayım…

Zamanın birinde bir tembel varmış, ismi tembel Ahmet. Bu tembel Ahmet’in yemeğini, suyunu yatağına götürüyorlar. Bağırıyor hep yattığı yerden, “Kalkamamm, edemeem…”

Sarayda bir gün, Padişahın kızı hizmette bulunuyor babasına, annesine; konu açılıyor, Padişah erkek evlatlarını övüyor. Kızı da dönüp diyor ki: “Efendi baba, yuvayı dişi kuş yapar, erkek kuş yapmaz.”

Padişah, “Sen mi” diyor, “benim sözüme karşı geliyorsun, seni tembel Ahmet’le evlendireceğim. Bakalım Ahmet’i sen adam edecek misin?”

Kalkıyor Padişah, yapıp ne yapıp, ilan ediyor, kızını veriyor tembel Ahmet’e. Kız, ne yapsın, babasının emrine itaat ederek gelin oluyor gidiyor tembel Ahmet’e. 

Bir sabah, Ahmet yatağında duruyor, karnı da acıkmış, bağırıyor, “Yemeek… ekmeek…”

Hanımı karşısında kurmuş kahvaltıyı sabah, “Kalk ordan” diyor, “gel ye.”

“Kalkamaam!..” bağırıyor çağırıyor.

Kız hiç duymuyor, kendisi yiyor. Bir vakitten sonra kaldırıyor sofrayı, o orda aç kalıyor. Öğlen aç, akşam aç… Dayanamıyor tembel Ahmet, yarındası hop çıkmış yataktan, oturuyor kahvaltıyı yiyor. 

Şimdi erzak bitiyor, kız diyor, “Çarşıdan çık al, bana yakışmaz.”

“Çıkamaam, edemeem…”

“Sen bilirsin” diyor kız.

Kız zeki, oruç tutar gibi az yiyor, bunu daha çok aç bırakıyor. Ahmet acıkıyor, gözleri kamaşıyor. Kalkıyor arıyor ne alacak çarşıdan, pazarı da bilmiyor. Çıkıyorlar beraber, Ahmet’in elinde zembil, o taşıyor erzakları, erkek ya. Yapıyorlar alışverişlerini geliyorlar eve. 

Kız diyor, “Ahmet, dünyalığımız bitiyor, çalışman lazım.”

“Ben çalışamaam.”

“E sen bilirsin” diyor kız. Ahmet düşünüyor taşınıyor iş aramaya başlıyor. Bakıyor bir kervan işçi arıyor, atları baksın, atlara su versin, ona da maaş verecekler. Tembel Ahmet o kervana yolcu oluyor, helalleşiyor hanımıyla, çıkıyor işe.

Yolda bir yerde atlar susuyor, geliyorlar bir kuyu başına, kovayı indiriyorlar ama kova suya inmiyor. Bakıyorlar ki, iki tane iri yarı kaplumbağa kuyunun dibinde durmuşlar, suyu kapamışlar.

Tembel Ahmet’e diyorlar, “Sen in kuyunun dibine, suyu doldur bize seni çekelim yukarıya.”

Yok ne yapsın Ahmet… İndiriyorlar Ahmet’i kovayla aşağıya. Bakıyor şimdi kaplumbağalara, duruyor Ahmet onları görünce, hiçbir türlü su alamıyor.

Kaplumbağa dile geliyor, “İkimizden hangimiz daha güzeliz, seçersen sana ikramda bulunacağız.”

Ahmet diyor, “Aranızda hanginiz daha çok sevgiden söz ederse, o güzel sayılır.”

Kaplumbağalar beğeniyorlar Ahmet’in sözünü, ikisi de birer peri haline geliyorlar. Bunun dolduruyorlar kovasını suyla ve iki tane nar veriyorlar Ahmet’e. 

Ahmet suluyor atları, başka bir kervana veriyor narları, götürsün evine. Kervan dönüyor şehire, buluyor Ahmet’in evini, getiriyor narları.

