MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 29

🌹“Hasan Dede derler bana; sır küpüyüm ben, bilmez Hakk yolunda olmayan hâlimi. Ali yolunun ârifiyim ben, bilmez şerîatta gezen benim ilmimi. Gönül şehriyim ben, beni sevmeyen bilmez hâlimi. Şâh âleminin kâtibiyim ben, yazmayan bilmez hâlimi. Can pazarıyım ben, satmayan bilmez değerimi. Gül bahçesiyim ben, bahçevan bilir rengimi. Yolda tökezlemem ben, çekerler dünya tümseklerini. Mevlâna’ma baş kesmişim, onun temsilcisiyim ben.” 

Ona aşkla mürid olan, onun yardımıyla Hakk yolunu aştı gitti. Melek gibi göğe yüceldi; Hakk’a canla gönülle, ben seninim dedi.

O nûr, ne doğudandır, ne batıdan: iki âlem de onunla onarılmıştır. Gök de onunla diridir, yer de; güneş, onun bağışıyla parlar, ışık verir.

Gök, Ay, yıldızlar, onun yüzünden dönerler; onun işleri yüzünden halkın başı dönmüştür.

Şu hâlde delille de, anlatışla da apaçık belli ki dünyanın canı, velîlerdir.

Gök, insanların bedenlerinin üstünde; gök dilenen, istenen; insanların bedenleriyse onu dileyen, isteyen.

Bunun aksine erenlerin rûhları,binlerce âleme, binlerce göğe hâkim; melekler bile onlara gıpta etmekte.

Gökler, onların buyruğuyla dönüyor; istemezlerse onları dürüverirler onlar.

Onların her şeye güçleri yeter; dervişler hâkimdirler, Allah nâipleridir onlar.

Suretleri küçücektir, arıktır ama canları büyüktür yücedir.

Güneş, bir zerrede gizlenmiştir: deniz, bir katrede yürür gider.

Yüzlerce deniz de senin küçücük iki gözünün nûruna sığmıyor mu?

Aparı nûr, o küçücük yerde coşup dalgalanmada.

Dalgaları göğe yücelmede, dağları, ovaları, çölleri kaplamada.

A bilgili er, denize benzeyen o nûr, senin küçücük gözüne sığarsa, Rabb’in inâyetiyle denizlerin, bu kalıba sığmasına şaşılır mı ki?

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 28

🌹“Kimi âşık görürsen, onu mâşuk bil. Zîrâ o, aşka nisbetle hem âşıktır, hem de mâşuktur.”

Âşık mâşukuna meyli olduğu gibi mâşukun da âşıkına meyli vardır. Her iki tarafta meyil ve istek olduğu içindir ki mâşuk, âşık olur. Şüphesiz ki her ikisi de aşk kelimesinden müştâkdırlar. Şu hâlde hakîkat özüyle bakarsan ikisi de aşktır. Aşk bazen isteyen oldu, bazen istenilen. Bazen kendi seven oldu, bazen de sevilen. Bu sırdan haberdâr olmasını istiyorsan haydi; bir dilbere gönül ver ve önünde öl.

🌹“Âşıkların hayatı ölmektedir. Gönül vermedikçe gönül bulamazsın.”

Sen nesin? Denizin yüzündeki su habbecikleri gibisin. Hakîkatte sen sudan başka bir şey değilsin. Rüzgâr seni sudan dışarı çıkarmıştır. Sendeki bu taayyünü, hakîkatte sana rüzgâr vermiştir. Git öl! Varlık rüzgârını rüzgâra ver ki, deryâ olasın da her murada eresin. Âşıkın ölümü o bildiğin ölüm değildir, su habbeciklerinin ölümüdür. Su habbecikleri ölmekle suya dalarlar. O deniz öyle bir denizdir ki, ummanda gark olmuştur.

🌹“Ben öyle bir aşka dalmışım ki evvel âhir gelenlerin aşkı, benim bu aşkımın içinde gark olmuşlardır.”

