FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 47

Tanrı’nın Lûtfu…

Ulu Tanrı, evde otursa da adamın rızkını verir derler ya, bu aldırmamak dâvâsına girişmektir. Rızk, tepeden inmez ya. O yavrucak ağlar da anası, ona süt verir. Bu ağlamamda ne fayda var düşüncesine kapılsa, ağlamak, süt vermeye neden sebep olsun kuruntusuna düşse sütten kalır. Şimdi görüyoruz ya, çocuğa, ağladığı için süt verilmede. 

Birisi, bir beyin, bir başın önünde eğiliyorum, secdeye kapanıyorum, ne fayda var bunda düşüncesine dalabilir. Fakat tapı kılıyorsun, diz çöküyorsun ya; sonunda o bey sana acıyor, bir parçacık ekmek veriyor. Beyden sana acıyan, beyin derisi, eti değildir. Bey öldükten sonra da bu deri, bu kemik yerindedir; uykuda, dalgınlıkta da öyle. Fakat o vakit, onun önünde tapı kılman yiter gider. Anladık ya, o beydeki acıyış göze görünmüyor. 

Mâdem ki deride, kemikte bulunan görmediğimiz bir şeye tapı kılmadayız; deriden, kemikten dışarı bir şeyin de bulunması mümkün. Deride, kemikte gizli bir şey olmasaydı, Ebû Cehil’le Muhammed bir olurdu, aralarında bir fark kalmazdı. Şu kulak, ister sağırın olsun, ister duyanın, görünüşte birdir; arada bir fark yoktur. O da kulak, bu da; fakat duyanın kulağında bir duyan var; o gizli, o görünmüyor; demek ki temel, Tanrının lûtfu.

Şu Cuma Ne Hizmette Bulundu Ki…

Tut ki bir beysin, iki tane de kulun var. Biri çok hizmetler ediyor, senin için birçok yolculuklara katlanmış; öbürüyse tembel, kullukta ileri değil. Fakat bir de bakıyoruz ki sen o tembel köleyi o hizmeti çok köleden fazla seviyorsun. O çok hizmet eden köleden de geçmiyorsun amma böyle olmuş işte; sevgiye hükmedilemez ki. 

Bu sağ göz, öbürü sol göz; görünüşte ikisi de bir. Peki, acaba o sağ göz ne hizmette bulundu da sol göz olmadı? Sağ el ne iş gördü ki sol, onu görmedi? Sağ ayak da böyle. Sağ göz, lûtfa uğramış işte.

Böylece Cuma günü, başka günlere üstün olmuş. 

“Gerçekten de Tanrı’nın verdiği rızklardan başka rızkları da vardır; onlar Levh’e yazılmıştır; onları Cuma günü isteyin.” 

Şimdi şu Cuma, ne hizmette bulundu ki başka günler, o hizmeti etmediler. Fakat Tanrı, ona lûtfetmiş; bu yücelik ona nasib olmuş.

Kasîde:

“Sevgili, gönlümde yalnız sen varsın, senden başkası benim için kerpiç gibi, taş gibidir, kaya gibidir.

Dünyada her âşık, kendine bir güzel seçmiştir. Ona gönül vermiştir. Ama biz zaten dünyada senden başka bir güzel göremiyoruz.

Ey can; eğer senden başka bir ay yüzlü olsaydı, onu gözümüz görmezdi. Senden başkasını da biz kıskanmayız.

Ey insanlar; tek ondan, onun güzelliğinden bahsetmeyin de, ondan başka dünyadaki bütün güzeller sizin olsun gözüm yok.

Güzeller güzelini, pek büyük ve eşsiz varlığı mânen hisseden kişi gelip geçici güzelliği bulunan, fânî olan güzellere nasıl olur da gönül verir?

Allah’ın lûtfunu ümit eden kişi, o lûtuftan başka hiçbir şeye gönül bağlamaz.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 46

Ahiret Ahvâli…

Ekmeleddin dedi ki: Mevlâna’ya âşığım; yalnız onun yüzünü görmek istiyorum; ahiret hiç aklıma gelmiyor zâti. Bu düşünceler, bu kuruntular olmaksızın yalnız Mevlâna ile uzlaşmışım, onun cemâliyle huzura kavuşuyorum; onu görünce, yahut hayâlini düşününce tatlar buluyorum.

