İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 11

Teslimiyeti tam olan mürid, asla mürşidini sorgulamaz. 

Hazreti Mevlâna, zamanının Konya emîri Mûiniddin Pervâne’ydi. Emîr, Hazreti Mevlâna’yı çok sevmekteydi. Bir gün kendisini ziyarete geldi. Ancak Hazreti Pîr uzun süre kendisini huzura kabul etmeyip beklettikten sonra, Sultan Veled ile kendisine, bugün kendisine zaman ayıramayacağı haberini gönderdi.

Sultan Veled biraz da çekinerek, Emîr Pervâne’ye durumu iletti. Bunun üzerine Pervâne, “Ben, Mevlâna, benimle meşgul olsun, benimle konuşsun diye gelmiyorum. Sadece şeref kazanmak, kullarından ve müridlerinden olmak için geliyorum. Önceki bir gün Mevlâna yine meşguldü, bana yüzünü göstermedi. Geç vakte kadar, beni beklettikten sonra, başından savdı” diye cevap verdi.

İçeriden konuşmayı duyan Mevlâna, Emîr’i huzuruna kabul etti ve şöyle cevap verdi:

“Sizi beklettikten sonra, başımızdan savmamız, size karşı lütfumuzdur. Halktan birileri kapınıza geldiğinde, onlara karşı böyle davranmamanız için, size bu acıyı tattırdım.”

Anlaşıldığı gibi, mürşidin, müridlerine olumsuz gibi görünen bir davranışının altında, mutlak geçerli bir neden gizlidir.

Şunu unutmamak gerekir ki, iyi bir mürid olan Hüsâmeddin Çelebi’de teslimiyet olmamış olsa idi, bugün bizlere ışık tutan, o yüce kitap Mesnevî’den sohbetler yapılamayacaktı.

Hazreti Mevlâna, müridlerini eleştirenlere, âleme geliş sebebini anlatarak şu cevabı veriyor:

“Benim müridlerim iyi insanlar olsalardı, ben onlara mürid olurdum. Kötü ahlâklarını değiştirip, iyi insanlar zümresine girmeleri için müridliğe kabul ettim. Allah’ın rahmetine mazhâr olanlar kurtulmuşlardır. Fakat lânetine uğramışlar, tedaviye muhtaçtırlar. İşte biz bu lânetlikleri, rahmetlik yapmak için dünyaya geldik.”

Şiir:

“Mücevher varken, pul neye yarar,

Aslını bilmeyen kul neye yarar.

Herkes bir yol tutturmuş gidiyor,

Mevlâna’ya varmayan yol neye yarar…”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 10

Yüce Pîr, Mesnevî’de, “Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla birlikte maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar” diye buyurur.

Mürşid-i kâmil öylesine yüce bir makâmdır ki, tâlibi çok olduğu gibi, kendisini mürşid olarak gösteren bir takım kendini bilmez kişiler, yolcuyu yolda bırakmaktan çekinmeyebilirler.

İşte onlara da Hazreti Mevlâna şöyle ders verir: 

“Ey yobazların şeyhi, ihtimâl sen bilmezsin,

Aşk dünyasınınn da bir mahşeri vardır.

Orada ne günâh, ne amel defteri, ne de mizân var,

O mahşerde ne Müslümanlık var, ne de kâfirlik.”

Hazreti Muhammed’i hiç görmeden aşık olup, O’nun aşk ateşinde yanarak, ‘O’ olan kişilerin, yâni mürşid-i kâmillerin yeri tabî ki yüce Pîr’in nazârında bir başkadır:

“O’nun kibriyâsının çatısının altında,

Öyle Allah dostları vardır ki,

Melekleri avlarlar.

Peygamberleri ganîmet alır,

Tuzaklarında Allah’ı tutarlar.”

Mürşid-i kâmile teslim olan kişinin, dünyadan elini ayağını çekmesini asla istemez. Müridinin, elinin işte, gönlünün kendisinde olmasını öğütler.

Ahmed Eflâkî Dede, Hazreti Pîr’in müridlerine şöyle seslendiğini ifâde eder:

“Hepiniz elinizin emeği ile kazanın yiyin. Her müridimiz bir iş yapsın, rızkını kazansın. Bunu yapmayan beş para etmez.”

