MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (84)

Hazreti Mevlana, “Hayali Allah’ı sevmek kolay, Allah’ın elçisini sevmek zordur” diyor. Açıklar mısınız?

Cenab-ı Mevlana, hayali Allah’ı sevmek kolay, Allah’ın elçisini sevmek zordur” der. Elçiyi sevmek neden zor? Çünkü Hakk oradan yüzünü gösterir, ne yaptığını görüp ikaz eder. O ikaz eden Allah’tır, ondan gören Allah’tır. Seni menfaatsiz seven doğruluğa kavuşturan odur. Elçi tebliğ eder, reçete verir. Tanrı’ya yakın olmak için bunları uygula, der. Onları yapmak kişinin işine gelmediğinden uygulamak istemez, oraya kulak asmaz, nefsinde yaşar, bu yüzden sonunu getiremez. Burası boşluk vermez. Tövbe kapısı, ikrardan sonra kapanmıştır. Tövbe yok, estağfurullah var. Neden? İkrar verdin. Hakk’ı gördün. O da seni oraya kul etti. Sana kişilik verdi, sen hata yapıp, nereye el kaldıracaksın? Senin dışında bir şey yok. Madem ki senin dışında bir şey yok, o zaman hatalara düşme. Bilmeyerek hata yaparsın, estağfurullah çekersin. Hazreti Resulallah her akşam bilerek, bilmeyerek bir hata yapmış, bilmeyerek kırıcı konuşmuş, ya da değişik bir bakışım olmuştur, diye yetmişbeş defa estağfurullah çekip, kendini öyle dinlenmeye verirdi. Biz hangi akşam estağfurullah çekiyoruz? Ne güzel örnek Resulallah. Hazreti Muhammed, İsm-i Azam duasında, “La ilahe illallah” diyor. Biz diyoruz ki, “La ilahe illallah Muhammeden Resulallah”. Cihan boş, ancak sensin Allah, Muhammed senin elçindir. Bütün güzellikleri Hazreti Muhammed’den işitiyoruz. Yani insan olmamaız için insanı örnek almamız lazım. İnsanı örnek almaz, ona uygun adımlar atmaya çalışmazsak, insan olamayız. Velilerimiz güzel, Nebilerimiz güzel. Biz onlara ayak uydurmadığımız için cefalar, gamlar, hüzünler, üzüntüler üstümüzden gitmiyor. Hem nefsimizle, hem de Allah’la olmak istiyoruz. Bu, iki karpuzu bir koltukta taşımak istemeye benzer. Bil ki, biri düşer kırılır, öbürünü de düşürür. Onun için zahmetli yolu seçeceksin, sonu rahmettir.
Hepimizin okuması yazması var, Peygamber Efendimizin hayatını, büyüklerin ibtidanamelerini okuyarak buradan insanlık hissesi alalım. O zaman bir araya geldiğimizde daha güzel muhabbetler, daha güzel alışverişler yaparız. Alışverişimiz nedir? İnsanlık al, insanlık ver. Alışverişimiz bu olacak. Çünkü burası insanlık cemiyetinin yeridir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (83)

Tarikatlar hakkında ne buyurursunuz?

