HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 3

Bir kasîdesinde Hazreti Muhammed’den “En büyük mânâ padişahı” diye söz eden Hazreti Mevlâna, O’nu hiç eksilmeyen, her ân devam edem bir kerem olarak görür ve şöyle buyurur:

“Doğru haberi, Hazreti Muhammed’in sözünden duy! Mümin, yâni Allah’a inanan kişi hakkında Peygamberimiz buyurmuştur ki: Mümin bir saza benzer!

O Peygamber, en büyük mânâ padişahıdır. İşte O geldi, O ne güzel padişahtır. O ne güzel görüşlüdür. O’nun teşrifi, O’nun gelişi ile dünya misk kokusu ile, anber kokusu ile doldu.

Mâdemki mümin feryâd edip ağlamada bir sazdır; saz, birisi mızrab vurmadıkça feryâd eder mi, ağlar mı?

Büyükler büyüğü ferâh geldi. Eksilmeyen, her ân devam eden kerem geldi. Ayların ayı geldi.

Saz, kendisine mızrab vurulmasını huy edinmiştir. Mızrab yemedikçe yerinde duramaz. Bu yüzden kendisine mızrab vurarak çalsın diye çalgıcının ayaklarına yüzünü sürer, başını koyar, yalvarır.”

Bir başka kasîdesinde de, “Hepiniz yüzünüzü böyle bir cana çeviriniz” diyerek Hazreti Muhammed’i öven Mevlâna, şu cezbe sözlerini söyler:

“Kötü düşünüş hırsızını zindana götürün, ellerini sıkıca bağlayıp dîvana getirin. Akıl zabıtası, o hırsızlara mahsus olan kelepçeyi vermezse, onu da yakasından çekip Sultan’a getiriniz. Susuzları, su başına çağırınız. Dudakları kereminizle şeker ülkesine getiriniz.

Oraya getirdiğiniz her şey eğer ölü dahî olsa canlanır. Allah! Allah! Bu nasıl candır? Hepiniz yüzünüzü böyle bir cana çeviriniz. Hazineyi açtılar, hepiniz hilât giyininiz. 

Mustafa, o nebî yine geldi, hepiniz iman ediniz. Hepiniz ellerinizle güneşin eteğine yapışınız. Hepiniz o dağınık saçlardan gönüllerinizi derleyip toplayınız.

Kimde gönül varsa, o kimse gönlünü ayna yapar. Kenan ilinin Yusuf’una hediye olarak ayna getiriniz.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 2

Hazreti Mevlâna’nın şu kasîdesi de bu hâlimizi şöyle anlatır:

“Ey gönül, işlediğin suçlara, kusurlara karşılık, Hakk’tan özür dilemek için neler düşünüyorsun? O’ndan sayılamayacak kadar lütuflar, vefâlar… senden de bunca hatalar, kusurlar, cefâlar…

Senden bunca hased, bunca kötü düşünce, bunca dedikodu. O’ndan ise bunca ihsân, bunca iyilikler…

Bu duyguları sana veren, bu pişmanlığa seni düşüren, senin içindedir. Sana çok yakındır. O’nu sen ne diye kendinde, kendi içinde göremiyor, hissedemiyorsun?

O, seni bazen yaratılışına, kötü tabîatına bırakır; seni gümüş, kadın sevdasına düşürür. Bazen de canına Hazreti Mustafa’nın hayalinin nurunu verir de, içini aydınlatır.

Seni bazen o tarafa çeker, iyi adamlara katar, bazen de o tarafa çeker, seni kötülere ulaştırır. Kurtuluş gemisini korkunç dalgalarla hırpalar, onu kırar, parçalar.

Ey zavallı insan, bu düşüşlerden, bu hâllerden sakın yes’e kapılma; gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri, o kadar çok ağla, inle ki; sonunda yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri erişsin.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 1

Hazreti Mevlâna, Fîhi Mâ-Fîh’de Hazreti Muhammed’le ilgili şöyle buyurur: 

“Mustafa, kendisinin vücuda gelmesinden binlerce yıl önce yaşamış ve göçüp gitmiş olan insanlardan ve nebîlerden, yaşadığı zamanın sonuna kadar dünyanın ne olacağından, arş ve kürsîden haber veriyordu.

Onun varlığı düne aitti, bu haberleri muhakkak ki sonradan varolan varlığı vermiyordu. Sonradan varolan bir şey, eskiden varolandan nasıl haber verebilir? Bunları onun söylemediği Tanrı’nın söylemiş olduğu anlaşıldı. Çünkü, o arzu ile söz söylemez. Sözü ancak vahyolunan vahiyden ibarettir.”

