FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 37

İnsanın Anlamı Denizdeki İnci Gibidir…

Birisi, biz, insana âit hâlleri, bir bir bildik, öğrendik; mizâcından, huyundan, ısılığından, soğukluğundan kıl kadar bir şey kalmadı ki bilmeyelim; ancak ondan kalacak olan nedir? Onu bilemedik dedi.

Mevlâna buyurdu ki: Onu sadece sözle bilmek mümkün olsaydı bunca çalışmaya, çeşit çeşit çabalamalara ihtiyaç kalmazdı zâti; hiç kimse de kendisini zahmetlere sokmaz, fedâ etmezdi. 

Mesalâ, birisi denize varır, fakat acı, tuzlu bir sudan, timsahlardan, balıklardan başka bir şey görmez. İnci nerde, der. Gerçekten de inci yok mudur? Vardır amma yalnız denizi görmekle inci görülmez ki. Şimdi yüzbin kere denizin suyunu tas tas ölçüp biçse yine de inciyi bulamaz. Bir dalgıç gerek ki inciye yol bulsun. Hem de her dalgıç değil; çevik, bahtı yâver bir dalgıç gerek. Bu hünerler, bu bilgiler, denizin suyunu tas tas ölçmeye, doldurup dökmeye benzer. 

İnciyi bulmanınsa bir başka yolu vardır. Hünerlerle bezenmiş, mal mülk ıssı, güzel mi, güzel birçok kişi vardır; fakat onlarda o anlam yoktur. Nice kişi de vardır; görünüşü yıkık; görünüşte ne güzelliği var, ne güzel lâf eder, ne yerinde söz söylemeyi bilir, fakat ölümsüz olan o anlam, vardır o kişide. O anlam, öylesine bir anlamdır ki insan onunla yücelmiştir, onunla ululanmıştır; onunla başka yaratıklardan üstündür. Kaplanların, timsahların arslanların, başka yaratıkların da hünerleri vardır, özellikleri vardır; fakat ölümsüz olarak kalacak olan o anlam yoktur onlarda. İnsan, o anlama yol bulursa, kendi üstünlüğünü elde eder; yol bulamazsa o üstünlükten hiçbir fayda elde edemez. 

Bütün bu hünerler, bu bezentiler aynanın arkasına tutulan mücevherlerdir; aynanın yüzünün haberi bile yoktur onlardan. Aynanın yüzüne bakmaya, tertemiz, güzel bir yüz gerek. Yüzü çirkin kişi, aynanın arkasını ister; çünkü aynanın yüzü gammazdır, gördüğünü söyler. Yüzü güzel olan, yüzlerce canla aynanın yüzünü ister, çünkü aynanın yüzü, onun yüzünü gösterir.

Mısır Yusuf’unun bir dostu vardı. Yolculuktan geldi. Yusuf, bana ne armağan getirdin dedi. O adam, sende olmayan nedir ki, neye ihtiyacın var senin? Senden daha güzel kimse yok; bu yüzden sana bir ayna getirdim, her solukta ona bakar, kendi yüzünü görürsün dedi. 

Nedir ki Ulu Tanrı’da olmasın, neye ihtiyacı var onun? Ulu Tanrı tapısına aydın bir gönül götürmek gerek ki o gönülde kendini görsün insan. “Gerçekten de Tanrı, sizin şekillerinize, yaptığınız işlere değil, gönüllerinize bakar.” 

“Öylesine şehirler ki dilediğini bulursun o şehirlerde; yok yok, herşey var; ancak ulu kişiler yok.” 

Bir şehir ki orda güzel yüzlülerden, tatlardan, insanı iştaha getiren, özendiren şeylerden çeşit çeşit bezentilerden ne dilersen bulursun orda; ancak akıllı birini aradın mı, bulamazsın o şehirde. Nolurdu, bunun tersi olsaydı. O şehir insanın varlığıdır. O varlıkta binlerce hüner olsa da o anlam olmasa o şehrin yıkılması daha yeğ.

“Derviş, eski püskü bir hırkaya bürünmüştür ama, koltuğunun altında inci vardır!”

Rubaî:

“Ey ipek kaftanlar giyenen sevgili! Ben senin beline kemer gibi sarıldım. Ey tatlılıklar, lezzetler denizi! Senin aşkından bu beden sedefe dönmüştür. Şu gönül de o sedefin içindeki inci.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 36

Şeyhin Gönlü…

Birisi imamlık ediyordu. “Bedevî Araplar, küfürde, münâfıklıkta pek çetindir” âyetini okudu. Arap beylerinden biri de namazdaydı. İmamın ensesine bir sille asketti. İmam, öbür rik’atte “Araplardan Tanrı’ya, âhiret gününe inanan” âyetini okudu. O Arap, imama, sille ıslah etti seni, dedi. 