Mevlânâ buyurdu ki: Ahiret, Tanrı aklına gelmiyor amma bütün bunlar, bu sevgide gizli, bu sevginin içinde. Halîfenin tapısında güzel bir oyuncu kız çalpara çalıyor, oynuyordu. Halîfe, sanatın ellerinde dedi. Kız, ayaklarımda ey Tanrı Elçisinin halîfesi dedi; ellerimdeki güzellikte ayaklarımın güzelliği de gizli; onun için ellerim güzel. Mürit, ahireti etraflıca hatırlamaz amma şeyhi görmekle ahiret tadını, şeyhten ayrılmakla ahiret korkusunu duyar; bütün ahiret ahvali bunda gizlidir.

Külhancı ve Çırağı…

Ârifin biri dedi ki: Gönlüm ferahlasın diye bir külhana gittim; külhan, bâzı erenlerin kaçıp sığındığı yerdir. Gördüm ki külhancının bir çırağı var. Belini bağlamış, hizmet etmede. Külhancı, şunu yap, bunu et diyor ona. O da çevik bir tarzda dediğini yapıyor. Buyruğu hemencecik yerine getirmesi, külhancının hoşuna gitti de evet dedi, böyle çevik ol. Hep böyle çevik olur, edep gözetirsen yerimi sana veririm; kendi yerime geçiririm seni. Beni bir gülmedir, tuttu, gönlümdeki düğüm çözüldü, ferahladım. Bu dünya başlarının hepsi de kullarına karşı böyledir işte.

Tanrı’nın Sözü…

Söz, benim elimde değil; bu yüzden de incinirim. Çünkü dostlara öğüt vereyim derim, bunu isterim; söz, buyruğuma uymaz. Bu yüzden incinirim işte. Fakat sözüm benden daha yücedir, ben onun buyruğu altındayım; bu yüzden de sevinirim. Çünkü Tanrı’nın söylediği söz nereye varırsa orasını diriltir; pek büyük tesirleri görülür. 

“Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı.” 

Tanrı’nın yayından fırlayan oka hiçbir kalkan, hiçbir zırh engel olamaz; bu yüzden sevinirim. Bilgi, tümden insanda olsaydı da bilgisizlik bulunmasaydı insan yanardı, varlığı kalmazdı. Demek ki bilgisizlik de istenmede; şu yüzden istenmede ki varlığın durması onunla. Bilgi de istenmede; şu yüzden istenmede ki Tanrı’yı bilmeye sebep. Demek ki ikisi de birbirine yardımcı.

Kasîde:

“İnsanlık güneşi çok yükseldi. Bu ne tatlılık, bu ne aşk, bu ne mestlik, bu ne kolaylık.

Dünya senin parlak nurun karşısında değersiz kaldı. Adetâ görünmez oldu. Sen nesin? Gönül kapan büyücü müsün? Yoksa güzelliğin definesi mi?

Seni böyle çok hoş ve gönül alıcı bir şekilde çizen kalem, ne güzel kalemdir. Sen herkesin mektubunu yazılmadan okuyorsun.

Sen artık altı cihet çadırından dışarı çık! Çünkü canlarda can kalmadı. Onlara aşktan haber ver, biraz göster!

Ey gönül; padişahlar padişahının doğanı seni avladı. Sen artık kuşların dillerindeki sırrı anlayan bir tercüman oldun.

Tercüman da nedir? Sen şimdi yücelerden yüce bir devlet kuşu oldun. Yüzlerce Süleyman’ın can bakışlarına âfet kesildin.

Ey insanlık güneşi; her seher vakti doğup parlayınca can horozu ötmeğe başlar. ‘Gel!’ der, ‘Can da sensin, cihan da.’

Mâdemki Tebrîzli Şems canıma can kattı, ben şu dünya gül bahçesini bırakarak, canımı aldım, onun gülleri solmayan gül bahçesine götürdüm.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 45

Gerçek Güneş…

Seyyid Burhâneddin güzel söz söylüyor amma sözlerine Senâyî’nin sözlerini çok alıyor dediler. Seyyid buyurdu ki: Bu, şu söze benziyor: Meselâ, güneş güzel amma ışık veriyor demişler. Bunda bir ayıp yok ki. Çünkü Senâyî’nin sözünü nakletmek o sözü göstermek, belirtmektir. Her şeyi güneş gösterir. Neyi görmek istersek güneşin ışığıyla görürüz. Güneşin ışığından maksat, her şeyi göstermesidir zâti. Ancak şu güneş, işe yaramayan şeyleri gösterir. İşe yarayan şeyleri gösteren güneş, güneşin gerçeğidir, gerçek güneştir. Bu güneş, o gerçek güneşin parça buçuğudur, o gerçek güneşin geçici bir şekildir. Artık siz de, parça buçuk aklınız miktarınca şu gönül güneşinden bir ışık elde edin, bilgi ışığını isteyin de baş gözüyle görünemeyen şeyler görünsün size, bilginiz artsın. 

