MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (19)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mevleviye’nin diğer tarikatlardan bir farkı var mıdır?

Şimdi, bütün nimetlerden en üstünü akıl, aklın yöneticisi de insandır. Sayısız insan, sayısız Veli, Nebi geldi. Bir insan aklını kullanıp araştırırsa, mantığına uyan, gönlünü, ruhunu hoş eden, aydınlığa götüren bilgiyi mutlaka bulur.
Hazreti Mevlana der ki: “Nakşiye’den, Rıfaiye’den, Bektaşiye’den, Kadiriye’den, Halvetiye’den nereden olursa olsun meydanıma gelsinler, hepsine evlatlarıma sunduğum hakikatleri sunarım ama onları evlatlığa alamam, babalarını incitmek istemem.” Çünkü onlar bir yere bağlanmışlar.
Şeb-i Arus’ta, Konya’ya Türbe-i Saadet’e bir sürü tasavvuf ehli ziyarete giderler. Mevlana’nın büyüklüğü hepsini çeker.
Eskiden bir Mevlevi Dedesi hangi tekkeye giderse gitsin, ondan izin almadan meydan açmazlarmış. Neden? Çünkü Cenab-ı Mevlana, tamamen bende-i Muhammed olduğu için ondan izin almazlarsa, Resulallah’ı incitmiş olurlar.
Burası sarraf yeri, insanı insana söyler, kişilik verir. Kişiliğini bulan bilinçli yürür, bilinçli konuşur, elinden geldiği kadar topluma örnek olmaya çalışır ve hiç ayrım yapmadan hangi dinden, hangi milletten olursa olsun herkese aynı sevgiyi sunar, o zaman Hazreti Peygamberin, Yüce Mevlana’nın, Hazreti Ali’nin ruhaniyeti hoşnut olur.
Siz gönlünüzü büyütün, imanınızı güçlendirin. Ne olursa olsun ben yokum, benden işleyen, hizmet eden bütün o güzellikleri sunan bir kudret sahibi iman ettiğim yer var, diye düşünün.
Onun için buraya geldiğimizde, yerle görüşürüz. Biz birbirimize secde etmiyoruz, ben yokum, sen varsın Allah’ım diye yokluğa bürünüyoruz. Secde, hakikatte yokluk manasındadır.
Hazreti Mevlana’nın çok güzel bir kasidesi vardır, şöyle buyurur ve der ki:
“Koşayım, koşayım da, Hakk yoluna düşen atlılara ulaşayım. Yok olayım, yok olayım da sevgiliye kavuşayım.
Hoş olmuşum, hoş olmuşum. ‘Benlik evini yakayım da sahralara düşeyim’ diye bir ateş parçası olmuşum.
Toprak oldum, toprak oldum ki, senden feyiz alarak rahmet alarak yeşilleneyim, çiçekler bitireyim. Canlılara yararlı meyveler yetiştireyim. Su oldum ki, köpürerek, koşarak, başımı taştan taşa vurarak, secdeler ederek senin gül bahçene varayım.
Ötelerden geldiğim, gökten düştüğüm için, zerre gibi titriyorum. Sona varınca huzura kavuşurum. Emin olurum da titremem.
Gök şeref yeridir. Toprak telef olma, yok olma yeridir. Ben padişahımın yanına varabilmek için bu iki halden de kurtuldum.
Hakk’ın rahmeti su gibidir. O ancak aşağılara, alçak yerlere akar. Ben de ayak altında çiğnenen toprak gibi alçak gönüllü, mütevazı olurum ki, Rahman’ın huzuruna varayım…”

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (18)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Nefsin Müslüman olması çok zor. Her an rabıtada olunmuyor, ansızın akıl karışıyor, gaflet basıyor. Bu konuda biraz açıklama yapar mısınız?