Biz de her solukta, gizli âlemden bir sille yemedeyiz. Neye yöneliyorsak bir silleyle ondan uzaklaştırıyor bizi. Yine bir başka şeye yöneliyoruz, yine öyle yapıyor. Dayanamayacağımız şey, yere batmaktır, uzak kalmaktır denmiş.

“Bedenin eklerini kesmek, dosttan ayrılıştan kolaydır.” 

Yere batmaktan maksat, dünyaya dalmak, dünya ehline katılmaktır. Uzak düşmekten maksat da erenlerin gönüllerinden uzak düşmektir.

Hani birisi bir yemek yer, yediği yemek midesinde ekşir; derken onu kusar. Ekşimeseydi, kusmasaydı o yemek, insanın parça buçuğu olacaktı. Şimdi mürid de şeyhin gönlüne girmek için yaltaklanır, hizmet eder. Derken Tanrı korusun, ondan bir iştir, meydana gelir; bu iş şeyhe hoş gelmez, onu gönlünden çıkarır atar; bu mürid, adamın yedikten sonra kustuğu yemeğe döner. O yemek, insanın parça buçuğu olacaktı, ekşimesi yüzünden kusuldu gitti. O mürid de zaman geçecek, şeyh olacaktı, bir kötü hareketi yüzünden şeyhin gönlünden çıktı gitti.

“Aşkın, âleme bir tellâldır, saldı da,

Gönülleri dertlere belâlara uğrattı. 

Derken hepsini de yaktı kül etti; 

Bir yeldir, estirdi; aldırış etmezlik yeliyle,

Hepsini savurdu gitti.”

Din İşi…

Gerçekten de ben, rızkın yolunu yordamını bilmişim. Boş yere habire koşmak huyum değil; boşuna kendimi yormak huyum değil. Gerçekten de gümüş olsun, yiyecek içecek olsun, giyecek olsun, belden aşağı istekler olsun, rızkım neyse, otursam da gelir, beni bulur. Onların peşinde koşmak beni zahmetlere sokar, yorar, horlar. Dayanır da yerimde oturursam zahmetsizce, horlanmadan gelir, bulur beni; çünkü o rızk da beni ister, arar; beni kendisine çeker. Beni kendisine çekmezse o kalkar, gelir bana; hani ben de onu çekemezsem kalkar, ona giderim ya, tıpkı onun gibi. 

Bu sözden maksat şudur: Din işine uğraş da dünya, senin ardından koşsun. O oturmadan maksat, oturup din işine girişmektir. Koşsa bile mâdem ki din işine koşuyor, oturmuş sayılır koşan. Oturmuş bile olsa dünya için oturan, koşuyor sayılır. 

Esenlik ona, Peygamber demiştir ki: “Kim, dertlerini bir dert yaparsa Tanrı, onun öteki dertlerini de giderir.” Kimin on derdi olsa din derdine düştü mü, Ulu Tanrı o dokuz derdi, o çalışmadan düzeltir gider.

“Gece bitti gitti de sözümüzün sonu gelmedi.”

Rubaî:

“Şu dünyada nerede olursa olsun, bir güzel varsa, o gece gündüz kararsızdır. Kendi güzelliğine bir alıcı arar durur. 

Nerede bir ay yüzlü, nerede bir misk kokulu varsa, kendine ağlayıp inleyen bir aşığı müşteri gibi beklemektedir. 

Şu anda şu nefeste ben, onun mestiyim. Başka bir gün şu ter ü taze perdeden sırlarla dolu başka gazeller söylerim.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 35

Şükretmek Panzehirdir…

Şükretmek avlanmaktır, nimeti bağlamaktır. Şükür sesini duydun mu nimetin çoğalmasına hazırlan. 

“Tanrı bir kulu sevdi mi sınar, belâlara uğratır.”

Sabrederse onu seçer, şükrederse de akrânı arasında seçkin bir hâle getirir onu. Kimi kullar vardır, kahrı yüzünden şükrederler. Tanrı’ya; kimi kullar da vardır, lütfu yüzünden şükrederler Tanrı’ya; bunların her biri de hayırlıdır; çünkü şükretmek panzehirdir; kahrı lütfa döndürür. Akıllı, olgun, o kişiye derler ki gizli açık, cefâya şükreder; öylesine bir kişidir o ki Tanrı, seçmiştir onu, maksadı öç almak bile olsa şükürle maksadına ulaşmayı hızlaştırır; çünkü apaçık şikâyetlenmek, içteki şikâyeti azaltmaktır. 

Esenlik ona, Peygamber, “Ben çok güle güle öldüren kişiyim” dedi. Yâni, cefâ eden gülüşüm, onu öldürüştür sanki. Gülüşten maksat, şikâyet yerine şükretmektir.