Cenab-ı Allah, ne kadar güzelliği varsa insanla dile getirmiştir. Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana, Piran, Abdulkadir Geylani Hazretleri, Nakşibendi Hazretleri, Veliler, onları sevip saymak Allah’ı sevmektir, Allah’ı saymaktır. Kalabalık görünürler ama bir manayı taşırlar. Hepsinde Hazreti Muhammed’in, Hazreti Ali’nin kokusu var, hepsinde aynı tat var. Onlar aramızda yaşıyorlar. Onlar esmada kalabalık ama hepsi manada bir, Hazreti Muhammed’i andığımız zaman hepsi anılırlar.
Hazreti Şems diyor ki: “Bağda üzüm kalabalık görünür, ama tavada hepsi birdir.” Hepsi pekmez olmuştur, yeşili, kırmızısı, beyazı aynı tadı verir.
Hazreti Mevlana’ya sorarlar: “Piran hakkında ne buyurursun?”
“Piran güllere benzer, renkleri çok, kokuları bir olur.”
Hepsinin gönlünde Hazreti Muhammed, Hazreti Ali var. Yalnız erkan yönünden değişik konuşurlar ama gönülleri Hakk’a bağlıdır. Güllerin renkleri çok, kokuları birdir. İster kırmızı, ister beyaz, ister pembe, ister sarı olsun, hiçbirinde ayrı koku yoktur, hepsi gül kokar.
İnsan Allah’ın muhabbeti ile yaşar, biraz geceleri nefsine kıyıp Allah’ı zikrederse aslını bulur. Bu, çapayı alıp denize yol açmaya benzer. Açan kişi bir testi, gün gelir o testi kırılır, testideki su açılan yola dökülür, yok açıksa denize gider; bu yapılmazsa testi kırılınca o su toprağa gider, toprak olur.
Hazreti Mevlana’, “Aşıklar yağmura benzer, yağmur damlaları denize düştüğü zaman damlayı denizden ayıramazsın. Hepsi deniz olmuştur. Bazı damlalar karaya düşer, onları da topraktan ayırmazsın” der. Eğer Hakk’la berabersen bir gün aslına gidecek, o olacaksın. Her türlü misali vermişler. Onun için Hazreti Muhammed’i sevmek, Hazreti İnsan’ı sevmek, Allah’ı sevmektir. Hazreti İnsan’ın dışına çıkmak boşlukta kalmaktır. Bütün tasavvuf ehli hangi koldan olursa olsun, hepsi insan olmak için yola çıktı. İnsan olmamız için başta Hazreti Muhammed’e, Evliyalara sevgi ile bakmak, saygıyla anmak lazım. O zaman onların bir neferi oluruz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (82)

Allah sevgisi ne manaya gelir?

Allah sevgisi, Evliyaullah’tan gelmiştir. Çünkü onlar Hakk aşıklarıdır, Hakk’a aşık olmuşlardır. Hakk’ın güzellikleri aşık olanda yansımasını gösterir. Artık aşıklarda tatlı bir bakış, tevazu, baldan tatlı sözler hasıl olur. Çünkü onun dilinden Allah konuşur, onun gözünden Allah görür, yüzünde Hakk’ın nuru tecelli eder.
Hakk’a uygun işler yapmayanlarda hatalar korku yaratır. Asabilik, isyan, küfür kişinin yüzüne güzellik yansıtmaz. Nadim olmazsa, benliğinde kalır, huzura kavuşmak için zararlı alışkanlıklara yönelir ama bunlar da huzur vermez, bilakis daha da zarar verir. Hastalıklar zuhur eder, ölüm yaklaşır, bütün ömrü boşa gitmiş olur.
Kur’an böyle söyledi şöyle söyledi, diyorlar. Kur’an kendi kendine hiçbir şey söylemez. Kur’an, insanla dile gelir. Evet, Kur’an Allah kelamıdır. Allah, rüzgardan, buluttan, güneşten dile gelmedi. Allah bu güzel kelamları bir ben-i ademden dile geldi. O kim? Hazreti Muhammed. Hazreti Muhammed, bütün o güzel sözleri dile getirirken, hep Allah benden böyle konuştu, dedi. İçindeki o kudrete Allah ismini verdi. Her an her dakika Allah’ı zikretti. Bütün o güzellikler Allah’a ait, dedi, bana ait, demedi. Halbuki o, Hakk’la Hakk olmuştu. Yani Allah’ın dışında hiçbir varlığı yoktu. Onun vücudundan Allah işliyor, tebligatlar, bilgiler oradan geliyor. Onun için Hazreti Muhammed’i sevmek Allah’ı sevmektir. Hazreti Muhammed’in dışına çıkmak Allah’ın dışına çıkmaktır. Demek ki insan dışında bir boşluk var.
Her insan Allah ile diri, fakat her insandan bu güzellikler tecelli etmiyor. Bütün Evliyaullah, Hazreti Muhammed’den beslendi. Onlar, Kitaba baktılar, sahibini araştırdılar, onun güzelliklerini gördükten sonra onun iç alemine kendilerini kaptırdılar, oraya aşık oldular. Hakk aşığı demek Resulallah aşığı demektir. Bunu nasıl açıklayabilirim? Misal, Veysel Karani Hazretleri, Hazreti Muhammed ile aynı yaştaydı, onun bütün güzelliklerini işitti, onu bir an dilinden düşürmedi. Yanındakiler, Hazreti Ali hariç, Veysel Karani kadar aşık değildiler. Hazreti Muhammed bunu bildiğinden sahabe ile sohbet ederken evinin dolaplarını (camlarını) açardı. Sahabe, “Ya Resulallah, dolapları neden açıyorsun?” diye sorunca, “Yemen çöllerinde benim bir üveysim var, sözlerimi rüzgar alıp üveysime götürüyor” dedi.
Veysel Karani o esinti ile Hazreti Muhammed’in muhabbetlerinin şevkini alır, beslenirdi. Onun için Veysel Karani, Evliyaullah’ın Piri olmuştur. Hazreti Peygamberi görmeden, ona aşık olmuştu. Aynı devirde yaşadılar ama görmek nasip olmadı.
Hendek Savaşı’nda, Peygamber Efendimizin bir dişi kırılınca, o dişsizken, ben dişi ne yapayım, diyerek, Peygamber Efendimizin hangi dişinin kırıldığını bilmediği için otuziki dişini birden çıkarmıştır. Otuzüçlük tesbih oradan kalmadır. Otuzikisi Veysel Karani’nin , biri de Peygamber Efendimizin. O devirde tıp ilerlememişti, kanı durduracak, ağrı kesecek ilaçlar yoktu. Kimbilir neler çekti. Bunu yaptıran neydi? Veysel Karani Hazretlerinin, Resulallah’a olan aşkı. Hakk’ı orada gördü.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (81)

