FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 46

Ahiret Ahvâli…

Ekmeleddin dedi ki: Mevlâna’ya âşığım; yalnız onun yüzünü görmek istiyorum; ahiret hiç aklıma gelmiyor zâti. Bu düşünceler, bu kuruntular olmaksızın yalnız Mevlâna ile uzlaşmışım, onun cemâliyle huzura kavuşuyorum; onu görünce, yahut hayâlini düşününce tatlar buluyorum.

Mevlânâ buyurdu ki: Ahiret, Tanrı aklına gelmiyor amma bütün bunlar, bu sevgide gizli, bu sevginin içinde. Halîfenin tapısında güzel bir oyuncu kız çalpara çalıyor, oynuyordu. Halîfe, sanatın ellerinde dedi. Kız, ayaklarımda ey Tanrı Elçisinin halîfesi dedi; ellerimdeki güzellikte ayaklarımın güzelliği de gizli; onun için ellerim güzel. Mürit, ahireti etraflıca hatırlamaz amma şeyhi görmekle ahiret tadını, şeyhten ayrılmakla ahiret korkusunu duyar; bütün ahiret ahvali bunda gizlidir.

Külhancı ve Çırağı…

Ârifin biri dedi ki: Gönlüm ferahlasın diye bir külhana gittim; külhan, bâzı erenlerin kaçıp sığındığı yerdir. Gördüm ki külhancının bir çırağı var. Belini bağlamış, hizmet etmede. Külhancı, şunu yap, bunu et diyor ona. O da çevik bir tarzda dediğini yapıyor. Buyruğu hemencecik yerine getirmesi, külhancının hoşuna gitti de evet dedi, böyle çevik ol. Hep böyle çevik olur, edep gözetirsen yerimi sana veririm; kendi yerime geçiririm seni. Beni bir gülmedir, tuttu, gönlümdeki düğüm çözüldü, ferahladım. Bu dünya başlarının hepsi de kullarına karşı böyledir işte.

Tanrı’nın Sözü…

Söz, benim elimde değil; bu yüzden de incinirim. Çünkü dostlara öğüt vereyim derim, bunu isterim; söz, buyruğuma uymaz. Bu yüzden incinirim işte. Fakat sözüm benden daha yücedir, ben onun buyruğu altındayım; bu yüzden de sevinirim. Çünkü Tanrı’nın söylediği söz nereye varırsa orasını diriltir; pek büyük tesirleri görülür. 

“Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı.” 

Tanrı’nın yayından fırlayan oka hiçbir kalkan, hiçbir zırh engel olamaz; bu yüzden sevinirim. Bilgi, tümden insanda olsaydı da bilgisizlik bulunmasaydı insan yanardı, varlığı kalmazdı. Demek ki bilgisizlik de istenmede; şu yüzden istenmede ki varlığın durması onunla. Bilgi de istenmede; şu yüzden istenmede ki Tanrı’yı bilmeye sebep. Demek ki ikisi de birbirine yardımcı.

Kasîde:

“İnsanlık güneşi çok yükseldi. Bu ne tatlılık, bu ne aşk, bu ne mestlik, bu ne kolaylık.

Dünya senin parlak nurun karşısında değersiz kaldı. Adetâ görünmez oldu. Sen nesin? Gönül kapan büyücü müsün? Yoksa güzelliğin definesi mi?

Seni böyle çok hoş ve gönül alıcı bir şekilde çizen kalem, ne güzel kalemdir. Sen herkesin mektubunu yazılmadan okuyorsun.

Sen artık altı cihet çadırından dışarı çık! Çünkü canlarda can kalmadı. Onlara aşktan haber ver, biraz göster!

Ey gönül; padişahlar padişahının doğanı seni avladı. Sen artık kuşların dillerindeki sırrı anlayan bir tercüman oldun.

Tercüman da nedir? Sen şimdi yücelerden yüce bir devlet kuşu oldun. Yüzlerce Süleyman’ın can bakışlarına âfet kesildin.

Ey insanlık güneşi; her seher vakti doğup parlayınca can horozu ötmeğe başlar. ‘Gel!’ der, ‘Can da sensin, cihan da.’

Mâdemki Tebrîzli Şems canıma can kattı, ben şu dünya gül bahçesini bırakarak, canımı aldım, onun gülleri solmayan gül bahçesine götürdüm.”

00

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.