HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 14

Fihî Mâ-Fîh’de “Mustafa, dedesinin ölümüyle yetim kalmamıştı” diye buyuran Hazreti Mevlâna, onun bu dünyadaki yaşamını yüce âlemden gurbete geliş şeklinde ifâde eder ve şöyle der:

“Mekke’den Medine’ye göçmekle gurbete düşmemişti. Hangi dildir ki, onunla aynı dilden konuşsun?

Ona ümmî derler fakat onun yazısı da, bilgisi de, buyruğu da doğuştandır. Sonradan kazanılma değil. Bu sebeple ümmî derler ona. Ayın yüzüne rakamlar yazan, yazı bilmez mi hiç? Dünyada ne var ki o bilmesin; herkes bildiğini ondan öğreniyor.”

“Ey aşık, Cenâb-ı Ahmed’in hırkasına yapış” diyen Hazreti Mevlâna, Hakk aşıkları için de şunları söyler, mânevî kavuşma yollarını izhâr eder:

“Aklını başına al da bu gece inat et, başını yastığa koyma, yatma da saadetin, mânevî mutluluğun sana ne ihsanlarda, lütuflarda bulunacağını gör!

Halk gece olunca uykuya dalar, uyur. Aşıklar ise bütün gece Allah’a yalvarırlar, dua ederler, âdeta onunla söyleşirler.

Cenâb-ı Hakk, bir gece Davud Peygambere şöyle buyurdu: Kim bizi sevdiğini söyler, aşıklık davasına girişir, sonra tutar bütün gece uyursa, onun sözü de yalandır, davası da yalandır! 

Aşık olanın gözüne uyku girer mi?”

“Kendi hevesin için binlerce gece uyudun, sevgili için de ne olur, bir gece uyuma” diye seslenen Hazreti Mevlâna, gece hakkında şöyle buyurur:

“Duydun ya, büyükler umduklarına gece ererler.

Hazreti Muhammed de mirâca geceleyin çıkmadı mı? Burak, o büyük Peygamberi geceleyin göklerin ötesine götürmedi mi? 

Bütün mânevî güzelliklerin, ihsanların kendilerini gösterdikleri vakit gecedir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 13

Hazreti Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’de Hazreti Şems’in Hazreti Muhammed’in nuru olduğunu belirtir. Onu sayısız kez över. Hazreti Muhammed’in nurunun iki cihanda da meşhur olduğunu söyler ve Hazreti Şems için şöyle buyurur:

“Şems-i Din kemâlin nurudur. Aydınlık gün Şems-i Din’dir, parlak ay Şems-i Din’dir. İnsanın tıpkısı Şems-i Din’dir. Gece ve gündüz Şems-i Din’dir. Şems-i Din gönülde oturandır.”

Hazreti Muhammed’in bu dünyaya gelişi ile dünyayı nergis çiçekleri ve amberlerle doldurduğunu buyuran Hazreti Mevlâna, O’nun gelişi ile ve dünyamıza getirdikleri ile ilgili şunları dile getirir:

“O Peygamber, en büyük padişahtır. Çok güzel görünüşlüdür. O’nun gelişi en büyük kurtuluşun ve en büyük ferâhın gelişidir.

Peygamberin gelişi en devamlı bir keremin gelişi, en parlak bir ayın doğuşudur…

O’nun gelişi, bütün hoş yaşayışı, bütün neşeleri veren bir devlettir.”

Rubâi:

“Rab, işte o sakîdir. O’nunla üzüntüsüz, neşeli yaşayış her zaman bizimdir.

Ey korkan! Çekinme… Saadet, işte o her zaman, her derdimize şifâ verendir.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 11

Fihî Mâ-Fîh’de, “Peygamber, o görünen şekil değildir; Peygamber, o aşktır, o sevgidir; ölümsüz olan da budur” diye buyuran Hazreti Mevlâna, Peygamber Efendimizin aşk ve sevgi oluşunu bir kasîdesinde şöyle dile getirir: 

“Peygamberlerin seçkini Hazreti Muhammed, şarapla dolu bir kadehtir.”

Peygamber Efendimizin zamanında, onun çevresinde bulunanlarda bu sevgi ve aşkın tesirlerini Hazreti Mevlâna’nın sözlerinden öğrenmekteyiz. Bir yerde Ashâb-ı Kirâm’dan şöyle bir örnek verir:

“Ashâb-ı Kirâm, zırhsız ve kalkansız olarak savaşmışlar, kalkansız olarak kılıca karşı koymuşlardı. Hazreti Muhammed’in sevgisinde fânî ve mest hâldeydiler.”