Her ustadan, her dosttan bir şey anlamayı, bir şey bellemeyi umun. Demek, anladık ya, şu görünen güneşten başka bir güneş var ki anlamlar, onunla meydana çıkıyor, gerçekler onunla görünüyor. Şu kaçıp sığındığın, onunla hoşlaştığın parça buçuk bilgi, o büyük bilgiden, o bilginin ışığı. Bu ışık, seni o büyük bilgiye, o asıl güneşe çağırıyor. 

“Onlardır uzaktan seslenilenlerin ta kendileri.” 

Sen bu bilgiyi kendi yanına çekiyorsun. Oysa diyor ki: Ben buraya sığmam; sen de oraya geç varırsın. Benim buraya sığmama imkân yok; senin oraya gelmen de zor. Fakat imkânı olmayanı meydana getirmek mümkün değil; değil amma zoru başarmak mümkün. Zor amma çalış çabala da ulu bilgiye ulaş. Onun buraya sığacağını umma; buna imkân yok.

Bunun gibi hani, zenginler de Tanrı zenginliğini severler de bu sevgiyle pul pul, habbe habbe para biriktirirler; sonunda zenginliğin ışığıyla zengin olmayı isterler. Oysa ki zenginliğin ışığı, onlara der ki: Ben çağırıcıyım, o büyük zenginliğe çağırıyorum sizi. Beni buraya çekmeye kalkışmayın, buraya sığmam ben. Siz bu zenginliğe gelin. 

Hâsılı temel olan sondur. Son iyi olsun. Son iyiliği de şudur hani. Bir ağacın kökü, o can âleminde dikili olsa, dalları budakları, meyveleri başka yerlere sarksa, meyveleri başka yerlere dökülse sonunda o meyveleri toplarlar, o bağa götürürler; çünkü kökü o bağdadır. Fakat tersine olsa bu işi, görünüşte teşbih eder, Tanrı birliğini söyler insan; söyler amma kökü bu âlemdedir; bütün meyvelerini de bu âleme getirirler. Kökü de, dalı budağı da o âlemde olursa bu, nur mudur, nurdur.

Kasîde:

“Bu ne hoş kokudur, ne hoş kokudur? Acaba o gül yanaklı sevgili gül bahçesinden mi geliyor?

İlkbahar gecesi mi, öd ağacı mı; yoksa misk mi, anber mi? Yoksa, Yusuf aleyhisselam acele acele ıtırlar pazarından mı geliyor?

Bu nasıl bir nurdur? Bu nasıl parıltıdır? Bu ay mıdır, güneş midir? Yoksa, yalnızlığı arayan Hakk dostu Muhammed aleyhisselam dağdan, mağaradan mı teşrif buyuruyor?

Selvi boylu sevgili gezmeye çıkınca, dünya gül bahçesi olur; kendini gösterince de, kıyâmet kopar!

Biz, bütün insanlar, duvardaki resimlere benzeriz; bizi resmedenin, bizi yapanın ışığı vurunca o zaman canlanır, uyanmaya başlarız!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 44

Gönül, Azîz Bir Şeydir…

Nasılsın, gönlün hoş mu? Gönül aziz bir şeydir. Ağa benzer. Düzgün, sağlam olmalı ki av tutsun. Gönlü, hatırı hoş olmayan, yırtılmış ağa benzer; bir işe yaramaz. Birisinin hakkında beslenen dostluk da aşırı olmamalı, düşmanlık da. Bunların ikisinden de ağ yırtılır; ortalama gerek. Aşırı olmaması gerek dediğimiz bu dostluk, Tanrı’dan başkasının hakkında. Tanrı hakkındaysa aşırılık düşünülemez bile. Sevgi ne kadar ileri olursa o kadar iyidir. Tanrı’adan başkasına beslenen sevgi aşırı olursa… 

Halk feleğe kapılmıştır, feleğin çarkıysa boyuna döner; halkın hâli de hâlden hâle döner durur. Birisi aşırı sevildi mi, o kişinin boyuna kutlu olmasını, büyük bir hâlde kalmasını ister insan. Bunaysa imkân yoktur. Bu bakımdan adamın hatırı darmadağın olur, canı sıkılır. Düşmanlık da aşırı olursa adam, düşmanının hep kutsuz olmasını, aşağılık olmasını ister. Oysa ki feleğin çarkı döner, onun ahvâli de kimi vakit kutlu olur, kimi vakit kutsuz. Boyuna kutsuz olması da mümkün değildir; bu yüzden yine canı sıkılır. 

