MANEVİ MENKIBELER – 26

Kur’an ne derse, onu söylerim…

Biz kimseden menfaat beklemiyoruz. Dünyayı benim cebime koysalar atarım önlerine, istemem. Benim kalbimde Muhammed Ali var, biz Hakk ne söylerse onu söyleriz.

Bakın, Hanefi mezhebinden İmam Azam, Kur’an’dan va’z veriyor her Cuma. Yezid nesli haber gönderiyor: Biraz bize göre konuşsun, Yezid’i halka sevdirsin. İmam Azam Hazretleri, “Ben” diyor, “Kur’an ne derse, onu söylerim. Hükümdar falan tanımam.” Ve yine devam ediyor va’z vermeye, Resulallah’ın dininden konuşuyor.

Tuttular İmam Azam’ı kürsüden aldılar, nezarete attılar. Bir cahille kapattılar nezarete. O cahili insan sandı İmam Azam, ona da anlatıyor Allah’ın büyüklüğünden. Cahil ağlıyor karşısında. İmam Azam dönüp ona, “Efendi” diyor, “benim sözlerim belki seni duygulandırdı, rahatsız etti, en iyisi konuşmayayım.” 

“Yok yok” diyor, “konuş, ben onun için ağlamıyorum.”

“Ya ne için ağlıyorsun sen?”

“Benim bir erkek keçim var. Sen konuşurken sakalını onun sakalına benzettim, onu hatırladım, ona ağlıyorum.”

Bakın cahile, koskoca İmam Azam’ı keçi görüyor konuşurken.

İşte İmam Azam nezaretin kapısını çalıyor. Gardiyan geliyor, soruyor, “Nedir sıkıntın?”

“Bana hangi cezayı verecekseniz verin, yeter ki beni cahille bir yerde tutmayın.”

Çıkarttılar nezaretten. Seksen sopa ceza verdiler. Kırk sopada verdi ruhunu. Kalan kırk sopayı da bağladılar, bir sefer vurdular, seksene tamamladılar.

Böyle verdi ruhunu İmam Azam…

İmam Azam hayattayken, Hazreti Muhammed Efendimize 50.000 hatim okumuştur. Bağdat’tan Medine’ye geldiği zaman, Medine hudutlarında atından inerdi, ayakkabılarını çıkarırdı, atının dizginlerinden tutup yedekte yürürdü çıplak ayakla.

Adamları, “Ne yapıyorsun ya İmam? Resulallah’ın makamına daha 5-6 kilometre var” diye sordular.

İmam Azam şu cevabı verdi, “Hazreti Resulallah bu topraklarda çıplak ayakla yürümüş, ben nasıl at üstünde yürürüm, ayakkabıyla nasıl basarım…” 

İşte saygı…

MANEVİ MENKIBELER – 25

Vazifeni yap, gerisini düşünme…

Bir Veli’nin manevi evladı öğretmen olmuş ve bir gün okula onu ziyarete gitmiş. Evladı onu görünce kalkmış yerinden, elini öpmüş, oturması için kendi yerini vermiş.

Hal hatır soruşurlarken, evladı dönüp demiş, “Efendi Hazretleri, kırkbeş tane talebem var. Hepsine aynı dersi sunuyorum, günlerimi haftalarımı aylarımı hep onlarla uğraşarak geçiriyorum. Ama kırkbeş talebe arasında sadece iki tane çalışkan var. Öbürleri derslerinde pek tam değiller. Neden bu böyle oluyor? Ben nerde yanlış yapıyorum?”

Efendisi, hemen kalkmış yerinden, talebelere arkasını dönmüş ve kendi evladına dönerek, “Gel benim yanıma” demiş, “dur karşımda.” Ve sağ kolunu kaldırmış. “Şimdi” demiş, “kolumun altından talebelerine bak, bakalım ne göreceksin?”

Bir bakmış ki, talebelerinden kimi marangoz, kimi terzi, kimi tornacı, kimi berber, kimi rençber… Hop! Sallamış başını, gelmiş tekrar kendine öğretmen.

“Ne gördün evladım?” diye sormuş Efendisi.

“O çalışmayan talebelerimin hepsini çeşitli sanatlarda gördüm.”

“Gördün mü oğlum” demiş, “hepsi mimar olursa, doktor olursa, öbür mesleklerde kim hizmet görecek? Sen vazifeni yap, gerisini düşünme.” 