Şükretmek, nimet memesini emmektir. Meme dolu olsa bile emmezsen süt gelmez. 

Birisi, şükretmemenin sebebi nedir, şükretmeye engel olan ne? diye sordu. 

Şeyh buyurdu ki: Şükre engel olan, ham umut beslemedir. Elde ettiğinden daha çoğunu ummuştu; o ham umut, çok isteğe bağlamıştı onu. Gönlüne koyduğundan daha azını elde etmesi, şükre engel oldu. Onun, kendindeki ayıptan, kendindeki kusurdan da haberi yoktu, ayıptan, kusurdan uzak gördüğü kişideki ayıptan, kusurdan da haberi yoktu. Hâsılı ham umut gütmek, ham meyve yemeye, pişmemiş ekmek yemeye, çiğ et yemeye benzer; elbette bir hastalık belirtir, insanı şükretmekten alıkor. İnsanın, zarar veren bir şey yediğini anlayınca kusması gerek. Ulu Tanrı, onu kusturmak, o bozuk sanıdan kurtarmak için hikmetinden, onu şükretmemeye uğratmıştır ki o tek sayrılık, yüz sayrılık olmasın.

“Dönsünler, vazgeçsinler diye onları iyiliklere, kötülüklere uğrattık.”

Yâni, onları, ummadıkları yerlerden rızklandırdık; bu rızklar, gizli âlemden gelir; gözleri, Tanrı’nın ortakları gibi görünen sebepleri görür, o sebeplerle örtülür. 

Hani Hoca talebesine meyve yeme der. Talebe yer; hoca talebeyi falakaya tutar. Şimdi, meyve yedim de tabanlarıma zarar verdi dersen bu söz doğru olmaz. Kim dilini, Tanrı’ya şirk koşmadan korursa Tanrı da onun canını şirkten korur; işte bu da, buna dayanır.

Az, Tanrı’nın katında çoktur. Hamdle şükür arasındaki fark şudur. Bir nimete şükredersin de meselâ, filânın güzelliğine, yiğitliğine şükrettin diyemezsin; hamd, şükre göre daha geneldir.

Beyit:

“Bülbül gülün kulağına eğildi de birşeyler söyledi. Gizlice ona; ‘Şükret, Allah’ın lütfu, ihsânı asla bizden eksilmesin’ dedi.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 34

Hayır ve Şer…

Ulu Tanrı hayrı da irâde eder, şerri de; fakat ancak hayra râzı olur. Çünkü “Ben gizli bir defineyim; bilinmeyi sevdim, diledim” demiştir. Hiç şüphe yok ki Ulu Tanrı emri de irâde eder, nehyi de. Emir, emredilen kişinin, huy bakımından hoşlanmadığı şeyi yap demektir. A aç, helva ye, şeker ye, denemez aç kişiye. Dense bile bu emir değildir, ağırlamadır. İnsanın yapmak istediği şeye de yapma denir; yapmak istemediği şeye değil. İnsana taş yeme, tiken yeme denmesi doğru olamaz. Dense bile buna nehiy denmez. Hayrı buyurmanın, şerri yapma demenin doğru olması için şerri yapmak isteyen birinin bulunması şarttır. Böylesine birinin varlığını dileyiş de şerri dilemektir; fakat şerre râzı olmaz; olsaydı hayrı buyurmazdı.

Bu, şuna benzer: Hani okutmak isteyen var ya, o, okuyacak öğrenecek kişinin bilgisizliğini istiyor demektir. Çünkü ancak bilgisiz okutulur, bilmeyene öğretilir. Bir şey dilemek, o şeye gerekli olan şeyleri de dilemektir. Fakat okutan, okuyanın bilgisizliğine râzı olamaz; olsaydı öğretmezdi. Hekim de buna benzer; hekimlik yapmayı istedi mi, insanların hastalanmasını istiyor demektir; çünkü hekimliğini göstermesi ancak insanların hastalanmasıyla mümkündür. Fakat insanların hastalanmasına râzı değildir, râzı olsaydı onları tedâvi etmezdi, onlara ilâç vermezdi. Ekmekçi de böyle; kazansın, geçimi yoluna girsin diye insanların acıkmasını ister. Fakat aç kalmalarına da râzı değildir, râzı olsaydı ekmek satmazdı. Kumandanlar da, ordu da böyle; padişahlarına aykırı biri olsun, düşmanlar başkaldırsınlar derler; çünkü böyle olmasa erlikleri de meydana çıkmaz, padişaha olan sevgileri de; padişah da onlara ihtiyâcı olayacağından onları derleyip toplamaz. Fakat isyâna da râzı değildirler; râzı olsalardı karşı durmazlar, savaşmazlardı. 