Fakat Tanrı sevgisi, bütün âlemde, ateşi kutlu bilenlerde Musa dinine uyanlarda, Hıristiyanlarda, bütün, bütün var olanlarda gizlidir. Kim vardır ki kendisini meydana getireni sevmesin? Sevgi onda gizlidir amma engeller göstermez onu. Engeller kalktı mı, o sevgi de görünür. 

Var olanların da sözü mü olur, yeri midir yâni? Yokluk bile kendisini varlık âlemine getirir umuduyla coşup köpürmededir. Yokluklar, bir mevki elde etmek umuduyla padişahın tapısında saf düzmüş dört kişidir sanki. Her biri, öbüründen utanmada; çünkü onun umusu, öbürünün umudunu kırmada. Evet, yokluklar da var olmak umuduyla saf düzmüşlerdir; her biri, beni var et demede, Tanrı’nın önce kendisini var etmesini dilemededir de birbirlerinden utanırlar âdeta. Şimdi yokluklar böyle olunca var olanlar nasıl olurlar? 

“Hiçbir şey yoktur ki onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söylemesin.” 

Buna şaşılmaz; olmayan her şeyde onu överek noksan sıfatlardan arı olduğunu söyler; asıl şaşılacak şey budur. 

Kâfirlik de, din de… Her ikisi, senin yolunda yelip dururlar; Hem de birdir, ortağı yok diye diye. 

Bu bir evdir ki yapısı gafletten. Cisimlerin, âlemin durması, hep gafletle. Şu büyüyen, gelişen beden de gafletle gelişmiş, yetişmiş. Gaflet küfürdür; din, küfür olmadıkça mümkünü, yok, olamaz. Çünkü din, küfürden vazgeçmektir. Şu hâlde küfür gerek ki terkedilsin. Demek ki ikisi de bir şey; değil mi ki bu, onsuz olmuyor, o da bunsuz olmuyor; birbirinden ayrılmıyorlar demek. Yaratıcıları bir. Bir olmasaydı yaratıcıları, birbirinden ayrılırdı onlar. Madem ki yaratan bir; “Birdir, ortağı yok” demektir.

Beyit:

“Ey gönül! Sen güzelsin, o Hüsrev’in yüzünden büsbütün güzelleş, eğer hoş bir Hüsrev’sen, o güzel Şirin’in Hüsrev’iysen gerçek aşka düş de Ferhat ol!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 43

Sevgiliyi Anış Güldür, Gül Bahçesidir…

Birisi, Kadı İzzeddin’in selâmı var; boyuna sizi övüyor, dedi.

Mevlâna buyurdu ki: Kim bizi iyilikle anarsa dünyada adı, iyilikle anılsın. Bir kimse, bir kimse hakkında iyi söylerse o hayır, o iyilik, kendisinedir, gerçekte kendisini övüyor demektir. 

Bu, şuna benzer: Birisi, evinin çevresine güller, fesleğenler eker; evinin bahçesini güllük gülüstanlık yapar. Ne vakit bakarsa gül görür, fesleğen görür, boyuna cennettedir. İnsan, insanların hayrını söylemeyi huy edinirse birisinin hakkında hayırlı sözler söylemeye koyulur; o da onun sevgilisi olur; onu andı mı, sevgilisini anmış olur. Sevgiliyi anış güldür, gül bahçesidir, güzel kokudur, esenliktir. Fakat birisinin kötülüğünü söylerse onun nefretini kazanır; o adam da onu andı mı, hayali gözünün önüne geldi mi, yılan, akrep görmüşe, yahut tiken, çöplük görmüşe döner. 

Mâdem ki gece gündüz, güller, gül bahçeleri, İrem bağları görebilirsin, elindedir bu; peki, ne diye tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezer dolaşırsın? Herkesi sev de boyuna güllükte gülüstalıkta yaşa. Herkesi düşman bilirsen düşmanların hayalleri gelir gözünün önüne; gece gündüz tikenliklerde, yılanların bulunduğu yerlerde gezip dolaşırsın âdeta. 

