FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 2

İnsana Perde Olan Nedir?..

İnsan, pek büyüktür. Onda her şey yazılmıştır. Fakat perdeler, karanlıklar, kendisindeki o bilgiyi okumasına meydan vermez. Perdeler ve karanlıklardan maksat, çeşit çeşit, renk renk oyalanmalardır. Yâni çeşitli dünya tedbîrleri, türlü türlü istekler bu perdeleri meydana getirirler.

İnsan, perdeler ve karanlıklarla beraber yine de birşeyler okuyor, bazı şeylerden haberi ve bilgisi var. Peki ya, şu karanlıklar ve perdeler kalkarsa ondan nasıl bilgiler meydana çıkar bir kıyaslayın… Sayılamayacak kadar çok bilim ve sanat insandan meydana gelir.

Hani insan ölüleri gömmeyi bir kargadan öğrendi, derler ya; bu da insandaki bilginin kargaya yansımasından meydana gelmiştir. O işi kargaya yaptıran, yine insanın dileği ve isteğidir.

Tanrı’nın Dileği, Kulun Tedbîrinden Önce Gelir…

İbrahim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti. Atın üzerinde, bir ceylanın ardına düşmüştü. Atını süre süre ordudan iyice uzaklaştı. Yine de ceylanın peşini bırakmadı.

İş, haddini aşınca ceylan dile geldi; yüzünü geri çevirdi ve dedi ki: Bunun için yaratmadılar seni. Tut ki beni avladın, ne olur bundan?

İbrahim Edhem, bu sözleri duyunca bir nârâ attı, kendini attan yere fırlattı. O ovada bir çobandan başka kimse yoktu. Ona yalvardı, yakardı, mücevherlerle süslü elbisesini ona verdi, çoban kıyafetini o giydi. Hâlimi kimseye söyleme, dedi ve yola düştü.

Onun maksadı ceylanı avlamaktı, Ulu Tanrı’ysa bir ceylanla onu avladı. Dünyada her zaman Tanrı’nın dileği oluyor.

Kasîde:

“Gerçek aşka tutulmamış, o sevgiyi kendine iş edinmemiş ruhun yok olması daha iyi. Çünkü onun varlığı ayıptan, ârdan başka bir şey değildir. 

Hakîki aşkla mest ol! Kendinden geç! Çünkü dünyada ne varsa hep aşktan ibârettir. Aşkla meşgul olmaktan başka dosta lâyık bir iş güç yoktur. 

‘Aşk nedir?’ diye sorarlarsa de ki: ‘Aşk dileği, isteği, yapıp yapmama arzusunu, irâdeyi terk etmektir. İhtiyârı terk etmeyende hayır yoktur, iyi insan değildir.’ 

Ebedî olarak bâkî kalan ancak aşktır. Bundan başkasına gönül verme, hepsi eğretidir. 

Ne vakte kadar fânî olan, ölü sayılan sevgiliyi kucaklıyacaksın? Öyle bir canı kucakla ki, ona son yoktur. 

Baharda doğan şey, güz mevsiminde ölür. Aşk gül bahçesine bahardan imdât yoktur. Aşk çiçeklerinin ilkbaharın yardımına ihtiyaçları bulunur mu? 

Beden atının üstünde titreyip durma! İn aşağı! Yaya olarak yürü! Git, bedene ait arzulardan kurtul! Beden atına binmeyenlere Allah mânevî kanatlar verir. 

Dünya ile, maddî isteklerle ilgili düşüncelerle kafanı yorma! Gönlün, içine fânî sevgililerin hayali aksetmeyen bir ayna gibi tertemiz olsun.”

FİHÎ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 1

Azarlayış Sevgiye Delildir…

Biri Hazreti Mevlâna’ya dedi ki: “Kusurumuz var.”

Hazreti Mevlâna şöyle buyurdu: “Kim kusurlu olduğu düşüncesi içine düşüp, acaba ben ne hâldeyim, ne yapıyorum derse bu, dostluk ve yardıma uğrayışına bir delildir. Azarlayış kaldıkça sevgi de vardır. Çünkü dostlar azarlanır, yabancılar değil.

Azarlanmak seni dertlendiriyor ve akıllandırıyorsa, bu sevgiye ve yardım gördüğüne delildir. Kardeşinde gördüğün ayıp sendedir. Birinden inciniyorsan, sen kendinden inciniyorsun demektir.