Bir insan bir yere ikrar verirse, dünya ile ne kadar işi olursa olsun, sevdiğini gönlünden çıkarmaz, başka varlıları da gönlüne koymaz ve aklı fikri kolay kolay değişmez. Kişinin gönlünde Hakk yoksa, kafası her saniye dağınıktır.
Hazreti Muhammed, “Bana ikrar veren kişi, ikrarına sadık ise, son nefesini nerede verirse versin şefaatçisi benim” diyor. İkrarına sadık olmayan kişi, gece gündüz dualarda bulunsa, yani Hakk’ı ağızda zikredip, ağızla ibadetini yapıyor ama gönlü başka şeylerle doluysa onun ibadeti boştur.
Eskiden, Mevlevi canı olmak için yolcu geldiği zaman, Dede, “Hiç aşık oldun mu?” diye sorarmış. Eğer “Olmadım” derse, “Ben seni nasıl derviş alacağım? Sana aşktan, sevgiden nasıl söz edeceğim? Git aşık ol, bir şeyi sev, öyle gel” dermiş.
Çünkü burada; mecaz aşkta, nasıl ona karşı büyük bir muhabbet besleyip, onun için gecelerini uykusuz geçirerek, yollarda sevgilinin dışında yürümediysen, bu duyguların manaya yöneltilmesi istenir. Allah, bütün kainatın sahibidir, hepsi O’nun zuhurudur. O, hepsinden güzel, hepsinden a’ladır. Onu gönlüne koyup, hiçbir simaya benzetmeden en güzel bir şekilde tasavvur edersen, O’nunla yola çıkmış, O’nunla yürüyor ve imanında yaşıyorsun demektir.
Hakk’ın bilgisini, sonsuz güzelliklerini, en güzel şekilde dile getiren Hazreti Muhammed’dir. Hakk’ın büyüklüğü O’ndan tecellisini gösterdi. Bu aleme gelen bütün Evliyaullah, hepsi Hazreti Muhammed’e gönül verdiler, O’nu görmeden O’na aşık olarak o güzelliklere vakıf oldular. Eğer oraya gönül bağlamasalardı Veli olamazlardı.
Yüce Mevlana’mız, “Benim hakiki dervişim, yüzlerce Bayezid-i Bistami’den evladır” diyor. Gelenler, kendini güzelliklere bırakmadan sadece bir iki söz öğrenmekle kaldıkları için, “Kimi lokmama geldi, kimi kisveme geldi, nerede bana gelen?” der. Kimi bir kisve giyip, bir takke takarak ben Mevleviyim demek için, kimi de karnını doyurmak için gelmiş, ama Mevlana’yı bende etmeye gelen olmamış. İnsanları bu güzelliklerden mahrum eden egosudur, nefsidir. Yani nefsin kalesini yıkmadıktan sonra Allah’ın güzelliklerine kolay kolay kavuşulmaz.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (17)

Gafletin ne olduğunu biliyoruz, ama yine de gaflete düşmekten kurtulamıyoruz. Gaflete düşmekten nasıl kurtulabiliriz?

