MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (68)

Kandilin Mevlevilikteki yerini anlatır mısınız?

Kandilin manası ışıktır. Eskiden elektrik yoktu, mübarek gecelerde camilerin şerefiyelerinde fenerler yakarlarmış. Fenerler yanınca, bu gece Regaib gecesi, Mirac gecesi, Kadir gecesi demişler, ismini kandil koymuşlar. Bir insan Hakk’a yüz tuttu mu, o cihan durdukça kandildir.
Misal olarak, Mirac Kandilinde Hazreti Muhammed miraca çıktı, bütün ümmetinin Allah’tan beratını istedi. Onbeş gün sonra da Berat Kandilinde ümmetine af geldi. Allah kısmet ederse o beratı ömüt boyu tutarız. Hazreti Muhammed o kadar latif bir Peygamber ki ne kadar methetsek dilimiz aciz kalır. Hep ümmetini düşündü. Bu alemden dar’ül bekaya yol alırken, Cenab-ı Allah’tan istekte bulundu, ümmetimi ben sorgulayayım, dedi. Hazreti Allah, ümmetini Hazreti Muhammed’e bıraktı. Hazreti Muhammed, bu demden Hakk’a böyle yol aldı. Yani ehl-i irfan kişinin senede bir gün değil, her an beratında yaşaması gerekir. Beş vakit namaz kılıp sonra da yanındakine, “Ah ben bugün namazımı kıldım, dün kılamadım” lafları eder, ondan sonra da, “Bak Fatma şöyle yapmış, Ahmet böyle yapmış” tarzında konuşmalarla gıybet yaptığı an, o namazlardan, o zikirlerden hiçbir tat alınmaz. Onun için İslam’ın şartı, gıybetten kendini uzak tutmaktır.
Davutpaşa’da bir camii inşa etmişler. Adını Etyemez Camii koymuşlar. O devrin padişahı merak ederek, “Bu adam hayat boyu et yemedi mi, et paralarını toplayıp camii mi inşa ettirdi? Bu camiinin adını neden et yemez koydu? Bunu öğrenelim” demiş.
Bu efendiyi saraya davet etmişler. Sofra kurulmuş, çorba da dahil olmak üzere yemeklerin hepsinde et varmış. Bu zat bütün yemeklerden yemiş.
“Sen et yiyorsun, camiinin adını neden et yemez koydun?” diye sormuşlar.
“Ben et yerim… Ben adem eti yemiyorum. Yani hiçbir konuda onun bunun aleyhinde bulunmadığım için bu camiiye et yemez ismini verdim” demiş.
Birinin arkasından konuşan en büyük günahı işliyor. Bütün amacımız gıybetten kaçmak, Hazreti Muhammed’i, Hazreti Mevlana’yı güzel tahsil etmek, Yaratandan ötürü bütün topluma sevgi ile bakmak, sevgiden söz etmektir. Böyle davranırsak Allah katında iyi bir yere sahip oluruz.
Bunların dışında, namaz kılarsın, oruç tutarsın, zikir yaparsın ama aklın, fikrin başka yerde olursa, onun bunun aleyhinde konuşursan, yaptığın ibadetler boşa gitmiş olur.
Yalnız o gecelerde değil, her an temiz düşüncelerde olmalıyız. Aşık, her an maşuku ile birliktedir. Aşık olmayan senede bir kandille maşukuna varamaz.
Ne güzel söylüyor Yunus Emre, “Bu akılla, düşündüğün fikirle, aradığın yari bulamazsın.” Kendini boşuna yorarsın. O yar, ancak sevgi ve aşkla bulunur. Çok sevecek, oraya aşık olacaksın. Aşık oldun mu, artık senden benlik gider. O kendisini sende gösterir. Biz bu aleme daim kandil olmaya geldik, senede üç, dört kandil değil.
Kandiller iyi ki var. Kandiller sebebiyle insanlar anneannelerine, dedelerine, hısım akrabaya gidiyorlar. Bir sebep olmaksızın, damatla r olsun, gelinler olsun büyüklerine zor giderler. Hele şimdi bayramlarda yazlıklara kaçıyorlar. Artık bu güzel adetleri de bıraktılar.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (67)

Veliler kaç kısımdır?