Mâşuk, aynı zamanda âşık; âşık, aynı zamanda mâşuktur. Bu, Kur’ân’ın tebliğiyle sabittir. Kur’ân diyor ki, “Yûhibuhûm ve yûhibbunehû – Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” İlk önce Allah âşık oluyor, iyi kullar mâşuk oluyorlar. Sonra iyi kullar âşık oluyorlar, Allah mâşuk oluyor. Güzeller, âşıkları canla başla severler. Bütün mâşuklar, âşıklara avlanmışlardır. Kimi âşık görürsen, bil ki o mâşuktur. Çünkü o, âşık olmakla beraber mâşuk da onu sevdiğinden ötürü mâşuktur da.

🌹“Bu beşerî vasıflardan kurtarıp sana mânâ kapısını açtılar mı, kanatlarını çırpmaya bak ki seni Şâh’a lâyık doğan yapsınlar.”

Gevşek davranma, araştırmakta çevik ol, ırmak gibi o denize koş. Ne istersen elde edersin ama, bunun için sana bir velînin dostluğu ve himmetinin yardımı gerektir. Sen bir selsin, o velî akar bir ırmaktır. Irmağa ulaştın mı kendini artık denizde bil. Çünkü o ırmak, denize ulaşmıştır. Sahrâda olsa bile, bu sahrâda çok muhâtarâlar vardır. Sen ırmaksız denize nereden ulaşacaksın?

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 27

🌹“Can kadehimiz dudaklarının şarabıyla dudağına kadar doldu, sarhoş olup kendimizden geçtik de dudağını ısırdı, sarhoşluğunu belli etme demek istedi bize…”

Gece gündüz Şemseddin’in aşkına düşmemiş olsaydık tuzaklara, sebeplere boş mu verebilirdik biz?

Aşkının harâretiyle yanıp yakılmasaydık, kibir putu ıssısıyla varlığımızı kökünden yıkardı bizim.

Aşkının okşayışları, sevgisinin lütufları, bütün zahmetlerden, bütün yorgunluklardan kurtardı bizi.

Onun can sevgisi ne de kimyamış ki bütün zahmetler, yorgunluklar, zevkin, rahatın ta kendisi oldu gitti.

Tanrı’nın geliştirip yetiştirme yardımları, o padişâha hizmet etmek üzere bizi edep kaynağından suladı, bitirdi; var etti, yetiştirdi.

O ulular ulusunun güzellik baharı, ansızın şaşılacak şakayıklar, reyhanlar, güller gösterdi bize.

Ne devlet, ne saadet, ne baht, ne yüce yıldız bu ki bütün canların dilediği canla bizi dilemekte.

Can kadehimiz dudaklarının şarabıyla dudağına kadar doldu, sarhoş olup kendimizden geçtik de dudağını ısırdı, sarhoşluğunu belli etme demek istedi bize.

Binlerce şükürler olsun o huyları güzelden, o şaşılacak dilberden, görülmemiş bir bahttır yüz gösterdi bize.

Lütfedip testiler döndürdüğü o mecliste zevkin, neşenin gönlü de, canı da değer bakımından ağırlaştı, çeviklik bakımından tezleşti bize.

Tebriz ülkesinde ab-ı hayat kaynağı var; gönül bizi kınnap gibi o yana çekip duruyor.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 26

🌹“Dün aşk, bana, ben tamamen nazım; ben naz ettiğim an, sen de tamamen niyâz ol, dedi. Sen nazı bırakınca tamamen niyâz olursun, ben de kendimi senin için tamamen niyâz yaparım.”

Her gün sabahleyin size sâlâ olsun… Şâhın, o Mûrteza Şâhın oturduğu yerde, gönül iki elini bağlayarak huzûrunda dîvân durur; Şâhın eliyle, sayısız altınlar, nimetler bağışlar; öyle nimetler ki, aşk mesîhinin eli o vergilerle nasîb dağıtır; ölüye muhakkak saadet, hastaya muhakkak şifâ verir…

Can; cihan durdukça, ebedîyen onun şarap kasesinin sarhoşudur. Gönül, cismin sofrasına, bizim payımız olan şarap kâsesini arasıra koyar da ten: “Ten tenen…” nağmeleriyle oynamaya başlar… Can, zaten o yokluk ve fânîlikte harâb ve sarhoştur… Cennet aşkın nazından ve safâsından dirildi. O hükmün verildiği yerde, akıl kadısı da sarhoştur. Hepsi gelirler akıl üstâdından sorarlar:

“Bu büyük fitne İslâmın arasına niçin düştü?”