Bir insan midesine fazla düşkün olur, yemeği fazla kaçırırsa beş-on dakika sonra vücudunu gaflet basar, uyku gelir. Gafleti üstünden atmak için biraz az yiyecek ve aşka girecek. Aşk insanı gaflette tutmaz, daima yakar. Aşık hiçbir zaman gaflete düşmez. Bu yola akılla bakıp, çok güzel bularak sevmekle, aşık olmak arasında çok fark vardır. Aşk uyutmaz, gaflette de tutmaz. Aşk olmadı mı bir insanda o insan gaflettedir, ne olursa olsun uykudadır.
Hazreti Mevlana der ki: “Allah’ın ismi Lafza-i Celal’dir, Allah yakıcıdır, koymuşlar. Evet, Allah yakıcıdır, ama neyle yakıcıdır? Allah, güzelliği ile yakıcıdır.
Size elimizden geldiğince Allah’ın ne kadar güzel olduğunu dile getirmeye çalışıyoruz. Dünyamızda sekizmilyar insan içinde birmilyara yakın güzel simalı insan var. O güzel simalar da Hakk’ın nurunun tecellileridir. Cenab-ı Allah, birine nurundan biraz fazla ihsanda bulunduğu zaman, o kişi yüz metre uzaklıktan insanları kendine baktırır. Baktıran nedir? Ondaki o nur, o ışıktır, o kişi değil… Birmilyar kişideki o nur, bir kişide yüzünü gösterirse, bu cüz’i akılla oraya bakılabilir mi? İnsan oraya bakamaz, erir. Bizi bizden alır götürür. Ne kadar Hakk’a yaklaşırsan, O’nun muhabbetleriyle haşır neşir olursan, sende o nur, o kadar artmaya başlar.
Bir erkek kıza, bir kız bir erkeğe aşık olduğu zaman her ikisinde de akıl baştan gider. Aşk akılı baştan alır. Nasıl bir kız veya bir erkek uğruna yandın; işte Allah hem o kızdan hem de o erkekten binlerce kata daha güzeldir. Çünkü o güzeller O’nun suretleridir. O yarattı onları… Kendi güzelliğini gösterirse dünyayı yakar. Onun için Hazreti Mevlana der ki: “Benim hakiki yüzüm görünürse, yolcum anında bir su damlası haline gelir. Ancak birkaç saniye kadar yüzümü sevenime gösteririm. Biz, hakiki yüzümüzü açmadan, sıradan biri gibi görünüyoruz. Aşıklar, arifler bizi dilimizden anlasınlar.” Yani çok güzel sözlerle, sayısız hakikatler sunduğu için oradan beni anlasınlar, ona göre yola çıksınlar, demek istiyor.
Gaflet ancak aşkla ortadan kalkar. Aşk gafleti götürür, gözünü kapamana izin vermez. Çünkü Sevgili devamlı gönlü kurcalar…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (16)

Mevlevilikte mecaz ve manevi aşk nasıl anlatılır?

Her zaman Mevlevilik, hiçbir yola benzemez, diyoruz. Çünkü Hazreti Mevlana, Aşk Piridir. Sevgi ve aşkı onun kadar söyleyen manevi bir üstad daha dünyaya gelmemiştir. Zaten aşkı bilmeyen Mevleviliği kolay kolay anlayamaz. Çünkü buradaki muhabbetlerde sevgiye, aşka ağırlık verilir. İnsana mecaz aşkı yaşatan, aklından fikrinden bir an çıkmayan, o güzel sevgiliyi veren bir Yaratıcı var. Sevgilinin yüzündeki, o güzel nur da Allah’ın bir hediyesidir. Allah baştan aşağı nurdur, mecazdaki o güzel aşk maneviyata verildiği zaman nefs, sıkıntı, hüzün kalmaz. Kişi kendinden çıkar, vücudunu sevgili kaplarsa, sevgili aşığına gam, keder vermez. Ancak yakar. Burası hep sevgi, aşk istiyor, iman istiyor. Çünkü her şeyin sahibi O.
Hazreti Mevlana, “Mecaz aşk bana gelmek için köprüdür” der. Mecaz aşkı tatmadan, manayı nasıl tadacaksın? O da Allah’ın bizlere bir oyunudur, ufak bir şeyle aklımızı başımızdan oynatır. Daha sonra kişi bana bu aşk, bu güzel sevgili, bu güzel duygular nereden geldi diye daha derine iner sahibini bulup her şeyiyle oraya yönelirse o zaman büyük kazanca gider.
Hazreti Mevlana’ya, “Allah’ı bu kadar zikrediyorsun, meth ediyorsun, ona bir şiir söyler misin?” demişler.
“Söylerim” demiş.
“Yandım güzel, aşkına hararetine. Gayrı güzel sevmeyeceğim ey Tanrım senin aşkına.”
Ne güzel söylemiş…
Hazreti Mevlana, bazen güzellere seslenir: “Ey güzel güneşim diye hitapta bulunma, benim vergimdir o sana. Yüzün bana dönük olursa iki alem seni bir güneş, bir kemal görür. Benden yüzünü çekersen, bir an gelir seni duvar haline getirir.” Nasıl getirir? Bir hastalık, bir sıkıntı verir, saçlar ağarır, dişler dökülür, yüz buruşur, o mecaz güzelliği gider. Onun için nefsimizden üstün bir yer varsa, o da manevi Sevgilimizdir. Onu gönlümüze koyduktan sonra, o her şeyi halleder. Onu gönlümüze koymazsak dertten, gamdan, hüzünden kurtulamayız.
Seyyid Burhaneddin Efendi’nin güzel bir sözü vardır, “Kim nefsi ile barışıksa, bilsin ki Allah ile savaştadır.”
Manevi büyüklerimizin hepsi nefsleriyle savaşarak güzelliklere kavuştular. Nefsi ile dost olan bilsin ki, Allah’la savaşıyor. Allah’la savaşan her an mağlubiyete gider.
Ne kadar güzel söylemiş Seyyid Burhaneddin Efendi, “Denizdeki canavardan korkma, içinde deniz olan canavardan kork.”
Nefsin öyle büyümüş ki, vücudunda deniz olmuş, almış seni götürüyor. Fakat onu görmüyorsun, o görünmeyen düşmandan kork.
Nefsin düşmanı Allah’dır, kalbine Hakk’ı koyarsan o gider…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (15)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