Kız o narları kırıyor, ne görsün, narların içi hep yakut. Kız gidiyor onları sarrafta bozduruyor, bir arsa alıyor babasının sarayı önünde, bir konak da yaptırıyor, orda oturuyor.

Padişah diyor, “Allah Allaah, hangi prens geldi buraya? Ne kadar süslü püslü bir saray yaptı. Acaba Mısır prensi midir? Nerenin prensidir bu?” Merak sarıyor Padişahı.

Şimdi tembel Ahmet dönüyor hizmetinden, arıyor evini bulamıyor. E biraz başlamış artık yürümeye, gözleri açılmış. Anlatıyorlar, bakıyor ki evi olmuş koskoca saray.

Eşine diyor, “Bu nasıl oldu?”

“Senin kazancınla oldu Ahmet. Sen iki tane nar gönderdin, o narların içi yakut doluydu. Onları sarrafta bozdurdum, parasıyla bir arsa aldım, bu sarayı inşa ettirdim.”

Şimdi sarayda eşi hanım hanım oturuyor, Ahmet de efendi efendi oturuyor. Haber gönderiyor Padişah, gelecek onları ziyarete; bunlar da haber gönderiyorlar, buyrun gelin diyorlar.

Kız yemekler hazır ediyor, Ahmet karşılıyor Padişahı. Oturuyorlar, yiyorlar içiyorlar.

Bir vakitten sonra, “Kimsin sen oğlum?” diyor Padişah.

“Ben” diyor, “tembel Ahmet.”

“Nasıl tembel Ahmet?!.. Tembel Ahmet bu sarayı yapabilir mi?”

Tembel Ahmet, “Ben bunları” diyor, “eşimin sayesinde yaptım. Onun sayesinde tembellik de benden gitti.”

Hemen kızı geliyor Padişahın, açıyor yaşmağını, “Eee efendi baba” diyor, “gördün mü, nasıl dişi kuş yaparmış yuvayı… Sen beni verdin tembel Ahmet’e ama, Ahmet tembellikten çıktı.”

Cenab-ı Mevlana’nın her türlü hikayeleri vardır…

MANEVİ MENKIBELER – 7

Geceki manaya mı bu selam?..

Yine III. Selim’in devrinde, Fasih Dede adında, çok harabat bir zat vardı. Harabatlığından vazgeçmiyordu, devam ettiriyordu harabatlığını. Üstü başı eski ama gönül gözü açık.

Bazen de o haliyle camiinin bahçesinden, avlusundan geçiyor, İmam’a selam veriyor, İmam onu o halde görünce bazen almıyor selamını. Almayınca selamını kırılıyor gönlü Fasih Dede’nin.

O akşam İmam manasında kendini kurbağa sıfatında görüyor, Cenab-ı Allah onu kurbağa yapmış. Havadan bir şahin kuşu geliyor, bunu yakalıyor yerden çıkarıyor yükseklere. Bu şimdi çırpınıyor şahinin pençelerinde. Şahin kuşu yükseliyor yükseliyor, çıkıyor yükseklere, sonra açıyor pençelerini bırakıyor kurbağayı. Kurbağa döne döne iniyor, tam yere düşecekken, Fasih Dede Hazretleri, selam olsun üzerine, tennuresini açıyor, tak düşüyor tennuresine kurbağa, alıyor kurbağayı bırakıyor yere, mana bitiyor. 

Şimdi yine geçiyor Fasih Dede akşama doğru camiinin bahçesinden, İmam’ı görünce, “Selamün aleyküm İmam Efendi” diyor.

İmam hemen dönüyor, neredeyse yere kadar eğilerek, “Ve aleyküm selaaam Fasih Dede” diyor.

Fasih Dede dönüp diyor, “Geceki manaya mı bu selam?.. Sakın bir daha Allah’ın selamına karşı gelme, bak bu sefer seni kurtardım, tennureme aldım, başka sefer kurtarmam.”

Ne der tasavvuf ehli… “İncitme müminin kalbini, çünkü müminin kalbinde Beytullah var, Allah var.” Müminin kalbini kıran iflah olmaz.

