MANEVİ MENKIBELER – 5

Deme gelmem, zirâ getirirler…

Şeyh Galib Hazretleri, iyi bir ailenin çocuğuydu. Ailesi Şeyh Galib’in okumasını, bir subay olmasını istiyorlardı, bir tekkeşin olmasını istemiyorlardı.

O sıralarda Şeyh Galib Hazretleri, selam olsun üzerine, Esrar Dede’nin yanında, onu çok seviyor, Dede de onu çok seviyor.

Anne ile babası birarada konuşurlarken, annesi diyor babaya, “Sen söyle Galib’e bir şifai dille, gitmesin Esrar Dede’nin huzuruna. Ben söyleyemem, yok başka evladımız, onu çok seviyorum, o incinirse ben ondan daha çok incinirim, sen söyle.”

Baba diyor, “Ben de söyleyemem.”

“Öyleyse ne yapalım?”

“Hadi bir mektup yazalım.”

Yazıyorlar bir mektup, gönderiyorlar Esrar Dede’ye. Esrar Dede alıyor mektubu, okuyor. Okuduktan sonra kısa bir cevap yazıyor: “Burası Hakk kapısıdır, herkes bu kapıya gelir ve kabul edilir. Evladınıza çok düşkünseniz, kendiniz gelip alınız, biz burdan kimseyi geri çeviremeyiz.” 

Dayanamıyor babası, en sonunda Galib’e şifai bir dille onu kendisine çekmek için bir konuşma yapıyor. Şimdi Galib’in kafasına babasının sözleri de takılıyor. 

Bir gün Şeyh Galib dergaha geliyor, Esrar Dede hemen düşüncesini okuyor Galib’in. Galib, gönlünden geçiriyor, acaba Esrar Dede’nin yolu mu doğru, yoksa babam mı doğru söylüyor diye, bunları düşünüyor. 

Bu düşüncelerle çıkıyor dergahtan, eve giderken başı dönüyor düşüyor dizleri üstüne. Düşer düşmez, gökler açılıyor, öyle bir rızık göklerden yağıyor ki, Galib diyor, “Bu hal nedir Rabbim?”

İçinden nida geliyor, “Bunlar mahlukların rızkı, hem yeryüzünde hem yeraltında, onları besliyorum.”

Galib soruyor, “Ya insanın rızkı?” “

İnsana” diyor Allah, “kendimi vermişim, nimetlerden en büyük aklı vermişim, o kendi rızkını bulur. Bu yağanlar mahlukatın rızkıdır.”

Galib bir anda kendine geliyor, kalkıyor ayağa, vazgeçiyor eve gitmekten, dönüyor dergaha geliyor. Hemen çalıyor Esrar Dede’nin kapısını. Esrar Dede buyur ediyor. Galib giriyor Esrar Dede’nin huzuruna. Esrar Dede kaldırıyor başını bakıyor Galib’e ve şöyle sesleniyor: “Deme Galib gelmem, zirâ getirirler.”

Sen gelmem dedin ama bak nasıl yine getirdiler seni… 

Demek ki Galib’in kendisini orayla yetiştirmesi gerekiyormuş. Ve yetiştirdi de, kitab sahibi oldu, Hüsn-ü Aşk’ı yazdı. Bugün Mevlevi camiasında Cenab-ı Mevlana’dan sonra Sultan Veled Hazretleri anılır, Ulu Arif anılır ve Şeyh Galib anılır.

Hüsn-ü Aşk’ı yazarken, Mevlana’nın kasidelerinden alıyor katıyor yazılarına, süslüyor kendi eserini. Dedeler de okuyorlar bakıyorlar ve diyorlar, “Galib bu sözler sana ait değil, bunlar Hüdavendigar’ımızın sözleri.”

Onlara da ne güzel bir cevap vermiştir: “Siz neden bakmıyorsunuz kendi işinize? Hüdavendigar benim sevgilim, her şeyin üstünde onu seviyorum. Ben alırsam sevgilimden alıyorum, sizden aldım mı bir şey?”

“Yok.”

“O halde söz söylemeyiniz” diyor.