Hazreti Mevlana, Fihi Ma-Fih’te, “İnsanın ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi gerekir. Bunun için de, dinden yardım istemelidir. Siz hep vücudunuzu besliyorsunuz ama onda ayırt etme hassası yoktur” diyor. Bu ayırt etme hassası nedir?

Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi, iç temizliğini yapmamışsın, öbür taraftan yiyip içiyorsun, senin iç temizliği yapabilmen için dinden yardım alman lazım. Dinden yardım almaya misal, Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönülde en güzel yerin verilmesidir. Sonra onların yaşadıkları gibi yaşamamız, onların hallerine bürünmemiz lazım. O zaman bizler kötülüklerden arınmış oluruz. İlim tahsil edip çok bilgiye sahip olursun ama o okuduğun güzel ilimlerin sahibinin hallerine sahip değilsen, onun ahlakına uygun yol almazsan, kuru bilgide kalırsın. İçin yine kirli kalır, temizleyemezsin. Bir insan kirlenir. Su insanın bütün dış kirini yıkar. Akıl kirlendiği zaman oraya ne su, ne sabun girer. Aklı yıkayamazsın. Banyodan çıkınca tertemiz kokarsın ama sıkıntı gitmez, huzur içinde olamazsın. Huzura ancak manevi dost götürür.
Hazreti Mevlana’ya sorarlar:
“Seni seven aşıkların bu alemde kirlenir mi?”
“Dünyayı gönüllerine koydukları zaman anında kirlenirler. Dünya ehli ile muhabbet ederken, onun muhabbetini can kulağı ile dinlerlerse, onun dertlerine dalıp kendi güzelliklerinden uzaklaşırlarsa, kendi yollarından çıkarlar, o anda kirlenmiş olurlar.”
“Pekala nasıl temizlenirler?”
“Su, sabun onları temizlemez. Beni gönüllerine koydukları zaman ben onları temizlerim.”
Bazen Hakk sohbeti yaparken, manevi büyüklere yapılan musibetler, bizlerde derin duygular yaratır, hemen gözler dolar, kendimizden bir geçiş olur. Oraya karşı büyük bir muhabbete daldığımız an, o gözyaşları içimizi yıkar. O muhabbet içimizde o kadar güzel tesir yapar ki, bir kuş gibi hafif oluruz. Bizi hafifleten bu güzelliklere sürükleyen onların o yüce ruhlarıdır; vücudumuza işler, bizi gamdan kasavetten alır götürür. Bütün olay, din büyüklerini gönüle koymaktır.
Hazreti Mevlana, “En büyük kaza, zahirle hararetli muhabbet etmektir” der. Dünya ehline tutulup, kişiliğinden, yolundan geçersen, sen kendini bile bile kazaya atarsın. Zahirle konuşacak, hatırını soracaksın, gerekirse hafif bir tesellide bulunarak, bir yol göstereceksin ama kendi yolunda, kendi muhabbetinde, kendi aşkında yaşayacaksın.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (80)

Hazreti Mevlana’nın Divan-ı Kebir’de bir sözü var, diyor ki: “Kah Fatiha ikram edersin feyz alırız, kah saman çöpü ikram edip alçaltırsın. Ama biz Fatiha olduğumuz zaman nazlanırsın, bizi okumazsın bile.” Bizim Fatiha olmamız ne manaya gelir?