İnsanın nefsi hem maddi hem manevi çok şey istiyor. Bunu dizginlemek için kendimizle kavgadayız. Bu kavga hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Bu savaş ne zaman biter, ölünce mi?

Hayır. Hazreti Muhammed, en büyük savaş görülmeyen düşmanla savaşmaktır, dedi. Görünmeyen düşman nefstir, onun doyumu yoktur, arzuları hiç bitmez. O nefs, kişiyi hep hüzünlere mahkum eder. İnsan devamlı nefsine hizmet ederse onu ölüm kurtarmaz, ameli neyse onunla yola çıkar.
Nefis nasıl tarif edeceğiz?..
Nefsinin bilen Rabbini bilir. Nefsinin her istediğine boyun eğmeyen Allah’ını bulur, rahata kavuşur. Demek ki Rabbini biliyor ve onunla yaşayıp, onunla bütün güzelliklere sahip oluyor. Boşver, düştüm nefsime tövbe ederim, diyerek hayat geçirenler kolay kolay bunalımdan kurtulamazlar.
Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana da bizler gibi beşerdiler. Onlar da bizler gibi yediler, içtiler, evlilik yaptılar. Yalnız onlar dürüstlüğü elden bırakmayıp, dünya varlıklarına tamah etmediler, yalandan, hırstan kaçınarak, helal işlerin peşinde koştular. Hayatlarını hep Allah’la huzur içinde geçirdiler.
Hazreti Muhammed, bütün dünyaya rahmetti, ayırım yapmadan Hıristiyan, Musevi, hatta ateist olsun hepsine aynı doğrulukla, aynı güzellikle çıktı. Menfaatlerinin elden gitmesini, toplumun gözünün açılmasını istemeyenler, bazı kişileri kendi taraflarına çekerek, ona cephe aldılar., bir sürü hakaret yaptılar. O, hiçbirinin hakaretine karşı katı bir dil sarfetmedi, hep hidayet isteyerek, “Benim kim olduğumu, onlara ne kadar dost olduğumu bilselerdi, bana bu çirkinlikleri yapmazlardı, bilmedikleri için yapıyorlar” dedi.
Neden Hazreti Muhammed’in, Hazreti Mevlana’nın hayatı gözden geçirilsin diyoruz? Çünkü onlar insanlara en güzel yaşam örneğidir. İçindeki bu düşmanı, sevgin, aşkın ve bakışın daima Hazreti Muhammed’e, Hazreti Mevlana’ya yöneldiği zaman yenebilirsin. Onlar insanı nefsinden arındırır.
Şems-i Tebrizi Hazretleri, “Nefsin kaesini yıkan tevhiddir” diyor. Bir bilinçli tevhid, bir de hayali tevhid var. Allah bütün güzel sıfatlarını Hazreti Muhammed’de, Hazreti Mevlana’da gösterdi. Hazreti Muhammed’in dışına çıkarsan boşlukta kalırsın. Ona yüz tutar, O’na büyük bir sevgi verirsen, anında düzelirsin.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (14)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Allah, kendini insanda yarattı. Niçin perde arkasında, niçin bizi bu kadar uğraştırıyor?