“İnsanın kazancı da kaybı da çalışmaktan ileri gelir. Takdîr Allah’ındır, ancak, çalışmak da Allah’ın takdîridir.”

“Tevekkül ediyorsan, çalışmak husûsunda tevekkül et kazan, ondan sonra mürşidine bağlan.”

Kasîde:

“Biz senin rüzgârının önünde toz gibiyiz. Sürüp götürdüğün yere nasıl olur da gitmeyiz? 

Biz senin ilkbaharının nuru ile yeşiliz, harâretliyiz. Sonbaharının tesîri ile de sapsarıyız, soğuğuz. 

Senin hilminin aksi ile baş eğmişiz, teslîm olmuşuz. Öfkenizin aksi ile de savaştayız. Onunla bununla çekişir dururuz. 

Bizi yokluğa gönderirsen, yok olur gideriz. Keremini çoğaltırsan, hepimiz adam oluruz. 

Dünyadan da üstün ve ileri olanı görünce, iki dünyayı da kırar geçiririz. 

Aşıkların gözlerine hem canız, hem de cihan! Kötülerin gözlerine ise ölümüz, derdiz! 

Mâdemki sen bize; ‘Yeter!’ dedin, biz gülün ve gül bahçesinin bülbülü olduğumuz hâlde, emrine uyarız, susarız.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 9

Hazreti Mevlâna, “Eğer ahîr zaman âfetlerinden ve fitnelerinden kurtulmak istiyorsan, hiç zaman kaybetmeden onun eteğini yakala” der. Kendisinin de öyle yaptığını bize nakleder. Eteğini tuttuğu ve gölgesine sığındığı Şems-i Tebrizî’yi her fırsatta anar. Üstelik hayalî bir cennete tâlib olmaz, “Senin yüzün benim cennetimdir” der. Çünkü Hazreti Mevlâna’ya göre cennet, aşkın nazârından doğar.

Hazreti Muhammed Efendimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de, Enbiyâ sûresi 7. âyetinde “Eğer bilmiyorsanız, ehl-i zikirden sorunuz” buyurur.

Hazreti Ali de bu konuda şöyle buyurur:

“Akıl gibi zenginlik, 

Cehâlet gibi fakirlik,

Edeb gibi güzel miras,

Danışmak gibi de yardımcı yoktur…”

Kur’ân-ı Kerîm’deki, Kehf sûresinin 17. âyeti, mürşid konusuna net bir açıklık getirir:

“Allah kime hidâyet ederse, işte o hidâyete ermiştir. Kim de sapıtırsa ona doğru yolu gösterecek bir mürşid bulamazsın.”

İşte bu âyetteki mürşid kelimesi yerine, birçok meâlde, dost, yardımcı veya arkadaş kelimeleri kullanılmakta ise de Arapçasında aynen mürşid kelimesi ile ifâde edilmektedir.

Nur sûresi, 35. âyetinde ise, mürşid öylesine şiirsel bir dille anlatılır ki, Hazreti Muhammed Efendimiz âdeta sanatını sergiler:

“Allah, göklerin ver yerin nurudur.

Duvarda ve içinde bir hücre,

Hücre içinde bir kandil,

Kandil içinde bir cam fânus,

Fânus inci gibi parlayan bir yıldız,

Mübârek bir zeytin ağacından tutuşur.

Ağacın yağı, ateş değmese de aydınlatır.

İşte o (mürşid) nur üstüne nurdur.

Allah dilediğini nuruna eriştirir.”

Kasîde:

“Aşk uğrunda pervâne, ateşe atıldı! Alevler içinde kanat çırpıyor, yanıp yakılıyor da; ‘Sen de böyle ol!’ diyordu! 

Yağı konmuş, fitili tutuşturulmuş kandil, kırık boynu ile hem yanıyor hemde yavaş yavaş, yumuşak yumuşak; ‘Sen de böyle ol!’ diyordu!