Hazreti Mevlâna, kasîdelerinden birinde Hazreti Muhammed’in yüceliğiyle ilgili şunları söyler:

“Hazreti Muhammed eğer yüzünden örtüyü kaldırsa, binlerce rahip, binlerce papaz zünnârını yırtar.”

Peygamberin zamanında, ona yakın olanlarla arasında geçen bazı hadiseler Mesnevî’de şöyle anlatılır:

“Efendisi, Bilâl’i terbiye etmek için diken dalı ile dövmekte, o da dikenlere canını feda etmekteydi.

Efendisi, neden Ahmed’i anmaktasın diyordu… Sen kötü bir kulsun, dinini inkâr ediyorsun.

Efendisi onu güneş altında dövmekte, o da ‘Allah birdir’ diye övünmekteydi. Nihâyet, Hazreti Muhammed onu efendisinden satın aldı. Zayıf, hasta bir hâldeydi. Mustafa’nın yüzünü görünce sırt üstü düşüp bayıldı. Uzun müddet kendisinden geçmiş olarak öyle baygın kaldı. Kendine gelince sevinç gözyaşları dökmeye başladı.

Mustafa onu kucakladı. Ona ne bağışladı, ne ihsanlarda bulundu kim bilir? Sanki perişan bir balık denize düşmüştü, sanki yolunu kaybeden kervan yol bulmuştu.

Peygamberin o anda söylediği sözler, geceye söylenseydi gecelikten çıkar, sabah gibi apaydın olurdu. Ben, o sözleri anlatamam ki!..”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 10

Fihî Mâ-Fîh’de yokluk konusunda Hazreti Muhammed Efendimizin bir hâdisesi şöyle anlatılır:

“Tanrı rahmet etsin, esenlikler versin, Mustafa, bir gün bir dosta, seni çağırdım nasıl oldu da gelmedin? diye içerledi. O dost, namaz kılıyordum, dedi. Mustafa dedi ki: Seni ben çağırmadım mı? Adam, çaresizim ben, dedi. Mustafa buyurdu ki: Her vakit kendini çaresiz görürsen iyidir. Gücün kuvvetin yeterken de kendini çaresiz görmelisin. Çünkü senin gücünün kuvvetinin üstünde bir güç kuvvet var ve sen, Hakk’a karşı yok olmuş gitmişsin. İkiye bölünmüş değilsin ki kimi zaman çaren elinde olsun, kimi zaman çaresiz kalasın.

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur: Bahaeddin Mevlâna Hazretlerinin huzurunda bulunan müridler namaz vakti geldiğinde onun huzurundan ayrılıp namaza durdular. Yalnız iki müridi kalkmadı, şeyhe uydu. O iki müritten biri can gözüyle apaçık gördü ki, imamla beraber namaza duranların hepsi de kıbleye arka çevirmiş; yalnız şeyhe uyan o iki müridin yüzleri kıbleye dönük. Çünkü şeyh, bizden-benden geçmiştir. Onun o oluşu yok olup gitmiş, varlığı kalmamıştır. Tanrı ışığında helâk olmuş; ölmeden önce ölünüz sırrına ermiştir.

Namazı icâd eden Hazreti Muhammed’dir. Halk yüzlerini kıbleye dönerler, o Kâbe’yi bir Peygamber yapmıştır. O evi, o yaptığı için dünyanın kıblesi olmuştur. O ev, kıble olursa, Peygamber fazlasıyla kıble olur.”

Makalat’ta Hazreti Şems şöyle buyurur: “Sözün en hayırlısı kısa fakat mânâsı geniş olan sözdür. Hazreti Mustafa’nın sözlerindeki güzellik bundan değil mi?”

Yine Makalat’ta, “İnsanlar içinde yaşa ama tenhada daima Allah ile beraber ol, hep tek başına kal” diyen Hazreti Şems, Peygamberin ‘İslâm’da rahiplik yoktur’ dediğini unutma” buyurur.

