FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 38

Suyun Kokusu, Tadı…

Kimi vakit selâm verirler, selâmlarından duman kokusu gelir. Kimi vakit de selâm verirler, onların selâmından misk kokusu gelir; fakat bunu, can burnu kimde varsa o duyar; duyacak burun gerek. Sonunda pişman olmamak için dostu sınamak gerek. Tanrı töresidir bu: “Önce nefsinden başla.” Nefis de önce kulluk dâvâsına kalkışırsa sınamadan kabul etme kulluğunu. 

Abdest alınacak suyu önce burna götürürler, koklarlar; sonra ağza alırlar, tadarlar, yalnız görmekle yetinmezler. Olabilir ki rengi su rengidir de tadı, kokusu bozulmuştur; bu, suyu bir sınamadır, bozulmuş mu, değil mi? Bu sınamadan sonra yüze vururlar, abdest alırlar o suyla. 

Gönlünde gizlediğin iyi kötü, ne varsa Ulu Tanrı, dışında da gösterir onu. Ağacın kökü ne yerse dalından, yaprağından izi görünür onun.

“Yüzlerinde secde izi var.”

Ulu Tanrının sözüdür gene: “Bir hortum gibi büyüyen burnuna yakında bir damga vuracağız.” Tutalım, gönlündekini herkes anlamıyor, fakat betini benzini ne yapacaksın?

Âşığın Ahvâli…

Birisi, Bir padişahın on tane halayıcığı vardı. Halayıkçağızlar, bizim içimizden en çok kimi seviyor padişah dediler; bunu bilelim, öğrenelim. Padişah, şu yüzük dedi, yarın kimin evinde bulunursa en çok sevdiğim odur. Ertesi gün, o yüzüğün tıpkısı on yüzük yapılmasını buyurdu; yaptılar. Her câriyeciğe bir yüzük verdi, dedi.

Mevlâna buyurdu ki; Soru hâlâ yerinde, bu söz cevap değil, bu sözün onunla bir ilgisi yok. Bu sözü, ya o on câriyecikten biri söylemiştir, yahut başka bir câriye söylemiştir. O câriyeciklerden biri söylediyse o yüzüğün kendisine mahsus olmadığını, her câriyecikte ona benzer bir yüzük olduğunu biliyor demektir, şu hâlde kendisinin bir üstünlüğü yoktur, daha sevgili değildir. Yok, bu sözü o on câriyecikten başkası söylediyse, padişahın asıl has cariyesi odur; sevgilisi odur. 

Birisi dedi ki: Aşığın alçalması, hor bir hâle gelmesi, her şeye dayanması gerek. Bu çeşit vasıfları sayıp dökmeye koyuldu.

Mevlâna buyurdu ki: Âşığın sevgilisi böyle olmasını istiyor mu, istemiyor mi? Sevgili istemiyor da o, kendisini bu hâle sokuyorsa âşık değildir o, kendi dileğinin peşine düşmüştür. Sevgilinin dileğine uymuşsa sevgili de onun bu hâle gelmesini, alçalıp hor hakîr olmasını istemiyorsa nasıl oluyor da alçalıyor, hor hakîr oluyor? Anlaşıldı ya, âşığın ahvâli nasıl olacak, belli değildir; sevgili nasıl isterse öyle olur gider. 

Esenlik ona, İsâ buyurmuştur ki: Şaşarım canlıya; nasıl oluyor da canlıyı yiyor? Zâhir ehli derler ki: İnsan hayvan eti yer ya, maksat bu; çünkü ikisi de canlı. Hayır, bu yanlıştır. Neden mi? Çünkü insan et yer; oysa canlı değildir, cansızdır. Hayvan kesildi mi, hayvanlığı kalmaz ki. Maksadı, şeyhin, müridini neliksiz niteliksiz yiyip bitirmesidir. Ben asıl böyle pek az görülür şeye şaşarım işte.

Beyit:

“Ey güzel aşk! Ben senim, sen de bensin! Hem selsin hem de harman, hem neşesin hem de gam!”

00

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.