Bir insan Fatiha suresine nail olduktan sonra, Cenab-ı Hakk ondan işler, ondan ışığını gösterir, onu alemin Fatihi yapar. O artık Fatiha’yı birilerine okuyacak kişi olarak varlığını sürdürmez. Çünkü Hakk ona kendi büyüklüğünü vermiş. Bundan sonra bu kişi, Hazreti Muhammed (selam olsun üzerine) gibi alçak gönüllü yaşarsa, o hal onda daim kalır. Neuzübillah biraz gaflete dalarsa, o nur hemen aslına gider, o güzellikleri kaybeder. Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi: Bir an gelir sende Tanrı sıfatı tecellisini gösterir ama benliğe girersen, anında güzelliklerin yerinde, Firavun sıfatı tecelli eder. Divan-ı Kebir’de aşkta, cezbede söylediği bir sürü güzel söz var. Sevgilisini kalbinde o kadar büyütmüş ki, ondan sevgili söylüyor. Mevlana onun vasıtasından başka bir şey değil.
Mevlevilikte iki can bir araya geldiklerinde birbirlerine niyaz ederler.
Hazreti Mevlana’ya sormuşlar:
“İbadetin büyüğü nedir?”
“İki irfanın (Hakk aşığının) birbirine baş kesmesidir.”
“Bu ne mana taşır?”
“Birbirlerini Hakk olarak tasdik ediyorlar.”
Bu tasdiki yaptıktan sonra birbirlerine İhlas-ı Şerif okurlar.
“Kulhuvallahu ehad – Ey kul yemin ederim, o Allah için, o ehad sensin”, “Allahüssamed – Dünyada senden merti yok”, Lem yelid velem yuled – Ne doğarsın ne doğurur bir ana senin gibi”, “Velem yekullehu küfüven ehad – Sana bir zarar gelmemesi için bütün alemi mahvederim.” Ne kadar büyük bir mana taşıyor ama Allah’a kulluk edersen bu sıfata nail olursun.
İhlas-ı Şerif’i birbirlerine okuduktan sonra ayrılırlar. Ayrıldıktan sonra sıra Fatiha suresine gelir. “Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil alemin – Hamd ederim sana ya Rab! Bütün alem senin”, “Maliki yevmiddin – Ne kadar din sahibi geldi ise hepsinin sahibi sensin.” Kimin kudretiyle bu kelamlar dilimde zuhura geldi? Allah’ın. O zaman Hakk, kendini insandan söylüyor. İnsan bunu ağzı ile okuyor, kulakları da işitiyor; fakat aklı, gönlü başka yerde olduğu için hiçbir manaya sahip olamıyor. Okuyup üflüyor ama aklı başka yerdeyse bütün güzellikler rüzgara gidiyor. İnsan, Yaratıcının elçisi. Yaratıcı, insanın hep ondan söz etmesini, onun büyüklüğünü söylemesini, onun güzelliklerini kendi bendelerine ikram etmesini ister. Onun dışında, başka yerlere gönlünü kaçırmasını istemez. Eğer insan, başka bir yerle meşgul olursa o an gaflete düşüp, güzelliklere perde çeker ve ondan sonra hüzünlere düşer, dertleri bitmez.
Cenab-ı Allah, en güzel yüzünü Hazreti Muhammed’de gösterdi ve sayısız hakikat ikram etti. Bütün dinlerin en medenisi, Hazreti Muhammed’in dinidir, en çok bilgi buradadır. Hazreti Mevlana da, Hazreti Muhammed’in bendesi olarak, topluma eserlerinde sayısız bilgi sunmuştur.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (79)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Hazreti Mevlana, Mesnevi-i Şerif’te, “Hissiyatınızı toprakla örtün. Çünkü bu aklın ve dinin düşmanıdır” diyor. Akıl ve hissiyattaki noksanlık nedir ki dine engel oluyor?