Mum hem yanıyor, hem de ağlıyordu; kendini ateşe, ızdırâba vermişti fakat gözyaşlarını dökerken etrafa ışık saçıyor ve bana da; ‘Benim gibi de böyle yan yakıl, böyle eri!’ demekte idi! 

Mum; ‘Bu dünyada kazanç elde etmek, yararlanmak için altınlar, gümüşler saçsan, bunlar sana ne fayda sağlar? Mânevî kâr elde etmek istiyorsan benim gibi yanmaya, erimeye bak!’ diye söyleniyordu! 

Derya, eteğini incilerle doldurmuş, baş köşeye çekilip kurulmuş, içindeki incileri belli etmemek için kendisini acı göstermeye kalkışıyor ve bana; ‘Gösterişten kaçın; sen de benim gibi ol!’ demek istiyordu! 

Bahçede bulunan gül, yüzünü yanağını tozlardan, kirlerden arındırmış gömleğini yırtmış, gülüyor; dikenleri verdiği acılara, kederlere sabrediyor ! Âdetâ; ‘Ey insanoğlu; sen de benim gibi ol!’ diyordu! 

Hazreti Âdem, tam kırk yıl özürler getirdi, günâhının bağışlanması için yas tutup ağladı! O da çocuklarına; ‘Siz de babanız gibi olun!’ diyordu! 

Sus, sabret! Dağdaki şu kayaya bak da, ibret al! O bile hiçbir şey söylemiyor; o bile susmakta! Fakat, ağlamakta! Âdetâ; ‘Ey insanoğlu; sus, ağla!’ demek istemekte!..”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 8

Allah ilminin esâsı Hazreti Muhammed’dir. Bu mânâya giriş Hazreti Ali’dir. Hazreti Ali makâmı mürşid-i kâmildir. Hazreti Mevlâna’ya göre mürşidi bulmak cennet ağaçlarının gölgesine sığınmak demektir.

Hazreti Mevlâna bir rubâisinde şöyle buyurur:

“Ey oğul yârini bulduysan,

Niye coşmuyorsun?

Bulamadıysan niye aramıyorsun?

Ya ara bul, ya da bulduğunu duyur…”

İlim sahipleri her zaman hikmet sahibi olmayabilir. Hazreti Musa, bir peygamber iken Hızır’a ihtiyaç duymuştur. Öyle ki, ay bir ışık kaynağı olmadığı hâlde güneşin ışığını aksettirmektedir. Hazreti Mevlâna, güneşi bile bir ışık kaynağı olarak görmemektedir. Ona göre güneş, velîlerin nurunu aksettiren bir aynadan ibârettir. Velîler güneşlerin güneşidir.

Hazreti Mevlâna, Mesnevî’sinde, mürşid-i kâmil için delil arayan kişilere şöyle seslenir:

“Güneşin varlığına delil, yine güneştir. Güneşe karşı gözlerini kapayan, gözünün önüne bir engel koyan veya türlü sebeplerle güneşi göremeyen, güneşi inkâr etti. Bundan güneşe ne zarar geldi?”

Mürşidi görmeyen, inkâr eden pek çok kişi olabilir ama onlar mürşide bir noksanlık veremez. Nasıl ki güneş, yaradılışı icâbı her yeri ısıtıyor ve aydınlatıyorsa, mürşid-i kâmil de her karanlık kalbi aydınlatır ve ısıtır.

Kasîde:

“Ey canların canlarının canı! Sen cansın, hatta candan da öte bir şeysin. Ey madenlerin kimyâsı! Sen bir madensin ama daha da ileri bir şeysin! 

Ey bâkî olan, batmak nedir bilmeyen güneş! Ey her yerin çarşısının, pazarının sakîsi! Ey zevk ve neşe kaynağı! Sen güzelliksin, güzellikten de öte başka bir güzelliksin, başka bir şeysin! 

Ey Hakk mazhârı, ey eşi bulunmaz, şaşılıp kalınacak varlık! Sen her gaybı, her gaibi bilirsin. Daha da neler bilirsin neler. 

Afyona benzeyen aşkla, bazılarını Leylâ edersin, bazılarını Mecnûn! Ey nuru ile gökleri aydınlatan! Sen daha başka bir şeysin! 