Hem Ben Varım Hem Sen Varsın…

Hakk’a karşı iki ben sığmaz. O var ama ben de varım dersen, ya sen onun önünde öl, veya o senin önünde ölsün de ikilik kalmasın. Fakat o ölmez, buna imkân yok. O ebedî diri olduğu için ne dış âlemde, ne de zihinde ölür. Öyle lütuf sahibidir ki, mümkün olsaydı, ikilik kalksın diye senin önünde ölürdü. Fakat mâdemki onun ölmesine imkân yok, sen öl de ikilik kalksın, o sende tecellî etsin.

Namaz…

Birisi yine, “Namazdan üstün ne var?” diye sordu.

Hazreti Mevlâna buyurdu ki: “Namazın canı namazdan üstündür. Bu imandır. Namaz kazâya kalır ama iman kazâya bırakılmaz.

Namaz beş vakit içindir, iman ise beş vakitle sınırlı kalmaz. Sürüp giden bir farzdır. İman namazdan üstündür. Çünkü, namazsız imanın faydası vardır, imansız namazın ise hiçbir faydası yoktur.

Rubaî:

“Gül bahçesine benzeyen, güzel yüzünü gördüm. İnsanı büyüleyen o yüz, nurun kaynağı, nurun nuru gibi parlaktı. 

O yüz, can kıblesi idi, canların secde ettikleri yerdi. O yüze bakınca insan, kendini emniyette hissediyor. İfade edilmez mânevî zevkler, safâlar duyuyordu. 

Bu hâli görünce gönül coştu da; ‘O yüze canımı vereyim, o yüze canım kurban olsun, onun uğrunda varlığımı, benliğimi fedâ edeyim’ dedi. 

Can da heyecana kapıldı, semâ dönmeye başladı. O hem dönüyor, hem de durmadan ellerini çırpıyordu.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA NEFS VE İNSAN – 6

Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Nefsle şeytan ikisi de birdir… surette kendisini iki gösterdi. Melekle akıl da birdir, hikmeti var da onun için iki suret oldu.

İçinde aklı alan, cana da düşman, dine de düşman olan böyle bir düşmanın var. Bir an kertenkele gibi saldırır, derken çabucak deliğe kaçıverir.

Gönlünde nice delikler var. Her delikten baş çıkarıp durmada! Nefs, senin iç âleminde yolunu kesmeseydi bu yol kesiciler, sana el atabilirler miydi? Seni kötü şeylere sevkeden kibirden, o gizli memur yüzünden gönül, hırsa, tamaha, âfete esir olmuştur. Şu güzel öğüdü duy: Düşmanların en kuvvetlisi içinizdedir!”

Mesnevî’de nefsin bir sihir gibi hakîkatleri farklı gösterdiğinden bahseder Mevlâna:

“Dünya sevgisi, dünya geçimine savaşma yüzünden sana o ebedî azâbı önemsiz gösterir. Ölümü bile önemsiz bir hâle getirirse bunda şaşılacak ne var ki? O, sihriyle bunun gibi yüzlerce iş yapar! Gözbağcılıkla çirkinleri güzelleştirir, güzelleri çirkin bir şekle sokar. Bir an gelir, insanı eşek gösterir… bir an gelir, eşeği şaşılacak bir adam şekline sokar! İşte senin içinde böyle bir sihirbâz gizlidir. Vesveselerde dâimî bir sihir kuvveti vardır!”

Hakîkatleri tüm gerçekliğiyle gözler önüne seren Hazreti Mevlâna’nın kapısı umutsuzluk kapısı değildir. Böyle güçlü bir düşmana ve onun zehrine karşı, ondan daha güçlü bir tiryâk sunar:

“Fakat bu sihirlerin hüküm sürdüğü âlemde öyle sihirbâzlar da var ki sihirlerin hükmünü gideriverirler. Bu kuvvetli zehrin meydana çıktığı ovada tiryâk da meydana çıkmıştır ey oğul!

Tiryâk, sana ‘Gel, beni kendine siper et; ben, sana zehirden daha yakınım. Onun sözü sihirdir, seni yıkıp, harâb eder… benim sözüm de sihir ama onun sihrini defeder’ der!”