Keramet göstermiş evladına, kurtarmış düşünceden…

MANEVİ MENKIBELER – 24

Evlâdiye değil, erbâbiye…

Hüsameddin Çelebi, canı gönülden Mevlana’ya hizmet ettiği için, Mevlana onu çok severdi. Bu yüzden ona hep ruhumun mertebesi diye hitab ederdi.

Hatta şöyle buyurmuştur, “Benim ailem bir ay ekmeksiz kalsa ve bana bir ekmek hediye edilse, ben o ekmeği Hüsameddin’e veririm, Veled’e vermem.”

Bakın şimdi nasıl bir kişiliğe sahip Cenab-ı Mevlana…

Sultan Veled, ilimde hemen hemen babasına yakındı, çok kıskanıyordu babasını. İyi ama Cenab-ı Mevlana manen oğluna soyunmadı. Hüsameddin Çelebi’ye soyundu.

Bugün bakıyorsun herkese şeyhlik veriyorlar. Şimdi sen dükkanını senden sonra işletsin diye kime verirsin?.. Diyelim ki, senin oğlun o kadar sadık değil, kimlerdir müşteriler nasıl satılacak nasıl edilecek, bilmiyor. Dükkanda bulunmuyor, dışarda geziyor. Sen kalkıp onu getiriyorsun dükkanın başına. Sonra ne oluyor? O dükkanı iflas ettiriyor.

İşte Mevlana der, “Bizim yolumuz erbâbiyedir, evlâdiye değil.” Ve getirdi Hüsameddin Çelebi’yi, 11 sene Sultan Veled Hazretleri hizmet etti Hüsameddin Çelebi’ye. Hüsameddin Çelebi Hakk’ın rahmetine ulaşınca o zaman Sultan Veled geçti.

MANEVİ MENKIBELER – 23

Yokluğa bürün…

Bir gün Mevlana, Sultan Veled’le Meram yolunda gidiyor. Karşıdan bir keşiş geliyor. Keşiş içinden, “Şimdi Mevlana’ya niyaz edeceğim ama, bele kadar eğileceğim ki, Mevlana kalsın benlikte” diye geçiriyor.

Mevlana, keşişin gönlünü okuyor. Trak… karşılaşıyorlar. Mevlana hemen yere kapanıp başını secdeye vuruyor. Keşiş bağırıyor, “Yandııım!”

Sultan Veled hayret içinde babasına bakıyor, ne yapıyor babası… Soruyor babasına, “Baba ne oluyor, bir papaza neden secde ettin? Neden papaz yandım diye bağırdı?”

Mevlana, “Ah Veled” diyor, “o istedi benden altın kemeri alsın, beni benlikte bıraksın, ama kendi kaldı benlikte, o yüzden bağırıyor…”

İşte, her an imtihandayız. Hakk’ın güzellikleri sende varlığını zuhura getirdiği zaman sen daha da yokluğa bürün ki, o güzellikler senden alınmasın…

MANEVİ MENKIBELER – 22

Destur ya Şems…

Bir gün Meram’da papazlar kardinala soruyorlar, “Allah hangimizdendir? Mevlana’dan mıdır? Yoksa bizden midir? Bilelim, hangimiz Allah’a daha yakınız?”

Kardinal diyor, “Allah bizimlendir.” 

Papazlar da diyorlar, “Evet bizimledir. O halde bir imtihan olalım.”

“Tamam” diyor kardinal, “nasıl?”

Papazlar diyorlar, “Siz kardinalsiniz, büyüğümüzsünüz, ona göre düşünün.”

Kardinal, “Toplayalım çalı çırpı” diyor, “Mevlana’ya da diyelim hırkaları çıkaralım, bir ateş yakalım, hırkaları ateşe koyalım, kimlerin hırkaları yanmazsa, anlarız ki onlar Allah’a daha yakındır. Kimlerin de hırkaları yanarsa, onlar demek ki Allah’a yakın değil.”

“Tamam” diyorlar.

Kardinal geliyor Mevlana’ya, selam veriyor, diyor, “Ya Hüdavendigar Mevlana, talebelerim bir imtihan olmamızı istiyor.”

Mevlana soruyor, “Nasıl bir imtihan?”

“Hangimiz Allah’a daha yakınız?”

“Nedir şartınız? Ben hazırım” diyor Mevlana.

“Düşündük taşındık, çalı çırpı toplayalım. Hırkalarımızı çıkarıp koyalım odunların üstüne, odunları ateşe verelim. Kimlerin hırkaları yanmazsa, anlayalım onlar Allah’a yakın. Kimin hırkaları yanarsa, onlar Allah’a yakın değil.”