Akl-ı küll müftüsü, bu soruya şu fetvâ ile cevap verir:

“Bu ancak kıyâmettir; ister kabul et; ister etme!”

O zaman, bütün incileşmiş canlar mekânsızlık denizinden canların incilerini, mercanlarını saçarlar… Aşk hâtibi, elinde Zülfikâr, vuslat bayramının yerinde görünür, o şahsın şükrânlarını sunar… Aşk sarayının mahremiyet perdesindeki seçkinlerin en ileri gelenleri sarayın kapısında, onu görmek hevesiyle dizi dizi otururlar… O şâh perde arasından onlara bakınca hepsinden: “Merhaba!” nârâları yükselir… Şâhın göğsü dışarıya bir parıltı göstermek ister, fakat o göğsün parıltısı göklere de sığmaz…

Dört unsur, bu varlık çömleğinde kaynaşırlar… Ne toprağın, ne ateşin, ne suyun, ne havanın kararı vardır. Bazen toprak, kendi hevesiyle otlara bürünmüştür. Bazen su, bu sevgi için hava olmuştur; su, birleşme yolunda ateş olmuş, ateş de aşkından bu fezâda hava olmuştur. Hâsılı rukûnler (unsurlar), damataşı gibi bir evden bir eve dolaşır dururlar. Neden?..

“Neden olacak, Şâhın aşkından ötürü; yoksa sizin gibi oyun oynamadan ötürü değil…”

Ey habersiz gâfil! İleri yürü; anla ki, su sana berraktır, duru berraklığıyla balçık bulanıklığından seni kurtarmak içindir. Çünkü su, berraklık vasfını ister; o ise, senin ziyâ denizine kavuşmanla ancak mümkündür.

Âdemden yüzünü çevirirsen –o Allah’sız değildir- Allah’ın elinden şeytan gibi uzaklık taşını yersin. Evet, o Allah değildir ama, Allah’ın kibriyâlık sırlarından bu bir adet olarak görünmüştür. Âdemin huzûrunda can ve gönülden gösterişsiz, doğrulukla Hakk’ın emrine uyarak bedeninle bir secde edersen, artık ondan sonra yüzünü kıbleden ne tarafa doğru çevirirsen, senin gönlünden ötürü, Kâbe o tarafa döner.

Hakk yolunda ben derlenmiş, toplanmış olmazsam, vefâsız arkadaşlar nasıl derlenip toplanırlar? Bir evin duvarları muntazam ve yerli yerinde olursa, o evde oturacaklar da, orada toplanır otururlar.

Ey akıllı! Bir kese ki, dibi yırtık olur, ağzı da derlenip toplanmazsa o kesede parları ben nasıl biraraya getirip toplarım?

Fakat ben nasıl derli toplu oturabilirim ki bugün o büyükler topluluğunun başı Şems-ül Hakk, Tebriz’de (o ateş saçan yerde) oturmaktadır.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 25

🌹“Gayb âleminin suvârisi geçip gitti, bir toz kalktı; o yerinden gitti ama kopardığı toz hâlâ yerinde. Sen dosdoğru bak, sağa sola dönüp bakma! Onun tozu burada, fakat kendisi ölümsüzlük âlemindedir.”

Âgâh ol ki, velîler zamanın İsrâfilidirler. Ölüler, onlardan can bulur, gelişirler.

Ölü canlar, ten kefenlerine bürünmüş yatarlarken onların sesinden sıçrayıp kalkarlar.

Derler ki, bu ses, öbür seslerden başkadır. Çünkü diriltmek Allah sesinin işidir.

Biz öldük, tamamiyle çürüdük. Fakat Allah’ın sesi gelince hepimiz dirildik, kalktık.

Allah sesi ister örtü ardından, ister örtüsüz gelsin, Cibril vasıtasıyla Meryem’e yakasından üfleyerek ne verdiyse, insana onu verir.

Ey derileri altında yokluğun çürütüp yok ettiği kimseler! Sevgilinin sesiyle yokluktan dönüp tekrar varolun.

O ses, Allah kulunun boğazından çıksa da mutlaka Padişahtan gelmektedir.

Allah ona dedi ki; “Ben senin dilin ve gözünüm, ben senin hislerin, memnûniyet ve öfkenim.