İnsan da böyledir. Kendi nefsindeki şer işletecek huyları diler; çünkü o, şükredeni, itâatte bulunanı, çekineni sever; bunların, bu huyların kendisinde bulunabilmesi için nefsinde kötülüğün, şer yaptıran huyların da bulunması gerektir. Bir şey dilemek, o şeye gereken şeyleri de dilemektir. İnsan da o kötülükleri diler amma onlara râzı olmaz. Çünkü bunları nefsinden gidermeye çalışır durur. Demek ki o bir yüzden şerri istediğini, bir yüzden de dilemediğini biliyor; düşmansa o diyor, hiçbir yüzden, nasıl olursa olsun, şerri dilemez. Buna imkân yoktur; yâni insan bir şey dilesin de o şeye gerekli olan şeyleri dilemesin, imkân yoktur bunun.

Kasîde:

“Benim canımla senin canın birbirlerine öyle bağlanmışlar ki, bu hâlimizle biz, ister hayır olsun, ister şer, aynı renge boyanalım, birbirimizin aynı olalım! 

Ey şuh, neşeli dilberim; ey rengimin, hâlimin aslı; ey yükümdeki şeker; ey şeker yükümden de tatlı ve güzel dostum! 

Ey vuruşu sağlam ve yerinde; ey nükteli sözleri yarama merhem olan sevgili! Ben, tamamiyle yok olmuşum, kendimden geçmişim de, baştan başa sen kesilmişim.

Ey güzel ay; ey ay yüzlü sevgili! Yüzünü gösterdikçe bizim komşumuz idin! Şimdi evi birleştirdik; komşuluktan çıktık, aynı evde oturuyoruz! 

Sen, şimdi bir padişah gibi saldırışa geç, hücum et de, içerde senden başka ne varsa hepsi yok olup gitsin; ‘Allah çok büyüktür!’ sırrı zuhur etsin!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 33

Tanrı’yı Anış…

Şu namaz, bütün gün kıyâmda, rükûda, secdede durman için konmamış ya; maksat, namazda, sende beliren hâlin, daima sende olmasıdır. Uykuda, uyanıklıkta, bir şey yazarken, bir şey okurken, hâsılı bütün hâllerde Tanrı’yı anıştan ayrılmamalısın ki “Onlar, namazlarını boyuna kılarlar” sırrına eresin, buna erenlere katılasın. Zâti şu söylemek, susmak, yemek, uyumak, öfkelenmek, bağışlamak, gibi bütün hâller, bütün huylar, değirmenin dönüşünden başka bir şey değil. Değirmen de kesin olarak suyla döner. Çünkü susuz sınamıştır kendini o. Peki, şimdi değirmen, bu dönüşü kendinden bilirse bilgisizliğin, hiçbir şeyden haberi olmayışın ta kendisidir bu. Bu dönüş de vardır, meydan da var; çünkü bu dünyanın hâlleridir bunlar. 

Tanrı’ya yalvar, sızlan; a benim Tanrım, şu dönüşten başka, cansal bir dönüş ver bana, onu müyesser et bana; bütün dilekleri veren sensin; senin keremin, rahmetin bütün varlıklara genel olarak sunulmada de. Soluktan soluğa dileklerini Tanrı’ya bildir; boyuna an onu. Çünkü onu anış, can kuşuna güç kuvvettir, kol kanat. O dileğe, bir uğurdan ulaşırsan nur mu, nur olur bu; tam ulaşamazsan Tanrı’yı anmakla azar azar, yavaş yavaş için aydınlanır, dünyadan kesilir gidersin. 

Meselâ bir kuş, göğe doğru uçmak ister; göğe ulaşamasa da soluktan soluğa yeryüzünden uzaklaşır, öbür kuşlardan daha yücelerde uçar. Meselâ bir hokkada misk var, hokkanın ağzı da dar; içine el sığmıyor; miski çıkarmana imkân yok. Bununla beraber elini sürdükçe elin kokmada, burnuna o güzelim koku geliyor, seni hoş bir hâle getiriyor ya. Tanrı’yı anış da böyledir işte. Zâtına erişmesen de ulular ulusu Tanrı’yı anışın tesirleri olur sana; onu anıştan pek büyük faydalar elde edersin.

Rubaî:

“Dağlara çık ve nerede gönlü uyumuş kalmış birisini görürsen, aşkın uyanık bahtının gönlü uykuda olan herkese görüş, biliş lütfedeceğini haber ver, onlara; ‘Gelin gelin!’ diye seslen! 

‘Allah’ın göğsünü İslâm’a açtığı kimse Rabbinden bir nur almadı mı?’ âyetinin nuru öyle bir mumdan gelir ki o mumun nurlarının parıltısı iki dünyaya da sığmaz.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 32

Tanrı Kılıcı…

Seyf (kılıç), kındadır, görünmez. Seyfeddin ona derler ki din için savaşır. Çabası, tümden Tanrı içindir; doğruyu eğriden ayırır; gerçeği aslı olmayandan ayırdeder. Ancak önce kendisiyle savaşması, önce kendi huylarını güzelliştirmesi gerek. 