İşte her zaman deriz: Hazreti Peygamber Efendimizin yolu baştan aşağıya sevgi yoludur, birlik yoludur, kardeşlik yoludur, aşk yoludur, ne kadar güzellik varsa bütün güzelliklerin yoludur. Zerre kadar Hazreti Muhammed Efendimizin, Mevlana’mızın, Ali’nin yolunda sıkıcı bir şey yoktur.

MANEVİ MENKIBELER – 4

Baş köşe nereye derler?..

O devirde, halk, Mevlana’yı Şems’ten ayırmak istiyorlar. Bir medresenin açılışı için Mevlana’ya haber gönderiyorlar, davet ediyorlar, gelsin açılışını yapsın. İlla bir sebep bulacaklar.

Mevlana, Şems’e diyor, “Kalk, davetliyiz.” Şems, “Davetli olan sensin, beni ne diye davet ediyorsun” diyor. Mevlana, “Ama sen biliyorsun ki, ben sensiz bir yere gitmem” diyor. “Peki…” Kalkıp gidiyorlar.

Mevlana, açılışı yapıyor, hayır duası ediyor, sonra “Bize müsaade biz gidelim” diyor. “Yok” diyorlar, “bizim birkaç sorumuz var. İçeriye buyurmaz mısınız?” Şems diyor, “Sen git, ben burda otururum.” Nerde oturdu Şems-i Tebriz… medresenin kaldırımında. Bakın, yerde oturuyor.

Mevlana giriyor içeriye, “Nedir sorunuz?” diyor. “Sorumuz” diyorlar, “Baş köşe neresidir bir evin içinde?” Cenab-ı Mevlana diyor ki: “Birincisi, bir ev sahibi nereye oturursa, oraya baş köşe denilir. İkincisi, bir Ulema, bir bilgin nereye oturursa, oraya da baş köşe derler. Üçüncüsü ise,” diyor, “Sevgili nerdeyse orası baş köşedir.” Fırlıyor medreseden çıkıyor dışarıya, oturuyor Şems’in yanına, sarılıyor boynuna. İşte, sevgilinin yeri baş köşe…

Hocalar çıldırıyor. Bir ağır soru hazırlıyorlar Mevlana’ya. “Bir sorumuz daha var” diyorlar. “Buyrun” diyor Mevlana, “nedir sorunuz?” “İçki hakkında ne buyurursunuz ya Mevlana? Haram mıdır, helal midir?”

Şimdi koca Mevlana derse haram, Şems’i incitecek; derse helal, Hazreti Peygamberi incitecek. Bakın, şimdi nasıl iki ateş arasında duruyor Mevlana… Ee ama usta.

“Efendiler” diyor, “hepiniz bilginsiniz, alimsiniz, Kur’an-ı Kerim’i hıfz etmişsiniz, tefsirini de yapmışsınız. Şimdi ben size bir soru soracağım, cevap almak isteyeceğim.” “Buyur” diyorlar, “ya Mevlana sor.”

“Bir fıçı şarap bir havuza dökülürse, o havuzdan su almak caiz midir, değil midir?” Bilginler hemen cevap veriyorlar, “O havuzdan su almak caiz değildir, o su kirlenmiştir artık, haramdır.”

“Aynı fetvayı ben de veriyorum” diyor Cenab-ı Mevlana. “Şimdi ikinci sorum” diyor, “bir fıçı şarap denize dökülürse, o denizden su almak caiz midir, değil midir?” Bilginler, “Deniz tuz tabiatındadır” diyorlar, “şarabı yakar, o denizden su alınabilir, helaldir.” Mevlana bunun üzerine, “Benim Efendim Şems ne bir havuzdur ne de bir deniz, o bir okyanustur” diyor, “kusura bakmayın, bana müsaade…” Ve geçiyor koluna Şems’in, kalkıp gidiyorlar. Hocaların hepsi kalakalıyorlar.

Bu hikayeden maksat, onların ne kadar zeki olduklarını, onların ne kadar aklın büyüğünde olduklarını sizlere anlatmaktır. Bu yüce zatlar dünya durdukça sevenleriyle yaşayacaklar ve en güzel şekilde anılmaya devam edeceklerdir.

MANEVİ MENKIBELER – 3

Evliyalar manevi kardeştirler…

Evliyalar arasında birbirlerine karşı inat yoktur, kavga yoktur, haset yoktur; sevgi vardır, birlik vardır. Şimdi nasıl birlik var?..