Yürü! Benimle işiten, benimle gören sensin. Sır sahibi olmak da ne demek. Sen sırrın ta kendisisin…

Sen madem ki hayret âleminde Allah için olmak sırrına erdin, ben de senin olurum. Çünkü, ‘Kim Allah’ın olursa, Allah da onun olur.’

Sana bazen sensin derim, bazen de benim derim. Ne dersem diyeyim, ben parlak bir Güneşim…

Her nerede bir çırağlıktan parlasam, orada bütün bir âlemin müşkülleri çözülür.

Güneşin bile gideremediği, aydınlatamadığı karanlık, bizim nefesimizle kuşluk vakti gibi aydınlanır.

Her nereye hoşa gitmez bir karanlık çöktüyse, bizim parıltımızla orası kuşluk vaktinin Güneşi gibi olur.

Âdem evlâdına, isimlerini bizzat gösterdi. Diğer varlıklara, isimler Âdem’den açıldı.

Nûrunu, istersen Âdem’den al, istersen O’ndan; şarabı dilersen küpten al, dilersen testiden.

Çünkü bu testi, küple adamakıllı birleşmiştir. O iyi talihli testi, senin gibi görünüş zevkleriyle değil, hakîki neşe ile safâlanmıştır.

Cenâb-ı Mustafa: “Beni görene ve benim yüzümü gören kişiyi görene ne mutlu” dedi.

Bir mumdan yanmış olan çırağı gören, yakînen o mumu görmüştür.

Böylece o mumdan yakılan çırağdan başka bir çırağ, ondan da diğer bir mum yakılsa ve ta yüzüncü muma kadar, hep o ilk mumun nûru intikâl etse, sonuncu mumu görmek, hepsinin aslı olan o ilk mumu görmektir.

İstersen o nûru, son çırağdan al, istersen can çırağı olan ilk çırağdan, hiç farkı yoktur.

Nûru, dilersen son gelenlerin mumundan gör, dilersen geçmişlerin mumundan…

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 24

🌹“Akıl, fen öğrenmek ister. Aşk, şevk meşk ister. Akıl, namus vakar ister. Aşk, âşıkları perişan hâl etmek ister. Akıllılar, şöhret ve nâm peşindedirler. Âşıklar, olan biten âleminden yücedirler. Akıllılar, rütbe ve mal kaygısındadırlar. Âşıklar, Allah şarabı kadehinin sarhoşudurlar. Aklı bırak, aşkın istediği üzere yürü. Aklının iki gözüne toprak saç… Âşık Hasan Tanrı nûrunda yok olmuş, o nûr ile kendini donatmış, sevenlerine canân olmuştur.”

Şu aşk, başına bir tabla almış, sokak sokak geziyor; nerde bir ölü varsa hilesiz, düzensiz diriltivereyim onu diye bağırıyordu.

Diyordu ki: Keremimden, lütfumdan gezip duran, akan, fakat tükenmeyen bir sofra kesildim; nerde bir yüzsüz dilenci ki gelsin, soframdan çıkınını doldursun.

Seni gâh incilere gark ederim, gâh zehirlere; tanı beni, bil beni artık, elimde âdetâ bir kilesin sen.

Bana bir habbe gelse de teslîm olsa onu altınlarla dolu yüzlerce maden hâline getiririm; yalçın bir tepe olsa tutar, uçsuz bucaksız bir deniz yaparım onu.

Senden yokluk, benden kerem. Senden razı olmak, benden kısmet vermek. İpekböceğinin bile önüne yüzlerce atlas korum, ona bile yüzlerce ağır kumaşlar ihsân ederim.

Her an ümitsiz bir hâle düşene öylesine bir harman veririm ki ne ekmiştir, ne biçmiş. Her an dervişe öylesine bir yakınlık ihsân ederim ki bunu elde etmek için ne savaşmıştır, ne çileye girmiş.

Şekerkamışının daracık gönlüne şeker kaynağını akıtırım; akla fikre güzel, hoş düşünceler getiririm.

Din yolunda at süredur, fakat atın sakatlandı mı meraklanma; arık bir at yerine her yanda bir yılkı bulursun.