Ey göğüslere nur, sabırlara ümit olan azîz varlık! Göklerdeki bulutları meçhul ufuklara doğru sürersin. Daha da neler edersin neler! 

Ey peygamberlerin övündükleri azîz varlık, ey velîlerin mânevî yiyeceği, ey gönül köşkünü yapan! Sen daha da neler yaparsın neler.

Ey mağfiret hazinesi, ey merhamet denizi! Kapından başka dayanılacak kapı yok! Zaten senin kapından başka kapı yok!”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 7

Mesnevî-i Şerîf, bütün varlıkların Tanrı’yla bir çeşit yakınlığı bulunduğundan bahseder. Çünkü Tanrı her şeyi yaratan, her şeye rızkını verendir. Bu bakımdan herkesin Tanrı’ya bir çeşit yakınlığı vardır. 

Hazreti Mevlâna, velîlerin Tanrı’ya yakınlığının farkını bizlere şöyle izâh eder: “Yakınlık da çeşit çeşittir. Güneş dağa da vurur, altına da. Fakat güneşin altına öyle bir yakınlığı var ki, söğüdün bundan haberi bile yok! Bu ulular Tanrı aşkının vahyi yakınlığına sahiptirler.

Velîlerle, velîlerin sözleri Musa’nın âsâsı ile İsa’nın ölüyü diriltmek için gösterdiği sihire benzer. Âsâ, görünüşte bir sopadan ibârettir ama ağzını açtı mı bütün varlık, ona bir lokmadır. İsa’nın sihrindeki harfe, söze bakma. Ondan ölüm bile kaçıyor, sen ona bak!”

Mürşid-i kâmile imanla bakanların Nuh’un gemisinde olup, tufandan emîn bulunduklarını söyleyen Hazreti Mevlâna yine şöyle buyurur: “Şeyhle beraber olunca kötülüklerden uzaksın, gece gündüz gitmedesin, gemidesin. Gemide uyuduğun hâlde yol almaktasın. Zamanın Peygamberinden ayrılma… Mürşid-i Kâmil, birinin kötülüğünü söylerse bu, Tanrı emriyledir. Kızgınlığa, hevâ ve hevese uymaktan değil! Onun şikayeti islâh etmek içindir.”

“Bazıları, ‘Bize öyle bir er bulmaya, öyle bir ulu kişinin huzuruna varmaya yol yoktur’ diyebilir. Bunu demeyin. Kerîm olan kişilere, hiçbir iş güç değildir. Onu bulan, fakat geç buldum diye düşünen kişiler ise gam yemesin. O ihmâl etmez. Tanrı rahmeti geç erişir ama adamakıllı erişir, seni bir ân bile huzurundan ayırmaz, her ân seninledir.”

Kasîde:

“Ey benim canım! Ey benim ay yüzlü sevgilim! Senden gelen belâ bana candan da tatlıdır. Bu yüzden ben, tatlı canı bıraktım. Varsın senin için yansın, yakılsın. 

Can, seni görünce kendinden utanır. Gönlüm şaşırır, ayağı balçığa saplanır. Benim gönülle alâkam kalmadı. Çünkü o, gönülde yaşamaktadır. Gönül onun yeri yurdu oldu. 

Sen bir güneşsin, gönül ise bir kuyuya düşmüştür. Arada sırada ışığını kuyuya düşür. Çünkü gönül, cana canlar katan aşkınla eriyip gitmededir. 

Ben kendimde olunca bakırım. Seninle olunca altın kesilirim. Kendimde olunca taşım, seninle olunca inci hâline gelirim. Senin kaftanını giymek ümidi ile aşka düşmüşüm, kemer bağlamışım. 

Ey ay yüzlüm! Dökülsem de sana muhtâcım, bitsem de sana muhtâcım. Senin kehribârının aşkı ile saman çöpü gibi uçar giderim.