Kasîde:

“Sevgilim, beni kınayarak; ‘Niçin böyle yol ortasında düştün kaldın?’ diyor. ‘Sevgili!’ diyorum, ‘Sen bana öyle bir şarap verdin ki beni yere serdin.’ 

Ben yere öyle serildim, öyle kendimden geçtim ki, mahşerde bile kalkamam. Şarap kabının kapağını senin öyle edâlı bir hâlde açışın, kadehi de nazik parmaklarınla öyle bir tutuşun var ki…

Mest olmuşum, kendimi kaybetmişim. Fakat şu kadarını biliyorum ki, sen hemen geldin, elinle başımı tutup göğsüne dayadın.

Sevgilim; sen gerçekten üstün bir varlıksın. Aşkının sakîsi olan o güzel gözlerin yok mu? Onlar bana kadehsiz şarap sunmadalar. 

Bu hâl de senin lütfunu, ihsânını gösteriyor; gözlerinin şarabı ile mest olmasam, aklım başımda kalsa sevinçten çatlardım. 

Sen bana şarap sundun, ben ellerimi hemen neşeden birbirine vurdum. 

Sunduğun o bir kadeh yok mu? Beni binlerce elemden, mahrumiyetter kurtardı. 

Hele senin o yarı mest gözlerinden neşe, sevinç doğmuştur. Şu bir gerçektir ki; Sen ilk önce yaratılan bir ruhsun, sen hiç kimseden doğmadın.”

HAZRETİ MEVLÂNA’DA NEFS VE İNSAN – 4

Mesnevî-i Şerîf’te Hazreti Mevlâna der ki:

“Dışarıdaki düşmanı öldürdük; içimizde ondan beter bir hâsım var. Bunu öldürmek aklın, fikrin işi değil. İçerideki arslan; öyle tavşan maskarası olmaz. Cehennem, bu nefstir; cehennem, bir ejderhâdır ki harâreti denizlerle eksilmez. Yedi denizi içer de yine kocakarıya benzeyen nefsin harâreti ve coşkunluğu azalmaz. Taşlar, taş yürekli inkârcılar, ağlayıp inleyerek, mahcûb bir hâlde cehenneme girerler. Hakk’tan onlara şu sesleniş gelmedikçe bu kadar azâba da kanaat etmez.

‘Doydun mu?’ denir. O, kurt veya sırtlan gibi ‘Hayır, doymadım’ der. İşte sana ateş, işte sana harâret!”

Hazreti Mevlâna, nefsi doymayan bir varlık olarak tanıtır. O doyumsuzdur. Yine Mesnevî’de der ki:

“Bütün bir âlemi, bir lokma edip yutar da yine midesi ‘Daha fazla yok mu?’ diye bağırır. Nihâyet Hakk, onun üstüne lâmekân âleminden ayağını koyar da işte o vakit derhâl sakinleşir. Bizim nefsimiz de cehennemin bir parçasıdır. Onun için cüzîler dâima küllün tabîatındadır. Nefsi öldürecek ayak da ancak Hakk’ın ayağıdır.”

Hakîkatte insanın bu kadar büyük bir düşmanının olması, insanın değerinin de ne kadar yüce olduğunun bir göstergesidir. İnsanda gizli bir öz vardır. Fihî Mâ-Fîh’de Hazreti Mevlâna bunu şöyle açıklar:

“İnsanın nefsinde bir şey vardır ki, hayvanlarda, canavarlarda bile yoktur, derler ya; bu söz, insan onlardan beterdir, demek değildir. Bu söz şu yüzden söylenmiştir: İnsanda gizli bir öz vardır; ona karşılık bu kötü huy, nefsin şu kötülüğü, şu fenâlıklar, o öze perde olmuştur.

İnci, mücevher; ne kadar değerli, ne kadar büyük, ne kadar yüce olursa, perdesi de o kadar büyük olur. Demek ki kötülük, kötü huylar, o öze, o inciye bir perde oluyor. Bu perde ancak çok çalışmayla kalkabilir.”

Bu yolda çabaların, çalışmaların çeşit çeşit olduğunu söyleyen Hazreti Mevlâna, nefsi eritmenin en iyi yolunu, bu yolda çalışmaların en ulusunu yine Fihî Mâ-Fîh’de şöyle dile getirir:

“Çalışmaların en ulusu, Tanrı’ya yüz tutmuş, bu âlemden yüz çevirmiş dostlara karışmaktır. Temiz dostlarla düşüp kalkmaktan daha çetin hiçbir savaşma yoktur. Çünkü onları görmek, nefsi, bedeni eritip yok etmektir.”