Sus, böyle değildir deme, Tanrı’nın ihsânından başka bir şey arama; razılık helvası, helva kazanından coşup ateşlere dökülüyor.

Sevgilinin nûruyla her zerreyi yakîyn nûru gör; eğer söylemede bir zevk olsaydı her zerre söze gelirdi, söyler dururdu.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 23

🌹“Zülfünün yüzünden gönlümün ayağı çukurdadır. Çünkü zincir gibi halka halka birbirine girmiştir. Zülfünü yakalayınca hemen elime sarıldı, bırak dedi. Sus, dedim, bugün tutunacak gündür.”

O açıklayıcı imam, o Tanrı velîsi safâ ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, mekânda, zamanda Hakk’la duran o imamın zâtî, iç ve dış temizliğiyle vasıflanmak vâciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir…

Onun konağı birlik âlemidir. Dünyevî ve beşerî sıfatlardan dışarıdır. O, insanın hakîkati ve canı gibiydi. Her şey fânîdir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezelî varlıktandır. Bekâ çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zâtı gibi o bâkîdir. Hakk’ın yüksek sıfatları Ali’nin vasfıdır. Hakk’ın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrı’nın zâtine yapışmış o olmuştur. Hani duyduğun lâhutun o gizli hazinesi yok mu; işte o odur. Çünkü o, Hakk’tan Hakk’la görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksûd, yüce Ali’dir. Hakk’ın hikmetini ondan başka kimse bilmez. Zîrâ o hâkimdir, her şeyin bilginidir.

İbtidâsız evvel o idi, sonsuz âhir de o olur. Peygamberlere yardım eden o idi, velîlerin gören gözü de hakîkaten odur. Yüzünün nûrlu parıltısı, kendi ziyâsından bir güneş yarattı. O, Hakk iledir; Hakk ondan görünür. Hakk’a ki, o Hakk ile ebedîdir.

Âdemin toprağı onun nûrundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah’ın isimleri ondan belirdi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem, her şeyi anladı. O nûr tek olan yaradanın nûru olduğu içindir ki, melekût onun huzûrunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nûriyle bütün ilâhî isimleri bildi…

Şit, kendinde Ali’nin nûrunu gördü ve yüksek âlemi öğrendi. Nuh, kendini yüksek menzîle ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Yine ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehirde gayret tufanını buldu da belâdan kurtulmuş oldu. Halil Peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lâle oldu. Nemrud’un ateşi, o Allah’ın dostuna hep gül, nesrin, lâle oldu. Yine o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail’e kurban etti. Yusuf, kuyuda onu andı da o saltanât mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup, onun önünde birçok inledi de Yusuf’un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran’ın oğlu Musa, onun nûrunu gördü de uzun geceler hayran kaldı. Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı. Sonra dedi ki: Yâ Rabbi! Bana bu lütfundan bir alâmet ver.

Hakk ona işte sana (Yed-i Beyzâ) nûrlu eli verdim; dedi.

Yine Ali’nin vergisidir ki, Meryem’e arkadaş oldu da İsa vücuda geldi…

O şerîatte ilim şehrinin kapısıdır. Hakîkatte ise iki cihanın beyidir. İki cihanın sultanı Muhammed, Hakk’a yakınlık gecesinde, Allah’a kavuşmanın harem yerinde onun sırrını gördü. Ali’nin nutkunu, Ali’den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali’den başka bulunmaz.

Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O, susmaz, söyler. Ebedî ilim, onun göğsünde parlayıp göründü. Vahyolunanların sırlarını, o hakîkat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetlere haykırdı:

– Allah yolunda Ali, sizin kılavuzunuzdur.

Allah’a içi doğru olanlar yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zîrâ o şâhtır, doğru yolu gösterendir, efendidir…

O, bütün Peygamberlerin sırrında idi. Cenâb-ı Mustafa: – Benimle açıkça beraber bulundu, dedi.

Dinde evvel, âhir o idi. Allah ile içli, dışlı o idi…

İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mânânın nüktesini öğrensin de yüksek velâyete eresin. Sence apaçık bilinsin ki, hakkiyle yüce olan odur.

Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme. Bu böyledir. Hakîkat budur ki, biz hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 22

🌹“Başımı, senin eşiğinin toprağına koyarım; gönlümü, senin gönüller alan saçlarının büklümlerine veririm… Canım dudağıma gelmiş; tez dudağını getir de bahaneyle canımı ağzına vereyim gitsin.”