Erenler, herkesi severler, iyi görürler ya; bunu başkaları için yapmazlar, kendileri için bu işe girişmişlerdir; kötü, tiksinilen bir hayal görmemek isterler. Mâdem ki şu dünya da insanları anmaktan, hayallerini görmekten kaçınmaya imkân yok; nefret edilen bir kötülük, yollarını kesmesin diye anışlarının da, hatırlayışlarının da hep sevimli, hep güzel olmasına çalışırlar.

Demek ki halka ne yapıyorsan, halkı nasıl hayırla, şerle anıyorsan hepsi de dönüp sana geliyor. Ulu Tanrı bunun için “Kim bir iyilik ederse kendisinedir o; kim kötülük ederse gene kendisinedir o” buyurur; “Zerre ağırlığınca hayreden hayrını görür; zerre ağırlığınca şer eden şerrini görür” buyurur.

Rubaî:

“Ey Hakk âşıklarının canı! Ay senin aşkınla oynamaya, Zühre def çalmaya koyulmuş! Sanki, sana karşı duyduğumuz sevgiyi, oynayarak, çalarak âleme yayıyorlar! 

Aşk okunun açtığı yaradan, nice bağrı yaralı, nice avlanmış hasta var! Fakat ortada ne ok görünüyor, ne de yay! 

Âşığın kanı gözyaşı olmuş da, gözyaşlarından yeşillikler bitmiş ve yeşilliklere de gül yüzünün aksi vurmuş, her taraf güllük gülistanlık olmuş!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 42

Hâlden Hâle…

İnsanın üç hâli vardır. İlki şudur: Adam, Tanrı çevresinde çizginmez; herkese ibâdette, hizmette bulunur. Kadına, erkeğe, mala mülke, çocuğa, taşa, toprağa ibâdet eder de Tanrı’ya ibâdet etmez. Derken insanda bir bilgi, bir anlayış belirir, Tanrı’dan başkasına hizmet edemez olur. Derken bu hâlde de ileri gittikçe gider; öyle bir hâle gelir ki ne Tanrı’ya tapı kılıyorum diyebilir, ne tapı kılmıyorum diyebilir; bu iki mertebeyi de aşmıştır artık. Bu topluluktan bir ses bile duyulmaz.

Doğuş Vakti ve Batış Vakti…

Önceleri şiir söylerken şiir söylemeye büyük bir istek duyardım; o vakit ki şiirlerimde tesirler vardı. Şimdiyse o istek arıklaştı; battı gitti; fakat yine de şiirlerimde tesirler var. Ulu Tanrı’nın türesi bu; her şeyi doğuş vaktinde geliştirir; onda büyük tesirler yaratır, birçok hikmetler belirtir. Batış vaktinde de aynı geliştirme vardır. 

“Doğunun da Rabbidir, batının da.”

Yâni doğan istekleri de yetiştiren odur, batan istekleri de.

Tanrı’nın Kudret Avucundaki Yay…

İşleri yaratan Tanrı’dır, kul değil. Hayır olsun, şer olsun, kuldan beliren her işi kul, bir kuruntuya uyar, bir şey umar da yapar. Fakat o işteki hikmet, kulun aklına fikrine geldiği kadar değildir. O işte kendisine görünen anlam, kendisine beliren hikmet, elde ettiği fayda, gördüğü, elde ettiği kadardır da o yüzden o işi işlemiştir. Fakat onun tümden bütün faydalarını Tanrı bilir; o işten neler elde edecek, Tanrı bilir onu. 

Meselâ, ahrette sevab elde etmek, iyi bir ad-san ıssı olmak, dünyada da amân bulmak için namaz kılarsın. Fakat o namazın faydası o kadar değildir; vehme sığmayacak kadar yüzbinlerce faydalar elde edeceksin amma faydaları Tanrı bilir de kulu bu işe koyultur. Şimdi insan, Tanrı’nın kudret avucunda bir yaya benzer. Ulu Tanrı, onu işlerde kullanır durur. Gerçekte yapan eden Tanrı’dır; yay değil. Yay bir araçtır, fakat Tanrı’dan haberi yoktur, dünyanın durması için gaflet içindedir. Kimin elindeyim ben diyen, kimin elinde olduğunu bilen yay, ne büyük yaydır.