MANEVİ MENKIBELER – 6

Getirir, burada secde ettirir…

Büyük Nazif Dede Hazretleri, eğitimliydi, yedi lisan bilirdi. Ama Padişah sözü dinlememiştir. 

O devirde hükümdar, III. Selim, kalkıp vezirine diyor ki: “Mevlevi dergahlarının hepsine haftada birer gün izin verelim, öyle gelişi güzel sema meydanı açmasınlar.” 

Bütün Dedeler Padişahtan çekiniyor, fetvaya uyuyor, Büyük Nazif Dede uymuyor. Perşembe de yapıyor, Cumartesi de yapıyor. Bazen haftada yedi tekkede birden hizmet veriyor. Böyle deli dolu, aynı zamanda çok da heybetli bir Efendi Hazretleri. Hüseyin Fahreddin Dede’nin babası. 

Padişah işitince Büyük Nazif Dede’nin fetvaya uymadığını hemen vezirini çağırıyor, “Yahu bu söz dinlemiyor” diyor, “hizmetlere devam ediyor, bir fetva çıkaralım, ceza verelim!”

Vezir hemen, “Aman sakın şevketlim” diyor, “ister misiniz bir Evliya sıfatında olur da, sizin de benim de yedi sülalemiz helak olur. En iyisi, gidelim bir akşam bakalım. Eğer bizim bulunduğumuz gece bir gayrimüslim gelir de Hazreti Muhammed’i tasdiklerse, anlarız ki Evliya sıfatındadır, o zaman ona dokunmayız.” 

Padişah, veziriyle birlikte geliyorlar, oturuyorlar yukarda dergahın mahfilinde. Aşağıda da Büyük Nazif Dede Hazretleri açmış sema meydanını, coşmuş mutrib, semazenler… 

Derken, izleyenler arasından bir Fransız 3. selamda cezbeye kapılıyor, kendinden geçiyor, “Allaaah” diye bağırarak atıyor kendini sema meydanına ve sonra da geliyor Büyük Nazif Dede’nin ayaklarına kapanıyor, secde ediyor. 

O secde edince, Büyük Nazif Dede hiçbir şey demeden dönüyor Padişaha ve dikiyor gözlerini, “Ey Hünkâr” diye sesleniyor, “sen ülkenin Hünkârıysan, Cenab-ı Mevlâna cihanın Kutbu’dur. Bak Fransa’dan getirir, burada secde ettirir.” 

Öylece kalıyor III. Selim, bir daha da Büyük Nazif Dede’nin arkasından laf söylemiyorlar. İşte böyle bir zat-ı şerif…

MANEVİ MENKIBELER – 3

Evliyalar manevi kardeştirler…

Evliyalar arasında birbirlerine karşı inat yoktur, kavga yoktur, haset yoktur; sevgi vardır, birlik vardır. Şimdi nasıl birlik var?..

Kalkmış biri bir kurban almış, gelmiş Cenab-ı Mevlana’nın huzuruna, selam vermiş, almış Mevlana selamını. “Ya Hüdavendigar” demiş, “senin sohbetinden faydalanmak istiyorum. Destur var mı, bu kurbanı tığlayalım, burda kaynasın, canlar lokma etsinler?”

Cenab-ı Mevlana, kurbanı almadan evvel sormuş, “Senin sağa sola bir borcun var mı?”

“Var” demiş.

“O kurban burda kesilmez” demiş Mevlana, “peşin borçlarını ödemiş olsaydın, sonra buraya adağını getirseydin.” Kabul etmemiş. “Otur” demiş, “burda Hakk ne verdiyse yiyip içelim, muhabbeti dinlersin.”

“Yok” demiş “madem kabul etmedin oturmam.”

“Sen bilirsin.”

Kalkmış, almış kurbanı, gelmiş Hünkar Hacı Veli Bektaş’a, aynı teklifi yapmış.

Hacı Veli Bektaş fazla incelememiş, “Tığlayın” demiş, tığlamışlar. Tığlandıktan sonra kazana atılmış.