Veliler üç kısımdır. Birinci kısım Veli; kendini ne kendi bilir, ne de halk bilir. Bu yola sadakatle bağlanmıştır. Güzel güzel hizmetlerini yapar, hizmette kusur etmez ama kim olduğunu bilmez. Son nefeste perde kalkar, o güzel hizmetinin mükafatını alır.
İkinci kısım Veli; kendini bilir ama halk bilmez. Hakk’ı güzel tanıtamamış fakat bilmiş, bilinçli yaşamıştır.
Üçüncü kısım Veli; kendini hem kendi bilir, hem halk bilir. Kimler bunlar? Hazreti Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Ahmed Yesevi, Abdülkadir Geylani gibi Veliler. Zaten kendilerini tanımışlar, halk da onları tanıyor. İnsanı bu güzel derecelere getiren aşktır.
Hazreti Mevlana aşkı söyledi ve sevenlerini aşkta tutmak istedi. Kırksekizbin beyit, akılla yazılamaz, büyük aşk gerek. Hazreti Mevlana (selam olsun üzerine) bütün o kasideleri, şiirleri, rubaileri, hepsini Efendisine yazdı. Hakk’ı mürşidinde gördü, mürşidinin dışına hiç çıkmadı.
Hazreti Mevlana’ya, “Mürşidini niye bu kadar büyütüyorsun, putlaştırıyorsun? Dinde insanı bu kadar putlaştırma yoktur” dediler.
“Şükürler olsun o puta! O put olmasaydı, bu güzelliklere kavuşamazdım. Allah’ın nurunu o putta gördüm” dedi.
Bunu söyleyen Hazreti Mevlana, hep korkusuz konuştu.

Yine, Efendisi Şems-i Tebrizi’ye hitaben söylediği bir kasidesinde bakın nasıl buyuruyor ve diyor ki:
“Bugün seher vaktinden beri perişanız, mestiz. Mademki perişan olmuşuz, biz de halimize uygun olarak perişan sözler söyleyelim.
O şarabı ki sen verdin ve bu akıl ki bizdedir. Eğer biz bu akılla kadeh kırarsak bizi mazur gör!
Harabatın rindleri, üzüm suyu şarabını içtiler ve sızdılar. Bizse içtikçe içtik, sızmadık, oturduk kaldık.
Biz bir an kadim olan aşkın belasını içmedeyiz. Bir anda elest münacatına ‘Bela – Evet’ demedeyiz.
Yukarısı tamamıyla bağ, bahçe olmuş, aşağısı baştan başa define kesilmiş, biz de öyle şaşılacak kişileriz ki, ne yukardanız, ne de aşağıdan!
Sus, onun varlığı tecelli edince öyle bir var oluruz ki varlığımızı, var oluşumuzu biz de bilemeyiz.
Ey bilgin kişi! Nabzımıza bir el at! Biz elden çıkmışız, ama hangi elin yüzünden çıkmışız? Bunu bir anla!
Puta tapmak kafirliğin temelidir. Ama bu canlı puta tapmasak biz kafir oluruz…”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (66)

Hazreti Mevlana, bütün dünyada “Aşk Peygamberi” olarak tanınıyor. Hazreti Mevlana’ya niçin aşk peygamberliği verilmiş?