Rubaî:

“Sevgilim, ayağımı bağlayan sensin. Sevgilim, ben senin mestinim. İster ok olayım, ister yay yüzüğü; ben senin elindeyim, seninim.

Göklere doğru fırlar, yücelirsem, senin yüzünden fırlar, yücelirim. Mest olmuşsam, senin mestinim, alçalırsam senin yüzünden alçalırım. Varsam senin yüzünden var olmuşum.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 41

Söz, Güneşe Benzer…

Birisi, şu beytin anlamını sordu: A kardeş, sen, o düşüncesin ancak; ondan başka neyin varsa kemiktir, kıldır. 

Mevlâna buyurdu ki: Sen şu anlama bak; o düşünce sözü, o özel düşünceye bir işâret. Anlamı genişletmek için düşünce dedik ona; gerçekte o düşünce değil; olsa bile insanların anladıkları bu cinsten düşünce değil. Düşünce sözünden maksadımız buydu. 

İnsan, o anlamı, halkın anlaması için biraz daha aşağılara inerek anlatmak istese insan, konuşan hayvandır der. İster gizli olsun, ister duyulsun, burada söz, düşünce olur; ondan ötesi de hayvan. Demek ki insanın düşünceden ibâret oluşu, öte yanının kemikten, deriden başka bir şey olmayışı doğrudur. 

Söz, güneşe benzer; bütün insanlar onunla ısınır, onunla yaşar. Güneş, boyuna vardır, hazırdır, herkes, her şey, boyuna onun yüzünden sıcaktır; fakat her vakit görünmez. Yaşayanlar da onun yüzünden yaşadıklarını, onunla ısındıklarını bilmezler. Fakat şükür olsun, şikâyet olsun, ister hayır olsun, ister şer, söz söylemeye koyuldular mı, güneş göze görünür. 

Gökyüzündeki güneş gibi hani. Daima ışır durur amma ışığı bir duvarı ışıtmadıkça görünmez. Tıpkı bunun gibi söz güneşinin ışıklarıda boyuna vardır amma, harf, ses vasıtasiyle belirmedikçe görünmez. Çünkü, güneş lâtiftir, hava da lâtiftir. Kesif bir şey gerek ki o kesâfet vasıtasiyle o lâtif nesne göze görünsün, belirsin. 

Meselâ birisine Tanrı sözü hiç yüz göstermemiş, şaşkın bir hâlde donakalmış. Tanrı şöyle etti, böyle buyurdu, böyle yapma dedi dedikleri zaman ısınır o adam, Tanrı’nın letâfetini görür. Amma önce de vardı o ışık; hem de ona vurup duruyordu. Fakat yap-yapma emirleri söylenmedikçe, Tanrı’nın yaratışı, gücü anlatılmadıkça o ışığı göremiyordu. 

Kimi kişiler vardır; güçleri yetmez de bal yiyemezler, arıktırlar, bal ağır gelir onlara; kuvvetlenmeleri için zerde gibi, helva gibi bir yemeğin içinde yiyebilirler. Sonunda kuvvetleri bir hadde varır ki balı, bal olarak da yemeye başlarlar. 

Hâsılı anladık bildik ya, söz, lâtif, daima ışıyan, ışığı hiç kesilmeyen bir güneştir. Fakat sen, güneşi görmek, ondan zevk almak için kesif bir şeye muhtaçsın. Derken iş bir yere varır ki ışıkları, o letâfeti kesif bir vâsıta olmadan da görebilirsin; buna alışırsın, onu seyretmeye koyulursun, güç kuvvet sahibi olursun; o letâfet denizinde şaşılacak renkler, şaşılacak şeyler görür seyredersin.

Beyit:

“Ney sesini dinle! Aslında o ses ney’in değildir. Ona üfleyenin duygularının ney’den duyulan nağmeleridir.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 40

Küfrün de, İmanın da Ötesinde Bir Âlem Var…

“Fakat sevgi son dereceye vardı mı, 

Dostluk, baştan başa düşmanlık olur.” 