Ey güzel yurdum Tebriz! Şemseddin yüzünden hayhuya düştüm. Ben senin buluşma Kâbe’ne ‘Lebbeyk’ diye diye geliyorum.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 4

Padişahlık kaydından kurtulup Hakk yolunda kendini arayanlar için Âriflerin Menkîbeleri’nden bir hikâye…

Bir gün Muîneddin Pervâne emîrlerle birlikte Mevlâna’nın ziyaretine geldi. Ancak, Mevlâna meydanda yoktu. Bekleme haddi aştı. Fakat Mevlâna hiç görünmedi. 

Pervâne’nin hatırından, ‘Zamanın şeyh ve bilginleri emîrlerin iltifatlarını mumla arıyor ve bunun için ölüyorlar. Mevlâna ise bizden neden kaçıyor’ diye geçti.

Bu sırada Mevlâna birdenbire medresenin toplantı yerinden çıktı ve şu hikâyeyi anlattı: Vezîrler ve devletin ileri gelen adamları, İslâm Sultanı’nın gelmekte olduğunu şeyhe haber vermek için önceden koştular. Şeyh hiç tınmadı. Sultan, adamları ile beraber bahçe kapısına kadar geldi. Şeyhten, Tanrı rızası için kapıya kadar gelmelerini rica ettiler. Şeyh hiç yerinden kımıldamadı. 

Sultan, şeyhin odasının kapısına kadar geldiği vakit, vezîr ileri koşup şeyhe, “Ey din ulusu! Sen, Kur’ân’da ‘Tanrı’ya onun elçisine ve sizden emir sahibi olanlara itaat ediniz’ âyetini okumadın mı? dedi.

Şeyh cevabında, “Tanrı’ya itaat ediniz’e kadar daldık ve baktık ki, daha ‘elçisine itaat ediniz’e bile başlamadık; nerde kaldı ki, emir sahiplerine” diye buyurdu. Bunun üzerine Sultan hemen baş koyup hâlis bir mürid oldu.

Şiir:

“Sema vaktinde, aşk şarkıcısı der ki, ‘Efendilik baş ağrısıdır.’

Aşk ve aşkın mezhebi ve milleti yetmişiki milletten başkadır.

Padişahların tahtı, aşk ve aşıkın tahtı yanında tahtadan bir kerevettir.”

İNSAN-I KÂMİL HAZRETİ MEVLÂNA – 2

Bütün sözleri Tanrı kelâmı olan o güzel Mesnevî’si için Hazreti Mevlâna der ki: “Mesnevî gönülleri aydınlatan, Hakk yolunu gösteren bir çerağdır. Bu kitapta hâlini gören er kişidir.”

Her türlü dünya sıfatından arınmış olan Hakk’la Hakk olmuş Hazreti Mevlâna çocuğunu kaybetmiş olan çaresiz babaya verdiği cevapta, “Tuhaf şey! Çok tuhaf şey! Bütün varlıklar, Allah’ı kaybetmişler, onu hiç aramıyorlar, onun için hiçbir istekte bulunmuyorlar. Ne göğüslerini, ne de başlarını dövüyorlar. Sen de kendi çocuğunun hasretiyle harâb ve rüsvâ oluyorsun. Neden bir ân Hakk’ı aramıyor ve imdat istemiyorsun ki kaybolmuş Yusuf’unu Yakub gibi bulasın!”

İnsanların yitirdikleri en değerli, en lüzumlu varlık Hakk’tı. Ama bundan kimin haberi vardı? Herkes bu dünya evinde bir şeyin ardına düşmüş onu arıyordu. Hâlbuki Mevlâna şöyle diyordu: “Eğer bekâ istiyorsan dünyayı, likâ istiyorsan ukbâyı bırak. Eğer Allah cemâlini istiyorsan, dünyayı da ukbâyı da, kevn ü mekânı da bırak, bize öyle gel.”

Şiir:

“Tanrı yolunun güneşi olan ve nefsini zelîl eden kimseye ne mutlu.”

Yol gösterici yüce Sultan Hazreti Mevlâna’nın uğruna başını verdiği Tanrı güneşi Tebrizli Şems de bakın Makalat’ında bize Hakk’a kavuşma yolunda nasıl bir tavsiyede bulunuyor:

“Tenden geçer de cana erişirsen bir hâdise, yâni sonradan yaratılmış varlığa kavuşmuş olursun. Hakk kadîmdir; başlangıcı olmayan varlıktır. Sonradan yaratılmış onu nasıl anlayabilir? Toprak nerede, her şeyi yaratan ulu Allah nerede?