Akıl, hakikate ulaşmak için gerekli ama yeterli değildir. Akıl bütün nimetlerden en üstündür. Akıl ile gönüle girilememesinin sebebi, kişiyi benlikte tuttuğu için o kişinin sevilememesidir. Misal, televizyonda gördüğümüz ilim sahiplerinin asabilikleri, benlikleri cemaatın gönlüne girmelerine engeller. Eğer bu güzel ilimleri yüzlerini güler, dillerini tatlı tutarak sunarlarsa, dinleyiciye sıcaklık doğar, hatip sevilir ve gönüllere yol alır.
Cenab-ı Mevlana ne diyor? “Akılla aşka girilmez, aşk akılı mahveder.”
Yunus Emre de, “Bu akıl ile ürettiğin fikirlerle aradığın o Yari bulamazsın” dedi. Nasıl bulacaksın? Teslimiyet ile… Tüm kainat Allah’ın, onunla diriyiz ama insanların çoğu nefsinde yaşıyor. Bir kısmı diyor ki: “Bana ait hiçbir şey yok, her azam seninle diri. Sen hakikat dolusun, bütün varlıkların özüsün, her şeyin sahibisin, bu alemde senden güzel yok, hepsi senin zuhurun. Hepsine nurundan bir katre sunmuşsun, kimine daha fazla sunup akılları oynatmışsın ama ben bu oyuna gelmeyeceğim. Sıdk-ı bütün her varlığımla sana teslim olarak ne ikram edersen kendi bedenimde seyredeceğim.” Nebiler, Veliler Hakk’ı kendilerinde aradılar, hep sevgiden, birlikten söz ettiler. Toplumda sevilip gönüllere girerek ölümsüzlüğe yol aldılar.
Hazreti Mevlana, “Kabe’de senede bir hacullah olur, gir gönüller Kabe’sine gör binlerce hacullah var.” Yani, insanlarla kaynaşıp onların gönüllerini yoklar, sevgi sözleri sunarsan kendini o topluma kazandırır, ölümsüzlüğe yol alarak Kabe mertebesine gelir, bu alemde tavaf edilirsin, diyor.
Yunus Emre, “Var hoca git bin hacca, hacca gitmek hüner değil, bir gönüle girmektir” der. Gönüle girmek için benlikten arınacaksın. Hakk’ın güzellikleri ile içini donatıp, bütün yaratıklara sevgiden söz ederek toplumun gönlüne gireceksin. Gönül ne kadar mukaddes bir şey. Ne diyoruz? Gönül dedikleri bostanda bitmez, çarşıda satılmaz, her kula da nasip olmaz. Bütün güzelliklere engel kişinin aklıdır. Hiç kimseyi hor görmek yok. Rab onda da öyle işliyor. Belki senin nefsini terbiye etmek için oradan öyle hareket ediyor, parlama hemen.
En büyük örnek Hazreti Ali. Bir savaşta hasmını altına aldı, tam kılıcı indirecekken hasmı yüzüne tükürdü. Hazreti Ali bu tükürüğü yer yemez hemen ayağa kalktı. Hasmı, “Neden kılıcı indirmedin?” diye sordu.
“Yüzüme tükürdüğün için nefsim kabardı, sinirlendim. Seni öldürseydim nefsim için yapacak, Allah katında sorumlu olacaktım. Ben bu savaşa nefsim için çıkmadım.”
“Sinirlenip, acı vermeden çabuk öldürmen için yüzüne tükürdüm.”
“Zaten sana ıstırap vermeyecektim.”
Adam, Hazreti Ali’den bu büyüklüğü duyunca, Hazreti Muhammed’in yolunu kabul etti.
Öfke ile kalkan zarara uğrar. Bilginler daha yumuşak konuşsalar, topluma daha çok şey verebilirler.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (78)

Müminin kalbini kırmanın cezası var mı?