Mevlâna buyurdu ki: Düşmanlık dünyası, dostluk dünyasına göre dardır; çünkü düşmanlık dünyasından kaçarlar da dostluk dünyasına ulaşırlar. Dostluk dünyası da dostluk dünyasını, düşmanlık dünyasını var eden dünyaya göre dardır. Dostluk, düşmanlık, küfür, iman, ikiliğe sebep olur. O âlemse küfrün de ötesindedir, îmanın da… Dostluğun da ötesindedir, düşmanlığın da. Dostluk, ikiliğe sebep oluyor ya, bir âlem var ki orda ikilik yok; tüm birlik o âlem. İnsan oraya vardı mı, dostluktan da çıkar, düşmanlıktan da. Oraya ikilik sığmaz çünkü. İnsan oraya varır da ikilikten çıkar ya; önceden bulunduğu ikilik âlemi, yâni aşk âlemi, dostluk âlemi, şimdi göçtüğü bu âleme göre aşağıdır; bu yüzden o âlemi istemez artık; o âleme düşman kesilir. 

Hani Mansûr, Tanrı’ya aşkı son haddine varınca kendine düşman kesildi, kendini yok etti gitti. Ben Tanrı’yım dedi; yâni ben yok oldum. Tanrı kaldı ancak. Bu söz, gönül alçaklığının son derecesidir, kulluğun sonudur. Yâni o vardır ancak. 

Dâvâya kalkışmak, ululanmak, ona derler ki sen Tanrı’sın, ben kulum dersin de kendi varlığını da ortaya korsun; bu ikiliktir. Odur Tanrı dersen yine ikilik çıkar bu sözden; çünkü ben olmadıkça O’nun olmasına imkân yoktur. Şu hâlde ben Tanrı’yım sözünü Tanrı söyledi; çünkü ondan başka bir varlık kalmamıştı; Mansûr yok olmuştu; o söz, Tanrı’nın sözüydü. 

Hayal âlemi de düşünceler, duyulan şeyler âlemine karşı daha geniştir. Çünkü bütün düşünülen şeyler, hayalden doğar. Fakat hayal âlemi de hayalin kendisinden var olduğu âleme göre dardır. Sözle bu kadar anlaşılır; yoksa anlamın gerçekliğini sözde anlatmaya imkân yoktur; sözle anlaşılmaz o.

Rubaî:

“Bana şarap sun, çoktan beri ben senin güzelliğinin mahmuruyum. Ben eski bir hırkaya bürünmüşüm, ama senin gerçek dostun değil miyim? 

Şu anda mahmurum, sen bana uy! Benim dediğimi yap! Mest olup kendimden geçtikten sonra zaten senin emrindeyim, senin dilediğini yaparım. 

Sen şimdi ‘Ene’l-Hakk’ kadehini doldur! Mansûr şarabından sun! Şu zamanda Mansûr gibi ben senin darağacının altındayım.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 39

Sevgiliyle Sohbet…

Sultan Mahmud’a bir denizaygırı getirmişlerdi. Pek güzeldi, pek hoştu. Bayram günü ona bindi. Bütün halk görmek için damlara çıktı, oturdu, seyre daldı. Bir sarhoş da evinde oturuyordu. Ona da hadi, sen de gel, denizaygırını seyret diye zorla dama çıkarmak istediler. Ben kendi hâlimle oyalanmadayım, istemiyorum, görme sevdâsında değilim dedi amma zora da dayanamadı. Çâresiz kaldı, dama çıktı, kıyıya geldi. Fakat adam akıllı da sarhoştu. Padişah geçerken sarhoş, atın üstünde padişahı görünce bu at neye yarar bence dedi; benim olsaydı çalgıcı çalıp söylerken hemen ona bağışlayıverirdim. Padişah bu sözü duydu. Pek öfkelendi. Tutup hapsetmelerini buyurdu. 

Aradan bir hafta geçince adam, padişaha birini yolladı; ne suçum var, ne yaptım, âlemin padişahı buyursun da ben de bileyim diye suçunu sordu. Padişah, adamı getirmelerini buyurdu. Adam gelince, a birşeye aldırmaz edepsiz, o sözü nasıl söyledin, ne haddin var ki öyle bir lâf söylüyorsun dedi. Adam, ey âlemin padişahı dedi; o sözü ben söylemedim ki. O sırada damda sarhoş bir adamcağız duruyordu. O sözü söyledi gitti. Şimdi ben o adam değilim, aklı fikri başında bir adamım ben. Padişah ona elbise verdi, zindandan çıkardı. 

Bize sarılan, bizim olan, bu şaraptan içip esriyen, nereye giderse gitsin, kiminle oturursa otursun, hangi toplulukta konuşursa konuşsun, gerçekte bizimle oturur, bizim cinsimize katılır. Çünkü yabancılarla görüşüp konuşmak, sevgiliyle sohbet etmedeki güzelliğin, hoşluğun aynasıdır. Kendi cinsinden olmayanlara katılmak, kendi cinsinden olanları sevdirir, kendi cinsinden olanlara katar insanı. 