Hazreti Mevlâna, Peygamberi hayal etmenin dahî bir nur olarak bizi aydınlatacağını belirtir ve şöyle der:

“İnsan, Hakk’tan sayısız lütuflara, ihsânlara nâil olmakla birlikte, hatalarını ve kusurlarını tekrarlamaktan vazgeçememektedir. Hakk’ın kendi içinde olduğunu görememektedir. Biz, bizle kaldığımız zaman, benlik hâlinde suçlar işleriz, fakat insan düştüğü bu suçlardan aydınlığa kavuşma yolunu Hazreti Mustafa’yı hayal etmenin nuruyla bulabilir, bu yolla içini aydınlatır.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 9

Bir kasîdesinde, “Küfür, insanlığın elbisesini karartmıştı. Muhammed’in nuru imdada yetişti” diyen Hazreti Mevlâna, Mektubat’ında, Hazreti Muhammed’in, insanlığa sevgi konusunda gösterdiği yolu şu şekilde bildirir:

“Mustafa, mescitte oturuyordu; birisi, mescidin kapısının önünden geçti. Dostlardan biri, ey Allah elçisi dedi, ben şu geçen kişiyi seviyorum. Mustafa, kalk buyurdu, bu sevgiyi ona bildir. Sizden biri, birisini sevdi mi, sevgisini ona bildirsin.”

“Sevgiyi göstermek gösteriş değildir” diyen Hazreti Mevlâna, yine der ki:

“Yüce Allah’a en sevgili olan, Allah katında en üstün olan şey, yüce Allah için birisini sevmektir.”

Ve yine Mektubat’ta Hazreti Muhammed’den şu sözleri nakleder:

“Kim, işi darmadağın olan birisinin işini düzene koyarsa, Allah da onun işini düzene koyar.”

“Dervişliğin nişânesi, belirtisi nedir?” diye soran Hazreti Mevlâna, yine şöyle cevap verir:

“Herkese elinden geldiği kadar iyiliklerde bulunan, yardımcı olan, etrafa inciler saçan cömert kişi; tatlı dilli olup, kimseyi incitmeyen, değerli sözler söyleyen seçkin insan derviştir. Yoksa herkesi aldatmak için yüz parçadan dikilmiş yamalı hırka giyen kişi derviş değildir.”

Rubâi:

“Bir yükseklerdeniz, yükseğe gideriz. Biz denizdeniz, denize gideriz.

Hazreti Muhammed’in hırkasına yapış da içinden Bilâl’in aşk sâlâsını her zaman dinle.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 4

Hazreti Mevlâna, kasîdelerinde cezbe sözleriyle dile getirdiği Hazreti Muhammed ile ilgili, Fîhi Mâ-Fîh’de şöyle bir hâdise anlatır:

“Hazreti Mustafa’nın yanına münâfıklardan, yabancılardan bir topluluk geldi. Sahâbe, gizli şeyleri anlatmada, Mustafa’yı övmekteydi. Peygamber, üstü kapalı olarak sahâbeye buyurdu ki: ‘Kaplarınızın ağızlarını kapatın. Yâni testilerin, tencerelerin, küplerin ağzını örtün. Pis, zehirli hayvanlar vardır. Testilerinize düşerse, siz de bilmeden o suyu içerseniz, size zararı dokunur.’

Mustafa, böylece onlara, yabancılardan hikmeti gizleyin; yabancıların önünde ağzınızı, dilinizi kapatın; çünkü onlar bu hikmete, bu nimete lâyık değillerdir, buyurdu.”

Yine Fîhi Mâ-Fîh’de Hazreti Muhammed’in yokluğa bürünmesi ve alçakgönüllü hâli ile ilgili olarak, Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Sevgilimiz Hazreti Muhammed pek alçak gönüllüydü. Meyvası çok olan ağaç nasıl o meyvalardan dolayı aşağı eğiliyorsa, tıpkı onun gibi. Çünkü bütün dünyanın meyvası O’nda toplanmıştı. Bu yüzden herkesten daha alçak gönüllüydü. Selâm vermede, Tanrı elçisini kimse geçememiştir. O herkesten önce selâm verirdi. Fakat varsayalım ki, önce selâm vermemiş olsun. Yine de selâmı O’ndan öğrendikleri için ilk selâm veren O’ydu. Öncekiler de, sonra gelenler de hepsi O’nun gölgesidir.”