İflah etmezsin. Kişi kendini kandırabilir ama Hakk’ı kandıramaz. Hakk her şeye vakıftır, her şeyi görür. Çünkü kainat onundur. O küçük akıllılar, o akılla ancak kendilerini aldatırlar. Yani onu incitmek Hakk’ı incitmektir.
Size şöyle bir menkıbe anlatayım.
Karamanoğulları’nın ağası, Hazreti Mevlana’nın müridi imiş. Fakat ona aşkla imanla değil, akılla bağlıymış. O devirde birçok hatip varmış. Her yerde çeşitli kişiler konuşurmuş. Bu ağanın bir camii hatibine gönlü kaymış. Bir gün Hazreti Mevlana’ya, “Efendi Hazretleri, filan camiye gidelim, orada çok güzel bir hatip var. Allah’ı çok güzel bir dille yad ediyor” demiş. Hazreti Mevlana, “Gidip dinleyelim” diyerek Hüsameddin Çelebi ve bu zatla birlikte hatibi dinlemeye gitmiş. Adam kürsüde celali kuru bir sohbet yapıyormuş. Hazreti Mevlana tefekkürde dururken, bu da can kulağı ile dinliyormuş. Dinledikten sonra, “Ya Hüdavendigar! Bu günden sonra kürsüdeki zat benim mürşidimdir, ona tabi oldum” demiş.
Hazreti Mevlana, “Sen bir baba bulduysan, fakir de bir evlad bulurum” diyerek hemen camiyi terketmiş.
Aradan birkaç ay geçmeden Karamanoğulları’nın ağasına bir tuzak kurulmuş. Onu boğmaya çalışırlarken, “Allah” demiş ama bir yardım gelmemiş. “Ya Hüdavendigar Mevlana” diye bağırarak imdat istemiş. Hazreti Mevlana o esnada sema ediyormuş, sema ederken kulaklarını kapatıp, öyle sema etmiş. Bu hali gören Sultan Veled, sema bitince sormuş, “Efendi baba, neden sema ederken kulaklarını kapadın?”
“Karamanoğulları’nın ağasını boğdular. Çok acı bir sesle benden meded istedi. Gönlüm ona kırık olduğu için kulaklarımı kapadım” diye cevap vermiş.
Şefkat dolu bir yer ama bir yerde de hiç affetmiyor. Onlar her şeye vakıf. Akıl gözü ile kısa menzilleri görürsün ama kalb gözüyle çok şey görülür. Dar bakışla, bu gözle insan çok şey kaybeder. Hakk yolu kolay bir yol değildir. Onun için gönül ister ki bu yolu seçenler, bazı eserlerini okusunlar. Haftada on sayfa okunursa yine bir şeyler alınır. Ölen bedendir, ruh ölmez. Devran var. Bu yollarda mükafat var.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (77)

Hazreti Mevlana’nın bilgisinden nasıl faydalancağız?

Bir gün Hazreti Mevlana’ya sorarlar: “Sen bu alemden göç ettikten sonra, biz seni nerede bulabiliriz, nerede görebiliriz?” Mevlana şu cevabı vermiş: “Bütün alemde benim. Nerede bir muhabbet, nerede pürüzsüz bir aşk, nerede bir birlik, nerede sonsuz sevgi, nerede bir temiz duygu zuhura gelirse, ben oradayım. Bütün bu güzelliklere bürünmüş bir kişi var ya o da benim.”
Birey güzelliklerin dışında ise noksanlığı varsa orda yok. Öyle parça buçuk yerde yok. Hakk’la Hakk oldun mu artık her yerde sensin.
Hazreti Mevlana, sonsuz güzelliklerin varisidir. Hakk’ın bütün güzelliklerine sahiptir. Hazreti Mevlana’nın tac-ı şerifine bir yazı yazmışlar. “Ya Mevlana, kaddesallahu sırrı Hu.” Ya Hazreti Mevlana, Allah’ın bütün sırlarına vakıf olduğun için sana Hu, yani Hakk olarak, Hakk’ın bir olduğuna şehadet ederim.
Hazreti Mevlana’nın o güzel konuşmalarından, sonsuz bilgisinden, hem hahamlar, hem papazlar, hem aydın hocalar, hem yazarlarımız faydalanıyorlar. İsteği olan ondan sonsuz bilgiye, sonsuz güzelliklere vakıf olur.
Bizler aynaya bakıyoruz, kendimizi insan görüyoruz. Pekala, insan gördüğünüz halde, insanlık vasıfların aait bir şey var mı bizde? İnsan kendini bir kontrol etse, olmadığını görecektir. Küfür, benlik, isyan, hor görme, hepsi var. Bunlar insana ait değil. Düşündüğün zaman bu çirkinlikler, edeb dışı hareketler, nefsi arzular madem ki sende var, sen insan olamamışsın. Kin, inat, onun bunun arkasından konuşmak, bunlar insana yakışmayan şeylerdir. Pekala insana yakışan şeyler nedir? Hazreti Muhammed’i örnek al; nasıl konuşmuş, nasıl yaşamış? Diğer Peygamberlere, Velilere bakın. Onların dilinde, isyan, küfür, benlik, onu bunu hakir görme, onun bunun arkasından konuşma var mı? Hiçbiri yok.
İnsana layık olan, Hazreti Muhammed’in, Hazreti Mevlana’nın ahlakı ile ahlaklanmak, onların haline bürünmek, onların güzelliklerini benimsemek, kişiliğinden ayrılıp sevdiğin yeri kendinde kişilik kılmaktır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (76)