“Her şey, zıddıyla belirir, meydana çıkar.”

Tanrı râzı olsun Ebû-Bekr-i Sıddıyk, şekere ümmî adını takmıştı; yâni anadan doğma tatlı. Şimdi başka meyveler, biz bu tatlı hale gelinceyedek ne acılar çektik; sen tatlılığı ne bilirsin; acılık zahmetini çekmedin ki diye şekere karşı övünürler.

Rubaî:

“Sakî şarap getir! Günler pek hoş, pek güzel! Bugün şarap içmek, sohbet otağı kurmak, gönülde aşk ateşini uyandırmak günü! Onu mânen bulmak, ona hayran olmak günü. Sakî nazik, şarap lâtif, günler değerli, şerefli günler! Meclis gökyüzü gibi aydınlık, sevgili de ay gibi güzel!” 

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 38

Suyun Kokusu, Tadı…

Kimi vakit selâm verirler, selâmlarından duman kokusu gelir. Kimi vakit de selâm verirler, onların selâmından misk kokusu gelir; fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar; duyacak burun gerek. Sonunda pişman olmamak için dostu sınamak gerek. Tanrı töresidir bu: “Önce nefsinden başla.” Nefis de önce kulluk dâvâsına kalkışırsa sınamadan kabul etme kulluğunu. 

Abdest alınacak suyu önce burna götürürler, koklarlar; sonra ağza alırlar, tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler. Olabilir ki rengi su rengidir de tadı, kokusu bozulmuştur; bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi? Bu sınamadan sonra yüze vururlar, abdest alırlar o suyla. 

Gönlünde gizlediğin iyi kötü, ne varsa Ulu Tanrı, dışında da gösterir onu. Ağacın kökü ne yerse dalından, yaprağından izi görünür onun.

“Yüzlerinde secde izi var.”

Ulu Tanrının sözüdür gene: “Bir hortum gibi büyüyen burnuna yakında bir damga vuracağız.” Tutalım, gönlündekini herkes anlamıyor, fakat betini benzini ne yapacaksın?

Âşığın Ahvâli…

Birisi, Bir padişahın on tane halayıcığı vardı. Halayıkçağızlar, bizim içimizden en çok kimi seviyor padişah dediler; bunu bilelim, öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi, yarın kimin evinde bulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük yapılmasını buyurdu; yaptılar. Her câriyeciğe bir yüzük verdi, dedi.

Mevlâna buyurdu ki; Soru hâlâ yerinde, bu söz cevap değil, bu sözün onunla bir ilgisi yok. Bu sözü, ya o on câriyecikten biri söylemiştir, yahut başka bir câriye söylemiştir. O câriyeciklerden biri söylediyse o yüzüğün kendisine mahsus olmadığını, her câriyecikte ona benzer bir yüzük olduğunu biliyor demektir, şu hâlde kendisinin bir üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok, bu sözü o on câriyecikten başkası söylediyse, padişahın asıl has cariyesi odur; sevgilisi odur. 

Birisi dedi ki: Aşığın alçalması, hor bir hâle gelmesi, her şeye dayanması gerek. Bu çeşit vasıfları sayıp dökmeye koyuldu.

Mevlâna buyurdu ki: Âşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu, istemiyor mi? Sevgili istemiyor da o, kendisini bu hâle sokuyorsa âşık değildir o, kendi dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin dileğine uymuşsa sevgili de onun bu hâle gelmesini, alçalıp hor hakîr olmasını istemiyorsa nasıl oluyor da alçalıyor, hor hakîr oluyor? Anlaşıldı ya, âşığın ahvâli nasıl olacak, belli değildir; sevgili nasıl isterse öyle olur gider. 

Esenlik ona, İsâ buyurmuştur ki: Şaşarım canlıya; nasıl oluyor da canlıyı yiyor? Zâhir ehli derler ki: İnsan hayvan eti yer ya, maksat bu; çünkü ikisi de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü insan et yer; oysa canlı değildir, cansızdır. Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki. Maksadı, şeyhin, müridini neliksiz niteliksiz yiyip bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür şeye şaşarım işte.

Beyit:

“Ey güzel aşk! Ben senim, sen de bensin! Hem selsin hem de harman, hem neşesin hem de gam!”