Hazreti Muhammed hep Cebrail (as) ile yola çıktı. Rabb’ini görmek için vakit geldiği zaman Hazreti Muhammed’e eşlik edecek, Allah’a götürecek Refref geldi.
Refreften maksat aşktır. Hazreti Muhammed refref ile Hakk’a kavuştu.
Hazreti Mevlana, “Aşk Peygamberi”dir. Çünkü “Sevgisiz ve aşksız geçen ömrü, ömür sayma” dedi. Hazreti Mevlana bunu söylerken, mecazı buraya sokmaz. Çünkü mecazlarda çile, şüphe, hüzün, ayrılık var. Mecaz dediğimiz geçici aşk, Hazreti Mevlana’nın söylediği o güzel aşka gelmek için köprüdür. Ömrün sonuna kadar güzellik, gençlik, sıhhat kalmıyor. Kısa zamanda bunlar kayboluyor. O güzel kelamlar küfre, iticiliğe düşüyor. Yolcu hayatından bezip, Rabbine yüz tutuyor. Bu dünyada ne görüyorsanız, güneşin, ayın, yıldızların hiçbir zaman suçu yoktur. O kurulduğundan beri bizlere dervişlik yapar. Bizi üzenler insanlıktan nasip almayan kişilerdir. İnsanı ayakta tutan da kendini bilen, sevgisinde, saygısında kusur etmeyen insandır.
Cenab-ı Mevlana, “İnsan insanın cennetidir, insan insanın cehennemidir” der. Ne çıkarsa yine bizlerden çıkar. Kiş, maneviyata yol alır, maneviyatta hakikatleri görür, yavaş yavaş kişiliğini bulur, bütün bu güzellikleri Allah’tan bilir, Allah’ı her şeyin üstünde bir güzel kabul ederse, rahat eder. Aksi halde hep sıkıntılarda, hüzünlerde, korkularda yaşar.
Hazreti Mevlana, “İnsanı Rabbine en kısa yoldan ulaştıracak vasıta aşktır. Aşk, akıllıyı deli eder, deliyi akıllı eder” der.
Yine Mevlana der ki: “Anam aşk, babam aşk, Allah’ım aşk, Peygamberim aşk, ben de bir aşk çocuğuyum; bu aleme aşkı, sevgiyi söylemeye geldim.”
Hazreti Muhammed, insanları pişirmek için akılla yola çıktı. Cebrail (as) akıldır. Dünya ömrü biteceği zaman aşkı ortaya çıkardı. Hazreti Muhammed, Hakk’a yürüyeceği zaman acaba bu topluma bir şeyler verebildim mi? diye gözyaşı döktü ve ümmetini istedi, ümmeti bağışlanmadan da yola çıkmadı. Hazreti Mevlana ise gülerek gitti. Çünkü Peygamber zamanındaki cehalet olmadığı için Hazreti Muhammed’in büyüklüğünü, güzelliğini anlatmak için yarıştı ve gidiş gecesine Şeb-i Arus -kına gecem, düğün gecem, sevgiliyle buluşma gecem- dedi. Bu ömürde yaşadığımız her şey geçicidir. İnsanlara bir şeyler verir, bir gönülde yer alarak insan toplumu ile yaşayabilirsen, işte sen de baki olursun.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (65)

Hazreti Mevlana ve Hazreti Ali arasındaki ilişki nedir?

Oraya gelmek için önce Hazreti Muhammed’i alalım. Bu aleme gelen bütün Peygamberlerdeki ilim, bilim, o güzel kerem, o ışık, hepsi Hazreti Allah’ın tecellisi idi.
Hazreti Ali, Kabe’nin içinde doğdu. Kabe’ye Allah’ın evi derler. Hazreti Ali’den başka kimse orada doğmadı. Annesinin Kabe’yi ziyaret ederken sancısı tuttu. “Aman Allah’ım! Beni utandırma, bu çocuğu gizli bir yerde doğurayım” diye dua etti. O sırada bir yıldırım düştü. Kabe duvarını yıktı. Fatma anamıza, “Gir, bu dört duvar içine, çocuğunu orada dünyaya getir” diye nida geldi. Yıkıntının içine girip, Hazreti Ali’yi orada dünyaya getirdi.
O acılar içinde iken Fatma anamız başını göklere kaldırdı. Göklerde bir şimşek ışığıyla Ali esması yazıldı.
Fatma anamız Ali’yi aldı, eve geldi. Çocuğu emzirmek istedi, fakat o annesini itiyordu. Hiçbir beşer kuvvetine benzemeyen sanki bir aslan gücü vardı. Fatma anamız yanında kemalat bulduğu için, Hazreti Muhammed’i çok sever, ona Muhammed Emin diye hitab ederdi.
“Ya Muhammed Emin, dünyaya getirdiğim bu yavru beni yanına yanaştırmıyor. Acaba sebebi nedir?”
“Şefkatli yengem, o yavru beni arıyor.”
Hazreti Muhammed, Ali’nin yattığı beşiğe gelir gelmez, Ali kuş gibi ellerini açtı. Hazreti Muhammed, Ali’yi alıp yıkadı. Yıkarken Ali kollarında döndü. Hazreti Muhammed hem ağlıyor, hem gülüyordu.
Yengesi, “Ya Emin, sendeki bu gülme ve ağlamanın sebebi nedir?”
“Bir gün gelecek Hakk’a yürüyeceğim, o zaman Ali beni yıkayacak. Ben de onun kollarında böyle döneceğim, ona zorluk vermeyeceğim. O anı şimdiden görüyorum.”
Yıkadıktan sonra dilini Hazreti Ali’nin ağzına verdi. Hazreti Ali meme yerine ilk Hazreti Muhammed’in dilini emmiştir. Emdikten sonra, Ali’nin ağzını kulağına koydu. Onun nefesinden birçok güzellikler dinledi.
Galib Dede Hazretleri güzel bir keşif yapmıştır. “Benim Pirim Mevlana’m yaşadığı devirde, Hazreti Muhammed’in bendesi, Şems-i Tebrizi de, zamanın Ali’siydi” diyor.
Hazreti Mevlana bütün dünyaya kardeşlik sözleri, sevgi sözleri sunarak insanları aydınlatır. Çünkü Hazreti Mevlana, Hazreti Muhammed’i tam manasıyla keşfetmiş ve o olmuştur. Onun için, büyük bir manevi rütbeye sahiptir. Hazreti Mevlana’nın rütbesi dünyamızda Rütbe-i Örf’tür.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (64)