Kalkmış biri bir kurban almış, gelmiş Cenab-ı Mevlana’nın huzuruna, selam vermiş, almış Mevlana selamını. “Ya Hüdavendigar” demiş, “senin sohbetinden faydalanmak istiyorum. Destur var mı, bu kurbanı tığlayalım, burda kaynasın, canlar lokma etsinler?”

Cenab-ı Mevlana, kurbanı almadan evvel sormuş, “Senin sağa sola bir borcun var mı?”

“Var” demiş.

“O kurban burda kesilmez” demiş Mevlana, “peşin borçlarını ödemiş olsaydın, sonra buraya adağını getirseydin.” Kabul etmemiş. “Otur” demiş, “burda Hakk ne verdiyse yiyip içelim, muhabbeti dinlersin.”

“Yok” demiş “madem kabul etmedin oturmam.”

“Sen bilirsin.”

Kalkmış, almış kurbanı, gelmiş Hünkar Hacı Veli Bektaş’a, aynı teklifi yapmış.

Hacı Veli Bektaş fazla incelememiş, “Tığlayın” demiş, tığlamışlar. Tığlandıktan sonra kazana atılmış.

Dönmüş Hacı Veli Bektaş’a, selam olsun üzerine, “Ya Hünkar” demiş, “senden önce gittim Hüdavendigar Hazreti Mevlana’ya, aynı teklifte bulundum, o kabul etmedi. Sen kabul ettin.”

Hemen Hünkar Hacı Veli Bektaş kendini toparlamış, “Hüdavendigar Mevlana, bütün Evliyalar arasında en pürüzsüz bir Evliya’dır” demiş, “zerre kadar pürüz kabul etmez.”

Adam susmuş. Kalkmış Hacı Veli Bektaş’tan tekrar gelmiş Mevlana’ya, çıkmış huzuruna, “Sen” demiş, “kabul etmedin ama Hünkar Hacı Veli Bektaş kabul etti.”

Cenab-ı Mevlana dönüp demiş, “O öyle bir deryadır, özünü almıştır kirini atmıştır.”

Adam demiş, “Yahu açamadım ikisinin arasını.”

Sen nasıl açarsın onların aralarını, onlar Hakk ile Hakk… Bunlar hep yaşantılarda olmuştur. Ama akıl var yakın var… Evliyaların hepsi Hazreti Muhammed Efendimizin manevi kardeşleridirler. Onlar sureten ayrıdırlar ama manada hepsi birdirler.

MANEVİ MENKIBELER – 2

Yine zevrak eder ruhum…

Allah diyor, bu kadar benden konuşuyorsun, acaba sen oldun mu? Bakın bir de yoklama da yapıyor bize… “Sen O musun?” diyor, “O sen misin? Sen O isen, O sen isen, neden bu alemde gam yersin?” Sıkıntılara girersin, of pof… Allah sıkılır mı? Hiçbir zaman… Demek ki sen O olmamışsın daha. Sen O değilsin, O sende değil; gam yemekte haklısın sen. Hep bizi o dereceye getirmek istiyor. 

Şeyh Galib, ruhu şad olsun, o da güzel söylüyor. Bulmuş Allah’ı kendinde, şimdi bir coşku var içinde, sesleniyor: “Yine zevrak eder ruhum, kırılıp kenare düştü.” Yani ruhum o kadar coşmuş, zevrak ediyor, istiyor beni çıkarsın ortaya ben kimim. Yine diyor, “Dayanır mı şişe bu, senin esrar-ı rengine.” Şimdi yapıyor vücudunu şişe. Yarattın, diyor koskoca cihanı girdin bu şişe içine. Çıldırıyor şimdi Galib… “Reh-i Mevlevi’de Galib, bu sıfatla kaldı hayran.” Verdim rehimi Mevlana’ya, başımı da O’na kestim, O’nunla ben bu hale geldim, O’nun ben hayranıyım, fazla bir şey söyleyemem, diyor ama ne diyor en başta… “Yine zevrak eder ruhum, kırılıp kenare düştü.” Ben Hakk’ım, diyemiyor, ama sözleriyle diyor. 