Hazreti Ali diyor ki: “Kur’an’ın sırrı Fatiha, Fatiha’nın sırrı Besmele, Besmele’nin sırrı altındaki noktada gizlidir.” O noktayı bize anlatır mısınız?

Yunus Emre ne diyor? “İlim bir nokta idi, ahmaklar bin etti.” O nokta Adem’dir. ‘B’ okunması için yazının altına bir nokta konması lazım. ’S’ okunması için üç tane nokta lazım. Yani hep noktayla bağlanıyor. Nokta, elif oldu. Elif, gökte güneş oldu, ay oldu., yıldız oldu, dünya oldu. Elif, Allah oldu, Muhammed oldu, hep o Elif yazıldı. Hep sensin, hep insandır. Besmele, “Allah’ım senin adınla başlıyorum” demektir.
Fatiha suresine tam olarak mana vermeye kalktın ı, bütün dünyadaki varlıkların hepsini zikretmen gerekir. “Elhamdülillahi Rabbil alemin – Hamd ederim ya Rab bütün alem senin.” Bütün alemi yazamazsın, zikredemezsin. “Maliki yevmiddin – Ne kadar din sahibi geldiyse bu aleme hepsinin Malik’i sensin.” Fatiha suresini okurken bu kelam, dilinde kimin kudretiyle zuhura geldi? Allah’ın. Bunu senden sana söyledi. Sen Hakk’ı gayrıda arama. Bu alemin fatihi ve hakimi insandır. Hayvanlar, yeryüzünde dört ayak üstünde yaratıldı. Allah, insanı iki ayak üstünde yarattı, dünyayı insanın ayakları altına serdi ve insanı kendine elçi etti. Bakara suresinde Allah, Adem’i kendine halife olarak yarattı, bütün canlıları, melekleri secdeye davet etti. Adem’e secde bana secdedir, dedi. Hazreti Muhammed’den sonra Peygamberlik devri kapandı. Çünkü insanın kimliği ortaya çıktı. Veliler devri başladı, Evliyaullah geldi. Allah’ı en güzel bir dille tanıtmaya çıktılar. İnsan dünyamızda en mukaddes varlıktır. İnsan, kimliğini bilmediği için küfürdedir, hatadadır, isyandadır, benliktedir. Bu nedenle hüzünlerden de kolay kolay kurtulamaz. Bir kere kendine sorsa; ben kimim, ne yapıyorum, neden bu hallere düşüyorum, bu yaptığım işlerden ne bekliyorum? Biraz düşünse, elini ayağını çeker. Düşüncesizce hareket ediyor, sonra başına bir sürü iş geliyor. İnsan bir düşünürdür, insandan düşünce alındı mı deriyle kemik kalır.
Madem ki biz Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönül verdik, daima onların büyüklüğünü düşünmemiz, onların güzelliklerini kendimizde çoğaltmamız, onlarla yola çıkmamız, onların diliyle topluma konuşmamız, onları gönlümüzde taşımamız lazım. O zaman onların ruhları bizimle şad olur, biz de onlarla şad oluruz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (75)

Sultan Veled Hazretleri’nin Maarif’inde buyruluyor ki: “Ruhlar bedenlere girmeden önce hepsi birlikte, birbirleriyle hakiki ülfet içindeydiler.” Anlaşılıyor ki, bedene girdikten sonra bu birlik bozuluyor. Bedende birliği bozan nedir?