Peygamber Efendimizin, Hazreti Mevlana’nın bizlerden istediği nedir?

Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana sadece temiz bir gönül istediler. Gönlünü buraya bağlarsan, buraya uygun yaşar, edebini takınırsın, yavaş yavaş sevgini, aşkını maneviyata bağlarsın. Bundan sonra senin hayatın, duruşun, konuşman değişmeye başlar ama ben Mevlevi’yim, sema çıkardım diye düşünürsen sikkeyle, hırkayla Mevlevi olunmaz. Mevlevilik en yüksek ahlak üzere yaşamak ve bunun dışında her şeyden kendini korumaktır. Çünkü yolunun dışında ortalık tuzaklarla doludur. Tuzaklardan ne kadar kendini korursan, Hakk’a o kadar güzel yol alırsın. Bu sözleri duydum, duamı, semamı, zikrimi yaptım, tekamül ettim diye düşünmeyin. İnsan olmamız için, örneğimizi karşımıza almamız, onun ahlakı ile ahlaklanmamız, onun huyunu huy edinmemiz lazım. Ondan sonra bizde tekamül başlar. O güzel zatın ahlakını, huyunu almadan, sadece kuru ilimleri öğrenen saflara tuzak kurar, bir yere vardırmaz. Bir gün gelecek seni senden soracaklar. Ne annen, ne baban, ne paran, ne eşin kurtarır, hiçbir şey kurtarmaz. Yaptığın güzel hizmetler, Hakk için yapmışsan onlar kurtarır. O temiz gönül, aşkın, o güzel bakışın, o güzel duygun kurtarır. Tekamül etmek Hazreti Mevlana’yı tahsil etmek, eserlerini okumak, yavaş yavaş onun gibi olmaktır.
Mehtabın her tarafı ışıklandırdığı bir yaz gecesi Hazreti Mevlana bir değirmen başına gelir. Dönen değirmen taşını seyrederken, “İlahi Hakk! Ne suç işledim, cihanı değirmen taşı yaptın, beni buğday tanesi. Bana bu çileleri neden çektiriyorsun?” der.
Hakk’tan nida gelir.
“Ey benim Efendim Celaleddin! Değirmen taşının altındaki buğday tanesini ne ile görüyorsun?”
Hazreti Mevlana, “Mehtap ışığıyla görüyorum” diye cevap verir.
“Demek ışık da değirmen taşının altına girmiş. Peki değirmen taşı, ışığa zarar veriyor mu?”
“Hayır, ya Rab!”
“Buğdaydan maksat senin vücudun, nefsin ıstırab çeker. Gönlün bize bağlıysa o ışığa benzer, ıstırab çekmezsin. Seni bu aleme, insan toplumuna bizden bir ışık tutman için gönderdik.”
Hazreti Mevlana, değirmen başında kendi kendini irşad ediyor. O sesler nereden geliyor? Cenab-ı Hakk’tan. O da kendinden, Hakk Mevlana’dan konuşuyor. Beş vakit namazla, oruçla, gösteriş ibadetlerle, insan Hakk’a varamaz. Tekamül eden kişi onlar gibi olmalı. Yoksa kırk yaşına geldim, onu gördüm, bunu gördüm diyemezsin, onları sormazlar. Madem ki her şeyin üstünde bir güzellik varmış, niye gönlünü buraya bağlamadın? Demek ki görmedin, gözün kör. Kur’an-ı Kerim’de zikrediyor, “Beni bu alemde görmeyen, öbür alemde de göremez.” Kör geldi, kör gidecek. Yani Hakk burada görülecek. Nasıl görülecek? Allah’ın elçilerine imanla bakmak, Hakk’ı orada görmek, oraya ayak uydurmak, Hakk’a yol almaktır. Tekamül etmek her şeyden arınmak, iman ettiğin yere kendini perçinlemek, kendini orayla büyütmek ve O olmaktır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (63)

