FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 49

Canın Koşması…

Şu koşmak var ya, korkudandır. Bütün âlem koşuyor, fakat her birinin koşması, hâlince. İnsanın koşması bir başka çeşit, bitkinin koşması bir başka çeşit, canın koşması bir başka çeşit. Canın koşması, adım atmadan, iz belirtmeden. Koruğa bir baksana. Ne kadar koştu da sonunda üzüm oldu. Şimdi tatlılaştı amma hemencecik bu durağa ulaşmadı ki. Ancak o koşuş göze görünmez, duyguyla anlaşılmaz. Fakat bu durağa ulaştıktan sonra anlaşılır ki buraya gelinceye dek bir hayli koşmuş. Hani suya dalıp su altında yüzen kişi de yol alır, fakat gittiğini kimsecikler görmez. Birden sudan başını çıkardı mı, buraya varıncaya dek su altında yüzüp gittiği anlaşılır.

Tanrı Erenlerini Gökleri…

Dostların gönüllerine öylesine sıkıntılar gelir ki onları hiçbir ilâç iyi edemez. Ne uyumakla iyileşir, geçer, ne gezip tozmakla, ne yiyip içmekle… Ancak dostu görmekle geçer o sıkıntı. 

“Dostla buluşmak, sayrıya şifâdır.” 

Hem de o hadde dek ki münâfık bile müminlerin arasına girse de otursa, onların tesiriyle bir solukta mümin olur gider. Hani Tanrı’nın buyurduğu gibi: “İnananlarla buluştular mı, inandık derler.” Bu, böyleyken inanan, inananla düşer kalkarsa ne olmaz? Münâfık kişiye bile bunu yapıyor, inanana ne faydalar verir, bir bak da seyret. Bak da gör, şu yün, akıllı biriyle buluştu, nasıl nakışlarla bezenmiş bir kilim, bir halı oldu. Şu toprak bir akıllıyla buluştu, bu çeşit güzelim bir yapı oldu. Akıllı kişinin sohbeti, cansızlara bile bu çeşit tesirlerde bulunursa inananın, inananla görüşüp konuşması, ne çeşit bir tesirde bulunur? 

Cüz’î nefsin, cüz’î aklın sohbetiyle cansızlar, bu mertebeye ulaştılar. Bunların hepsi, cüz’î aklın gölgesi. Gölgeye bakılıp sahibi, kıyas yoluyla anlaşılabilir. Şimdi sen de bir kıyasla; ne biçim bir akıl, ne biçim bir hüner gerek şu gökler, şu ay, güneş, şu yedi kat yer, onun yüzünden meydana gelsin. Bütün bu varlıklar Akl-ı Küll’ün gölgesi. Cüz’î aklın gölgesi kendisine göre; Akl-ı Küll’ün gölgesi olan varlıklar da kendisine göre. Tanrı erenleri, bu göklerden başka gökler görmüşlerdir de bu gökler gözlerine görünmez; pek aşağı görünür onlara bu gökler. Bunlara ayaklarını basmışlar da aşmışlar, geçip gitmişlerdir.

Kasîde: 

“Ey benim kötü zanlara kapılan güzelim; ne biçim bir zanna, ne biçim bir hayale kapılmışsın? Ey benim cana benzeyen ay yüzlü sevgilim; senin yüzünden hayale döndüm!

Ölümümden sonra benim canım senin hayalini görürse, hemen onun peşine düşer; onu bırakmaz, onun arkasından koşar durur

Ben, o yüze, o güzelliğe kulum, köleyim; benim kemâl ile, olgunlukla ne işim var? Senin kemâlin bana yeter! Zaten, sende ne varsa onların hepsi benimdir; ben, senden ayrı değilim ki!..

Ben, tamamiyle kendimden kopmuşum; kendi yanıma uğramam, kendi yüzüme bakmam! Çünkü, gizli şeyleri gören gözüm, kusurlu şeylere, ayıplara bakmaz, onları görmez!

İki gözüm de, senin seyrine dalmıştır! Ben, senden başkasına nasıl bir yüzle, ne gözle bakabilirim? Her iki gözümde de gözcü ve bekçi senin nurun değil midir?

Zamanenin o şaşılacak güzeli yüzünden, zamanlar neşelenmiştir! O yere göğe sığmaz, o mekânsız olan ay’ımın yüzünden, yerlerle gökler saf bir hâl almıştır!

Tebrizli Şemseddin yenini salladığından beri eşiğim, kanlı gözyaşları ile sulandı, bir an bile kurumadı!”

00

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.