Sende bulunan kudret ki, sen onunla hareket eder onunla kurtuluşa erersin; candır ama, canı koltuğuna aldığın zaman ne yapmış olursun?

Orası öyle yüce bir saraydır ki, niyâzsızdır; hiç kimseden bir şey beklemez. Ama sen ona niyâz götür ki, niyâzsız olan o dergâh niyâzı sever; sen de o niyâz yüzünden sonradan yaratılmış varlıklar arasından fırlayıp yakayı kurtarırsın. Tanrı’dan sana bir şey erişir. İşte o aşktır. Aşk tuzağı gelir ve seni sarar.”

Kasîde:

“Ey ilkbaharın parlaklığı! Bir şeyler söyle; ey lâle bahçesinin neşesi, söyle! 

Ey bülbül! Ey binlerce aşk masalı okuyan aşık! Baharın güzelliklerinden, vasıflarından bir şeyler söyle! 

Ardıcın ve çınarın üstüne kon da, uzun boylu selvinin salına salına yürüyüşünü, gülün yüzünün güzelliğini anlat! 

Sonbahar geçti gitti. Gül, güzel yüzünü gösterdi. Selvinin üstüne kon da çekinmeden gülü methet! 

Sana ‘Üzümün canı nasıldır?’ diye sorarlarsa yaprağına bakmadan söyle! 

Özrünün kabul edilmesini istiyorsan, sen bize güzel yüzlü çiçeklerden bahset! 

Mest olmuş aşıkları kararsız kılmak istiyorsan, onlara mahmur nergisin gözlerini methet! 

Biz bugün şarap içmek istiyoruz. Haydi ey güzel, sen bize sakî ol, güpe gündüz şarkılar söyle! 

Sarhoşluk geldi; bıkma, usanma gitti. Artık yüz kere söyle, bin kere söyle! 

Ey Hakk ârifî sevaba girmek, Hakk’ın rahmetini kazanmak istiyorsan; bir şeyler söyle! Bize Hakk’tan, hakîkatten, aşktan bahset! 

Ey ârif! Seni bekliyoruz. Çabuk gel, bizi bekletme! Ateşine yakma, hemen söyle!..”

DEM-İ HAZRETİ MEVLÂNA – 4

Mevlâna’da hiç şüphesiz ki Muhammedî feyz nefesleriyle, gönül birliği, can birliği vardır. Hüdâvendigâr Mevlâna’nın Mesnevî’si, Hazreti Muhammed’in peygamberlik sırrının; Divân-ı Kebîr’i de Hazreti Muhammed’in velîlik sırrının Mevlâna’da tecellî etmesinden zuhûr etmiştir.

Mevlâna’daki demin vasfını, geliniz yüce Hazret’in kendi samîmi dilinden dinleyelim.

Mesnevî’sinin 1. Cildinde, ilhâmların verdiği sarhoşlukla kendinden geçerek, coşkun bir vahyin tesîriyle, tebliğleriyle dolan gönlünün, Hazreti Muhammed’in feyz demiyle birleştiği kavuşma anındaki kendinden geçişten biraz kendine gelince, Hakîkat-i Muhammedîye’nin hakkânî tercümanı olarak diyor ki:

“Ayıkken bile sermest olan, eline kadehi alınca nasıl olur?

Anlatılmayacak derecede sarhoş olan bir arslan, çayırlığın yayılmış yeşilliklerine gelince, neşesinden sarhoşluğu büsbütün artar…

Ben kâfiye düşünüyorum, sevgilim bana der ki: Yüzümden başka bir şey düşünme.

Ey benim kâfiye düşünenim! Rahatça otur. Benim gözümde devlet kâfiyesi sensin.

Harf ne oluyor ki, sen onu düşünesin! Harf ne oluyor? Üzüm bağının çitten duvarı.

Harfi, sesi, sözü birbirine çalıp parçalayayım da bu üçü de olmaksızın seninle konuşayım.