Tekamülü tamamlamayı bize açıklar mısınız?

Dünya kuruluşundan beri canlı varlıklar, hep devrandadır. Tekamülü tamamlamak için misal olarak bütün dünya varlıklarından gönlü çekmek lazım. Hatta bir kişinin evladı varsa onu çok da sevse, ona da gönülle bakmayacak. Gönlünü tamamen Yaratıcı’ya bağlar, onun sevgisi, onun muhabbeti, onun bakışıyla hareket ederse yol alır. Eğer hem orayı, hem burayı, hem de Allah’ı severim derse, bu kişi kemalata eremez. Tekamül edenler içinde en büyük örnek Hazreti Muhammed’dir, sonra Hazreti Mevlana ve diğer Evliyaullah gelir. Onlar da bizler gibi beşerdi ama gönüllerinde Allah’tan başka bir şey olmadığı için konuşmalarında hep Allah muhabbeti vardı. Bir kişi iman ettiği yerin haline bürünürse, o kişide tekamül başlar. Sevgi yüzde seksen başka yere, yüzde yirmi Hakk’a ise burada tekamül olmaz.
Mevlana’mız sevenlerine diyor ki: “Bir gün bana tam manasıyla hizmette bulunduysan, ben şefkatimi senden çekmem.” Tabii ki, kemalata ererek götmek daha başkadır. Tekamül Hakk’la Hakk olmaktır, Hakk’tan başkasını gönüle koymamak, onun dışına çıkmamak, dünya durdukça ebedi hayata yol almaktır.
Hazreti Musa’nın, Hazreti İsa’nın, Hazreti Muhammed’in cemaati var. Hazreti Muhammed’den sonra Veliler geldi, onalrın da sevenleri var. Cemaati, sevenleri olan kişi ölümsüzlüğe yol almıştır, dünya durdukça yaşar. Böyle yerlere meyil vermeyen, ömrünü hay huy ile geçiren, gençliğine, parasına güvenen hiç hastalanmayacağını, yaşlanmayacağını, hep aynı sıhhatte, aynı güçte duracağını sanıp, maceradan maceraya koşan kişi bilmiyor ki Hakk’a yüz tutmadığı için her gün hep kayıba uğruyor. Bir gün gelecek hastalık zuhur edecek, zor yürüyecek, ne yerse yesin tat almayacak, parası da işe yaramayacak, gidecek yeri de bilmiyor. Allah’ım dese, Allah’ı tanımadı ki yüz tutsun koşsun, hayalde yaşamış, ismini biliyor, ama ona uygun yaşamamış, ona yol almamış. Bütün ömrü boşa gider. Ölen bedendir, ruh ölmez, ruhi ceza var. Hazreti Muhammed’in yatsı namazında vitri vacibin üçüncü rekatında gözünde oerde açıldı. Bütün alemi gördü. Ben-i adem sıfatındaki insanların iç alemlerini görüp, hemen, Allahu Ekber, dedi, Allah’a sığındı. Burada anlatıyoruz, bizden evvel de anlattılar. Alan kazanır, almayan kaybeder.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (62)