Ruh, berrak bir suya benzer. Ruhu kirleten, renklendiren kaptır. Şimdi senin kabının içi kırmızı ise suyu döktüğün zaman su kapta kırmızı görünür. O rengi veren, kabın rengidir.
Hazreti Mevlana, babası Sultan’ül-Ulema’ya sormuş, “Ruhlar kaç kısımdır?” Sultan’ül-Ulema Hazretleri, “Üç kısımdır” demiş ve anlatmış, “Alem-i ervahda ruhlar bir idi. Beden giymek, surete bürünmek üzere yola çıktıkları zaman ruhlar üçe ayrıldılar. Birinci grup, ruh suret bulunca, Cenab-ı Hakk sordu; ‘Ben kimim?’ Onlar dediler ki: ‘Sen sensin, ben benim.’ Daha doğuşta Allah’ı inkar ettiler. İkinci grup, ruh suret bulunca, Cenab-ı Hakk yine sordu, ‘Ben kimim?’ Onlar dediler ki: ‘Ya Rab! Sen halkedicisin. Biz senin varlıklarına tutulduk, seni unuttuk. Baktık ki her şey boş, nadim olduk, sana döndük.’ Bir yere kadar insan bir hata yapar, tövbekar olur, doğru yolu seçer. Bunlar ikinci ruhlardır. Üçüncü grup, ruh suret bulunca, onlara da aynı soruyu sordu: ‘Ben kimim?’ Onlar başlarını secdeye vurdular, ‘Ya Rab! Senin emrin olmadan konuşamayız, yürüyemeyiz, hiçbir azamız harekete geçmez, her hareketimiz seninledir. Her şey senin emrine tabiidir.’ Bunlar Peygamberler ve Velilerdir.”
Mevlevilikte semazenbaşı, mutrib, şeyh efendi, semazen var. Hazreti Mevlana bunlar için diyor ki: “Eğer bunların hepsinde iman güçlü ise, ruh aleminde biriz.” Yani buradaki çıraklık, kalfalık, ustalık gibi rütbeler dünyada kaldı. Peki neden biriz? Çünkü iman birdi, inanç birdi, ikrar birdi. İman yok, ikrar tam değil, inanç bozuk ise orada birlik bozulur.
Bir gün gelecek, vücutta hararet son bulacak, aslı olan güneşe gidecek; vücuttaki su da buhar olup okyanusa gidecek; vücuttaki nefes, hava, o da aslına semavata gittikten sonra, dostlar deri ile kemiği alıp toprağa verecekler. Çünkü onun da yeri toprak. Dört anasır aslına gitti. Peki sen nereye gidiyorsun? Onun için kişi bu alemde neyi temsil etti ise, nereye ağırlık verdi ise, o ağırlığın suretine koşuyor. Çünkü bir ışık var, dört anasır aslına gidiyor. Bizi de bizden soracaklar bir gün.
Hazreti Mevlana’ya sormuşlar, “Dünya senin bakışında nasıl bir haldedir?”
“Dünya benim bakışımda bir rüya alemidir. Kimi yirmi yıl yaşar, kimi kırk, kimi altmış, kimi seksen, kimi yüz. Bakalım bu kişiler nerede uyanacaklar?”
Gözler açık ama hakikati göremiyor, nefsinin peşinde koşuyor, nefsi arzularda seyrediyor. Neden hakikati görmek için son nefesi bekleyelim? Neden kalb gözünü açmak için şimdiden uğraşmayalım? Neden ikrar verdiğimiz o Allah’ın sevgili kulunu kalbimizin en güzel köşesine oturtmuyor, onu her şeyin üstünde tutmuyoruz? Neden bu aleme onun gözü ile bakmıyor da aklımızın küçük gözü ile bakıyoruz?
İnsan, Peygamberine, Pirine büyük bir aşkla bağlanırsa, gönlünde onu her şeyin üstünde yüce kılarsa, ibadetlerde zikirde orayı düşünüp, kalbinde en güzel yeri verirse, bir gün gelir perde kalkar, hakikatlere sahip olur. O göz de anlar ki bu alemde bir güneş var, onun yanında bu dünyadaki güneş bir muma döner.