Yine Fîhi Mâ-Fîh’de Hazreti Mevlâna, Hazreti Muhammed’in şu sözüne dikkat çeker:

“Hazreti Muhammed şöyle buyurmuştur: Sahâbem yıldızlara benzer. Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz. Bunun anlamı şudur; Hazreti Muhammed’den sonra başkalarına vahiy gelmez diye bir söz söylerler; neden gelmesin? Gelir, ama bunun adı belki farklı olur. İnanan, Tanrı ışığıyla bakar görür. Tanrı ışığıyla bakan her şeyi görür; önü de, sonu da. Tanrı ışığından nasıl olur da bir şey örtülü kalır?

Hazreti Muhammed’in, sahâbem yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz, sözünün mânâsı şudur: Yıldız söz söylemese dahî ışığıyla yolu gösterir. Tanrı erlerine de bakarsan, onlar sende tasarruf ederler, söze ve harfe dahî lüzum olmadan maksadını elde edersin. Seni ulaşma ve buluşma yerine götürürler.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN YÜCELİĞİ – 3

Yaşadığı sürece insanı olgunlaştırıp kâmil yapan sevgiyi, insanlık sevgisini esas tutan Mevlâna, hudutsuz tolerans ile iyiliği, hayrı, sabrı, sakinliği, hazımlı olmayı, şiddet ve öfkeye esir olmamayı, merhameti ve affetmeyi öğreten Mesnevî’sinde şöyle seslenir: “Sevgiden acılar tatlılaşır, sevgiden bulanık sular arı duru hâle gelir, sevgiden dertler şifâ bulur. Padişahlar kul olur.”

Dünya tarihinde hiç kimse onun kadar aşkla gıdalanmamış, hiç kimse onun kadar aşkı dile getirmemiştir. Aşıkların Mevlâna’sı büyük bir Hakk aşığıdır. O, aşkta kemâle ve ölümsüzlüğe ermiştir. Dîvan-ı Kebîr ve Rubâiyatı sonsuz aşkının, Fîhi Mâ-Fîh ve Mecâlis-i Sebâ’sı sohbetlerinin ve yirmialtıbin beyitlik Mesnevî’si kemâlâtının bir eseri olarak insanlığa hakîkatleri armağan etmiştir.

Şöyle der aşk için… “Aşk geldi, damarlarımda derimde kan kesildi, beni benden aldı, sevgiyle doldurdu. Benden kalan yalnızca bir ad, ötesi hep O…”

Mevlâna, hayat sevgisini ve o muhteşem aşkı ölümsüzlük mânâsıyla yoğurup, kendinden sonraki nesillere bir iksir hassâsiyetiyle sunan bir gönül eridir. İnsanlar üzüntülerine dermânı onda bulmuş, fazîlet ve hakîkati onun sözlerinde aramıştır. O, inanç ve sevgi olmuştur; onun aşkında ölmek dirilmektir, zamanda zamansızlığa uçmaktır.

Mevlâna’nın sevgisi sabah rüzgârı kadar serin, dosttan ayrı kalmış gönüllere arkadaş olacak kadar yücedir. Mevlâna’nın görüşünde aşk duyulan ve insanı var eden sevgili, Hakk’ın kendisidir.

Mevlâna’ya göre insanın en önemli görevi, kimliğini bulması ve Tanrı’nın hakîkatine vâkıf olmasıdır. İnsanın ancak bu şekilde insanlık sıfatına lâyık olabileceğini söylerken şöyle der: “Eğer sevgilini görmediysen, bulmadıysan neden aramıyorsun? Yok eğer bulduysan neden coşmuyorsun?”

Rubâi:

“Saçlarına el uzattıysam vallâhi gerçek bir aşkla uzattım, geçici aşkla değil.

Saçlarının arasında gönlümü gördüm de, kendi gönlümle aşk oyununa giriştim ben.”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (94)

Cehalet okumamaktan mı kaynaklanıyor?