Hakk’ın kudreti ile Hakk’a koşuyoruz…

Hazreti Muhammed dünyada maşuk sıfatını almıştır. Maşuk sıfatı sevgili sıfatıdır. Allah hiçbir Peygamberine sevgilim diye hitab etmedi. Tek sevgili sıfatını Hazreti Muhammed’e verdi. Habibullah, Habib sevgilim, Allah’ın sevgilisi. O Yaratıcı var ya, o Allah diyor ki: “Ya Muhammed! Senin yüzü suyun hürmetine bu alemi yarattım, sen olmasaydın bu kainatı yaratmazdım.” Çünkü onun gibi Allah’ı yad eden, onun gibi Allah’ın emirlerine uyan, onun gibi sevgi sözleri söyleyen, onun gibi merhamet, şefkat dolu bir Peygamber ne geldi, ne de gelecek. Bu aleme yüzyirmidörtbin Peygamber geldi. Yüzyirmidörtbin Peygamberde olan o ışık, o nur, Hazreti Muhammed’dir. Hazreti Mevlana o ışığı gördüğü için bütün Peygamberlere, Ahmed, diye hitab etti. Kişinin kalıbına, yaşantısına değil, ışığa bakarak konuştu. O ışık, bulunduğu devre göre söz etti. Peygamberler o devirdeki insanlar fazla gelişmediğinden ona göre konuştular. En son Hazreti Muhammed geldi. Onun için İslam alemi (Muhammedi’ler) İslam’ı sadece kendilerine mal etmeye kalkmasınlar. İsa da, Musa da, Davud da, bütün Peygamberler İslam’dır. Yalnız İslam’ın kemalatı Hazreti Resulallah’ta tecelli etti. Allah en güzel yüzünü Resulallah’dan gösterdi.
Hazreti Mevlana ne diyor? İnsanın deri ve kemiği toprağa girer. İnsansa, bu alemde bir ışık bırakır. O ışık, o nur toprağa girmez, dışarda kalır. Ama kişi ışık tutmamışsa bu alemde, yaşarken toprağa girmiştir. O, gönül istedi, sevgi istedi, kalbinde yer istedi. Ona kalbinde yer verdinse mesele yok. Cenab-ı Mevlana’nın yedi cilt Divan-ı Kebir’i var. Kalbine Efendisini oturttu, onu her şeyin üstünde tuttu. Divan-ı Kebir’de bizlere, ona karşı muhabbetini sundu. Biz de kalbimizde en güzel yeri Hazreti Muhammed’e verirsek, haliyle bizden de onun güzellikleri, onun rahmeti, şefkati tecelli eder. Biz orasını kahvehane yapmışız, orada bir sürü insan var. Onun için, o da oraya gelmiyor.
Mevlana diyor ki: “O saray mamur olmadan, o saraya Padişahın konuk olmasını bekleme!” Mamur, yani onun güzellikleri ile zengin kılarsan o sarayı, oraya o gelir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (61)

Hazreti Mevlana, bir su katresinin denize ulaşma mücadelesinden bahsediyor. Onu arkasından iten binlerce katre olduğunu söylüyor. Bizi de yolumuzda koşturan Hakk’ın kudreti; Hakk’ın kudreti ile Hakk’a koşuyoruz. Niye bu koşuyu bata çıka yapıyoruz?