“Kendinden başla.” 

Bütün öğütleri önce kendine vermek gerek. İnsan, sen de adamsın, elin ayağın, kulağın, aklın, gözün, ağzın var demeli; peygamberler, erenler, devletler buldular, maksatlarına erdiler; onlar da adamdı; onların da benim gibi kulakları, akılları, dilleri, elleri ayakları vardı. Ne yüzden onlara yol veriyorlar, kapıyı açıyorlar da bana yol vermiyorlar, kapıyı örtüyorlar yüzüme? İnsan, kendi kulağını kendi burmalı, gece gündüz, ne yaptın, elinden ne biçim bir iş çıktı da makbul olmuyorsun, seni kabul etmiyorlar diye kendisiyle savaşmalı da seyfullah olmalı, Tanrı dili kesilmeli. 

Meselâ, on kişi, bir eve gitmek ister. Dokuzu yol bulur, eve girer; biri dışarda kalır, içeri almazlar onu. Kesin olarak bu adam, kendi kendine düşünür, acaba ben ne yaptım ki beni içeriye almadılar; benden edepten dışarı ne meydana geldi diye ağlar, yakarır. İnsanın, suçu kendisine vermesi, kendisini kusurlu görmesi, edepsiz tanıması; bunu bana Tanrı yaptırıyor, ben ne yapayım, onun dileği böyle; dileseydi yol verirdi dememesi gerek. Çünkü bu, bir yolla Tanrı’ya sövmektir, Tanrı’ya kılıç çekmektir. Böyle olursa bu bakımdan Tanrı’ya çekilmiş kılıç olur, Tanrı kılıcı değil. Ulu Tanrı, hısımdan, akrabâdan münezzehtir. 

“Doğurmaz da, doğmamıştır da.” 

Hiçbir kimse, kulluktan başka bir yolla yol bulamaz ona. 

“Tanrı zengindir, sizsiniz yoksullar.” 

Tanrı’ya yol bulan kişiye, onun Tanrı’ya benden daha çok yakınlığı var, benden daha bildik, daha çok ilgisi var Tanrı’yla diyemezsin; mümkünü yok bunun. Ona yakınlık, ancak kullukla olabilir. O, herkese her şeye, genel olarak vericidir. Denizin eteğini incilerle doldurur; tikene gülden elbise giydirir; bir avuç toprağa, garezsiz, geçmişsiz can bağışlar. Kâinatın bütün parça buçuklarının payı vardır nîmetinden.

Tanr’ya karşı yoksulluk göster, ihtiyâcın neyse ondan iste; bu isteyiş hiç mi hiç yitmez.

“Beni çağırın, icâbet edeceğim size.”

Semerkant’taydık. Hârezmşâh Semerkand’ı kuşatmıştı. Asker çekmişti, savaşmadaydı. Oturduğumuz mahallede bir kız vardı, pek güzeldi. Öylesine güzeldi ki o şehirde eşi benzeri yoktu. 

Her solukta duyuyordum, diyordu ki: Tanrım, nasıl revâ görürsün de zâlimlerin ellerine verirsen beni? Biliyorum, hiç revâ görmezsin bunu, sana güvencim var. 

Şehri yağma ettiler, bütün halkı tutsak edip götürdüler. O kadının câriyeciklerini bile tutsak edip götürdüler de ona hiçbir elem erişmedi; o kadar güzel olmakla beraber kimse ona bakmadı bile. 

Bilmelisin ki kim, kendisini Tanrı’ya tapşırırsa zararlardan emîn olur, sağ esen kalır; onun katında hiç kimsenin dileği yitmemiştir zâti.

Rubaî:

“Can kulağın sağır değilse, hakîkatin sesini duyabiliyor isen, dünyaya ait söylenilenleri tersine işit, tersine duy! Yâni, dünya malının mülkünün, yüksek makâmlarının faydasından bahsettikleri zaman, bunları ters duy, faydalı olmadıklarını anla ve mânâ âleminin yararlı olduğunu kabul et! Zaten aşıklar defterinden bir harf bile kâfidir, yeter!”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 31