Okuyacak, öğreneceksin. Zaten Hazreti Muhammed’in ilk sözü, “Oku!” Neyi okuyacaksın? Sana yararı dokunacak, faydalı olacak şeyi okuyacaksın yoksa zamanın boşuna geçer. Eğitimini aldığın konudaki kitaplar sana fayda vereceği için o konu ile ilgili eserleri okuyacaksın. Mustafa Kemal Atatürk, “Hakiki mürşid ilimdir” diyor. İlimsiz bir yere varamazsın. Ayrıca, tarihini de okuyacaksın, nereden geldik bilmemiz lazım.
Ruhuna temel atacak kitaplar ise tasavvufi kitaplardır. Hazreti Mevlana’nın Fihi Ma-Fih’ini, Mecalis-i Seba’sını, Mektubat’ını, Sultan Veled’in Maarif’ini, Ahmet Eflaki Dede’nin Ariflerin Menkıbeleri’ni okursan temelin sağlamlaşır, dünya sende küçülür. Temelin sağlamsa bir gökdelen çıkabilirsin. Böyle bir temel atmadan sırf maddeyle yola çıkan gecekondudur, yıkılmaya mahkumdur. Bir ata sözü var, “Karun kadar malın olsa ne fayda!” Neden? Çünkü bir yere imanın, bir yere bağlılığın yok.
Hazreti Muhammed, ilim tahsil etmemiş, eline kitap, kalem almamış ama Allah, Hazreti Muhammed’de ümmi sıfatıyla çıktı. Hazreti Muhammed, sayısız bilgiye sahipti. Nereye baktıysa sevgiyle baktığı için her varlığı dile getirdi. Hazreti Muhammed’de sevgi ilmi vardı.
Hazreti Mevlana, Şems’le buluştuktan sonra zahir ilimleri bıraktı, kendini aşka verdi. “Cihan benim tekkem, alemler medresem” diyerek bütün varlıkları tahsil etmeye çıktı. Buna ömür yetmez.
Kur’an-ı Kerim kadar manalı sözler (ayetler) yazan kitap yok. Hazreti Mevlana, yediyüz sene önce Yasin suresini tefsir etti, insaların aya çıkacağını bildirdi. “Bir gün gelecek Ademoğlu aya çıkacak, aydan dünyaya menzil kuracak” dedi. Yasin semavattaki varlıkları dile getirir. Kur’an-ı Kerim’i okurken, bütün ayetlerinin manasına inecek, Kur’an’ı anlayacaksın.Kur’an-ı Kerim, insana gelmiştir. Yaşarken okuyup öğrenmemiz lazım, yoksa öldükten sonra bir fayda sağlamaz.
Ehl-i iman kişi ölmez. Bütün dostları tarafından en güzel dille anılır. Hazreti Muhammed’in, selam olsun üzerine, ne Yasin-i Şerif’e, ne İhlas-ı Şerif’e, ne Fatiha’ya ihtiyacı yok. Hazreti Mevlana’nın ve diğer Velilerin de yok. Onlar hayattayken canlı Fatiha idiler. Hakk’la Hakk oldular, hep Hakk’ı yad ettiler, gönüllerde yer aldılar. Biz onlara okurken, düşünelim; onları yüklenelim de toplumu aydın kılalım, kişiliklerini vererek güzel işlere sürükleyelim, güzel hizmetlere bulunsunlar, güler yüzlü, tatlı dilli olsunlar, kimseyi hor görmesinler, nefslerine hakim olsunlar, kırıcı konuşmasınlar.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (81)

Hazreti Mevlana, Fihi Ma-Fih’te, “İnsanın ayırt etme hassasını her türlü garazdan temizlemesi gerekir. Bunun için de, dinden yardım istemelidir. Siz hep vücudunuzu besliyorsunuz ama onda ayırt etme hassası yoktur” diyor. Bu ayırt etme hassası nedir?