Ben, Muhammed’in nûru sırrına dayanarak derim ki, Tanrı tamamiyle zevktir, tatmayan anlamaz. Ben, o zevkim ve o zevke baştan ayağa gömülmüşüm. İman, tamamiyle zevk ve şevktir.

Aşkın dudakları şiir, dili mûsikîdir.

Ah, yine benim içime bir ateş düştü; bu dîvâne gönlüm, gene sahrâlara doğru yollandı…

Ey özü, sözü nûr olan; ey bütün yüreklere hükmeden gönül! Sen aşkı kendine seçtin de canın her dileğine erdi…

Yaş, kuru herkesin gözü birbirine bakmış kalmıştır; fakat senin gözün öyle değildir, o gözün bakışı yalnız Allah’adır. Herkesin gözü de isterim ki, senin üzerinde olsun. Zîrâ senin elin Allah’ın elidir. Senin gözün Allah’ın mestidir. Allah’ın gölgesi, herkesin üzerinde ebedîyyen kalsın.

Halkın iştiyâk inlemeleri sizdendir. Peki, sizinki kimdendir? Bunların hepsi aşktan doğdu. Aşk acaba neden doğdu? Ey Hakk’ın ve dinin Sevgilisi! Sen vücut mülkünün mâlikisin. Aşk, senin gibi bir Keykûbad daha âlemde görmedi.

Allah’ın Kur’ân’da ‘Nûn vel kalemi ve ma yesturûn’ diye yemin ettiği kalem, Muhammed’in yüce vasıflarını ve Kur’ân’ın öz mânâlarını yazmış olan onun kalemidir.

O kalemin gölgelerinde, bir güzelin yanaklarına düşen siyah saçlarının parlak akisleri gibi, gönülleri aydınlatan ve daima süsleyen ilâhî bir nûr vardır. Karanlıklara, mehtaptan yapılmış selsebillerden kevserler akıtan ve hayat suyu ile kupkuru çölleri, çoraklıkları sulayan hep o kalemdir. İrfân vadileri o kalemden gelen tazelikle, nûrla yeşillenir ve ışıklanır. O kalemden hep aşk şarabı akar, neş’e nûru damlar. İnsanlar için o kalem bir sûrdur, onları diriltir, aşk mahşerine toplar. Onun bir nafhâsı vardır ki, her nefesinden Allah’ın güzel kokusu gelir. Onun çizdiği yollar o kadar parlaktır ki, o yolda yürüyenleri, Allah’ın gözler kamaştıran cemâline ulaştırır.

Gönüller için o kalem, aşk Cebrâilinin ilham şehperidir, her kımıldayışında başka bir can âleminin havası gelir, başka bir safâ ve hayat göklerinin parlak maanî yıldızları görünür. O kalemden çıkan şiirler, aşkın en mûnis, en sevimli sesidir. O kalem, yâ Rabbi! Ne mûciz, ne rûhanî bir kalemdir…

Bir ucu Hakk’ın dudaklarını öper bir ney midir? Yoksa o, yüzü Hakk’ın parmaklarını okşar bir çeng midir? Bilmem… Daima şen ve neş’eler serpen o kalem, bazen bir mûsikî ahengi belâgatiyle inler, bazen bir bülbülün terennümlerindeki sevimli feryâdlarla söyler. Ah, onun inleyişlerinde, feryâdlarında bile aşkın, visâlin en güzel kokusu, en tatlı ve en heyecanlı lezzeti vardır.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 21

🌹“Yâ Rab aşk belâsıyla içli dışlı kıl beni, bir an bile ayırma aşk belâsından beni. Az eyleme yardımını dertlilerden, çok aşk belâları ver bana. Gittikçe artır sevgilimin güzelliğini, bana gelince onun derdine daha çok müptelâ et beni.”

Yine huzûrunda ölmek için salına salına geldim ey defalarca beni gamdan, gussadan, sıkıntıdan kurtaran güzel.

Ben kupkuru, şahrem şahrem yarılmış yeryüzü gibiyim, bulutum da lütfundan, miskim de; gök gürültüsünden başka bir ses istemem, elime kıvrım kıvrım siyah saçlarından başka bir şey almam, başka bir şeye sarılmam.