Dönmüş Hacı Veli Bektaş’a, selam olsun üzerine, “Ya Hünkar” demiş, “senden önce gittim Hüdavendigar Hazreti Mevlana’ya, aynı teklifte bulundum, o kabul etmedi. Sen kabul ettin.”

Hemen Hünkar Hacı Veli Bektaş kendini toparlamış, “Hüdavendigar Mevlana, bütün Evliyalar arasında en pürüzsüz bir Evliya’dır” demiş, “zerre kadar pürüz kabul etmez.”

Adam susmuş. Kalkmış Hacı Veli Bektaş’tan tekrar gelmiş Mevlana’ya, çıkmış huzuruna, “Sen” demiş, “kabul etmedin ama Hünkar Hacı Veli Bektaş kabul etti.”

Cenab-ı Mevlana dönüp demiş, “O öyle bir deryadır, özünü almıştır kirini atmıştır.”

Adam demiş, “Yahu açamadım ikisinin arasını.”

Sen nasıl açarsın onların aralarını, onlar Hakk ile Hakk… Bunlar hep yaşantılarda olmuştur. Ama akıl var yakın var… Evliyaların hepsi Hazreti Muhammed Efendimizin manevi kardeşleridirler. Onlar sureten ayrıdırlar ama manada hepsi birdirler.

MANEVİ MENKIBELER – 1

O, yarının büyüğüdür…

Bir gün Mevlana’nın karşısına 4-5 yaşında bir çocuk çıkmış. Hemen koşmuş Mevlana’ya, elini öpmeye. Mevlana eğilmiş çocuğa, okşamış başını, almış elini öpmüş.

Demişler, “Ya Hüdavendigar, sen onun elini niye öptün, o daha çocuk?”

“O yarının büyüğüdür” demiş, “bende çocuk yok, insan var.”

Yani çocuğa dahi insan olarak bakıyorum, diyor. Çocukla da ders vermiştir bize Mevlana. Kimseyi küçük görmeyeceksiniz, kimseyi…

Bizim yolumuz Hazreti Muhammed’in, Hazreti Ali’nin, Hazreti Mevlana’nın yoludur. Onların dilinden bal tat aldı, şeker tat aldı. Bütün güzellikler tat aldı onların dilinden… Çiçekleri ne görüyorsun bahçelerde, onların o güzel sözlerinden renk almışlardır. O güzel kokuları ne görüyorsun, onların o güzel sözlerinden o güzel kokuları almışlardır…

Hepimizin özümüzde aşk var, sevgi var, hepimizin… Onun için aşktan, sevgiden konuşalım, onların diliyle çıkmaya gayret sarfedelim, çıkmayalım kendi dilimizle; güzel konuşalım, güzel söz söyleyelim, yapıcı olalım, kırıcı olmayalım.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 77

“Müşavereyi terkeden hakikati bulamaz.”

Mevlana’mız, bir iş yapmaya kalkıştığın zaman, istersen bin kişiye danış, işi yapacağın an kalbine danış, diyor. Kalpteki ses üstündür. Oradan güzel bir ses gelirse o sese uy. Akıl yenilebilir ama kalb yenilmez, orası tevhid yeridir. Oraya biraz kulak verirsen; Allah, Allah, Allah… diye daima tevhidde olduğunu duyarsın. Akıl her yerde gezer, kalb ise bir yerde durmuş, zikrini yapar. Hele o kalbe güzel bir Dost koymuşsan, hiç yenilmezsin.

Kalbinin sesini dinleyeceksin. Hazreti Muhammed, kimsenin aklıyla yola çıkmadı. Misal olarak, bir iş yapılacağı zaman sahabeye anlatır, fikirlerini dinlerdi. Daha sonra kendi düşüncesini söylediği zaman sahabe onun parlak düşüncesine hayran olur, o yönde hareket ederdi. Çünkü Hazreti Muhammed hep tefekkürdeydi, hep kalbinin sesini dinlerdi.