Allah, kimseyi zorlamıyor. Kişi nefsinde yaşadığı, nefsinin isteklerinden vazgeçemediği için hakikatlere ulaşamıyor.

Allah, insanlara perde koymadı. İnsanlardaki o perdeler kendi egolarıdır. Burada bir ilahi var… Hakk’ın huzurunda mevtalar gibi teslim olacak, zerre kadar canlılık göstermeyeceksin. Onu gösterdiğin zaman ona perde diyorsun, O sana perde olmuyor. O, apaçık yüzünü gösterdi. Hazreti Muhammed’den, Hazreti Mevlana’dan, bütün Peygamber ve Velilerden işleyen bütün o güzellikler içlerindeki Allah’tı. Onlardaki o yüz, o beden örtüydü. Hakk’ın güzelliklerinin çoğuna ve hakikatine varan Hazreti Muhammed’dir. O, kavminden en çok cefa çeken Peygamber olmasına rağmen onların cezalandırılması için Allah’a münacatta bulunmayıp, hep sabır gösterdi. Taif halkı Hazreti Muhammed’i taşladı, O da onlara Allah’tan hidayet isteyerek, “Onların kalplerine hidayet ver, benim kim olduğumu anlasınlar, ben onları yok etmek için gelmedim” dedi.

Misal verelim; ateşe ateşle gidersen daha fazla parlar, her iki tarafa da zarar verir, ama suyla gidersen söndürürsün, ateş sana yansımaz. İşte Hazreti Muhammed bu sıfatı taşıdı.

Önemli olan insan sevgisidir, gönlüdür, teferruat değil. İster Muhammediye’de, ister İseviye’de, ister Museviye’de teferruatta bulunan fakat gönlü, aklı başka yerde olan kişiye nasıl dindar denilebilir ki, ama gönül o yolun sahibinde ise mesele yok.

Allah, güler yüzde, tatlı dilde, merhamet ve şefkat bulunan yerdedir. Hakk, yüzünü bütün insanları bir görüp hiç ayrım yapmayarak sevgisini sunandan gösterir.

Peygamberler ve Evliyalar, her zaman hem dış hem iç temizliği istemiştir. Kişinin ne içi, ne dışı temiz değilse, din sahibine nasıl kavuşacak? Hazreti Muhammed’in güzelliklerine kavuşmak için onları incelememiz lazım. Onun konuşma tarzını, yaşayışını, insan toplumuna bakışını inceleyip onun gibi olmaya çalışırsak, yavaş yavaş perdeler kalkar.

Allah, yüzünü açık tutmuştur. İnsan nefsinde yaşadığı için, Allah’a varamıyor…

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (13)

Takdir, tedbirle bozulur mu?

Takdir-i İlahi, diyoruz… Cenab-ı Allah, bir şey takdir etti mi, o yerine gelir ama tedbirde kusur etmemek lazım. Tedbirde kusur edersen, başına bir kaza gelebilir.

Hazreti Ali’ye sormuşlar: “Dünyada senden yiğit var mı?”
“Var” demiş, “Ayakkabısını silkelemden giyen, evinin kapısını kilitlemeden uyuyan, köprünün ayaklarına bakmadan atla geçen, benden yiğittir.”

O devirlerde binalar tek katlıymış ve çok akrep bulunurmuş. Sabah ayakkabısını silkelemeden giymişse, içinde akrep varsa, sokar öldürür. Kapısını kilitlememişse, evine hırsız girip başına bir taşla vurursa, bi gayri hak gider. Yine köprünün ayaklarını kontrol etmeden atla geçmişse, eğer köprü onu zor taşıyacak durumdaysa ve bir de atla geçmeye kalkmışsa, kazaya atla gider. Bu yüzden tedbir şarttır.