Âlemin Gönlü…

Ovada küçücük bir yaratık vardır. Küçüklüğünden göze görünmez. Fakat bağırdı öttü mü, sesinden anlaşılır. Yaratıklar da dünya ovasına dalmışlardır; senin özünse pek lâtif, gözlere görünmüyor; söz söyle de tanısınlar seni. Sen, bir yere gitmek istedin mi, önce gönlün gider, orasını görür, orasının ahvâlini anlar. Sonra gönül geriye gelir, bedeni çeker götürür. Şimdi bütün bu yaratıklar, peygamberlerle erenlere karşı bedendir; âlemin gönlü peygamberlerle erenlerdir. Önce onlar, o âleme gittiler; insanlıktan, etten deriden sıyrıldılar; aşağıdan yukardan çıktılar; bu âlemi de seyrettiler, o âlemi de. Konaklar aştılar; sonucu, yol nasıl alınır, anladılar. Ondan sonra geldiler; o temelli âleme gelin; bu dünya yıkık bir âlem, geçici bir saray; biz hoş bir yer bulduk, size haber vermedeyiz diye halkı o âleme çağırıyorlar. Artık anlaşıldı ya; gönlüm, herhalde sevgiliyle beraber; konaklar aşmaya ihtiyacı yok; ne yol kesici korkusu var, ne palan, deve ihtiyacı. Bunlarla bağlı olan, yoksul beden.  

Rubâi:

“Gönüle dedim ki: A gönül, bilgisizlikten nasıl bir kişinin tapısından yoksunsun, bilir misin? Gönül bana, a arayan dedi, yanlış söylüyorsun; Ben tapıdayım da sensin başı dönen.”

Nerde olursan ol, ne hâlde bulunursan bulun; sevmeye, âşık olmaya çalış. Sevgi mülkün, ülken oldu mu, boyuna âşık olursun; mezarda da, mahşerde de, cennette de âşık olursun; sonu gelmez ya; boyuna âşık olursun. Mâdemki buğday ektin, kesin olarak buğday biter; ambardaki buğday da o biten buğdaydır. Mecnûn, Leylâ’ya bir mektup yazmak istedi; eline kalemi aldı, şu beyti söyledi: 

“Hayâlin gözümde, adın ağzımda; Anışın gönlümde, nereye yazayım?”

Mâdemki hayâlin gözü durak edinmiş, adın ağızdan gitmiyor; anışın can evinde; peki, mektubu kime yazayım; buralarda dolaşıp duruyorsun sen, dedi de kalemi kırdı, kâğıdı yırttı. Çok kişiler vardır, gönülleri bu sözlerle doludur; fakat söyleyemezler; söylemeye âşık olsalar, söylemek isteseler bile söyleyemezler. Buna şaşılmaz, aşkı da gidermez bu. Zâti temel olan da gönüldür, dilektir, aşktır. 

Rubaî:

“Ağzımda senin ateşinden bir ateş var. O ateşin beni nasıl yandırdığını söyleyemem. Çünkü dilime yüzlerce mühür vurulmuş, bağlanmış. Benim öyle gizli şûlelerim, alevlerim var ki, o şûleler, iki dünyayı da bir lokma eder, yutar.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 30

Gönül Kâbe’si…

Zâhir ehli olanlar, evden maksat Kâ’be’dir; kim oraya sığınırsa zararlardan aman bulur; orda avlanmak haramdır; orda hiç kimseyi incitmek câiz değildir; Ulu Tanrı orasını seçmiştir derler. Bu da doğrudur, güzeldir amma bu, Kur’ân’ın zâhiridir. Gerçeklerse derler ki: Ev, insanın gönlüdür. Yâni Tanrım, gönlümü, nefse ait vesveselerden, nefse âit işlerden boşalt; bozuk, asılsız sevdâlardan, düşüncelerden arıt da orda hiçbir korku kalmasın, emînlik yurdu kesilsin; vahyinin yeri olsun; şeytanlar, kuruntular oraya yol bulamasın. Hani Ulu Tanrı, gökyüzüne şihaplar dikmiştir ya; bunlar, taşlanmış şeytanların, meleklerin sırlarını duymamaları, hiçbir kimsenin, onların hâllerini bilip anlamamaları için onları men’etmeye memurdur; böylece de melekler, bütün zararlardan uzak kalırlar. Yâni, Tanrım, sen de lütuf bekçilerini gönlümüze dik de şeytanların kuruntularını, nefis düzenlerini bizden uzaklaştırsınlar. İşte bu, bâtın ehlinin, gerçeklerin sözüdür. Herkes, kendi yerinde oynar, neredeyse oraya göre lâf eder. Kur’ân, iki yüzlü bir ipek kumaştır; kimisi bu yüzünden faydalanır, kimisi o yüzünden. Her ikisi de doğrudur. Çünkü Ulu Tanrı, iki bölüğün de ondan faydalanmasını diler.