Yine ne diyor Galib?.. Hakk aşıkları gama ve kedere tutulmazlar. “Aşıkta” diyor, “gam keder neyler? Gam, keder halk-ı cihanındır.” Bu da Şeyh Galib’in sözü. Bakın ne diyor? Aşıkta gam, keder neyler, o hep sevgilisiyle beraber. Ooo… ne alemlere geziyorlar. Gülüyorlar, eğleniyorlar; sen burda ekşitmişsin yüzünü, kızıyorsun. Diyorsun, bu hiç kızmıyor, üzülmüyor. Ne var bunda? İşte var onda, Hakk var. Aşıkta gam, keder neyler?.. Gam, keder halk-ı cihanındır.

Onun için Mevlana’mız der: “Sevgisiz ve aşksız geçen ömrü ömür sayma.” Sevgin yok bir yere, o sevgi çoğalmamış, aşka dönüşmemiş, “Ey yolcu” diyor, “sen yaşarken ölmüşsün…”

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 100

“Beni doğruluğa çekenle doğruyum. Eğri hareket edene ben de eğriyim.”

Şimdi Hazreti Ali Efendimiz burada şunu söylemek istiyor: Birine arkadaşlık ettiğimde, doğru gidenle doğru yürürüm, eğri gidenle de eğri bakarım, bakalım şimdi nereye kadar böyle gidecek.

Arkadaşlık ediyor fakat onun yaptığını yapmıyor. Maksat onunla beraber duruyor, havasını bozmuyor. Ali ya, ismi üstünde herkese uyuyor. Eğri gibi dursa da doğruluktan ayrılmıyor.

Hazreti Muhammed Efendimiz de şöyle buyurur: “Hiçbir kötü niyet beslemeyerek, din kardeşlerini sevmek, hiçbir nefsani duyguya kapılmaksızın, kinden arınmak, göklerin ve yerlerin sahibi Hazreti Allah’a göre, en sevilen insani amellerdendir.”

Hazreti Ali Efendimizin ders aldığı yer Hazreti Resulallah’tı. Bizler de Hazreti Muhammed Efendimize uyarsak, O’nun huylarıyla huylanırsak, hem içimizi hem de dışımızı temiz tutmuş oluruz.

Kendimizi güzelleştirmek için gayret sarfetmekten vazgeçmeyelim. İnsandan insana yol alalım, insana layık bir yaşam sürelim. Kalplerin mumlarını yakalım! Benliğe kapılmadan yoklukta kalmaya gayret edelim ki, güzellikler bizlerde suret bulsun. Gayret etmekten hiç vazgeçmeyelim; herkesin kendi ölçüsünde ikram edebileceği güzellikler vardır. Sayıları ‘Bir’leyebilmektir insan olmak. O halde bütün yaratılmışları sevelim! Tümden göz olalım, O’nun sevgisi ile kainata bakalım. Tümden kulak olalım, işittiklerimiz bize O’nun mesajlarını getirsin. Her zerremiz O’nunla nefes alsın. Biz söz olalım, Allah bizden konuşsun!..

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 98

“Özrünü öyle güvenilecek birisine söyle ki, senin özrünü hoş karşılayarak sana yardım edebilecek biri olsun.”

İmam Ali Efendimiz çok güzel buyuruyor. Şimdi birinden özür dileyeceksin; ama önce bunu biriyle paylaşacaksın ve paylaştığın kişi çok sağlam bir arkadaşın, dostun olacak. Onunla paylaşacaksın, neden özür dilediğini anlatacaksın; o da sana o kişiden özür dilerken yardımcı olacak, senin yanında olacak, seni savunacak.

Bu yüzden İmam Ali Efendimiz, dostunu seç ona sırrını aç ve onunla özür dilemeye git, demek istiyor. İmam Ali Efendimiz burada bizlere yol gösteriyor.

Bakın Mevlana’mız da ne güzel buyuruyor: “Hilim kılıcı, demir kılıçtan daha keskin, hatta yüzlerce ordudan daha galip, daha üstündür. Sen demirden kılıç gibi olma; sen, hilim sahibi ol, kalbi kırık, mahzun kişilerin evlerine ışık ol!”

Allah’ın nurunun tecelli ettiği bir kalb, sadece kendisinin değil, bütün varlıkların iyiliği için gayret sarfeder. Yoldan sapanlara, asi çıkanlara dahi rahmani gözle bakarak onların da güzelleşebilmesi için uğraşır ve eğer kendisi müşkül bir duruma düşerse, o zaman da Allah onun yardımına koşar ve böylece Allah’ın rahmetine ve şefaatine nail olur.