Hazreti Muhammed’e Nebi olmadan önce toplum tarafından Emin ismi verildi. Yani onun söylediği bütün sözler suret bulacaktır, emin olun, demek istediler. Hazreti Muhammed’in o güzel aklı, Cebrail (as) ismini almıştır. En büyük melek Cebrail, insanın başındaki akıldır. Eğer akıl, güzel bir yerden aşı almışsa, insanı çok güzel yerlere götürür, almamışsa neuzübillah isyanlara düşürür.

Allah, insanı bu kadar mukaddes kılmış, cihana hakim kılmış, kendisine temsilci seçmiş. İnsan kişiliğini bulursa hatalara düşmez. Çünkü o Yaratıcıyı, o Allah’ı, kendi dışında aramaz. O, senin içinde…

Ne güzel buyuruyor Yüce Mevlana ve diyor ki: “Senin yanındayım, beni uzak görme! Benim yanımdasın, benden ayrılma! Kendini yaratandan uzak düşen kişinin işi yolunda, uygun olur mu? Benim gözümle neşelenen göz parlar, keskinleşir, öteleri, gaybı görür. Duyduğu manevi zevkden ötürü mahmurlaşır. İçinde benim rüzgarımın estiği, sevgimin dolaştığı gönülde, manevi güller açar, nurlarla dolu gül bahçesi olur…”

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 76

“Bir dost ola ki, iki vücuda bölünmüş bir ruh. Vücud iki vücud, ruhu bir ruh.”

Hazreti Ali Efendimiz burada ne kadar güzel söylüyor. Ya nefsin teslim olsun ruha, güzelliğe; ayrılık olmasın. Yahut da akla düş; ama akla düştün mü ruhu kirletiyorsun. Bu yüzden bir ruh bir vücud ol. Zahirde iki görünürsün ama bir okunursun.

Hakikat sahibine iki alem birdir, yani hem batıni alem hem zahiri alem. Neden birdir? Çünkü hiçbir varlık onun dışında değildir. Allah’ın 99 isminin yanısıra gördüğünüz bütün varlıklar da Allah’la diri oldukları için her biri kendi isimlerinin yanında ‘Allah’ okunurlar. Ama ancak Hakk ile Hakk olmuş, Allah’ta fani olmuş bir hakikat ehli bunu bilir, görür, çünkü onun bütün varlığı yine Allah’tır, Allah iledir. O, Allah ile görür, Allah ile bilir.

Bizlere en güzel örnek Evliyaullah’tır. Onlar kalabalık görünürler ama bir manayı taşırlar. Hepsinde Hazreti Muhammed’in, Hazreti Ali’nin kokusu vardır, hepsinde aynı tat vardır. Onlar aramızda yaşıyorlar. Onlar esmada kalabalıklar ama hepsi manada bir, Hazreti Muhammed’i andığımız zaman hepsi anılırlar.

Hazreti Şems diyor ki: “Bağda üzüm kalabalık görünür, ama tavada hepsi birdir.” Hepsi pekmez olmuştur.

Hazreti Mevlana’ya sorarlar: “Piran hakkında ne buyurursun?”

Mevlana, “Piran güllere benzer, renkleri çok, kokuları bir olur” der.

Hepsinin gönlünde Hazreti Muhammed, Hazreti Ali var. Yalnız erkan yönünden değişik konuşurlar ama gönülleri Hakk’a bağlıdır. Güllerin renkleri çok, kokuları birdir. İster kırmızı, ister beyaz, ister pembe, ister sarı olsun, hiçbirinde ayrı koku yoktur, hepsi gül kokar.

İnsan, Allah’ın muhabbeti ile yaşarsa, biraz geceleri nefsine kıyıp Allah’ı zikrederse aslını bulur. Bu, çapayı alıp denize yol açmaya benzer. Açan kişi bir testiye benzer, gün gelir o testi kırılır, testideki su açılan yola dökülür, yok açıksa denize gider; bu yapılmazsa testi kırılınca o su toprağa gider, toprak olur. Hazreti Mevlana, “Aşıklar yağmura benzer, yağmur damlaları denize düştüğü zaman damlayı denizden ayıramazsın; hepsi deniz olmuştur. Bazı damlalar ise karaya düşer, onları da topraktan ayırmazsın” der.