“Gönlümün dizginini, senin eline öylesine verdim ki; pişti mi dersen sen, yandı bile derim ben…”

Her ne söylüyorsak hepsi de örnektir, eşit değil. Örnek başkadır, eşit başka. Ulu Tanrı, kendi ışığını, örnek olarak kandile, erenlerin varlıklarını sırçaya benzetti. Bu, örnek için bir benzetiştir. Onun ışığı, bütün varlık ve mekân âlemine sığmazken sırçaya, kandile nerden sığacak? Ulular ulusu Tanrı ışıklarının doğuları, gönüle nerden sığacak? Fakat onu istedin mi, gönülde bulursun; yalnız bu buluş, gönüle girmesi yolu da değildir. O ışık gönülde değildir amma onu, oradan bulursun. Hani kendini aynada görürsün ya, amma senin şeklin, aynanın içinde değildir; öyleyken aynaya bakınca kendini orda görürsün. Akla sığmaz görünen şeyler var ya; onları bir örnekle söylerlerse akla sığmaz, duygularla duyulur, görülür. Hani birisi gözünü yumdu mu, şaşılacak şeyler görür, duygularla duyulan şekiller seyreder; gözünü açtı mı da bunların hiçbirini görmez desen hiç kimsenin aklı almaz bunu; kimse inanmaz bu söze. Fakat bir örnek getirsen anlaşılır. Şuna benzer bu: Birisi rüyada yüz binlerce şey görür ki uyanıkken onların birini bile göremez. Bir mühendis, içinden bir ev kurmayı geçirir, enini boyunu arşınlar, şeklini düşünür. Bu, birisine akla sığmaz görünebilir; fakat evin plânını kâğıda çizerse göze görünür. Demek ki neliği, niteliği aydın bir hâle getirdi mi, akla sığıyor; akla sığdıktan sonra da evi, düşündüğü gibi yaptı mı, duyguyla da anlaşılıyor; gözle de görülüyor. Anlaşıldı ya artık, bütün akla sığmayan şeyler, örnekle akla sığmada, duygularla anlaşılmada.

Rubaî:

“Ey gönlümüzün içinde gizli resimler yapan, bizi çeşitli hayallere düşüren eşsiz ressam! Senin, aydan başka, daha yüzlerce, binlerce resimlerin var! 

Allah’ım! Sen, bir kapıyı kaparsan yüzlerce kapı açarsın; bir gönlü kırarsan, yüzbinlerce can, yüzbinlerce gönül bağışlarsın! 

Ben, deli oldum; ne söylersem, deliliğimden söylüyorum! Elest dostu, elest âlemi mahremi isen, yürü sen; benim akıl almaz delice sözlerime; ‘Evet, evet!’ de!..”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 29

Tanrı’nın Dileği…

Bir yere gitmeyi kuran, bir yolculuğa çıkmaya niyetlenen herkes, oraya varırsam işler başarırım; birçok işlerim kolaylaşır, hâlim düzene girer, dostlar sevinirler, düşmanları yenerim diye akıllıca düşüncelere dalar; gönlüne gelenler bunlardır; Tanrı’nın dileğiyse büsbütün başka bir şeydir. İnsan bunca tedbirlerde bulunur, bunca kuruntular kurar, düşüncelere dalar; bir tanesi olsun, kendi dileğince olmaz; bununla beraber yine de kendi tedbirine dayanır, dilediğini başaracağını sanır. 

“Kul tedbirde bulunur; takdîri bilmez; 

Tanrı takdîri gelip çattı mı, tedbir yok olur gider.” 

Bu, şuna benzer: Birisi rüyâda bir şehirde garip kaldığını, orda bir tek bildiği olmadığını, başıboş dolaşıp durduğunu görür. Ne kimse onu tanır, ne o kimseyi. Pişman olur adam; tasalara dalar, hasretlere düşer de ne diye bu şehre geldim, bir tek dostum yok demeye, elini eline vurmaya, dudağını ısırmaya koyulur. Derken uyanır; bir de bakar ki ne şehir var, ne halk. Anlar bilir ki o tasalanma, o eseflenme, o hasret, faydasızmış; o hâle pişman olur, yiten zamana acır. Fakat bir kere daha uykuya dalınca rasgele kendini yine öyle bir şehirde görür, yine gamlanmaya, hasret çekmeye koyulur, pişman olur o şehre geldiğine; hiç düşünmez, hiç aklına gelmez de demez ki ben uyanıkken gam yediğime pişman olmuştum, bu bir rüyâydı, faydası bile yoktu; şimdi de öyle işte. Tıpkı bunun gibi halk da kuruntusunun, tedbirinin asılsız olduğunu, boşa çıktığını, hiçbir işi dileğince yürümediğini yüzbinlerce kez görmüştür. Fakat Ulu Tanrı, onlara bir unutmadır verir; hepsini unuturlar da kendi dileklerine uyarlar. 

“Gerçekten de Allah, insanla insanın gönlü arasında bir engel olur.”