Mevlana, “Tamam” diyor, “toplayın.”

Odunları topluyorlar. Mevlana ayakta, evlatları ayakta. Kardinal, papazlar ayakta. Mevlana dönüp diyor, “Kardinal efendi, en başta ben koyacağım hırkamı ki, sonra demeyesiniz, bizim hırkalar ateşe yakındı yandı, senin hırkan üstteydi yanmadı. Evlatlarıma da ben kefilim, onlara hırkalarını çıkarttırmayacağım, ben çıkarıyorum hırkamı. Sen de kefil misin talebelerine? Çıkar koy hırkanı benim hırkamın üstüne, ateşi alevlendirelim.”

Kardinal kalıyor, “Yok” diyor, “ben kefil olamam.”

“E siz bilirsiniz, o zaman hepiniz çıkarın.”

Hepsi çıkarmışlar hırkaları, koymuşlar Mevlana’nın hırkasının üstüne, yakmışlar ateşi. Hepsi ayakta duruyorlar, bekliyorlar şimdi ateş dinsin.

Ateş kül haline geliyor, hepsi seyrediyorlar. Mevlana, “Buyrun” diyor, “siz teklif ettiniz imtihanı, ilk siz arayın hırkalarınızı küllerin içinde.”

“Yok” diyorlar, “ilk sen koydun hırkayı, sen ara.”

“Peki…” diyor Mevlana, “Destur ya Şems!” Elini koyuyor küle, tutuyor hırkayı kaldırıyor, silkeliyor. Dönüp soruyor, “Bu hırka hanginizindir?”

Papazlar hepsi, çıt… “Bizim değil.”

“Öyleyse benim” diyor, öpüyor giyiyor hırkasını Mevlana. “Hadi siz şimdi arayın hırkalarınızı.”

Bakıyorlar ki, hepsinin hırkaları kül olmuş, gitmiş…

MANEVİ MENKIBELER – 21

Allah’ın birliğine şehadet…

Bir gün Mevlana hocalarla bir salona giriyor. Bütün hocalar en büyük şamdanları alıyorlar, koyuyorlar önlerine. Mevlana da gidiyor en küçük şamdanı alıyor. Hocaların hepsi, “Allah Allaah” diyorlar, “Mevlana’ya bak gitti en küçük şamdanı aldı.” 

Mevlana yakıyor şamdanını, uyandırıyor. Onların hepsinin gönüllerini okuyor. 

“Efendiler” diyor, “ben en küçük şamdanı aldım, hepinizde bir düşünce oldu, benimle alay ettiniz. Ama, sizin şamdanlarınızın ışığı benim bu küçük şamdanıma bağlıdır. Ben bu şamdanı dindirirsem, sizin şamdanlarınız da söner.”

“Öyle şey olamaz” diyor hocalar.

“Olamaz mı? Şimdi seyredin” diyor ve bir “Hu” çekiyor, bütün şamdanlar sönüyor.

Trak kalıyor hocalar.

Yine Mevlana eğiliyor, bir “Hü” çekiyor, Allah’ın birliğine şehadet ediyor ve bütün şamdanlar tekrar yanıyor.

Bunlar hep yaşanmıştır…

Hep yokluğa, hiçliğe bürünmek lazım, çünkü nerden tutulursun imtihana belli değil… İşte Cenab-ı Mevlana bütün bunların sarrafıydı ve arifti.

MANEVİ MENKIBELER – 13

Balta kendi sapını kesmez…

Hüsameddin Çelebi, selam olsun üzerine, çok güzel bir çocuktu, sanki öğlen güneşi gibi. Allah sevmiş yaratmış.

Hüsameddin 17 yaşlarındayken gözünde bir arpacık çıkıyor. Onun güzelliğini engelliyor. Babası alıyor Hüsameddin’i malum hocalara götürüyorlar, okusunlar. 

Kalkmış bir hocanın kapısını çalmışlar. Hoca açmış kapıyı, girmişler baba oğul içeriye, selam vermişler. Anlatmışlar durumu. Hoca almış çocuğu karşısına, okumuş üflemiş. Sonra “Yavrum evladım” demiş, “babanı yorma, iki üç gün sen sabahları gel ben seni okuyayım.”

Çıkmışlar hocanın evinden, babası sormuş Hüsameddin’e, “Oğlum” demiş, “gelir misin?” 

“Yok baba” demiş, “gelmem.”

“Neden?”