Diğer taraftan, tedbirini bozacak takdiri ilahi var ya, o Allah ne işlerse, o tedbir işinde de güzel işler. Allah’ın çirkin işi yoktur.

Yunus’un dediği gibi, “Deme bu niçin böyle, o yerindedir öyle.”

Birinin başına çirkin bir şey gelirse onu Allah’tan değil, kendi nefsinden bilsin. Allah bütün kötülüklerden münezzehtir. Bunu sık sık söylüyoruz, Allah bela vermez. Kişi çirkin işlerde bulunur, büyüklerin sözünü dinlemezse, başına kaza, bela gelir, kişi belaya kendi gider. Gençlerimiz tecrübe sahiplerinin sözlerini dinlerlerse kazanca giderler.

Anne babalar, evlatlarından hiçbir menfaat beklemeyen, rüşvetsiz dostlardır. Sadece bir güler yüz, tatlı dil isterler. Daima çocuklarının aydın ve iyi olmalarını dilerler ama malesef çocuklar ana babaya çirkin hitaplarda, davranışlarda bulunurlar. Bir gün gelir iş işten geçer, çok pişman olurlar. Pişman olmadan her şeyi düşünerek yapmak lazım.

Zamanın birinde adamın çok asi bir oğlu varmış. Adam oğluna, “Sen adam olmazsın” demiş.
Çocuk tahsilini tamamlamış, gün gelmiş şehrin valisi olmuş. Babasını huzuruna çağırtıp. “Bak baba, adam olmazsın demiştin, ben vali oldum” demiş.
Babası, “Evet” demiş, “Vali olursun ama adam olamazsın. Senin büyüklere saygın yok.”

Bütün amaç, biraz edebiyata yönelmek, insanlık terbiyesi alarak, insan gibi yaşamak, insan gibi konuşmak, insan gibi bu alemden göç ettikten sonra rahmetle anılır olmaktır.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (12)

Her hal kendi içinde başka halleri barındırıyorsa ve her şeyin tek bir varlık olduğunu farz edersek; geçmişi ve geleceğiyle çok hızlı akıp giden bu zaman için, sadece bir yanılsamadan ibarettir, diyebilir miyiz?

Bu devirde, bir saat bir dakika oldu, o kadar hızlı geçiyor ki hayat, gün adeta saat oldu. Gününü nasıl yaşıyorsun, temeli maneviyat olan bir yere bağlılığın, sevgin var mı? Maddeye ait her şey fanidir. Kişi bir Hakk ehline yüz tutup, oaraya gönlünü bağlar, orayala yaşamını sürdürürse, onun yaşamı boşa gitmemiş olur. Hakk’la yola çıkmış, Hakk’la yürüyor, Hakk’la konuşuyor. Onun her şeyi maneviyat zenginliği ile doludur ama maddeyi gönlüne koyarsa, o anda sıkıntı, gam, kasavet, hüzün başlar. Çünkü Allah’ın dışında her şey fani.

Misal olarak, bin kişi olsak, hepimiz sıdkı bütün imanla bir yere bağlanırsak, sayıda kalabalık görünürüz ama manada bir sayılırız. Çay demlikte bir kapta idi, bardaklara konulunca çok görülür. Her birine sorsak, ne içiyorsun? diye “çay” der. Yani gönlün nerede? Hakk’ta, demektir bu… Sonuç nedir? Hepimizin gönlü Hakk’ta, hepimiz Hakk olduk.

Bu beden bir testidir, yolun sonunda da sonsuz güzelliklerle dolu bir okyanus var. Testi kırılınca, vücuttaki ruh, su misali, gider hedefine ulaşır. Fakat hiç Allah’ı zikretmeden, hep dünya muhabbetleri ile ömür geçirilirse, testi kırılınca, o su toprağa gider. Toprağa gidince ayak altı olur, yani bütün ömrü zayi olmuş olur.