Hazreti Mevlana, Hakk’ın büyüklüğünü anlatırken kendisini anlamayan bir bilgine diyor ki: “Anlamaz ehli kaba zerremin bir katresinden. Ben bir katre idim, kendimi ummana attım.” Yani demek istiyor ki: İlim tahsil etmiş ama ilmin derinliğine inmediği için benlikte kalmış. Nasıl umman olarak ortaya çıkayım? Zerre olarak çıkıyorum, anlaşıyoruz.
“Ne demek istiyorsun?”
“Yağmur gökten damla damla yağıyor, yağmur damlası denize düşerse onu denizden ayırabilir misin?”
“Ayıramam ya Mevlana!”
“Neden?”
“Deniz oldu.”
“O yağmur damlası toprağa düşerse oradan ayırabilir misin?”
“Oradan da ayıramam.”
“Neden?”
“Çünkü toprak oldu.”
“Sen gönlünü Hakk’a verdiysen gam yeme. Hakk aşıkları denize düşen damlalardan sayılır.”
Galib Dede’nin buyurduğu gibi, “Aşıkta gam keder neyler, gam keder halkı cihanındır.” Aşık her yerde sevgilisinden söz eder, sevgilisiyle yaşar, sevgilisiyle yer içer, sevgilisiyle dinlenir, hiç onun dışına çıkmaz. Çünkü aşık. O artık koşmaz, durduğu yerde sevgilisiyle yanar. Aşık ve maşuk, ikisi de bir hamurun parçalarıdır. Aşık olmasaydı, maşukun güzelliği ortaya çıkmazdı. Onun için ikisi bir nurun varisleridir.
Hazreti Mevlana, “Onu bulduysan, neden onun güzelliklerinden konuşmuyorsun? Bulduysan, neden onu aramıyorsun?” diyor. Aşikar bir şey bulursan koşmaya gerek yok, oranın güzelliklerinden konuş ama bulmadıysan durma o zaman koş, ara.
Bütün kainat Allah’ın zuhuru, hepsi Allah ile diridir. Allah ise kainatla değil, seveni ile diri. Hazreti Muhammed’i, Hazreti Ali’yi, Hazreti Mevlana’yı çok seversen sen onlarla diri, onlar da seninle diri olur, o lezzeti bırakmak istemezsin. Aşk, sevgi vermeden ismi zikredersen, tamamen ölü gibi kalır, bir tat alamazsın.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (60)

Kıyamet alametlerinden birisi Mesih’in gelmesidir deniyor. Bu doğru mudur?

Hazreti İsa geldiği zaman, giysin diye Şam’da Emevi Cami’nin minare kapısında bir çift pabuç durur. 1980 yılında ümreyi, 1986 yılında da hac farizelerini icra ettim. Hazreti Muhammed’in kabrinin yanında boş bir kabir var. Kadir Hocaya (Hazreti Muhammed’in 41. torunu) o kabri sordum. “Bir gün Mehdi gelecek, o zaman kurtla koyun bir arada yaşayacak, birlik havası esecek, Hakk’a yürüdüğü zaman, burada Hazreti Muhammed’in yanında sırlanacak” dedi. İsa’yı yeniden gelecek diye bekliyorlar, Hazreti İsa yediyüz sene önce geldi, dedim. O gelen Mesih Mevlana’ydı. Hazreti Mevlana, “İsa Ruhullah, topraktan kuş yapardı, kuşu uçurmak için nefes ederdi, o nefes ben idim” diyor. Yine bir yerde, “Adem balçık halindeyken ben Nebi idim” diyor.
Hazreti Mevlana hayattayken, birçok papaz, haham Mevlana’ya bağlıydı. Hakk’a yürüdüğü zaman rivayete göre, cenazesinde onbine yakın cemaat varmış, çok sayıda papaz, hahamla birlikte cenazesini camiye götürmüşler. Hazreti Mevlana’nın cenazesi sabah tekkeden çıkarılmış, camiye musalla taşına akşam namazında varmış. Yolda götürülürken dört sefer tabutu kırılmış. Camide, cenaze namazı kılındıktan sonra Türbe-i Saadete götürüleceği zaman Şeyhülislam, “Haham efendiler, papaz efendiler, havra, kilise, cami Allah evidir ama kabristanda bizim ayrı hizmetimiz var. Burada ayrılalım” deyince, ilk karşı gelen haham olur, “Nasıl insanlar ekmeksiz duramazsa, biz de Mevlana’sız duramayız. Mevlana sizin Muhammed’inizse bizim de Musa’mız.”
Papaz der ki: “Hoca efendi, Hazreti Muhammed hayatta olsaydı senin gibi mi fetva verirdi? Bizi ayırır mıydı? Bizim de İsa’mız Mevlana’dır.”
Şeyhülislam cevap veremez. Çünkü Hazreti Muhammed Nebiliği giydiği zaman, “Rahmetellil alemin” demişti. Hep birlikte Türbe-i Saddet’e kadar gelir, sırlarlar.
Hazreti Mevlana felsefesinde dinleri, Peygamberleri birleştirerek, “İbadet şekillerinde fark var, amacımız bir, hepimiz aynı Allah’a koşmaktayız. Peygamberlere gelince bütün Peygamberler, Ahmed. Hepsi benim sevgilimden bahsettiler” diyor.
Mevlana’mız toplumda güzel işlense, dünyada birlik, kardeşlik, güzellikler meydana gelir. İşlenmediği için hayali Mesih bekliyorlar. Hazreti Mevlana’nın ismi bir yerde geçti mi, onun güzellikleri sunulmaya başlandı mı, kurt ile kuzuyu yan yana getir, kurt kuzuya dokunamaz. Hazreti Mevlana’nın ruhaniyeti, kuzuyu kurttan korur.
Kıyamete gelince, güneş, ay, yıldızlar yerinden oynayacak, nizam-ı alem bozulacak, bunlar rivayettir. Her kişi bu alemden giderken, başına kıyamet kopmuş sayılır. Onun için kıyamete kendinizi hazırlayın. Bize kıyamet ölümdür. İster yatakta olsun, ister savaşta. Ne zaman bu düzen bozulur? Onun muhabbeti bu alemden kesilirse bozulur. Bu düzeni yine insan kendisi bozar. Nefsine uyar, hırsa bürünür, kavgalar savaşlar çıkarır; işte kıyamet kopmuş olur.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (59)