Bütün tasavvuf ehli hangi koldan olursa olsun, hepsi insan olmak için yola çıkmıştır. İnsan olmamız için başta Hazreti Muhammed’e, Evliyalara sevgi ile bakmamız, saygıyla anmamız lazım. O zaman bizler de onların bir neferleri oluruz.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 74

“Kendini beğenme; yüzüne karşı methi olunacağı da isteme.”

İnsanoğlu, varlığa sevinir, bilgisine güvenir ve bunlarla gururlanır. Oysa varlık olan tek Allah’tır, makbul olan bilgi de yokluk bilgisidir.

Yunus Emre ne güzel der: “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim. Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni…”

Hüdavendigar Mevlana’mız da Mesnevi-i Şerif’inde, aslolanın aşk olduğunu şu beyitleriyle dile getirir: “Avlamaya değen şey ancak aşktır. Fakat o da öyle herkesin tuzağına düşer mi ya? Meğer ki sen gelesin de ona av olasın… Meğer ki sen, tuzağı bırakasın da onun tuzağına gidip düşesin. Aşk der ki: Ben yavaş yavaş çalışmasaydım; bana avlanmak av tutmadan yeğdir. Benim hayranım ol da övün. Güneşi bırak da zerre ol! Kapımda otur. Evsiz barksız kal. Mumluk davasına kalkışma, pervane ol. Bu suretle dirilik sultanlığını bulur, kullukta gizli olan padişahlığı görürsün. Alemde tersine çakılmış nallar görür, esirlere padişah adı verildiğini duyarsın. Boğazına ipler takılmış, kendisi dar ağacının tacı olmuştur da kalabalık bir halk güruhu ona, işte padişah derler. Kafirlerin mezarları gibi dışı süslü, içinde ulu Tanrı’nın kahır ve azabı! Onlar kabirleri kireçle örmüşler, bezemişler, zan perdesini yüzlerine örtmüşlerdir. Senin de yoksul tabiatın hünerlerle kireçlenmiş, bezenmiştir ama mumdan yapılan nahle benzer; ne yaprağı vardır, ne meyva verir!”

Hüdavendigar Mevlana, ilim ve irfan konularındaki üstün mizacını daima tevazu ile süslemiştir. Bütün halka aynı dille hitap etmiş, hareketlerinde zerre kadar kibir, kendini beğenmişlik barındırmamıştır. Çünkü tevazu ve alçak gönüllülük müminlere, Hazreti Muhammed Efendimizden miras kalmıştır.

Bizim Peygamberimiz “El-fakru fahri – Fakirlik (yokluk) benim iftiharımdır” demiştir ve yüceliğini böylece ortaya koymuştur.

Hayatın gayesi Hakk’ın muhabbetidir. Buna da tevazu ve yoklukta kalmakla erişilebilir. Kibirden, gurur ve kendini beğenmişlikten arınmış, kalbinde Allah aşkıyla yaşamaya koyulmuş kişi; yaptığı iyiliklere de, gördüğü kötülüklere de kalbinde yer vermez. Kendini methetmez. Ondan meydana çıkan güzelliklerin Allah’tan kaynaklandığını hatırında tutar, kendisine mal etmez ve böylece yoklukta durduğu müddetçe Hakk’ın güzellikleriyle şereflenir, Hakk’ın nuru o kişiden yansımaya başlar.

Mevlana’ya, “Allah katına nasıl çıkılır?” diye sorduklarında, onlara şu cevabı vermiş: “Yoklukla çıkılır.”

Bizlerdeki bütün varlık, dirilik hepsi Allah’a aittir. Bize ait hiçbir şey yoktur. Kimliğine eren kişi, kendine ait hiçbir şeyin olmadığını bilir. Kendindeki her şeyin Yaratıcıya ait olduğunu bilir. Yoklukta durup O’nun varlığını kendi vücudunda seyreder. Allah bize hem dünyayı hem de kendini verdi. Bundan daha büyük güç daha büyük zenginlik olur mu?..