Âdem’den bile gizlediğim sözü, ey cihanın sırları olan sevgilim, sana söyleyeyim.

İbrahim Halil’e bile söyleyemediğim sözü, Cebrâil’in bile bilmediği derdi, Mesîh’in bile dem vurmadığı, hattâ Allah’ın bile, kıskanıp biz olmadıkça, kimseye açmadığı sırrı, sana açayım, söyleyeyim.

Ben kendimi yoklukta buldum. Onun için kendimi yokluğa fedâ ettim.”

Rubâi:

“Ben dağ bile olsam, hep senin sesinle seslenirim. Saman çöpü kesilsem, hep senin ateşine yanarım. O ateşte duman olur, tüterim ben! 

Senin varlığını gördüm de utancımdan yok oldum. Fakat bu yok oluş aşkıyla varlığıma can geldi. 

Nereye yokluk gelse, orada varlık yok olur. Bu ne biçim yokluktur ki, geldi de onun yüzünden varlığım arttıkça arttı.”

YOKLUĞA BÜRÜNMEKLE OLUR…

Hazreti Ali Efendimiz, selam olsun üzerine, Kur’an-ı Kerim’in tamamlandığı gün, evlatlığı Mülçem tarafından sabah namazını edâ ederken, başına kılıç vuruldu. Üç gün yatakta kaldı.

Hatta, Hazreti Ali Efendimizi, güneş hiçbir zaman yatakta bulmamıştır, hep güneş doğmadan önce uyanmıştır.

Bir gün güneş, Hazreti Ali Efendimiz yatakta yaralı vaziyette yatarken doğmak istedi. Hazreti Ali Efendimiz yataktan nârâ attı, “Edebe gel ey güneş” dedi, “sen şahitsin, beni hiç böyle yatakta buldun mu?”

Hazreti Ali, cihanın sahibidir. Güneş, onun bir emriyle hemen bulut arkasına girdi.

Yani insan kimliğine erdi mi, bütün âlemin varisidir, sözü her yere geçer. Bütün bu güzellikler de yokluğa bürünmekle olur, benlikle olmaz.

Cenab-ı Mevlâna, selam olsun üzerine, Moğollar Konya’yı işgal edecekleri vakit, çıktı Alaaddin Tepesi’ne, çıkardı başından destarını yere serdi, onların geleceği yolu kesti.

Moğol atlıları bir adım ilerleyemedi. Atlar şahlandı, oklar atıldı; ama hiçbir ok Cenab-ı Mevlâna’ya isabet etmedi. Anladılar ki bu kişi beşer değil, Allah’a vakfetmiş kendini, dediler ki, “Ne istiyorsun bizden? Bırak girelim.”

İşte Cenab-ı Mevlâna, “Sizden” dedi, “bir şartım var, onu yapmanızı istiyorum. Kimsenin malına ve canına dokunmayacaksınız. Söz veriyor musunuz?” Söz verdiler, Cenab-ı Mevlâna, öyle müsaade etti, girdiler.

Cenab-ı Pir’in de çok kerâmetleri vardı. Çünkü kendisinde hem Muhammed’lik vardı, hem de Ali’lik vardı. Nasıl Ali’lik vardı? Şems-i Tebriz, Ali’nin kendisiydi. O devirde önce Muhammed verdi ruhunu Ali’ye, onu vekil etti kendine; bu devirde de, Ali, Şems olarak geldi, verdi başını Muhammed’e, yani Mevlâna’ya. Pekâlâ, Mevlâna bu âlemden giderken kime yola çıktı? Direk Şems’e yola çıktı. 

Peki Şems’in Ali olduğunu kim keşfetti? Şeyh Galib Dede Hazretleri… Çünkü onun da kalb gözü açıktı. Mevlevî camiasında, Sultan Veled’den ve Eflâkî Dede’den sonra kitap sahibi Şeyh Galib’dir. Ne dedi?

“Merim” dedi, “sevgilim Mevlâna yaşadığı devirde Hazreti Muhammed Efendimizin tamamen kendisiydi; Şems-i Tebriz de yaşadığı devirde, Şahımız Ali’nin kendisiydi. Onlar Muhammed Ali olarak yaşadılar ve sayısız da hakikatler sundular.”