Hazreti Mevlana’nın buyurduğu gibi, iç temizliğini yapmamışsın, öbür taraftan yiyip içiyorsun, senin iç temizliği yapabilmen için dinden yardım alman lazım. Dinden yardım almaya misal, Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya gönülde en güzel yerin verilmesidir. Sonra onların yaşadıkları gibi yaşamamız, onların hallerine bürünmemiz lazım. O zaman bizler kötülüklerden arınmış oluruz. İlim tahsil edip çok bilgiye sahip olursun ama o okuduğun güzel ilimlerin sahibinin hallerine sahip değilsen, onun ahlakına uygun yol almazsan, kuru bilgide kalırsın. İçin yine kirli kalır, temizleyemezsin. Bir insan kirlenir. Su insanın bütün dış kirini yıkar. Akıl kirlendiği zaman oraya ne su, ne sabun girer. Aklı yıkayamazsın. Banyodan çıkınca tertemiz kokarsın ama sıkıntı gitmez, huzur içinde olamazsın. Huzura ancak manevi dost götürür.
Hazreti Mevlana’ya sorarlar:
“Seni seven aşıkların bu alemde kirlenir mi?”
“Dünyayı gönüllerine koydukları zaman anında kirlenirler. Dünya ehli ile muhabbet ederken, onun muhabbetini can kulağı ile dinlerlerse, onun dertlerine dalıp kendi güzelliklerinden uzaklaşırlarsa, kendi yollarından çıkarlar, o anda kirlenmiş olurlar.”
“Pekala nasıl temizlenirler?”
“Su, sabun onları temizlemez. Beni gönüllerine koydukları zaman ben onları temizlerim.”
Bazen Hakk sohbeti yaparken, manevi büyüklere yapılan musibetler, bizlerde derin duygular yaratır, hemen gözler dolar, kendimizden bir geçiş olur. Oraya karşı büyük bir muhabbete daldığımız an, o gözyaşları içimizi yıkar. O muhabbet içimizde o kadar güzel tesir yapar ki, bir kuş gibi hafif oluruz. Bizi hafifleten bu güzelliklere sürükleyen onların o yüce ruhlarıdır; vücudumuza işler, bizi gamdan kasavetten alır götürür. Bütün olay, din büyüklerini gönüle koymaktır.
Hazreti Mevlana, “En büyük kaza, zahirle hararetli muhabbet etmektir” der. Dünya ehline tutulup, kişiliğinden, yolundan geçersen, sen kendini bile bile kazaya atarsın. Zahirle konuşacak, hatırını soracaksın, gerekirse hafif bir tesellide bulunarak, bir yol göstereceksin ama kendi yolunda, kendi muhabbetinde, kendi aşkında yaşayacaksın.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (30)

Hazreti Şems-i Tebrizi’nin Hazreti Mevlana’ya sunduğu gizli sırlar nelerdir? (devam)

Şems-i Tebriz, Hazreti Mevlana’yı karşısına aldı ve şunları buyurdu:

“Gönül ayinesin sofi,
Eğer lkıalr isen safi,
Açılır sana bir kapı,
Ayan olur Cemalullah.
Bu tevhidden murad ancak,
Cemali zata ermektir.
Görünen kendi zatıdır,
Değil sanma gayrullah.
Şems-i Tebriz bunu bilir,
Ehad kalmaz fena bulur.
Bütün bu alem külli mahf olur,
Yine baki Allah kalır.”

Hazreti Mevlana bunu duyduktan sonra başını secdeye vurdu. O güzelliği görü, kişiliğini bulursan, ölüm senden gider.

Bir gün Şems-i Tebriz, Mevlana’nın elinden kitabını aldı, havuza attı. “Okuma!” dedi.
Hazreti Mevlana’nın gözleri yaşla doldu, çok üzüldü. O zaman Şems, elini havuza uzatıp, kitabı havuzdan çıkardı. Kitap kupkuru toz bürümüş haldeydi. Tozunu üfleyip, Hazreti Mevlana’ya uzatarak, “Artık başkasının tezgahtarlığını yapma, kendi eserini yazmaya başla, tanıt kendini, bu toplum seni anlasın” dedi.
Bundan sonra Hazreti Mevlana’nın eserleri; Mesnevi-i Şerif, Fihi Ma-Fih, Divan-ı Kebir ortaya çıktı.
Hazreti Mevlana, “Sen o musun, yahut o sen misin?” diyor. İnsan burada şaşırıyor. Allah’a iman yok, öylece kalıyor. Ehl-i imana “Sen o musun, o sen misin?” dediğin zaman başını secdeye vurur. Madem ki o sensin, neden bu almede gam yersin.
Yine Mevlana, “Ey insan, ne gördüysen bu alemde senden dışarı değil, ne istersen iste, kendinde iste. Çünkü sen her şeysin” der. İnsan aradığı şeyi, kudret sahibini kendinde bulacak. Büyüklerimiz bize bir aynadır.
Şeyh Selahaddin Efendi’ye “Ne kadar güzel konuşuyorsun, ama sende hiç ilim yoktu” derler. “Ben bir aynaya yüz tuttum, aynada aksettim. Bütün bu sözler aynama aittir” diye cevap verir. “Kim senin aynan?” diye sorduklarında da, “Benim aynam Efendim Mevlana’dır” der. Hep iman, aşk istiyor, sevgi istiyor.
Hazreti Mevlana bütün dünyanın malıdır. Kimse sahiplenemez. Kim çok severse, Hazreti Mevlana onda yüzünü gösterir. Rus sever, Çinli sever, İngiliz sever… kim çok severse Mevlana odur. Çünkü din ve aşk miras kalmaz. Bunlar çalışmakla kazanılır.