“Gelmem” demiş, “sevmedim hocayı, iyi bakmadı bana.”

Hadi gitmişler başka bir hocaya, onu da sevmiyor; yine başka bir hocaya, onu da sevmiyor. Biri demiş, “Götürelim Mevlana’ya. O okusun.”

Mevlana’nın da o sıralarda gözkapağında bir arpacık çıkmış. Bekliyor kendiliğinden geçsin. İster misin, sabah seherinde Hüsameddin’le babası geliyorlar Mevlana’nın dergahına. Mevlana da gül bahçesinde dolaşıyormuş. Bunlar geliyorlar içeri, selam veriyorlar. Mevlana selamlarını alıyor. Soruyor, “Müşkülünüz nedir?”

Adam diyor, “Oğlumun gözünde bir arpacık çıktı, geldik bir nefes edesin.”

“İlahi Hakk” diyor Mevlana, “onbeş gündür benim de gözkapağımda arpacık var.” Sonra Hüsameddin’e dönüp, “Oğlum” diyor, “rahat ol, balta kendi sapını kesmez. Şimdi bir nefes edeyim de belki bakarsın ikimizin de gözünden arpacıklar geçer.”

Mevlana bu sözü sarfediyor, bir nefes ediyor ve ikisinin de gözlerinden anında arpacıklar gidiyor. Gittikten sonra Hüsameddin babasına dönüp diyor ki, “Baba sen artık gidebilirsin, ben burada kalacağım Mevlana’yla.” Ve kalıyor. Mevlana’yı çok seviyor, Mevlana da onu çok seviyor. Dergaha hizmete veriyor kendini ve Mevlana’nın yanından hiç ayrılmıyor…

MANEVİ MENKIBELER – 12

Sen benim ışığımsın…

Mevlana Hazretleri, selam olsun üzerine, verici meşrepli, hep bir şeyler vermek istiyor, alıcı meşrepli değil. İyi ama cahil çok var, onların kafalarına tam manasıyla yerleştiremiyor anlatmak istediklerini, ama konuşmaktan da bıkmıyor devamlı bilgiler sunuyor. 

Bir gün bir değirmen başına geliyor. Değirmen çok eski olduğu için duvarı çatlamış. Mehtabın ışığı da o çatlaktan girip değirmenin içini ışıklandırıyor. Mevlana da o çatlaktan bakıp değirmenin içini seyrediyor. Bakıyor, değirmen taşı dönüyor, dönüyor, dönüyor…

Kaldırıyor ellerini, “İlahi Hakk” diyor, “ne suç işledim? Bu dünyayı bana değirmen taşı yaptın, ezip ezip benden ne istiyorsun?”

İçinden Cenab-ı Hakk diyor, “Bu ilham sana nerden geldi Celaleddin? Bana nerden sesleniyorsun?” 

“Sana malum” diyor, “değirmen başındayım, onun duvarı çatlak, ordan seyrediyorum, değirmen taşının altında nasıl buğdayı ezip ezip un haline getiriyorsun, bana da aynı ızdıraplar yapılıyor.”

Tekrar nida geliyor Hakk’tan, “Hangi zamandasın sen, vakit hangi vakittir?”

“Vakit” diyor, “geceyarısı.”

“Gün geçmiş, geceye girmişsin. Sen o değirmen taşının altında o buğdayın ezilmesini neyle, hangi ışıkla seyrediyorsun?”

“Allah’ım” diyor, “Ay’ın mehtabıyla seyrediyorum.”

“Güzel… O değirmen taşı Ay’ın mehtabına bir zarar veriyor mu?”

“Yok…”

“Ah Celaleddin, sen de benim ışığımsın. Çile çekecek bir varlık varsa senin üzerinde, o da nefsindir. Ben seni bu aleme beni söyleyesin diye gönderdim…”

Gönül çilesini her can çözemez, 

Halden anlamayan ne bilsin bizi. 

Gönül aleminde bir olmuşuz ki, 

Oraya girmeyen bulamaz bizi. 

Sırrımız içtedir yere vermeyiz, 

Kazancımız nurdur boşa vermeyiz, 

Cahil bilmez bizi, biz hor görmeyiz, 

Değer bilmeyenler anlamaz bizi. 

Aşıkların yüzü güleç, şirindir, 

Sözlerimiz kamil sözü, derindir, 

Hilesiz dost olan kişi narindir, 

Bilmeyen baksa da göremez bizi. 

