FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 32

Tanrı Kılıcı…

Seyf (kılıç), kındadır, görünmez. Seyfeddin ona derler ki din için savaşır. Çabası, tümden Tanrı içindir; doğruyu eğriden ayırır; gerçeği aslı olmayandan ayırdeder. Ancak önce kendisiyle savaşması, önce kendi huylarını güzelliştirmesi gerek. 

“Kendinden başla.” 

Bütün öğütleri önce kendine vermek gerek. İnsan, sen de adamsın, elin ayağın, kulağın, aklın, gözün, ağzın var demeli; peygamberler, erenler, devletler buldular, maksatlarına erdiler; onlar da adamdı; onların da benim gibi kulakları, akılları, dilleri, elleri ayakları vardı. Ne yüzden onlara yol veriyorlar, kapıyı açıyorlar da bana yol vermiyorlar, kapıyı örtüyorlar yüzüme? İnsan, kendi kulağını kendi burmalı, gece gündüz, ne yaptın, elinden ne biçim bir iş çıktı da makbul olmuyorsun, seni kabul etmiyorlar diye kendisiyle savaşmalı da seyfullah olmalı, Tanrı dili kesilmeli. 

Meselâ, on kişi, bir eve gitmek ister. Dokuzu yol bulur, eve girer; biri dışarda kalır, içeri almazlar onu. Kesin olarak bu adam, kendi kendine düşünür, acaba ben ne yaptım ki beni içeriye almadılar; benden edepten dışarı ne meydana geldi diye ağlar, yakarır. İnsanın, suçu kendisine vermesi, kendisini kusurlu görmesi, edepsiz tanıması; bunu bana Tanrı yaptırıyor, ben ne yapayım, onun dileği böyle; dileseydi yol verirdi dememesi gerek. Çünkü bu, bir yolla Tanrı’ya sövmektir, Tanrı’ya kılıç çekmektir. Böyle olursa bu bakımdan Tanrı’ya çekilmiş kılıç olur, Tanrı kılıcı değil. Ulu Tanrı, hısımdan, akrabâdan münezzehtir. 

“Doğurmaz da, doğmamıştır da.” 

Hiçbir kimse, kulluktan başka bir yolla yol bulamaz ona. 

“Tanrı zengindir, sizsiniz yoksullar.” 

Tanrı’ya yol bulan kişiye, onun Tanrı’ya benden daha çok yakınlığı var, benden daha bildik, daha çok ilgisi var Tanrı’yla diyemezsin; mümkünü yok bunun. Ona yakınlık, ancak kullukla olabilir. O, herkese her şeye, genel olarak vericidir. Denizin eteğini incilerle doldurur; tikene gülden elbise giydirir; bir avuç toprağa, garezsiz, geçmişsiz can bağışlar. Kâinatın bütün parça buçuklarının payı vardır nîmetinden.

Tanr’ya karşı yoksulluk göster, ihtiyâcın neyse ondan iste; bu isteyiş hiç mi hiç yitmez.

“Beni çağırın, icâbet edeceğim size.”

Semerkant’taydık. Hârezmşâh Semerkand’ı kuşatmıştı. Asker çekmişti, savaşmadaydı. Oturduğumuz mahallede bir kız vardı, pek güzeldi. Öylesine güzeldi ki o şehirde eşi benzeri yoktu. 

Her solukta duyuyordum, diyordu ki: Tanrım, nasıl revâ görürsün de zâlimlerin ellerine verirsen beni? Biliyorum, hiç revâ görmezsin bunu, sana güvencim var. 

Şehri yağma ettiler, bütün halkı tutsak edip götürdüler. O kadının câriyeciklerini bile tutsak edip götürdüler de ona hiçbir elem erişmedi; o kadar güzel olmakla beraber kimse ona bakmadı bile. 

Bilmelisin ki kim, kendisini Tanrı’ya tapşırırsa zararlardan emîn olur, sağ esen kalır; onun katında hiç kimsenin dileği yitmemiştir zâti.

Rubaî:

“Can kulağın sağır değilse, hakîkatin sesini duyabiliyor isen, dünyaya ait söylenilenleri tersine işit, tersine duy! Yâni, dünya malının mülkünün, yüksek makâmlarının faydasından bahsettikleri zaman, bunları ters duy, faydalı olmadıklarını anla ve mânâ âleminin yararlı olduğunu kabul et! Zaten aşıklar defterinden bir harf bile kâfidir, yeter!”

00

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.