Hazreti Mevlana, şöyle buyurur ve bizlere sorar: “Ey insan! Sen dört anasırın sahibisin. Birincisi anasır, vücudundaki hararet, güneşe ait. İkinci anasır, vücudundaki hava, semavata ait. Üçüncü anasır, vücudundaki su, okyanusa ait. Dördücü anasır, deri ile kemik, o da toprağa ait. Bir gün gelecek bu dördü aslına gidecek, peki sen nereye gideceksin?”
Bu alemde neyi temsil ettiysen, gidişin de orayadır. Hakk’ı temsil edersen, gam yeme, dünya durdukça bakisin. Hazreti Muhammed, Hazreti Mevlana gibi diğer bütün üstadlar hepsi sevenlerine gittiler. Kendilerini insanlara kazandırmak için çalıştılar ve ölüm onlardan gitti. Aklını kullanmayıp, kendini insanlara kazandırmayanlar, ömürlerini boşa geçirirler. Her şeyi kusursuz yapmaya çalış, sonra iman ettiğin yere teslim ol. Seni nereye götüreceğini artık o bilir.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (11)

Bizim bir müşkülümüz olduğunda size danışırız. Bize çeşitli yollar gösterirsiniz ve sonra da dersiniz ki: “Allah gönlüne göre versin.” Dualarımız kabul olmadığı zaman Allah gönlümüze göre vermiyor mu? Yoksa gönlümüzün ne istediğini biz mi bilmiyoruz?

Bu sözü her zaman söyler, Allah gönlünüze göre versin, derim. Gönül tam manasıyla, sıdkı bütün imanla bağlı ise o kişi yavaş yavaş muradına erer. Verdiğimiz reçete bir kenara atılır, gönül de başka yerdeyse, muradı da başka yere gider. Gönül temizse kişi muradına erer.

Şimdi duaya gelelim… Duanın kabul olması için temiz bir kalb lazım.
Bir gün miskinin biri Hazreti Ali’nin yanına gelerek: “Ya Ali, çoluk çocuğum üç gündür aç, ne olur bana bir yardımda bulun” der.
Hazreti Ali, yerden bir avuç toprak alınca miskin, Ali beni boş çevirmemek için toprak ikram edecek, diye düşünür. Hazreti Ali içinden duada bulunarak elini uzatır, toprak miskinin eline düşer düşmez altın olur. Miskinin gözleri fal taşı gibi açılır.
“Ya Ali, ilerde yine böyle bir sıkıntıya düşersem seni rahatsız etmeyeyim, bir avuç toprak alıp okuyayım, altın olsun. Bana o duaları söyler misin?”
“Tabi söylerim, üç İhlas bir Fatiha okudum, sonra da Hu çektim.”
Miskin, “Aaa! Ne kadar kolay duaymış” der ve hemen yerden bir avuç toprak alarak, üç İhlas bir Fatiha okur ve Hu çeker, fakat toprak altın olmaz.
“Ya Ali, okudum, Hu da çektim, ama toprak altın olmadı.”
“Olmaz kardeşim, olması için gerek ki sana kalbimi de vereyim…”

Duanın kabul olması için, kalb temizliği ister, Onun kapısında ağlamak sızlamak ister; yalnız dille söylemekle olmaz. Allah, diye içten bir bağırsan, O duymaz mı? Gönüllerimizde temizlik yok ki, istekler olmuyor. Ehli değil ise vermiyor.

Allah’tan ümit kesilmez, O’na isyanla çıkılmaz. Gönüller temiz ve saf olursa, istekler olur. Kendimizi temizlemek için çok çalışmamız lazım ki, o güzellikler bizlerden de tecelli etsin. Bazıları bir sürü karmakarışık işlerdedir. Bir şey söylersen, “Onun kalbini Allah bilir, kulla Allah’ın arasına girilmez” derler. Kişilerin yaşamı, hareketi görünüyor. Haksız kişiler, kulla Allah’ın işine karışılmaz, diyemez. Eğer hiçbir menfaat beklemeden bütün insanlara hizmet ediyorsa onun işine karışma, onunla Hakk arasında bir iş vardır. Kendini en güzel yine kişi kendisi bilir. Kendi hatamızı yine kendimiz biliriz, bu beden örtüdür.