Amacımız Allah’a layık olarak tekrar O’na kavuşmak ise, bunu engelleyecek her türlü nefsani hallerden kendimizi koruyalım. Bütün yaratılmışları muhabbetle sevelim. Aynı şekilde davranmayanlara karşı dahi tutumumuzu değiştirmeyelim, bizler onlara örnek olalım. Tevazu ve alçak gönüllülüğü kendimize en değerli ziynet edinelim.

Ve yeri gelmişken Hazreti Ali Efendimizin, “Bin sefer mazlum ol, ama bir sefer zalim olma…” diye buyurduğu öğüdünü de tekrar hatırlayalım ve daima hafızamızda tutmaya çalışalım.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 97

“Kendini rahat ettirmek için dününü, yarınınla mukayese et. Çok şey elde etmek için kendini üzüntü ve sıkıntıya sokma.”

Hazreti Muhammed Efendimiz, “İki günü bir olan benden değildir” diye buyurur. Cenab-ı Mevlana da, “Dünle beraber gitti cancağızım düne ait ne varsa, şimdi yeni şeyler söylemek gerek” der.

Misal olarak diyelim ki bir an geldi sıkıldın, ama bakarsın yarın oldu mu hiç beklemediğin bir neşe doğar içine, huzur bulursun. Onun için diyor Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, “Kendini rahat ettirmek için dününü yarınınla mukayese et.” Yani geçmişle bugününü birleştirirsen bakarsın dünkü sıkıntın gider bugünkü rahatlık gelir ve sen de bugüne göre yola koyulursun.

Nasıl ki, eski giysileri çıkarmadıkça yenileri giyemezsiniz, giyseniz de üzerinize oturmazlar, sizi sıkıp rahatsız ederler; insanın da her dakika kendini yenilemesi, iyiliğe, güzelliğe doğru yol alması gerek. Kendimizi güzelleştirmek için gayret sarfetmekten vazgeçmeyelim. İnsandan insana yol alalım, insana layık bir yaşam sürelim.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 96

“Dünyanın bütün varlıkları fanidir; tıpkı bir örümcek ağı gibi, bir anda var olurlar, bir anda yok olurlar.”

Kur’an-ı Natık olan Hazreti Ali Efendimizin bu sözü, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayete işaret etmektedir: “Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi.” (Ankebut, 41)

Cenab-ı Mevlana, bir kasidesinde buyuruyor ki: “Can konağını aramada isen, sen cansın. Bir lokma ekmek arıyorsan, sen ekmeksin.”

Hazreti Ali Efendimiz gibi Cenab-ı Mevlana’nın da bu sözleri çok doğru ve yerindedir. Biz can konağını aramazsak, onu kendimizde var etmezsek, demek ki biz hiçbir işe yaramıyoruz.

Hazreti Mevlana’nın çok büyük bir hayranı olan İbrahim Gülşeni de şöyle buyuruyor: “Biz, Cenab-ı Allah’ın ailesi mesabesindeyiz. Sütümüzü, rızkımızı O’ndan isteriz. Peygamber, ‘Halk, Tanrı’nın ailesidir’ buyurdu. Her ne istersek, Allah-u Zülcelal, biz ailesine bir baba gibi rızık verir. Eğer tenin gıdasıyla kanaat edersek, eşek gibi arpa ve samana yaraşırız. Ulu Tanrı’dan ruhumuzun gıdasını istersek, bize Cebrail’in gıdasını gönderir. Mademki ne istersek onu ihsan ediyor, şu halde Tanrı’dan yalnız Tanrı’yı isteyelim. Evet, en iyisi, iman ve taat yolunda yürüyerek, daima O’nu isteyelim.”

Evet, bizler de Allah’ı isteyelim, bu evi O’nun konağı yapalım, O da bizlerde can olsun. Eğer bu evi O’nun konağı yapmazsak, Allah’ı can kılmazsak, biz demek ki boşuz, boşuna yaşıyoruz. Allah’ın konuk olmadığı ev cansızdır ve yıkılmaya mahkumdur.

İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 94

“Sesini meleklerim özler, onlara sesini duyursan, günahların o an bağışlanmıştır.”