Rubaî:

“Eğer sen; ‘Ben aşığım’ dersen, bil ki senin için birçok imtihanlar vardır. Başını eğme, âşıkların kadehinden iç! 

Benim coşkunluğum, aşk mesti olduğumdandır. Çeng gibi coşup köpürüyorsam da; benim bu hâlden haberim bile yok! 

Ey Tebrizli Şems! Beni harâb ettin, sen hem sakîsin, hem şarapsın, hem de şarap satan!”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN ALLAH’A DAVETİ – 7

Allah’ın hakîkati konusunda Mesnevî’de gönülleri cilâlayarak, renkten, kokudan kurtulmuş olan sufîlerden bahseden Hazreti Mevlâna şöyle buyurur:

“Gönül aynası gaybın hudutsuz suretini gösterdiği için, burada akıl ya susar veya şaşırıp kalır. Gönül mü Tanrı’dır, Tanrı mı gönül?”

Gönlü cilâlamaktan maksadın; isteklerden, hırstan, hasislikten ve kinlerden arınmak anlamına geldiğini söyleyen Hazreti Mevlâna, bu kişilerin her nefeste zahmetsizce bir güzellik gördüklerini dile getirir.

Ve Fihî Mâ-Fîh’de, Şeyh Muhammed Serrezî’den bir misâl verir:

“Şeyh, bir gün müridleri arasında oturmuştu. Müridlerden birinin canı kebab istedi. Şeyh, ‘Buna kebab lâzım, getiriniz’ diye işaret etti. Ona, ‘Şeyh, onun kebaba ihtiyacı olduğunu nerden bildiniz?’ dediler. O da, ’Otuz seneden beri benim için gerekli olan hiçbir şey kalmamıştır. Kendimi bana gereken şeylerin hepsinden temizledim, hepsinden münezzehim. Ayna gibi tertemiz ve parlak oldum. Şimdi ise aklıma kebab geldi, canım istedi ve bu benim için lüzumlu bir şey hâlini alınca, bunun falan müride ait olduğunu bildim’ dedi. Çünkü aynanın kendisi saf ve şekilsizdir. Orada bir şekil belirirse bu, başkasının şeklidir.”

Yine Fihî Mâ-Fîh’de, “İnsan vücudunun gemisinin yelkeni imandır” diyen Hazreti Mevlâna, “Suyun gönül havuzuna ulaşması, akması için çok çalışması, dereler aşması lâzımdır” buyurur ve bizlerden, içimizde bir nur meydana getirmek için çalışıp çaba göstermemizi ister. Çünkü içinde böyle bir nur olan kimsenin gönlünde her türlü dünyaya ait makâm, mevkî ve dünya hâlleri bir yıldırım gibi parlayıp geçer. O zaman bu kişiler Tanrı’nın olur ve Tanrı’ya yönelirler.

Rubaî:

“Şu dumanlarla dolmuş evde bir pencere açtılar da, duman çıktı gitti; eve, güneşin nuru doldu! 

O ev nedir; neyin sembolüdür? O ev, gönül evidir; içeri dolan duman da, üzüntülerimizi, kederlerimizi göstermektedir! Aslında, boş düşüncelerimiz, endişelerimiz, bizim mânevî zevkimizin, ruhanî neşemizin boynunu kırmaktadır! 

Ey Hakk yoluna düşen kişi! Aklını başına al, gaflet uykusundan uyan da, düşünceden de kurtul, hayalden de!.. Yâ Rabbi! Şu bizim uykuya dalanlarımıza bir davulcu gönder!..”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN ALLAH’A DAVETİ – 1

Âriflerin Menkîbeleri’nde nakledilir ki:

“Bir gün üç kişi, Mevlâna Hazretleri’ne, ‘Yolunuz nedir?’ diye sordular.

O da, ‘De ki bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanları basîret üzere yâni açık bir bilgi ve kesin bir delille Allah’a davet ederiz’ diyerek bir âyetle yanıt verdi. Bu söz üzerine o üç kişi Mevlâna’ya mürid oldular.”

İnsanları Allah’a davet eden Hazreti Mevlâna, bu yolda her türlü bilgiyi açık bir şekilde bizlere sunar.