Beyit:

“Yine süt ile şekeri karıştırdılar. Aşıkları da birbirleriyle bir araya getirdiler. 

Gece ile gündüzü ortadan kaldırdılar, güneşi, ay ile birbirine karıştırdılar. 

Maşukların rengi ile aşıkların rengini, altınla gümüşü birbirine karıştırdıkları gibi karıştırdılar…

Ben ağzımı kapadım, geri kalanını, sen söyle, çünkü bu bakışı o bakışla birleştirdiler.”

HEPSİ MUHAMMED’İ ZİKREDİYOR…

Tasavvufun Pir’i Hazreti Ali Efendimizdir. Hazreti Ali’den sonra, tasavvuftan söz eden Hasan-ı Basri olmuştur. Hattapoğlu Ömer’de, Ebubekir-i Sıddık’ta, Osman-ı Zinnuri’de bu hakikatler yoktur. Neden yoktur? Çünkü onlar, Hazreti Muhammed’in dış kısmını, yani zahirini gördüler, Hazreti Ali Efendimiz ise iç kısmını, yani batınını görmüştür.

Nerde gördü batınını?..

Medine’den Mekke’ye geldiler. Hazreti Peygamber, selam olsun üzerine, “Ya Ali” dedi, “çık benim omuzlarıma, bu putları indir.”

Hazreti Ali Efendimiz dedi ki: “Ya Resulallah, ben senin o mübarek omuzlarına basamam. Sen çık benim omuzlarıma.”

İşte Hazreti Peygamber, “Sen beni taşıyamazsın” dedi, “Sözüme itaat et, çık.”

Emre itaat, çıktı Hazreti Ali. Sen misin çıkan?.. Kendisini arş-u alâda gördü, dünya çok aşağılarda kaldı.

Peki ne gördü?..

Bütün gezegenler, yaratılanlar, ne yaratılmış ise, hepsi Muhammed’i zikrediyor.

İşte hakikat… Kainatta ne varsa suret olarak, hepsi Muhammed’i temsil eder. Bütün o kainata dirilik veren ruh Ali’dir.

Şimdi batın ilminden başka bir ilim daha var. O artık söylenmez kolay. Ledün ilmi, direk Allah ilmi… İkram ederse söylersin, ikram etmezse söylemezsin.

Bizim burada yaptığımız muhabbetlerin çoğu batınîdir. Nasıl batınî? Herkes insanı bir beşer görür, Allah’ı insan dışında görür. Biz de deriz ki, insan dışında Allah’ı arama, insan arındıysa kötülüklerden, Hazreti Muhammed’i, Pirini kendinde ruh ettiyse, onu sevmek Allah’ı sevmektir.

Hazreti Muhammed Efendimizin bedeni Medine’de toprağa gitti; ama ruhunu, ışığını Ali taşıdı. Ali de son nefesinde yine imanla Resulallah’a yola çıktı gitti. 

Mevlâna’ya bakalım… O da son nefeste ne babasına gitti, ne dedesine, ne geçmiş Muhammed’e, ne geçmiş Ali’ye gitti. Nereye gitti? Mürşidine gitti, Şems-i Tebriz’e… Çünkü onda gördü Hakk’ın nurunu.

İşte bu yüzden, yine batınî bir söz… Dervişler, hangi tarikattan olursa olsun, şeyhi gelmeden, eğer derviş ise, vermez ruhunu, katiyyen. Kim gelirse gelsin onu almaya, yola çıkmaz. Ama şeyhi geldi mi hemen yerinden kalkar, yola çıkar gider.

Bunların hepsi gelecek bir gün hepimizin başına… Onun için yazdım bir şiir…

Az yaşa, çok yaşa,

Akibet bir gün gelecek başa.

Bu dünya bir değirmen taşıdır,

Daim döner, 

İnsanoğlu bir fenerdir,

Bir gün gelir söner,

Ehli iman sahipleri,

İman ettikleri yer ile,

Dünya durdukça yaşam sürer…

Bizler, ölümsüzleri kendimize dost edindik, ölenleri kendimize dost edinmedik.