Gönül bağlı olduğu zaman, gönül bağlanan kişiyle, zaman zaman bağlantı kurulur mu?

Bir insan bir yere gönlünü bağladı mı, orayla rabıtada, devamlı orayla muhabbettedir. Oranın güzellikleri, gönül veren kişide kendini gösterir. Gönlüne başka şeyleri koyduğu zaman bağı kopmuş olur, o güzellikleri kaybeder. Bir yere gönül bağlandı mı, devamlı onunlasın, eğer güzel bir yerse, daima oranın güzellikleri sende tecelli eder. Kişi, oradan ayrılıp, sağa sola bakmayı, aklını dağıtmayı istemez. Çünkü bütün güzellikleri oradan alıyor, ismi üstünde gönül bağı. Rüyada da onunla, ayanda da onunla. Bir de gönüller karşılıklı olursa, o zaman her iki taraftan güzel sesler gelir, her iki taraf da huzur içinde olur. Hazreti Mevlana diyor ya, ses sağ elinde midir? Sallıyorsun, ses yok. Sol elinde midir? Onda da ses yok. İki el birbirine çarparsa, işte o zaman ses çıkar. Gönül bağlıyorsun diyelim onu gönlünde büyütüyor, onu yaşatıyorsun, onda gördüğün güzelliklerle yaşıyorsun. Karşı taraf da sana, senin gibi yüz tutarsa o zaman daha da güzellikler olur, bu sorulara da ihtiyaç kalmaz.

 

Yediyüz sene evvel Mevlana Hazretleri, “Ben maşukum” diyebiliyor. Bu nasıl oluyor?

O diyor. O’dur diyen. “Bugün Ahmed benim, dünkü Ahmed’in devri geçti. Yem ile beslenen padişah değilim. Bütün padişahlar, o padişahı arıyor. O padişah benim” diyor. Hazreti Mevlana’dır diyen. “Ben Cuma mescidi değilim, ben arşın mescidiyim. Benim için Cuma’ymış, Cumartesi’ymiş, Pazar’mış ayrım yok, hepsi bir. Ha şarap içip göğsü morarmış kişi, ezan okuyan er, ikisi de bende bir” diyor.
Nasıl korkusuz konuşuyor… o kadar Veliullah geldi, hepsine saygımız sonsuz, fakat hiçbiri, “Bugün Ahmed benim!” diyemedi. Hazreti Mevlana, yediyüz sene sonra Hazreti Muhammed’in bendesi olarak konuştu. Hazreti Mevlana, bütün dünyada Mevlana Muhammed Celaleddin-i Molla-i Rumi olarak zikredilir. Mevlana’lık, sadece ona verilmiştir.