Hazreti Muhammed’i hayal etmek dahî bir nurdur. İnsan bu nurla aydınlığa kavuşma yolunu bulabilir. Hazreti Muhammed şöyle buyurur:

“Gece uzundur, uyku ile kısaltma onu; gündüz parlaktır, günâhlarınla karartma onu.”

Hazreti Mevlâna, Divân-ı Kebîr’deki bir kasîdesinde şöyle buyurur:

“İnsan, Hakk’tan sayısız lütuflara, ihsânlara nâil olmakla birlikte, hatalarını ve kusurlarını tekrarlamaktan vazgeçmemektedir.

Hakk’ın kendi içinde olduğunu görememektedir. Biz bizle kaldığımız zaman, benlik hâlinde suçlar işleriz, fakat insan düştüğü bu suçlardan aydınlığa kavuşma yolunu Hazreti Mustafa’yı hayal etmenin nuruyla bulabilir, bu yolla içini aydınlatır.”

HAZRETİ MUHAMMED’İN SEVGİ İLMİ – 3

Âleme sevgi ilmini Kur’ân vasıtasıyla açıklayan yüce Muhammed, yine sevgisinden dolayıdır ki, Kur’ân konusunda bizlere yol gösterir: “Bilin ki Kur’ân’ın bir dış yüzü var, fakat onun bir de iç yüzü var. Hattâ o iç yüzün bir başka anlamı, onun da daha derin bir iç anlamı daha var” diyerek bizlere Kur’ân’ın gerçek mânâsına inmemiz için yol gösterir.

Hazreti Mevlâna, Hazreti Muhammed için şöyle buyurur: “Senin nurun olmadıkça aydın gün bile gecedir… Sana sığınmadıkça arslan bile tavşan kesilir! 

Ey Mustafa, bu nur denizinde bizlere kaptanlık et… Akıllılara bir yol gösterici lâzım… hele yol, deniz yolu olursa!

Sen, vaktin Hızır’ısın, her geminin imdâdına yetişen sensin… Bu topluluğun önünde gökyüzündeki ışık gibisin, güneşe benziyorsun. Kınayanlar, senin dolunayın önündeki köpeklere benzerler. Dolunay, gökyüzünde geceleri yürür… köpeklerin sesi yüzünden yürüyüşünü bırakmaz. Sen şifâsın. Ey şifâ, hastayı terketme… Körlere yardım et. Bu kararsız dünyadaki körleri katar katar doğru yola ulaştır.

Doğru yolu gösterenin işi budur; sen de doğru yolu gösterensin… âhir zamanın yasına, neşesin sen!

Ey benim en ulu Peygamberim, sen vaktin İsrâfil’isin; kim kıyâmet nerde derse a güzelim, kendini göster, işte kıyâmet benim, de! Bu kıyâmetten yüzlerce âlem kopmada!..

Hazreti Muhammed’in ilmi sevgi ilmiydi. Tanrı yolunun, Tanrı durağının bilgisini ancak gönül sahibi bilir…”

Şiir:

“Yâ Muhammed sevgilim! 

Sen kırmızı gülsün, sen beyaz yaseminsin. 

Gülün gönlünde oturur etrafa gülersin. 

Kimdir ki senin buyruğuna kul köle olmaz. 

Kim senin yüzünü görüp de sarhoş olmaz. 

Bir muhabbet göster ki, 

İşte odur Muhammed Mustafa. 

Bir neşe göster, neşe göster, 

İşte odur Muhammed Mustafa. 

Nerde bir lâ’l dudak senin madeninden değil, 

Nerde bir güzel ki senin nurundan değil, 

Nerde bir ulu kişi senin yoksulun değil, 

Nerde bir pürüzsüz aşk senin aşkın değil, 

Yâ Muhammed Mustafa! 

İki cihan serveri yâ Muhammed!..

Ah güzel yârim, sende yanıyorum. 

Yâ Muhammed! Sende yanıyorum…

Senden başka bir yol yoktur koşulacak, 

Cihanda senden başka şâh da yoktur, 

Senin gibi parlayan bir ay yoktur, 

Yâ Hazreti Muhammed! 

Her şey fanîdir cihan durdukça, 

Bakî olan sensin yâ Hazreti Muhammed!..”