Dede der, uyanıp pişerse özü, 

Uyarır, diriltir arifin sözü, 

Görenler şevk alır, nurlanır yüzü, 

Kendi özün görür bulursa bizi…

MANEVİ MENKIBELER – 11

Ben şimdiden hiçim…

Zamanın birinde bir Dede, o kadar çok sevdirmiş kendini kasabalıya, kasabalı boş vakit buldular mı hemen Dede’nin etrafına toplanırlarmış.

Şimdi Dede bu kadar çok seviliyor, o devirde yine bir Paşa da var, o da çok seviliyor. Paşanın ismini kasabalılar bir muhabbet arasında zikrediyorlar, Paşa’ya olan sevgilerini de dile getiriyorlar. İyi ama Dede kıskanıyor. Bir gönülde iki sevda olmaz. “Ya Paşa sevilecek ya ben” diyor.

Kalkmış kasabalıya, “Evlatlarım” demiş, “bu Paşa nerede ikamet ediyor?” 

Demişler, “Kasabada filan kışlada.”

“Ben” demiş, “yarın yokum, gideceğim göreyim o Paşa’yı. Peki siz o Paşa’yı neden seviyorsunuz?”

“Paşa” demişler, “bize sorar, bir ihtiyacınız var mı? Bize bir yol lazımsa söyleriz yaptırır. Çeşme lazımsa yaptırır, köprü lazımsa yaptırır.”

“Haa…” demiş, “o da hizmet ediyor. Neyse yarın onunla görüşeceğim.”

Kalkmış gelmiş kışlaya Dede, selam vermiş askere, asker almış selamını.

“Paşa Bey” demiş, “kışlada mıdır?”

“Yok Dede” demişler, “çıktı teftişe, geziyor.”

“Ne zaman gelir?”

“İkindiye doğru.”

“Ben” demiş, “uzaklardan geldim, burda bekleyebilir miyim?”

“Gel Dede” demiş asker, almış Dede’yi içeriye salona.

Dede oturuyor şimdi tefekkür halinde. Bir vakitten sonra Paşa geliyor. Herkes telaşlanıyor, ayağa kalkıyorlar, Paşa’yı alıyorlar içeri. Bunlar salonda hepsi ayakta, Dede kalkmıyor ayağa, oturuyor. Paşa’nın dikkatini çekiyor. Herkese, “Oturun” diyor, hepsi oturuyorlar. Şimdi dönüyor Dede’ye.

“Efendi” demiş, “siz kimsiniz? Buraya geldim, herkes ayağa kalktı, saygıda bulundu. Siz hiç kıpırdamadınız.”

Dede demiş, “Bendeniz hiçim.”

Hemen Paşa, “Nasıl olur” demiş, “hiç?.. Suretiniz var, sıfatınız var. Kimliğiniz nedir? Söyleyin.”

“Hiçim efendim.”

Paşa asabileşiyor bir daha soruyor.

Yine Dede, “Hiçim efendim…” sonra devam ediyor, “Paşa bey” diyor, “ben size bir soru soracağım.”

“Buyrun” demiş, “sor.”

“Senin Paşalığın ne kadar sürecek?”

“Allah kısmet ederse” demiş Paşa, “üç sene sürer.”

“Üç sene sonra ne işle meşgul olacaksınız?”

“Tekaüte çekileceğim.”

“Güzel” demiş Dede, “peki tekaütlüğün ne kadar sürer?”

“Ömrümün nihayetine kadar. Orasını bilemem, çünkü hayat nefesle.”

“Peki” demiş, “ömrün nihayet bulduktan sonra sen ne olacaksın?”

“Ben” demiş, “Hakk’ın rahmetine gidip, hiç olacağım.”

Dede gülümsemiş, “Ne kadar güzel” demiş, “Daha üç rütbe lazım sana gelesin bana. Ben şimdiden hiçim…”

Bakın burdan da ders vermiştirler. Kimliği var ama yoklukta yaşıyor, varlığı Allah…

MANEVİ MENKIBELER – 10

İşte Şah-ı Merdan…

Bütün Evliyaların Piri Hazreti Ali’dir. O, o kadar gönül alçaklığında yaşamış, zerre kadar kendine benlik vermemiş, fakirden daha fakir hayatını sürdürmüş, cesarette O’ndan cesur yok, hizmetlerde O’ndan daha çok hizmete koşan yok…

Hazreti Muhammed Efendimiz, O’na bir lakab vermişti; Ali Turab, toprağın babası; Ali Murteza, İslam’ın babası; Şah-ı Merdan, bütün mertlerin merdi, yok O’ndan mert bu alemde.