İnsan, melekleri aramasın kendi dışında. Peki neden aramayacağız kendi dışımızda? Çünkü Cebrail insanın emrinde, Mikail insanın emrinde, İsrafil insanın emrinde, Azrail insanın emrinde; e diğer melekler de çoktan bizim emrimizde.

Burada Cenab-ı Ali, selam olsun üzerine, diyor ki: Bütün kötü duygulardan arın, kendini güzelliklere ver ve öyle konuş, melekler o sesi özlemiştir, diyor. Güzel konuş ki onlar da huzur bulsun, senden de günahlar gitsin.

Misal olarak secdeye vardığımızda da, secde tamamen yokluk alemidir, ben yokum sen varsın demektir. Secdeye vardığımızda ne diyoruz? Sübhâne Rabbiyel alâ, Sübhâne Rabbiyel alâ, Sübhâne Rabbiyel alâ… Bu sözü söylediğin zaman kulakların işitiyor; Sübhâne Rabbiyel alâ derken Allah’a sesleniyorsun, diyorsun ki: Allah’ım ne kadar güzelsin, ne kadar alâsın, ne kadar temizsin, senin güzelliğini tarife imkan yok, sonsuz güzelliklere sahipsin. Allah da sana yine senin dilinden diyor ki: O sensin… Ona göre artık topluma bak ve konuş, o güzellikleri ben sana verdim.

Ama maalesef bu güzel sözlerin manasına inilmediği için ve sahiplenilmediği için insanlar kimliklerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar. Allah insandan dile geliyor, insandan konuşuyor, senden yine sana sesleniyor; yok ki insandan başka biri Allah’ı dile getiren. Ama sen yine onu bırakıp başka yerlerde arıyorsun.

Cenab-ı Mevlana’ya bir gün soruyorlar: “Allah ne kadar büyüktür?” Mevlana şöyle cevap veriyor: “Allah’ın büyüklüğü insanın boyu kadardır.” Bu yanıtı alanlar: “Aman ya Mevlana, sen insanın Hakk olduğunu mu söylüyorsun?” diye soruyorlar. Mevlana yine cevap veriyor: “Evet, öyle söylüyorum. İnsan olmasaydı, Allah bilinmeyecekti. Allah, kainatı yarattı, en son insanı yarattı ve insanda kendini yarattı. İnsan ile hem semâvattaki varlıkları, hem yeryüzündeki varlıkları isimlendirdi ve kendi büyüklüğünü de yine insanla dile getirdi.”

Arif olana aşıklar defterinden bir harf bile kâfidir.


İMAM ALİ EFENDİMİZDEN ÖĞÜTLER – 93

“Kişi dertli ve moralsiz de olsa, Mevlâ’ya sevgisi onu bunların üstünde tutmalıdır.”

Hazreti Ali Efendimiz çok açık söylüyor. Ahmed’in Mehmed’in kapısını çalacağına, çal Yaratanın kapısını; Ahmed’i de O yaratmış Mehmed’i de… Fakat varlık sahiplerine, rütbe sahiplerine meyledenler çoktur. Bunlar dünyaperesttirler, Hakkperest değil.

Dünyaperestlerden senin üzerine ancak toz düşer, toprak düşer; inci düşmez altın düşmez. Mal, mülk, rütbe seninle baki kalacak değil ki; gün gelecek yola çıkacaksın ama acaba güzel bir dille anılacak mısın? Tarihe baktığımızda bunun örnekleri çoktur; onlar lanet halkasına tutulan kişilerdir, hiçbiri rahmetle anılmazlar. Ne derler, dem bu dem devran bu devran, günümüzde de bunun örnekleri çoktur. Fakat biz burada her zaman Hazreti Muhammed’i, Ehlibeyti, Mevlanamızı, Piran Efendilerimizi anıyoruz. Çok şükür Cenab-ı Allah bizleri dünyaperestlerden uzak etmiş, Hakk’ın dostlarıyla yakınlaştırmış.

Ne güzel söyler Mevlana, der ki: “Eğer bir lokma ekmek hevesinde isen, ekmeksin! Maden cevherine talipsen, madensin. Bu işaretin gizlediği sırrı biliyorsan, anlarsın ki, her neye talip isen, sen osun!”