HAZRETİ MUHAMMED’İN SEVGİ İLMİ – 2

Hazreti Mevlâna, Hazreti Muhammed’in yüz çevirdiği her yerde Allah’ın cemâlini gördüğünü buyurur. Bunun nedenini şöyle açıklar: “Kimin canı, heveslerden arınmışsa derhâl tertemiz Tanrı dergâhını görür. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan temizlendiğinden nereye yüz çevirse orada Allah’ın cemâlini gördü.”

Hazreti Muhammed okula gitmemişti, dersler ve çeşitli ilimler okumamıştı. Hazreti Mevlâna der ki: “Hazreti Ahmed’in gönlü Tanrı tarafından açılmış, nurlanmıştı. Onda kıyısı, sonu olmayan bir süt kaynağı vardı. O niçin tulumda süt arasın? Onun denize bir yolu vardı, kuyudan su çekmeye neden çalışsın? Kendinde olan bir şeyi, dışarda niçin arasın?”

Bütün insanlık âlemine hürlük yolunu göstermek için gelmiş olan Hazreti Muhammed, bu görevi kendisinden başka yapacak tek bir kişi olarak Hazreti Ali’yi göstermişti. Kendisine ve Ali’ye “Mevlâ” adının söylenmesini istedi. Mevlâ’nın mânâsı; bizleri azâd eden ve başkalarına kulluktan kurtaran kişidir. 

Hazreti Muhammed buyurur ki: “Ben kimin Mevlâ’sı ve dostu isem, Ali de onun Mevlâ’sıdır.”

İnsanlık âlemine hakîkatini bildirmeye ve insana kimliğini müjdelemeye gelen Hazreti Mustafa’nın ilmi sevgi ilmiydi. “Müminler kardeştir” nasihatiyle Medine’de birbirine düşman iki kabîleyi birbirine kardeş etmişti. Âdeta birbirlerinin kanına susamış olan bu iki kabîle, Mustafa’nın yol göstermesiyle kinlerini bırakmışlar, saflık nurlarıyla dolmuşlardı.

Bu eski düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş olmuşlardı. Hattâ kardeşliği de bırakıp tek bir ten oldular. Üzümlerin suretleri ayrı gibi görünür, fakat sıktın mı hepsi tek bir üzüm suyu olur, aynı tadı verir.

Beyit:

“Pak ve temiz aşk, Muhammed’le eşti. Tanrı aşk yüzünden O’na, ‘Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım’ dedi. Çünkü O, aşkta tekti. Onun için Tanrı, O’nu peygamberler arasından seçti.”

HAZRETİ MUHAMMED’İN SEVGİ İLMİ – 1

Âriflerin gönüllerine neşe veren ve sevindiren Mesnevî-i Şerîf’te Hazreti Mevlâna’nın dilinden Hazreti Muhammed konuşur. Anlattığı hakîkat, kendi hakîkatidir. Hazreti Mevlâna, Hazreti Muhammed için şöyle buyurur:

“Hazreti Ahmed’in bedeni ve bedene ait sıfatları şu an Medine toprakları altında uyumakta fakat onun doğruluk makâmındaki o ulu huyu ve bâkî olan ruhu apaydın bir güneş gibidir! O bâkî ruh hiç değişmez, hiç başka bir hâle gelmez. O uykuya ihtiyacı olmayan bir arslandır, fakat kendini öylece uyur gösterir… Hayvanî duyguyla bakanlar, sahiden uyuyor, hatta ölmüş sanırlar!

Ay, baştanbaşa eldir, avuçtur, vericidir, nurlar saçar. Ayın eli, avucu yoksa ne zararı var ki? Varsın olmasın! Mustafa, Cebrâil’i görmek istemiş, ‘Ey dost suretin nasıl?’ diye sormuştu. Cebrâil dedi ki: ‘Bu bedenin tâkâti yoktur.’ Peygamber görmeyi istedi, ‘Görün bakayım da bu beden ve bedene ait duygular ne kadar zayıf, bedenim bunu anlasın.’

Peygamber ısrar edince, Cebrâil birazcık göründü… Fakat öyle heybetliydi ki dağ bile görse paramparça olurdu. Mustafa, onu görünce heybetinden kendinden geçti. Cebrâil, Mustafa’yı kucakladı, bağrına bastı. Hazreti Ahmed sonsuz bir denizdi, Cebrâil’e baktı da ancak bir köpük gibi olan bedeni yaralandı.