Size şu hikayeyi anlatayım, nasıl bir merttir Hazreti Ali… 

Bir Hükümdarın kızı çok güzelmiş. Hükümdarın şövalyesi, hükümdarın kızına aşık. Hükümdarın da Hazreti Ali’ye karşı buğzu çok.

Şimdi Hükümdar, Hazreti Ali’den çok korktuğu için, istemiyor Ali’yi, oralara gelmesin, bozguna uğratmasın, saltanatı elinden gitmesin. Tellalle ilan etmiş: Ali’yi yeryüzünden kim kaldırırsa, ülkemdeki şövalyeler arasından, ona hem kızımı vereceğim, onu kendime damat edineceğim, yaşamını sarayda sağlayacağım.

Aaa… duymuş bunu şimdi şövalye. Aklı hep kızda, sevgisi onda, böyle bir va’dı işitince, hemen çıkmış Hükümdarın huzuruna, demiş, “Sen sözünde durursan ben de bu başı senin uğruna vereceğim, Ali’nin başını getirmeye çalışacağım… Nerelerde bulunur bu zat? Nasıldır, nicedir?” Tanımıyor Hazreti Ali’yi. 

“Onu” demiş Hükümdar, “ya Mekke’de bulursun ya Medine’de bulursun. Orta boyludur, geniş omuzludur, korkusuz biridir.”

Atlamış atına şövalye, koyulmuş yola, çıkmış Ali’yi aramaya. Gelmiş Mekke Medine yoluna, karşısına bir yolcu çıkmış. Yolcu da Ali. Tabi tanımıyor ki Ali’yi, selam vermiş, O da selamını almış. 

“Kardeş” demiş şövalye Hazreti Ali’ye, “bir şey sorabilir miyim?” 

“Buyur” demiş, “sor.” 

“Ben buranın yabancısıyım.” 

“Belli” demiş Hazreti Ali, “ne istiyorsun, kimi arıyorsun, nereye gitmek istiyorsun?” 

“Ali isminde bir zat varmış, onunla görüşmek istiyorum, onu arıyorum.” 

Hazreti Ali demiş, “Görsen tanır mısın onu?” 

“Yok” demiş, “tanımam.” 

“Peki ne için arıyorsun onu, onunla ne alışverişin var?”

“Ben” demiş, “Hükümdarın kızına aşıkım. Hükümdar dedi ki, Ali’yi ortadan kaldıran çıkarsa ona kızımı vereceğim ve sarayda ikamet ettireceğim. Ben de düşündüm taşındım, param pulum yok. Bileğime güvenen bir insanım. Böyle bir va’d ortaya çıkınca, gideyim arayayım Ali’yi, onunla dövüşeyim, kazanırsam başını alıp getireyim Hükümdara ve muradıma ereyim.”

“Senin Ali’ye karşı var mı bir kinin?”

“Yok. Hiçbir kinim yok” demiş, “kız uğruna dövüşmek istiyorum.”

Durmuş Hazreti Ali, bakmış şövalye saf, harbi konuşuyor. E Ali de saf, tutmuş belinden çözmüş Zülfikar’ı atmış yere. Kalkanı da atmış.

Şimdi şövalye bakıyor, “Ne yapıyorsun?” demiş.

“Aradığın o Ali benim” demiş Hazreti Ali, “Çek kılıcını vur boynuma, al başımı götür Hükümdara, er muradına.”

“Ben bunu yapamam.”

“Aşkın gözü kördür, muradsız kalırsın kardeş, uçururum ben senin başını” demiş Hazreti Ali, “hadi emrime itaat et, çek kılıcı.”

Şövalye bunu görünce, “Vazgeçtim ben kızdan” demiş, “seni o kızdan daha çok sevdim. Ben böyle bir mert görmedim. Ben muradıma ereyim diye başını veriyor.”

“Peki” demiş Hazreti Ali, “ben sana o kızı alacağım.”

Hemem trak kuşanıyor Zülfikar’ı, atlıyorlar atlara, doludizgin geliyorlar Hükümdarın bulunduğu şehire. Ali bir nara atıyor, önüne geleni ortadan kaldırıyor. Şövalye de Ali’den güç alıyor, orayı bozguna uğratıyorlar. 

Ali, kızı veriyor şövalyeye, gidiyor. 

İşte Şah-ı Merdan… Ne kadar şahlar varsa, ne kadar mertler varsa, hepsinin üstünde bir merttir Hazreti Ali.