İbrâhim Edhem, padişahlığı zamanında ava gitmişti; bir ceylânın ardına düşmüş, at sürüyordu. Süre süre ordudan iyice ayrıldı, uzak düştü. Atı da yorgunluktan terlere battı, su içinde kaldı. Yine de çölde at koşturmadaydı. İş, sınırı aşınca ceylân dile geldi; yüzünü geri çevirdi de bunun için yaratılmadın sen, seni bunun için yaratmadılar; yokluktan, beni avlanman için var etmediler seni; tut ki avlandın beni, ne olur bundan dedi. İbrâhim bu sözleri duyunca bir nâra attı, kendini attan yere fırlattı. O ovada bir çobandan başka kimsecikler yoktu. Ona yalvardı yakardı; mücevherlerle bezenmiş padişahlık elbisesini, silahını, atını ona verdi. Bunları al, kepeneğini bana ver, kimseye de bir şey söyleme, hâlimi kimseye açma, dedi. Kepeneği giydi, yola düştü. 

Şimdi onun maksadına bak ki neydi, bir de Tanrı’nın dileği neymiş, bir seyret. O diledi ki ceylânı avlasın; Ulu Tanrı’ysa bir ceylânla onu avladı. Buna bak da bil ki dünyada onun dileği oluyor; dilek onun malı mülkü, maksat ona uymuş.

Beyit:

“Her gazelin arkasından gönlüm söze, lâfa tövbe ediyor; bir daha böyle sözler söylemeyeceğim diyor amma, Allah’ın dileği gönlümün yolunu kesiyor, gönlün tövbesini bozuyor.”

FÎHİ MÂ-FÎH’DEN SOHBETLER – 28

Harfsiz, Sessiz Âlem…

Tahsiller eden, tahsile dalan şu kişiler, sanırlar ki buraya kapılırlarsa bilgiyi unuturlar, bilgiden vazgeçerler. Oysa ki buraya gelirlerse bütün bilgileri can kesilir. Bilgilerin hepsi de resimdir, şekildir; canlandılar mı, cansız bir kalıp can bulunca ne olursa o olurlar. Zâti bu bilgilerin temeli ordandır; harfsiz, sessiz âlemden, harf ve ses âlemine göçerler. O âlemdeki söz, harfsizdir, sessizdir. 

“Tanrı, Musa’ya söz söylemiştir, konuşmuştur onunla.” 

Ulu Tanrı Musa’ya söz söylemiştir amma harfle, sesle söz söylememiştir; dille damakla değildir o söz. Çünkü harfe damak gerektir, dudak gerek ki harf, meydana çıksın; yücedir, arîdır dudaktan, ağızdan, damaktan Tanrı. Öyleyse peygamberler, harfsiz, sessiz âlemde konuşurlar Tanrı’yla, duyarlar onun sözünü; öylesine konuşurlar ki şu parça buçuk akıllar, o âleme ulaşamaz, o âlemin izinin tozunu bile bulamaz. Peygamberler, o sözleri harfsiz âlemden, harf alemine getirirler; şu çocuklar için çoçuklaşırlar; hani “Öğretmen olarak gönderildim” sözü var ya, tıpkı öyle işte. Şimdi harf âleminde ses âleminde kalan şu toplum var ya, onlar, bunların hallerine ulaşamazlar amma oradan güç kuvvet elde ederler, büyürler, gelişirler; onunla dincelirler. Çocuk, anasını iyice tanımaz amma onunla dincelir, esenleşir ya; ondan güç kuvvet bulur ya; meyve, daha esenleşir, tatlılaşır, olgunlaşır ya; amma yine de ağaçtan haberi bile yoktur; tıpkı onun gibi bu topluluk da, onu bilmediği, ona ulaşamadığı hâlde o uludan güç kuvvet bulur, yetişir, gelişir. Bütün halk şunu bilir ki aklın harfin, sesin ötesinde birşey, bir büyük âlem var.

Ârifin biri, bir nahîvcinin katına gitmiş, oturmuştu. Nahîvci dedi ki: Söz, şu üç hâlden dışarı olamaz; ya isim olur, ya fiil olur, ya harf. Ârif, elbisesini yırttı da eyvahlar olsun dedi; yirmi yıllık ömrüm de yele gitti, çalışıp çabalamam da. Ben, bu üç hâlden dışarı bir söz vardır umusuyla çalıştım; sense benim umudumu yitirdin gitti. Bu ârif, o sözün anlamına da erişmişti, maksadına da; fakat bu yolla nahîvciyi uyandırmak istiyordu.

Rubaî:

“Ey bülbül! Feryâdına acıdılar, imdâdına koştular. Ben senin feryâdına kul olayım, köle olayım. Sen, gül yüzünden neşelisin. Ben senin ötüşlerinden neşeliyim. O ihsâna nasıl şükredebilirim? 

Aklını başına al da, gül bahçesinden sırlar duy! Harfsiz, sessiz, sedâsız hakîkatler işit! Ey bülbül! O aşk masalını anlayabilirsem, sen de sazına düzen ver, güzel seslerle beni mest et!”