Hazreti Ahmed, eğer o ulu ve yüce kanadını açarsa Cebrâil, ebedî olarak kendisinden geçip gider! Hazreti Muhammed, Miraç’ta Cebrâil’e, ‘Hadi, benimle gel’ dediğinde, Cebrâil, ‘A benim güzel nurlu arkadaşım. Burdan ileri geçersem ben yanarım’ dedi.

O öyle bir kişiydi ki, Miraç’ta yedi göğün hazinesine karşı hem gözünü yumdu, hem gönlünü kapadı. Hazreti Ahmed’i görmek için yedi kat gök uçtan uca hurîlerle, meleklerle dolmuştur. Hepsi kendilerini, O’nun için bezemişti, fakat O’nda sevgiliye aşktan, sevgiliye meyil ve muhabbetten başka bir heves yoktu. O, Tanrı ululuğuyla öyle dolmuştur ki, bu dereceye Tanrı ehli bile yol bulamaz.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 11

Teslimiyeti tam olan mürid, asla mürşidini sorgulamaz. 

Hazreti Mevlâna, zamanının Konya emîri Mûiniddin Pervâne’ydi. Emîr, Hazreti Mevlâna’yı çok sevmekteydi. Bir gün kendisini ziyarete geldi. Ancak Hazreti Pîr uzun süre kendisini huzura kabul etmeyip beklettikten sonra, Sultan Veled ile kendisine, bugün kendisine zaman ayıramayacağı haberini gönderdi.

Sultan Veled biraz da çekinerek, Emîr Pervâne’ye durumu iletti. Bunun üzerine Pervâne, “Ben, Mevlâna, benimle meşgul olsun, benimle konuşsun diye gelmiyorum. Sadece şeref kazanmak, kullarından ve müridlerinden olmak için geliyorum. Önceki bir gün Mevlâna yine meşguldü, bana yüzünü göstermedi. Geç vakte kadar, beni beklettikten sonra, başından savdı” diye cevap verdi.

İçeriden konuşmayı duyan Mevlâna, Emîr’i huzuruna kabul etti ve şöyle cevap verdi:

“Sizi beklettikten sonra, başımızdan savmamız, size karşı lütfumuzdur. Halktan birileri kapınıza geldiğinde, onlara karşı böyle davranmamanız için, size bu acıyı tattırdım.”

Anlaşıldığı gibi, mürşidin, müridlerine olumsuz gibi görünen bir davranışının altında, mutlak geçerli bir neden gizlidir.

Şunu unutmamak gerekir ki, iyi bir mürid olan Hüsâmeddin Çelebi’de teslimiyet olmamış olsa idi, bugün bizlere ışık tutan, o yüce kitap Mesnevî’den sohbetler yapılamayacaktı.

Hazreti Mevlâna, müridlerini eleştirenlere, âleme geliş sebebini anlatarak şu cevabı veriyor:

“Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onlara mürid olurdum. Kötü ahlâklarını değiştirip, iyi insanlar zümresine girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah’ın rahmetine mazhâr olanlar kurtulmuşlardır. Fakat lânetine uğramışlar, tedaviye muhtaçtırlar. İşte biz bu lânetlikleri, rahmetlik yapmak için dünyaya geldik.”

Şiir:

“Mücevher varken, pul neye yarar,

Aslını bilmeyen kul neye yarar.

Herkes bir yol tutturmuş gidiyor,

Mevlâna’ya varmayan yol neye yarar…”

Mısrâlarda Mânâ Okyanusu – 2

Sevgili canlar…

Bir ulu dergâhta açtım gözümü,

Pîrim tanıttı bir himmetle özümü,

Verdi dersini dinletti bana sözünü,

Güvendi taşımam için,

Bana yükledi Hakk’ın yükünü.

Lîsan-ı Hakk verdi açtı dilimi,

Gerçeği ile gösterdi,

Cenab-ı Muhammed’in ilmini,

Yolunda olduğum aşikârdı,

Açtı fikrimi,

Gördüm cemâlinde,

Ali Keremullah’ın vechini.

Aslına uymak gerekti Haydâr-ı Kerrâr’ın,

Erkânı özüydü Muhammed Mustafa’nın,

Mânevî makâmında oniki imamın,

Gerçeği ile pençe-i Ali Abâ’nın.

Evliyâ yücesi bir tane canım,

Pîrim hocam benim Yüce Mevlâna’m,

Aşık Hasan her dem senin mihmânın,

Yaşadığım müddetçe,

Ruhumdaki Yüce Mevlâna’m tek mimârım…