Sana tutsak olmak, beylikten, hürlükten yüz kat iyi, hele, ey gönlü hasta tutsağım benim, dediğin zaman.

Sana gelen, sana ulaşan bir avuç toprak, senden kaçan, senden uzak bulunan altından yeğdir; hele bir, a benim azıksız yoksulum, dediğin an yok mu?

Macerayı bırak artık, nerde akıl ki olanla, bitenle uğraşacak; virdim de çeng, zikrim de; şeyhim de şarap, pîrim de.

Ey sarhoşların canlarına can, ey eli darların definesi, güzelliğin cennetinde bala, süte gark oldum ben.

Kıyâmeti gördüm, kendimi kaybettim, varlığım görünmez oldu; yay gibi ikiye büküldüm amma ok gibi de uçup gidiyorum.

Ey kendisinden ayrılmama imkân bulunmayan dost, bir avuç topraktım ben, senden esip gelen yel tozuttu, havalara kaldırdı, yüceltti beni, fakat sensiz nerelere gideyim?

Ey göz nûru, din nûru, akıllıca otur dedin, ey perdelerimi yırtan, beni kendi hâlime mi bırakıyorsun ki?

Elest kuluyum, o zamandan seninim, sonra da o zâlim, o gaddar ayrılığın beni tutmuş, pervâsızca sürüp duruyor.

Yüzünün ilkbaharı olmadıkça şu ağacım, nasıl güler, hamurumu sen yoğurmazsan mayam nasıl tutar?

Sofranı, nimetlerini göreli tiritten kurtuldum; varlığını gördüm de o andan beri varlığımdan kaçıyorum.

Benden kaçtın, vazgeçtin mi akıldan da geçerim, candan da; benimle oldun, bana tecellî kıldın mı esir kubbesinden ta üstüne çıkarım.

Oturdum mu ey can, bir selâmcık ver bana, selâmımı al; çünkü bu son oturumum selâmsız olmaz.

Nasıl el çırpmayayım ki, güzelim elimde benim; nasıl ayak vurmayayım ki zir perdem bem oldu, altüst olmuşum zaten.

O sevgiliye bizden selâm götür, öylesine bir doğuya tapı kılmak iyi, çünkü ben de onun yüzüyle nûrlanmışım, onun yüzünden nûr istiyorum.

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…

MEVLÂNA VE SEVENLERİNDEN İNCİLER – 20

🌹“Geç ey seçilmiş dost; çünkü nurun ateşimi söndürdü.”

Hazreti Muhammed’in hadîsini duymadın mı; o serverin ne dediğini işitmedin mi?

Cehennem mümine böyle der buyurdu: Geç ey seçilmiş dost; çünkü nûrun ateşimi söndürdü; işimi gücümü yele verdi.

Cehennem, müminin yüzünden tümden söner, ölür giderse, parça-buçuk nefis ne hâle girer? Artık sen söyle.

Şeyhe sarıl da kötülüklerden kurtul, iyiliklere yüz tut. İşin gücün, çalışıp çabalamakla değil, onunla iyileşir; o senin zehirini giderir; sana şekerler verir.

Kılavuzla varılacak yere, kavuşulacak ere varıp kavuştuktan sonra delilden bahsetme; bilinecek şeyi bildikten sonra bilgiden hiç söz açma, kavuştuktan sonra artık ayrılıktan söz etme; iyi değildir bu; sözden geç artık, çünkü ulaştıktan sonra araman, âdetâ ırmak içinde su aramaktır.

Bilinen şey hakkında tam bilgi elde ettikten sonra, gene bilmeye çalışmak, anlamsız bir şeydir. Delâlet edilen şeyi elde ettikten sonra delili anmazsın artık.

Maksada ulaştıktan sonra gene de onu araman, dilemen, bir şeyi bulduktan sonra onu bir daha aramaktır; onu tekrar aramaya kalkışma.

Ona kavuştun, bir oldun mu, sende senlikten eser kalmaz ki, kalan O’dur, O’ndan başkası yiter gider; O’nun dilemediği her şey ortadan kalkar. Artık sen, Allah’a kavuştun, ebedî oldun; O’nun şarabını içtin, neşeyle kandın demektir.