Hazreti Mevlâna, Allah’ı şöyle izâh eder:

“Bütün peygamberler ve velîler, Allah’ın hakîkati hakkında hiçbir şey söylemediler ve bir şeye de karar vermediler. Ben, Muhammed’in canının nuru sırrına dayanarak ve güvenerek diyorum ki, Allah tamamiyle zevktir ve her kim tatmazsa anlamaz.

İşte ben, o zevkim ve o zevke tamamiyle gömülmüşüm. Halkın zevki bu zevkin yansımalarıdır. Çünkü iman tamamiyle zevk ve şevktir.”

Hazreti Mevlâna, müridlerinden bu anı yakalamalarını ve canlarında o zevki bulmalarını ister:

“Ben aşıkların nazârında bakılan bir cisim değilim. Belki ben sözümüz ve ismimizi işitince müritte hâsıl olan o zevk ve hoşluğum. O anı bulduğun ve o zevki canında duyduğun zaman bunu ganîmet bil ve şükürler et. Çünkü ben o zevkim.”

Hazreti Mevlâna, bizlerden sadece gönül ister ve şöyle buyurur:

“Allah, ‘Biz gönüle bakarız, su ve topraktan ibâret olan surete değil’ diyor.

Sen dersin ki bizim gönlümüz var. Öyle ama gönül arşın yücesindedir, aşağılarda değil!”

“Gönül, bir tek kişide olur. O tek kişi hangisidir?” diyen Hazreti Mevlâna, “Asıl olan gönlü ara” buyurur ve Hazreti Muhammed’in dilinden şunları nakleder:

“Peygamberimiz Muhammed buyurmuştur ki: ‘Bir suya taş attığın vakit su nasıl açılırsa, Allah’ın nuru bir müminin kalbine indiği vakit, onun kalbi de öyle açılır, genişler, hoş ve lâtif bir sahra olur.’

Bunun üzerine ashâb, ‘İnsan kalbinin genişlediğini nasıl anlar? Bunu görecek gözü, perdeli ve tozlu olursa kalbinde bir genişlik ve açıklık olduğunu nasıl anlayabilir?’ diye sordular.

Peygamber, ‘İmanlı kişi, kalbinin genişlediğini bütün mal, mülk ve dünya lezzetinin gönlünde soğuması ve tatsız bir hâle gelmesi, dünya dostları ve kendi ahbaplarından sebepsiz ve garezsiz bir yabancılık duymaya başlaması ile anlar’ buyurdu.”

Rubaî:

“Akıl bir ateş gördü: İşte bu aşktır, dedi. Hayır! Aşkı akıl göremez, aşkı ancak aşkın uyanık gözü görür. 

Aşk; ağızsız, dilsiz, sessiz sedâsız feryâd ederek dedi ki: Ey gönül! Sen yükseklerde uç da, aşkın yüceliğini gör!”

AŞK VE İMAN – 13

Hazreti Mevlâna, bir rubâisinde, aşkın, Peygamberimizin yolu olduğunu buyurur. Hatta bizlerin de aşkın çocukları olduğumuz haberini verir ve der ki:

“Peygamberimizin yolu aşktır; aşk oğullarıyız biz, anamız aşktır.”

Sevginin ve aşkın ne kadar önemli olduğu, Fihî Mâ-Fîh’de şöyle ifade edilir:

“Nerede olursan ol, ne hâlde bulunursan bulun, sevmeye, aşık olmaya çalış.”

Âriflerin Menkîbeleri’nde, sevginin artması için Tanrı erinin yakınında olmanın gerekli olduğu, şu olayla nakledilir:

“Bir gün Mevlâna Hazretlerinin yanında birinden: Falan kişi, canım ve gönlüm hizmettedir, diyor diye bahsettiler. Mevlâna: Sus, insanlar arasında söylenen bu yalan, miras kalmıştır. O, erlerin hizmetinde olan öyle gönül ve canı nerede buldu? dedi ve mübarek yüzünü Çelebi Hüsâmeddin’e çevirerek: Allah Allah! Tanrı velîleri ile diz dize oturmak lâzımdır. Çünkü o yakınlığın büyük tesirleri vardır, buyurdu.”

Hazreti Mevlâna, sevginin yakınlıkla doğacağını söyleyerek, hiçbir zaman uzakta olmamızı istemez, ayrılık ve uzaklığı bir zehire benzetir.