MERAM’DAN SİLİVRİKAPI MEVLANA KÜLTÜR MERKEZİ’NE… (10)

Silivrikapı Mevlana Kültür Merkezi

Mesnevi’de bir hikayede, “Allah erleri bize benzerler ama onları tanımak zordur” diyor. Bir Allah erini gördüğümüzde nasıl tanıyacağız?

Adem sıfatında hem Hazreti Muhammed, hem Ebu Cehil var. Nasıl belli olacak? Biri benlikte, küfürde; öbürü hep tevazuda, lütufda, oradan anlarız. Allah erleri daima tevazudadır, yokluktadır. Onların her sözü bilinçlidir, irşattır. Allah’ı insanın dışında uzakta tutmaz, daima birleştirir. Buradan belli olur.

1987’de acizane Konya’da Hazreti Mevlana’yı temsil etmek fakire nasib oldu. Günde iki defa, kalabalık bir mutrib ve çok sayıda semazen ile Şeb-i Arus’da ayin açtık. Her taraftan gönüllüleri çağırdık. Türkler de dahil olmak üzere her milletten insanı misafir ettik. Ayin sonrasında da konakladığımız otelin lobisinde geç saatlere kadar oturduk, onların sorularını cevapladık.
“Ne yaparsak yapalım, beş vakit namaz da kılsak, tam manasıyla ibadet edemiyoruz. Düşününce sırat köprüsünden düşüyoruz, hatalardan kurtulamıyoruz. Bunun çözümü nedir, Allah insanlara ceza verir mi?” diye sordular.
Camiye, kiliseye göre mi, yoksa Mevlana’ya göre mi cevap vermemi istersiniz? dedim. “Mevlana’nın dilinden cevap istiyoruz” dediler.
Mevlana diyor ki: “Allah, kulunun bir kılı ağarsa, Allah onu cezalamaktan münezzehtir. Çünkü ceddim Hazreti Muhammed, Miraç ettiği zaman Cenab-ı Allah’ı onyedi yaşında Şabb-u Emre sıfatında gördü. Allah, onyedi yaşında namütenahi güzellikte bir ben-i adem sıfatında göründü. Ceza vermekten münezzehtir!” diyor.
Misal olarak; kişi doksan yıl yaşadı, son nefesine kadar nefsi arzularından hiç nadim olamadan o hali ile vefat etti ise, ibtidada hocaların söylediği gibi, esafiline gider. Yani kendi kendini ruhi cezaya, cehenneme atar. Burada Hakk üzülür. O kendi kendini cezaya attı. Bu neye benzer? Ana-baba, evladından şefkatini esirgemez, hep nadim olmasını bekler. Ana-babada bu şefkat, bu rahmet varsa, Allah baştan aşağı hep rahmettir. Onun rahmeti Hazreti Muhammed’de tecelli etmiştir. Siz düşünün, eğer kötü huylarınız varsa, onları yavaş yavaş Hakk’ın bir dostuyla, onun güzel huylarıyla güzelleştirin.

Sizlere yine Hazreti Muhammed Efendimizden bir misal vereyim: Bir gün Hazreti Muhammed, sahabesi ile otururken içlerinden biri, “Ya Resulallah, dünya ateşinin, cehennemin ancak bir zerresi olduğunu buyuruyorsunuz. Ne kadar dikkat edersek edelim hatasız zamanımız geçmiyor. Bizim halimiz ne olacak?” diye sormuş.
O sırada bir hanım dört yaşında çocuğuyla oradan geçiyormuş.
“Efendi, bu kadın çocuğunun ateşte yanmasına razı mıdır?”
“Hayır.”
“Neden?”
“Ana şefkat doludur. Çocuğu ateşe düşerse kurtarmak için kendini ateşe atar.”
“Annede bu kadar şefkat varsa, Allah baştan aşağı şefkattir. Kişi Allah’a uymazsa, kendini ateşlere atar.”