Şeyhin bağışını ebedî rûh bil; öylesi rûhu da şarap say, sâkî tanı. O’nun bağışı, güzeldir, mumdur, şaraptır; ama bunların üçü de birdir, ayrı sanma. Zevki bir gör, iki görme; cevizle kuru üzüm gibi onları birbirinden ayırma, çünkü o yola ikilik sığmaz; sen kalma, çünkü senlik o durağa sığışmaz. Birde yok ol, sayıdan geç ki Allah’dan binlerce yardıma nâil olasın. Addan geç, ad sahibine yürü; adı bırak, gel de ad sahibi ol.

Katreydin, coş köpür, deniz kesil; aşağılığı bırak, yüceye ağ. Kendine gel, aslından ayrılma, gel beri; O’nun aslı da sendedir, faslı da. Çünkü öz-özet sensin; âlemse tortudur. Sen, pek, hem de pek büyüksün; âlemse küçücük bir şey. Sen tek bir şeysin, dağlarsa yüzlerce; o kadar da ağır, ama onları yerlerinden kaldırıveren sen değil misin?

Bu dünyanın sonu sınırı var; o âleminse ne kıyısı var, ne sonu. Bunu gören göğe ağdı; Hakk’ın verdiği zevkle, şevkle perdeleri yırttı gitti.

O aşkın derdi, perdeleri yırtar; hattâ yen, göğü bile deler geçer. Sen yok oldun, kalmadın mı, o vakit O gelir, görünür; o zaman anlarsın ki ortada senden başka kimsecik yok; değil mi ki sen şeyhine itaat ediyorsun, hem rûh kesildin hem beden, ikiniz de zevkle dopdolu bir hâle geldiniz demektir, ikiniz de şevkle dirildiniz artık. Bütün bedenlerdeki şevk birdir; sen bedenleri bırak da zevki şevki bir bil.

Şevk şüphe yok ki seni cennetlere götürür; hem de öyle cennetlere ki gönüllerden, öz arılığından var olmuşlardır.

Ben bu aşağılık âlemden feryâd etmedeyim; çünkü herkesi her solukta kendine meftûn etmede, aldatmada; gözünün önüne güzeli diker, bağı bahçeyi getirir; tatlı içinler sunar, oysa zehirdir, zakkumdur onlar.

Dünyanın bezentileri, gönül perdesidir; çünkü hepsi de sudan topraktan var olmuştur.

Beden bakımından altı yönle beş duygudan ibaretiz ama, her birimiz, yüzlerce defineyiz. Melek gibi göğe uçmadayız, arılık-duruluk göğüne yücelip durmadayız.

Can gibi başsız-ayaksız gidiyoruz; yuvar-teker, yerden, yersizlik, mekânsızlık âlemine yürüyoruz.

Beden hapishânesinde dört mıhla çakılmışız, çarmıha gerilmişiz ama şüphe yok ki hepimiz de O’nun nûruyuz.

Aşk dünyasında ikilik yoktur; geç ikilikten; hepsi de tümden, sensin, sen…

(Not: Bu yazılar; Hazreti Mevlâna’mızın Mesnevî’sinden ve Dîvân-ı Kebîr’inden, Hazreti Şems’imizin Makâlat’ından, Hazreti Sultan Veled Efendi’mizin İbtidânâme’sinden, Mithat Baharî Beytur Hazretleri’nin eserlerinden, İbrahim Şahidî’nin Gülşen-i Tevhid’inden, Yunus Emre’mizin Dîvân’ından ve Hasan Dede’mizin şiir ve sohbetlerinden alıntılar yapılarak derlenmiştir; mânevî aşkın mestliğini gönüllerimize bir nebze olsun yansıtabilmesi temennisiyle…)

Kâinatın nûru Hazreti Muhammed Efendimizin, Ehlibeyt Efendilerimizin, yüce Pîrimiz Hüdâvendigâr Mevlâna’mızın, Pîrân Efendilerimizin selâmları, feyizleri ve güzel keremleri, bizleri sevenlerin ve bizleri izleyenlerin üzerine olsun. Allah, sizleri hep güzel günlerde yaşatsın. Sevgiler, Allah’a emânet olun. Huu…