Âriflerin Menkîbeleri’nde bununla ilgili şöyle söyler:

“Onu görmekte senin ruhun, onun ruhu ile birleşir. Ayrılığı niçin denemeye kalkıyorsun. Bir insan, zehiri nasıl denemeye kalkar. Sen temiz de olsan pis de, ondan uzak bulunma. Çünkü temizlik, yakınlıktan artar.”

Mektûbat adlı eserinde Hazreti Mevlâna, aşık olmayan kişiler için şunları söyler:

“Sen aşık olmadıysan, sevgi nedir bilmiyorsan; yürü git, ot otla; eşeksin sen.”

Aşkla beslediği müridleri için ise Âriflerin Menkîbeleri’nde şöyle söylediği nakledilir:

“Aşkla beslediğim her mürid feleğin okundan kurtulur.”

Rubâi:

“Aşk, misk gibi kokar; onun için gizli kalmaz, belli olur! 

Aşk, ağaç gibidir; aşıklar da, ağacın gölgeleridir! Gölge gerçi ağaçtan uzak düşse de, yine orada kalmak gerektir!”

AŞK VE İMAN – 12

Makalat’ta, “Aç kalmış birini arıyorum, susamış bir insan arıyorum” diye buyuran Hazreti Şems der ki: “Berrak ve temiz su, iyilik ve cömertlikle susamış insan arar.”

Yine Makalat’ta bir bilginden bahseden Hazreti Şems, onun şu hâlini bizlere anlatır:

“Bilginin biri, bir gün uykudan uyandı. Eşya, kitap her nesi varsa attı. İnliyor, ağlıyor ve şöyle söylüyordu: Ömrümüzü tüketip, Tanrı kitabını arkamızda bıraktık.”

Hazreti Şems, bilginin “Tanrı kitabı” demesindeki maksadı bizlere şöyle izah eder: 

“Bilginin burada, Tanrı kitabı, demekten maksadı Kur’ân değildir. Yol gösteren adam, yâni mürşittir. Tanrı kitabı odur, âyet odur, sûre odur. O âyet içinde âyetler vardır. Bu açık Kur’ân’da, bu apaçık kitapta neler yok…”

Hazreti Mevlâna, Fihî Mâ-Fîh’de Mecnûn’un zamanından bahsederek der ki: 

“Mecnûn’un devrinde güzeller vardı ve onlar Leylâ’dan daha güzeldi. Fakat Mecnûn bunlara sevgi göstermemişti. Ona; Leylâ’dan daha güzelleri var, sana bunları getirelim, dediler. O; ben Leylâ’yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından sevmiyorum. O, görünüşten ibaret değildir. Leylâ benim elimde kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum ve bu şaraba aşığım. Sizin gözünüz sadece kadehte, içindeki şaraptan haberiniz yoktur, dedi.”

“Şarabı kadehten anlamak için aşk ve şevk lâzım” diye buyuran Hazreti Mevlâna şöyle örnek verir:

“On gündür bir şey yememiş bir açla, günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan ekmeğin dışını ve şeklini, aç olan ise canını, özünü görür. Çünkü bu ekmek kadeh, onun tadı ise kadehteki şarap gibidir. Bu şarap ancak iştah ve şevk gözüyle görülebilir. Bunun için sen de kendinde bir şevk ve iştah meydana getir ki, sadece dışı gören bir insan olmayıp, bu âlemde her zaman sevgiliyi göresin.”

Kasîde:

“Seher vakti içtiğin şarap, sana tesir etmediyse, ben sana başka türlü bir şarap vereyim; onu iç. Benim şarabım gerçekten de acayip bir şaraptır. Bir kıyâmet gibidir. İnsanı diriltir. 

Daha ilk kadehi içer içmez, nereleri gezersin? Neler görürsün? Neler.. İkinci kadehten Allah’a sığınırız. Üçüncü kadehi içince ne olacağını söyleyemem. 

Ne gam kalır, ne iş güç kalır. Herkes yerlere yıkılır, ondan sonra da sizi alırlar, nereye çeker götürürler, Allah bilir! 

Sen kokuya, renge takılıp kalmışsın. Onların esiri olmuşsun; taşa, taştaki resme benziyorsun Şu taşın kalbinden, kaynak suyu gibi kayna da, fışkırarak çık. 

Hele ey kerem sahibi sakî! O kırmızı şarabı sun da öyle bir hâle geleyim ki, çekinmeden korkmadan senden, senin güzelliğinden bahsedeyim. 

O büyük kadehi bana, kendi kuluna sun da, onun mahmurluğuyla nasıl başımı, yukarılara daldırmışım, seyret!..”

AŞK VE İMAN – 4

Hazreti Mevlâna, Maarif’de buyurur ki:

“Göz onu görünce Tanrı olur. Zîrâ, Tanrı Tanrı’yı görmüştür. O, kendi nurundan onlara bir nur bağışlamazsa, gözler O’nu göremezler. Ancak bağışladığı bu nurla O’nu görebilirler. Bu durumda Tanrı’yı gören, kendi kendini görmüş olur.”

Hazreti Mevlâna, Fihî Mâ-Fîh’de, Hakk’ı talep eden kişinin aşık olması gerektiğini buyurur ve şöyle söyler:

“Hakk’ı talep etmekte aşk ve üzerine titreme lâzımdır. Her kim titremezse, ona, titreyenlere hizmet etmesi vâcib olur.”

Yine Fihî Mâ-Fîh’de buyurur, der ki: 

“Aşk odur ki, aşık gıdasını ve tadını, anne, baba ve kardeş sevgisini, evlât muhabbetini ve her türlü lezzetini O’ndan alır.” 

Ve iman eden kişinin fedâkârlıktan kaçmaması gerektiği şöyle dile getirilir:

“Dostluğun şartı, kendini Dost uğruna fedâ etmek, Dost için mücâdeleye atılmaktır. İmanın eseri ve İslâm’ın şartı da budur. Mümin, mâdemki kendisini Hakk’a fedâ ediyor, o hâlde belâya uğradığı, tehlikeyle karşılaştığı zaman elini ve ayağını fedâ etmekten çekinmemeli.

Zehir, Sevgilinin elinden içilebilir. O’nun acı sözü de şeker gibi yenilebilir. Sevgili, çok tatlı, pek çok tatlıdır.”

Rubâi:

“Ben olunca, senden senlik gider; yakînen sen senden fânî olursun. Bunun sebebi şudur: Ben kimse ile büyük bir çadıra sığmam. 

Benim sarhoşum olana her cihanda, cihan cihan kerem vardır. Lâkin; çalış, sabret, saflaşınca bu nimete erersin.”

HAZRETİ MEVLÂNA’NIN DİLİNDEN HAZRETİ MUHAMMED – 15

Hazreti Mevlâna, Mektûbat’ında, Hazreti Muhammed’in has kulları hakkında buyurduklarını şöyle aktarır:

“Gerçekler padişahı gerçek Peygamber, şöyle buyuruyor: Âhir zamanda bunaldınız mı, dileğinizi has kullarımdan umun; hem de apaçık umun. Karanlıklarda kalanların şüpheli bekleyişleri gibi değil.

Ümmetim için her zaman bir tufan var, her zaman bir Nuh.

Her zamanın Kutbu, o zamanın halîfesidir. Nuh’un gemisi odur. Onun eteğine yapışan tufandan kurtulur.”

Yine Mektûbat’ta şöyle der Hazreti Mevlâna:

“Peygamber demiştir ki: Gerçekten de, Allah’ın, kadri yüce kulları vardır; yeryüzünde onlar, yağmura benzerler; karaya düşerlerse hayır bitirirler, denize düşerlerse inci çıkarırlar.”

Bir kasîdesinde Hazreti Mevlâna bu konu ile ilgili şöyle buyurur:

“Tanrı erleri gönül gibi göklere sefer ederler. Ey Hakk’ın velîlerini Hakk’tan ayrı sayan! Velîlere iyi zan beslesen ne olur? Bundan sonra bizden ayrılmasan, ne olur?”

Ve yine Mektûbat’ta Hazreti Muhammed ile Hazreti Ali arasındaki şu konuşmayı dile getirir:

“Peygamber, Hazreti Ali’ye, ciğerimi yeryüzünde emekliyor görsen ne yaparsın? diye sordu. Ali, bu soruya cevap veremem, ancak göz çukurumu yurt olarak ona bağışlarım; onu yüreğimin içine sokarım. Bunları yapmakla beraber, kendimi yine de suçlu ve kusurlu sayarım.”